👁 3
Eser Detayı
GÜNCEL SET
GÜNCEL SET
GÜNCEL SET
12 KİTAP BİR ARADA
4241 SAYFA
Ademlikten Adamlığa, Yürek Ülkesi, İnsan İnsana Emanettir, Diriliş, Geceye Bir Güneş Çizdim, Kerb-ü-Belâ 1. Cilt, Kerb-ü-Belâ 2. Cilt, Kerb-ü-Belâ 3. Cilt, Galiba Yanlış Anladık 1. Cilt, Galiba Yanlış Anladık 2. Cilt, Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1. Cilt ve Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 2. Cilt’ten oluşan bu set, aynı masaya bırakılmış on iki ayrı kitabın toplamı değildir; o, insanın iç dünyasından başlayıp aileye, topluma, inanç diline, kadın meselesine, tarihe, savaşa, muhacirliğe, ihanete, merhamete ve hakikate kadar uzanan son derece geniş bir vicdan coğrafyasını tek bir büyük omurgada buluşturan güçlü bir külliyattır. Bu setin “Güncel” oluşu da tam burada saklıdır; çünkü burada ele alınan hiçbir mesele geçmişte kalmış, kapanmış, yalnızca teorik olarak tartışılacak başlıklar değildir.
Kalbin yorgunluğu, anlam kaybı, ibadetin hayata can verememesi, kadının hukukunun yorumla daraltılması, törenin insanı boğması, savaşın bir çocuğun ruhuna çökmesi, hakikatin güç karşısında yalnız bırakılması ve insanın insana karşı taşıdığı borcu unutması, bugünün en yakıcı gerçekleri olarak bu setin her sayfasında yeniden karşımıza çıkar. Bu yüzden Güncel Set, bir okuma listesi değil; insanın kendisini, çağını ve inandığını söylediği değerleri yeniden tartması için kurulmuş büyük bir vicdan aynasıdır.
Bu seti satın almayı düşünen biri için asıl mesele, eline çok sayıda kitap geçmiş olması değildir; asıl mesele, birbirini tamamlayan on iki metnin birlikte kurduğu büyük düşünce evrenine girmektir. Çünkü bu kitapların her biri kendi başına kuvvetli olsa da, asıl tesirlerini birlikte okunduklarında gösterirler.
Yürek Ülkesi kalbin iç ülkesine, Ademlikten Adamlığa insanın ahlâkî yürüyüşüne, İnsan İnsana Emanettir başkasına karşı taşıdığımız borca, Galiba Yanlış Anladık din adına kurduğumuz yanlış dile, Hz. Havva’dan Günümüze Kadın kadına dair bozulan adalet terazisine, Diriliş ve Geceye Bir Güneş Çizdim çağdaş yaralara ve yetim bırakılmış insanlığa, Kerb-ü-Belâ 1–2–3 ise tarihin en büyük kırılmalarından biri üzerinden hak ile batıl arasındaki taraf seçimine bakar.
Fakat bunların hiçbiri birbirinden kopuk değildir. Hepsi tek bir büyük soruya döner:
İnsan, bildiği hakikati neden hayatına indiremiyor; inandığı değeri neden bedel anında yalnız bırakıyor; kalbi neden giderek katılaşıyor; vicdanı neden giderek geç kalıyor?
İşte bu yüzden bu set, dağınık meseleleri toplamaktan çok, dağılmış insanı yeniden toparlamaya çalışan bir külliyattır.
Yürek Ülkesi, bu büyük yapının kalp kapısını açan ilk eşik gibidir. Çünkü burada insan, yalnızca akleden bir varlık olarak değil, yüreğiyle akletmesi gereken, algı kapılarını temizlemedikçe hakikatin sesini duyamayacak, dışarıyı yorumlamaktan kendisine uğramaya fırsat bulamayan bir varlık olarak ele alınır. Kitap, “anlam haritalarımız işgal altında” derken yalnızca kültürel bir yabancılaşmayı değil, insanın kendi iç merkezine artık yabancı kalışını da işaret eder. Kalbin, niyetin anavatanı olduğu; kendisine uğramadan bu dünyadan gitmenin büyük bir kayıp olduğu; yeryüzünün hakkını vermeden gökyüzüne el açmanın ahlâkî bir eksiklik taşıdığı ve faili meçhul kötülüklerin aslında hepimizin payından beslendiği fikri, bu eseri sıradan bir deneme kitabı olmaktan çıkarır. Yürek Ülkesini okuyan biri, yalnızca güzel cümlelerle karşılaşmaz; kendi iç ülkesinin ne kadar harap, ne kadar gürültülü, ne kadar dağınık ve ne kadar bakımsız bırakıldığını da görmeye başlar. Bu yüzden kitap, huzur veren değil önce sarsan, insanı rahatlatan değil önce mahcup eden, ama tam da bu yüzden sahici olan bir başlangıçtır.
Ademlikten Adamlığa, bu iç sarsıntıyı daha sert, daha köklü ve daha varoluşsal bir düzleme taşır. Orada mesele artık yalnızca insanın kalbine dönmesi değildir; mesele, insan doğmak ile gerçekten adam olabilmek arasındaki ağır ve çoğu zaman tamamlanmamış yürüyüştür. “Kalp işçiliği”, “haz ve hız çağı”, “kalbin fetvası”, “sevmeyi bilmiyoruz”, “kendini tutabilmek” ve “köksüz ağaç meyve vermez” gibi başlıklar, bu kitabın asıl derdini açıkça gösterir: İnsan modern çağda bilgiyle çoğalmakta, fakat karakterle derinleşememektedir. Dışarıda görünmek ile içeride olmak, çok şey söylemek ile hakikaten susup düşünmek, beğenilmek ile değerli olmak ve dinî dil kullanmak ile hakikate sadık yaşamak arasındaki farkın giderek silinmesi, bu eserin temel sancılarından biridir. Ademlikten Adamlığa, insanı başkalarının kötülüğü üzerinden iyi, başkalarının cehaleti üzerinden akıllı, başkalarının dağınıklığı üzerinden düzenli sanan o gizli benlik putunun karşısına diker. Böylece okura şunu öğretir: Kalbini işlemeyen, niyetini terbiye etmeyen, sevgisini sorumluluğa dönüştürmeyen, konuştuğu kadar yaşamayan insan, ne kadar kültür biriktirirse biriktirsin, hakiki anlamda olgunlaşmış sayılmaz. Bu nedenle bu kitap, setin ahlâkî omurgasını kalınlaştıran ana sütunlardan biridir.
İnsan İnsana Emanettir, bu ahlâk omurgasını doğrudan toplumsal sorumluluk alanına indirir. Burada insan, sadece kendi ruhunu kurtarmaya çalışan bir birey olarak değil; başkasının yüküne omuz vermekle sorumlu, kendisine verilen her imkânı emanet olarak taşımak zorunda olan, tek bir yetim tebessümünü bile büyük bir ilahî tartının içine koymakla mükellef bir varlık olarak resmedilir. “Önce İnsan”, “dava kendini doğurma davası”, “sen düzelirsen dünya düzelecek”, “her imkân imtihandır” ve “kendine borçlu kalmak” gibi başlıklar, bu kitabın neden yalnızca bir iyi niyet çağrısı olmadığını açıkça gösterir. Çünkü burada yardım, yalnızca duygusal bir yakınlaşma değil; insanın kendisini, sahip olduklarını, zamanını, sözünü ve gücünü bir başkasının hayatı için sorumluluğa dönüştürmesidir. İnsan İnsana Emanettir’de emanet, bir kavram değil, yaşanacak bir yük hâline gelir. Bir valiz, bir burs, bir doğalgaz faturası, bir yoksul tebessümü, bir okul ziyareti, bir çocuğun omzuna konan el, burada basit ayrıntılar değildir; onlar, insanın kendi kurtuluşunu başkasının hayatına değerek aradığı ahlâkî sahnelerdir. Bu yüzden bu kitabı okuyan biri, yalnızca iyi insan olmanın önemini değil, iyi olduğunu söylemenin hiçbir şey ifade etmediğini; asıl meselenin, kimin yüküne gerçekten omuz verdiği olduğunu dehşetli bir berraklıkla fark eder.
Galiba Yanlış Anladık 1. ve 2. ciltler, bu setin din adına kurduğumuz dili ve o dilin hayata ne kadar can verip ne kadarını boğduğunu sorgulayan en sert halkalarıdır. Burada mesele inançsızlık değildir; mesele, inandığını söyleyen ama inancın ruhunu kaybetmiş bir insanlık hâlidir. “İbadetlerimiz kime hayat veriyor?”, “hayata kıldırılan namaz”, “beş yıldızlı dindarlığımız”, “Müslümanlık kaliteye mecbur olmaktır” gibi başlıklar, dinin nasıl ritüelleşebildiğini, suretin nasıl sîretin yerini alabildiğini, kutsalın nasıl davranış üretmeden yalnızca söylem üreten bir kalıba dönüşebildiğini gösterir. Birinci ciltte ibadet, ahlâk, suret–sîret, sosyal adalet ve merhamet ekseni üzerinden kurulan bu sorgulama; ikinci ciltte boşanma, çok eşlilik, zina, tövbe, kürtaj, hayız, ibadet, miras, tanıklık, örtünme ve kadına dair hükümler üzerinden daha da somutlaşır. Bu iki kitap birlikte okunduğunda okur şunu görür: Dini inkâr etmek kadar, onu hayattan eksiltmek de büyük bir kayıptır. Namaz kılmak, örtünmek, oruç tutmak, kurban kesmek, haram-helâl konuşmak ve yine de yoksulu, kadını, yetimi, komşuyu, aileyi ve adaleti ihmal etmek; işte asıl yanlış anlama budur. Bu yüzden bu iki cilt, setin içinde yalnızca düşünce üreten değil; aynı zamanda inanç ile hayat arasındaki yarığı acımasızca gösteren iki aynadır.
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1. ve 2. ciltler, bu büyük muhasebeyi kadın meselesi üzerinden, son derece cesur ve ciddi biçimde derinleştirir. Birinci cilt, insanın ve kadının yaratılışından başlayarak kadının tarih boyunca maruz kaldığı anlam kaymalarını, Kur’an’ın kadınla ilgili hükümlerini, aileyi, evliliği ve kadın hukukunu çok geniş bir tarihsel ve kavramsal alan içinde ele alır. İkinci cilt ise daha da hassas sahalara iner; boşanma, talâk, kadının boşanma hakkı, çok eşlilik, cariyelik, zina, tövbe, kürtaj, hayız, mescide giriş, miras, kadınları dövme meselesi, tanıklık ve örtünme gibi başlıkları doğrudan Kur’an merkezli bir bakışla yeniden tartıya çıkarır. Bu iki kitabı güçlü yapan şey, kadın meselesini slogan düzeyinde değil; doğrudan vahyin adaleti, irade, hukukî ehliyet, aile yapısı, yorum krizi ve medeniyet tasavvuru düzeyinde ele almasıdır. Böylece okur, kadına dair din diye sunulan birçok kabullerin, aslında vahyin kendi hükmünden değil; tarih içinde mezheplerin, kültürel etkilerin ve başka hukuk sistemlerinin sertleştirdiği yorum katmanlarından beslendiğini fark eder. Bu fark ediş, yalnızca kadına bakışımızı değil, din adına konuşma biçimimizi de yerinden sarsar. Çünkü kadına dair bozuk her yorum, yalnızca bir cinsi değil; aileyi, hukuku, dini ve medeniyet iddiasını da yaralamaktadır. Bu yüzden bu iki cilt, Vicdan Aynası Seti’nin en vazgeçilmez halkalarındandır; çünkü vicdan, kadının hakkı söz konusu olduğunda da adalet üretebilmeyi gerektirir.
Diriliş ve Geceye Bir Güneş Çizdim, bu külliyat içinde düşünceyi ete kemiğe büründüren, kavramı hayata indiren, vicdanı yalnızca teori olarak değil, romanın içinden akan gerçek bir sınav gibi gösteren iki büyük damardır. Diriliş, yalnızca köy, yoksulluk, töre, okul ve öğretmenlik mesuliyeti üzerine kurulmuş bir roman değildir; o, bir çocuğun kaderi kırılırken iyiliğin ne kadar yalnız kalabildiğini ve bir insanın başka bir insanın hayatına omuz vermesinin ne kadar pahalı ama ne kadar vazgeçilmez olduğunu gösteren derin bir vicdan romanıdır. Geceye Bir Güneş Çizdim ise bu vicdan çizgisini daha büyük bir yangının içine taşır; annesizlik, yetimlik, savaş, muhacirlik, kırılmış aileler ve çocuk ruhuna çöken ağır karanlık, burada sadece bir olay örgüsü değil, insanlığın yüzüne tutulmuş büyük bir ayna hâline gelir. Bu iki romanın set içindeki yeri son derece önemlidir; çünkü diğer kitaplarda teorik, ahlâkî ve dinî düzlemde tartışılan bütün meseleler, bu iki romanda insan eti, çocuk gözyaşı, öğretmen yükü, savaş yorgunluğu ve gecikmiş merhamet olarak karşımıza çıkar. Böylece okur, yalnızca neyin doğru olduğunu okumaz; doğrunun geciktiğinde nasıl bir hayatı mahvettiğini, bir çocuğun omzuna nelerin yıkıldığını ve insanın başkasının acısı karşısında ne kadar insan kalabildiğini de görür.
Kerb-ü-Belâ 1., 2. ve 3. ciltler, bu büyük setin tarihî ve metafizik vicdan damarıdır. Birinci cilt olan Ya biat ya ölüm, hakikatin ilk büyük eşikte siyasal baskı karşısında neden geri çekilmediğini ve Hz. Hüseyin’in tavrının neden sadece kişisel değil, ümmetin kaderini belirleyen bir ahlâk duruşu olduğunu gösterir. İkinci cilt olan İhanetin Şifreleri, Kerbelâ’yı mümkün kılan iç çürümeyi, mektup yazan ama yürümeyen kalabalıkları, bedel anında hakikati değil korkuyu seçen insanları ve pasif iyiliğin nasıl büyük bir suç ortaklığına dönüşebildiğini anlatır. Üçüncü cilt olan Susuzluğun Feryadı ise merhametin geri çekildiği, susuzluğun yalnızca bedeni değil ümmetin vicdanını da ele verdiği nihai eşiği gösterir. Bu üç cilt birlikte okunduğunda, Kerbelâ yalnızca tarihin en büyük trajedilerinden biri olarak kalmaz; hak ile batıl, sadakat ile menfaat, nübüvvet ile saltanat, merhamet ile taşlaşma arasındaki çağlar üstü büyük ayrımın diri ölçüsüne dönüşür. Vicdan Aynası Seti içinde bu üç kitabın varlığı, başka hiçbir şeyle doldurulamayacak kadar önemlidir; çünkü insanın bugünkü kalbini tartabilmesi için bazen tarihin en büyük aynasına bakması gerekir. Kerbelâ işte o aynadır. Ve bu üç cilt, o aynayı yalnızca anlatmaz; onu insanın çağdaş vicdanına kadar taşır.
Vicdan Aynası Seti’ni satın almak için en güçlü sebep, bu setin sizi sadece bilgilendirmeyecek olmasıdır.
Bu set sizi rahat bırakmayacak. Kendi iç ülkenizin ne kadar harap olduğunu gösterecek. Kalbinizi ne kadar ihmal ettiğinizi hatırlatacak. İbadetinizi, dilinizi, aileye bakışınızı, kadına dair yorumunuzu, merhametinizin ne kadar sahici olduğunu ve başkasına ne kadar yük olabildiğinizi tekrar tekrar tartıya çıkaracak. Bu seti elinize aldığınızda yalnızca fikir değil; aynı zamanda sorumluluk da almış olacaksınız. Çünkü bu külliyat, okuyucusunu pasif bir izleyici olarak bırakmıyor; onu kendi sessizliğiyle, kendi gecikmişliğiyle, kendi kolaycılığıyla, kendi konforuyla ve kendi yarım kalmışlığıyla yüzleştiriyor. Büyük sözler kuran ama küçük merhametlerde sınıfta kalan insan tipini ifşa ediyor. İnancı diliyle taşıyıp hayatına indiremeyen dindarlığı sorguluyor. Kadını konuşurken vahye mi, tortuya mı yaslandığımızı hatırlatıyor. Ve her şeyden önemlisi, okurun içine şu cümleyi yavaş yavaş ama geri dönülmez biçimde bırakıyor:
Vicdan, taşınmadığında körelir; köreldiğinde ise insan, kendi körlüğünü bilgi zannetmeye başlar.
Böyle bir seti satın almak, yalnızca on iki kitaba sahip olmak demek değildir; kendi iç muhasebesiyle ciddi biçimde yüzleşmeyi göze almak demektir.
Sonuç olarak Güncel Set, insanın kalbinden kadına, ibadetten hukuka, emanet duygusundan tarihsel vicdana, merhametten dirilişe kadar uzanan son derece geniş ve derin bir alanda, okurunu kendisiyle, çağıyla ve inandığını söylediği değerlerle yüzleştiren büyük bir külliyattır. Bu seti alan kişi, yalnızca kitap almış olmaz; aynı zamanda kendisine tutulacak büyük bir aynayı da evine götürmüş olur. O aynada bazen kendi iç karanlığını, bazen başkasına karşı taşıdığı borcu, bazen din adına yanlış taşıdığı dili, bazen kadına dair bozduğu adaleti, bazen de başkasının acısı karşısında nasıl geç kaldığını görecektir.
Ve belki de bu yüzden, bu setin en büyük değeri satırlarının çokluğunda değil; okurun içine bırakacağı şu ağır ve vazgeçilmez sorudadır:
Ben gerçekten yaşadığım çağın neresindeyim ve bana emanet edilen hakikatin hakkını ne kadar verebildim?
12 KİTAP BİR ARADA
4241 SAYFA
Ademlikten Adamlığa, Yürek Ülkesi, İnsan İnsana Emanettir, Diriliş, Geceye Bir Güneş Çizdim, Kerb-ü-Belâ 1. Cilt, Kerb-ü-Belâ 2. Cilt, Kerb-ü-Belâ 3. Cilt, Galiba Yanlış Anladık 1. Cilt, Galiba Yanlış Anladık 2. Cilt, Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1. Cilt ve Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 2. Cilt’ten oluşan bu set, aynı masaya bırakılmış on iki ayrı kitabın toplamı değildir; o, insanın iç dünyasından başlayıp aileye, topluma, inanç diline, kadın meselesine, tarihe, savaşa, muhacirliğe, ihanete, merhamete ve hakikate kadar uzanan son derece geniş bir vicdan coğrafyasını tek bir büyük omurgada buluşturan güçlü bir külliyattır. Bu setin “Güncel” oluşu da tam burada saklıdır; çünkü burada ele alınan hiçbir mesele geçmişte kalmış, kapanmış, yalnızca teorik olarak tartışılacak başlıklar değildir.
Kalbin yorgunluğu, anlam kaybı, ibadetin hayata can verememesi, kadının hukukunun yorumla daraltılması, törenin insanı boğması, savaşın bir çocuğun ruhuna çökmesi, hakikatin güç karşısında yalnız bırakılması ve insanın insana karşı taşıdığı borcu unutması, bugünün en yakıcı gerçekleri olarak bu setin her sayfasında yeniden karşımıza çıkar. Bu yüzden Güncel Set, bir okuma listesi değil; insanın kendisini, çağını ve inandığını söylediği değerleri yeniden tartması için kurulmuş büyük bir vicdan aynasıdır.
Bu seti satın almayı düşünen biri için asıl mesele, eline çok sayıda kitap geçmiş olması değildir; asıl mesele, birbirini tamamlayan on iki metnin birlikte kurduğu büyük düşünce evrenine girmektir. Çünkü bu kitapların her biri kendi başına kuvvetli olsa da, asıl tesirlerini birlikte okunduklarında gösterirler.
Yürek Ülkesi kalbin iç ülkesine, Ademlikten Adamlığa insanın ahlâkî yürüyüşüne, İnsan İnsana Emanettir başkasına karşı taşıdığımız borca, Galiba Yanlış Anladık din adına kurduğumuz yanlış dile, Hz. Havva’dan Günümüze Kadın kadına dair bozulan adalet terazisine, Diriliş ve Geceye Bir Güneş Çizdim çağdaş yaralara ve yetim bırakılmış insanlığa, Kerb-ü-Belâ 1–2–3 ise tarihin en büyük kırılmalarından biri üzerinden hak ile batıl arasındaki taraf seçimine bakar.
Fakat bunların hiçbiri birbirinden kopuk değildir. Hepsi tek bir büyük soruya döner:
İnsan, bildiği hakikati neden hayatına indiremiyor; inandığı değeri neden bedel anında yalnız bırakıyor; kalbi neden giderek katılaşıyor; vicdanı neden giderek geç kalıyor?
İşte bu yüzden bu set, dağınık meseleleri toplamaktan çok, dağılmış insanı yeniden toparlamaya çalışan bir külliyattır.
Yürek Ülkesi, bu büyük yapının kalp kapısını açan ilk eşik gibidir. Çünkü burada insan, yalnızca akleden bir varlık olarak değil, yüreğiyle akletmesi gereken, algı kapılarını temizlemedikçe hakikatin sesini duyamayacak, dışarıyı yorumlamaktan kendisine uğramaya fırsat bulamayan bir varlık olarak ele alınır. Kitap, “anlam haritalarımız işgal altında” derken yalnızca kültürel bir yabancılaşmayı değil, insanın kendi iç merkezine artık yabancı kalışını da işaret eder. Kalbin, niyetin anavatanı olduğu; kendisine uğramadan bu dünyadan gitmenin büyük bir kayıp olduğu; yeryüzünün hakkını vermeden gökyüzüne el açmanın ahlâkî bir eksiklik taşıdığı ve faili meçhul kötülüklerin aslında hepimizin payından beslendiği fikri, bu eseri sıradan bir deneme kitabı olmaktan çıkarır. Yürek Ülkesini okuyan biri, yalnızca güzel cümlelerle karşılaşmaz; kendi iç ülkesinin ne kadar harap, ne kadar gürültülü, ne kadar dağınık ve ne kadar bakımsız bırakıldığını da görmeye başlar. Bu yüzden kitap, huzur veren değil önce sarsan, insanı rahatlatan değil önce mahcup eden, ama tam da bu yüzden sahici olan bir başlangıçtır.
Ademlikten Adamlığa, bu iç sarsıntıyı daha sert, daha köklü ve daha varoluşsal bir düzleme taşır. Orada mesele artık yalnızca insanın kalbine dönmesi değildir; mesele, insan doğmak ile gerçekten adam olabilmek arasındaki ağır ve çoğu zaman tamamlanmamış yürüyüştür. “Kalp işçiliği”, “haz ve hız çağı”, “kalbin fetvası”, “sevmeyi bilmiyoruz”, “kendini tutabilmek” ve “köksüz ağaç meyve vermez” gibi başlıklar, bu kitabın asıl derdini açıkça gösterir: İnsan modern çağda bilgiyle çoğalmakta, fakat karakterle derinleşememektedir. Dışarıda görünmek ile içeride olmak, çok şey söylemek ile hakikaten susup düşünmek, beğenilmek ile değerli olmak ve dinî dil kullanmak ile hakikate sadık yaşamak arasındaki farkın giderek silinmesi, bu eserin temel sancılarından biridir. Ademlikten Adamlığa, insanı başkalarının kötülüğü üzerinden iyi, başkalarının cehaleti üzerinden akıllı, başkalarının dağınıklığı üzerinden düzenli sanan o gizli benlik putunun karşısına diker. Böylece okura şunu öğretir: Kalbini işlemeyen, niyetini terbiye etmeyen, sevgisini sorumluluğa dönüştürmeyen, konuştuğu kadar yaşamayan insan, ne kadar kültür biriktirirse biriktirsin, hakiki anlamda olgunlaşmış sayılmaz. Bu nedenle bu kitap, setin ahlâkî omurgasını kalınlaştıran ana sütunlardan biridir.
İnsan İnsana Emanettir, bu ahlâk omurgasını doğrudan toplumsal sorumluluk alanına indirir. Burada insan, sadece kendi ruhunu kurtarmaya çalışan bir birey olarak değil; başkasının yüküne omuz vermekle sorumlu, kendisine verilen her imkânı emanet olarak taşımak zorunda olan, tek bir yetim tebessümünü bile büyük bir ilahî tartının içine koymakla mükellef bir varlık olarak resmedilir. “Önce İnsan”, “dava kendini doğurma davası”, “sen düzelirsen dünya düzelecek”, “her imkân imtihandır” ve “kendine borçlu kalmak” gibi başlıklar, bu kitabın neden yalnızca bir iyi niyet çağrısı olmadığını açıkça gösterir. Çünkü burada yardım, yalnızca duygusal bir yakınlaşma değil; insanın kendisini, sahip olduklarını, zamanını, sözünü ve gücünü bir başkasının hayatı için sorumluluğa dönüştürmesidir. İnsan İnsana Emanettir’de emanet, bir kavram değil, yaşanacak bir yük hâline gelir. Bir valiz, bir burs, bir doğalgaz faturası, bir yoksul tebessümü, bir okul ziyareti, bir çocuğun omzuna konan el, burada basit ayrıntılar değildir; onlar, insanın kendi kurtuluşunu başkasının hayatına değerek aradığı ahlâkî sahnelerdir. Bu yüzden bu kitabı okuyan biri, yalnızca iyi insan olmanın önemini değil, iyi olduğunu söylemenin hiçbir şey ifade etmediğini; asıl meselenin, kimin yüküne gerçekten omuz verdiği olduğunu dehşetli bir berraklıkla fark eder.
Galiba Yanlış Anladık 1. ve 2. ciltler, bu setin din adına kurduğumuz dili ve o dilin hayata ne kadar can verip ne kadarını boğduğunu sorgulayan en sert halkalarıdır. Burada mesele inançsızlık değildir; mesele, inandığını söyleyen ama inancın ruhunu kaybetmiş bir insanlık hâlidir. “İbadetlerimiz kime hayat veriyor?”, “hayata kıldırılan namaz”, “beş yıldızlı dindarlığımız”, “Müslümanlık kaliteye mecbur olmaktır” gibi başlıklar, dinin nasıl ritüelleşebildiğini, suretin nasıl sîretin yerini alabildiğini, kutsalın nasıl davranış üretmeden yalnızca söylem üreten bir kalıba dönüşebildiğini gösterir. Birinci ciltte ibadet, ahlâk, suret–sîret, sosyal adalet ve merhamet ekseni üzerinden kurulan bu sorgulama; ikinci ciltte boşanma, çok eşlilik, zina, tövbe, kürtaj, hayız, ibadet, miras, tanıklık, örtünme ve kadına dair hükümler üzerinden daha da somutlaşır. Bu iki kitap birlikte okunduğunda okur şunu görür: Dini inkâr etmek kadar, onu hayattan eksiltmek de büyük bir kayıptır. Namaz kılmak, örtünmek, oruç tutmak, kurban kesmek, haram-helâl konuşmak ve yine de yoksulu, kadını, yetimi, komşuyu, aileyi ve adaleti ihmal etmek; işte asıl yanlış anlama budur. Bu yüzden bu iki cilt, setin içinde yalnızca düşünce üreten değil; aynı zamanda inanç ile hayat arasındaki yarığı acımasızca gösteren iki aynadır.
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1. ve 2. ciltler, bu büyük muhasebeyi kadın meselesi üzerinden, son derece cesur ve ciddi biçimde derinleştirir. Birinci cilt, insanın ve kadının yaratılışından başlayarak kadının tarih boyunca maruz kaldığı anlam kaymalarını, Kur’an’ın kadınla ilgili hükümlerini, aileyi, evliliği ve kadın hukukunu çok geniş bir tarihsel ve kavramsal alan içinde ele alır. İkinci cilt ise daha da hassas sahalara iner; boşanma, talâk, kadının boşanma hakkı, çok eşlilik, cariyelik, zina, tövbe, kürtaj, hayız, mescide giriş, miras, kadınları dövme meselesi, tanıklık ve örtünme gibi başlıkları doğrudan Kur’an merkezli bir bakışla yeniden tartıya çıkarır. Bu iki kitabı güçlü yapan şey, kadın meselesini slogan düzeyinde değil; doğrudan vahyin adaleti, irade, hukukî ehliyet, aile yapısı, yorum krizi ve medeniyet tasavvuru düzeyinde ele almasıdır. Böylece okur, kadına dair din diye sunulan birçok kabullerin, aslında vahyin kendi hükmünden değil; tarih içinde mezheplerin, kültürel etkilerin ve başka hukuk sistemlerinin sertleştirdiği yorum katmanlarından beslendiğini fark eder. Bu fark ediş, yalnızca kadına bakışımızı değil, din adına konuşma biçimimizi de yerinden sarsar. Çünkü kadına dair bozuk her yorum, yalnızca bir cinsi değil; aileyi, hukuku, dini ve medeniyet iddiasını da yaralamaktadır. Bu yüzden bu iki cilt, Vicdan Aynası Seti’nin en vazgeçilmez halkalarındandır; çünkü vicdan, kadının hakkı söz konusu olduğunda da adalet üretebilmeyi gerektirir.
Diriliş ve Geceye Bir Güneş Çizdim, bu külliyat içinde düşünceyi ete kemiğe büründüren, kavramı hayata indiren, vicdanı yalnızca teori olarak değil, romanın içinden akan gerçek bir sınav gibi gösteren iki büyük damardır. Diriliş, yalnızca köy, yoksulluk, töre, okul ve öğretmenlik mesuliyeti üzerine kurulmuş bir roman değildir; o, bir çocuğun kaderi kırılırken iyiliğin ne kadar yalnız kalabildiğini ve bir insanın başka bir insanın hayatına omuz vermesinin ne kadar pahalı ama ne kadar vazgeçilmez olduğunu gösteren derin bir vicdan romanıdır. Geceye Bir Güneş Çizdim ise bu vicdan çizgisini daha büyük bir yangının içine taşır; annesizlik, yetimlik, savaş, muhacirlik, kırılmış aileler ve çocuk ruhuna çöken ağır karanlık, burada sadece bir olay örgüsü değil, insanlığın yüzüne tutulmuş büyük bir ayna hâline gelir. Bu iki romanın set içindeki yeri son derece önemlidir; çünkü diğer kitaplarda teorik, ahlâkî ve dinî düzlemde tartışılan bütün meseleler, bu iki romanda insan eti, çocuk gözyaşı, öğretmen yükü, savaş yorgunluğu ve gecikmiş merhamet olarak karşımıza çıkar. Böylece okur, yalnızca neyin doğru olduğunu okumaz; doğrunun geciktiğinde nasıl bir hayatı mahvettiğini, bir çocuğun omzuna nelerin yıkıldığını ve insanın başkasının acısı karşısında ne kadar insan kalabildiğini de görür.
Kerb-ü-Belâ 1., 2. ve 3. ciltler, bu büyük setin tarihî ve metafizik vicdan damarıdır. Birinci cilt olan Ya biat ya ölüm, hakikatin ilk büyük eşikte siyasal baskı karşısında neden geri çekilmediğini ve Hz. Hüseyin’in tavrının neden sadece kişisel değil, ümmetin kaderini belirleyen bir ahlâk duruşu olduğunu gösterir. İkinci cilt olan İhanetin Şifreleri, Kerbelâ’yı mümkün kılan iç çürümeyi, mektup yazan ama yürümeyen kalabalıkları, bedel anında hakikati değil korkuyu seçen insanları ve pasif iyiliğin nasıl büyük bir suç ortaklığına dönüşebildiğini anlatır. Üçüncü cilt olan Susuzluğun Feryadı ise merhametin geri çekildiği, susuzluğun yalnızca bedeni değil ümmetin vicdanını da ele verdiği nihai eşiği gösterir. Bu üç cilt birlikte okunduğunda, Kerbelâ yalnızca tarihin en büyük trajedilerinden biri olarak kalmaz; hak ile batıl, sadakat ile menfaat, nübüvvet ile saltanat, merhamet ile taşlaşma arasındaki çağlar üstü büyük ayrımın diri ölçüsüne dönüşür. Vicdan Aynası Seti içinde bu üç kitabın varlığı, başka hiçbir şeyle doldurulamayacak kadar önemlidir; çünkü insanın bugünkü kalbini tartabilmesi için bazen tarihin en büyük aynasına bakması gerekir. Kerbelâ işte o aynadır. Ve bu üç cilt, o aynayı yalnızca anlatmaz; onu insanın çağdaş vicdanına kadar taşır.
Vicdan Aynası Seti’ni satın almak için en güçlü sebep, bu setin sizi sadece bilgilendirmeyecek olmasıdır.
Bu set sizi rahat bırakmayacak. Kendi iç ülkenizin ne kadar harap olduğunu gösterecek. Kalbinizi ne kadar ihmal ettiğinizi hatırlatacak. İbadetinizi, dilinizi, aileye bakışınızı, kadına dair yorumunuzu, merhametinizin ne kadar sahici olduğunu ve başkasına ne kadar yük olabildiğinizi tekrar tekrar tartıya çıkaracak. Bu seti elinize aldığınızda yalnızca fikir değil; aynı zamanda sorumluluk da almış olacaksınız. Çünkü bu külliyat, okuyucusunu pasif bir izleyici olarak bırakmıyor; onu kendi sessizliğiyle, kendi gecikmişliğiyle, kendi kolaycılığıyla, kendi konforuyla ve kendi yarım kalmışlığıyla yüzleştiriyor. Büyük sözler kuran ama küçük merhametlerde sınıfta kalan insan tipini ifşa ediyor. İnancı diliyle taşıyıp hayatına indiremeyen dindarlığı sorguluyor. Kadını konuşurken vahye mi, tortuya mı yaslandığımızı hatırlatıyor. Ve her şeyden önemlisi, okurun içine şu cümleyi yavaş yavaş ama geri dönülmez biçimde bırakıyor:
Vicdan, taşınmadığında körelir; köreldiğinde ise insan, kendi körlüğünü bilgi zannetmeye başlar.
Böyle bir seti satın almak, yalnızca on iki kitaba sahip olmak demek değildir; kendi iç muhasebesiyle ciddi biçimde yüzleşmeyi göze almak demektir.
Sonuç olarak Güncel Set, insanın kalbinden kadına, ibadetten hukuka, emanet duygusundan tarihsel vicdana, merhametten dirilişe kadar uzanan son derece geniş ve derin bir alanda, okurunu kendisiyle, çağıyla ve inandığını söylediği değerlerle yüzleştiren büyük bir külliyattır. Bu seti alan kişi, yalnızca kitap almış olmaz; aynı zamanda kendisine tutulacak büyük bir aynayı da evine götürmüş olur. O aynada bazen kendi iç karanlığını, bazen başkasına karşı taşıdığı borcu, bazen din adına yanlış taşıdığı dili, bazen kadına dair bozduğu adaleti, bazen de başkasının acısı karşısında nasıl geç kaldığını görecektir.
Ve belki de bu yüzden, bu setin en büyük değeri satırlarının çokluğunda değil; okurun içine bırakacağı şu ağır ve vazgeçilmez sorudadır:
Ben gerçekten yaşadığım çağın neresindeyim ve bana emanet edilen hakikatin hakkını ne kadar verebildim?