İnsan İnsana Emanettir
Nezaket, merhamet ve sorumluluk üzerine.
Ceberrut değil güleryüzlü; ötekileştirmeden birleştiren ve kucaklayan; servet ve zenginliği değil emek ve çabayı önceleyen; egemenlerin dudaklarına değil ezilenlerin gözlerine bakılarak adaletin tesis edildiği; baskıcı değil özgürlükçü; cehennem korkusu üzerine değil cennet müjdesi üzerine bina edilen; inandıklarını akıl süzgecinden geçiren; adını ibadet koyduğu ritüellerle değil ahlaki ilkeleriyle tanınan ve tanıtılan; dini bir yaşam biçimi olarak görüp vicdanlara emanet eden; adalet ve barışı her şeyin üstünde tutan manevi dünyamızı yeniden diriltmek zorundayız.
Bu dirilişin heyecanıyla nefretin yerini merhamet; kinin yerini kardeşlik; şirkin yerini tevhid; batılın yerini hak; karanlığın yerini aydınlık; maddenin yerini mana; alışkanlıkların yerini aşkınlık; hüsranın yerini gufran; küfranın yerini şükran; kabuğun yerini çekirdek; aracın yerini amaç; malumatın yerini marifet; sözün yerini davranış; rivayetin yerini riayet; tasarrufun yerini tasadduk; israfın yerini paylaşma; hırsın yerini huzur; tamahın yerini kanaat; benliğin yerini birliktelik; Kabil’in yerini Habil; hevanın yerini takva; yatağın yerini seccade; öfkenin yerini itidal alsın.
Zalimlerin bir parmak acı bal için nice kovan parçaladıklarını gördüğüm gençlik yıllarımdan beri; harflerin kelimelere, kelimelerin cümlelere ve cümlelerin sayfalara dönüştüğü uzun ve sonu gelmez bir yolculuğun içinde neredeyse bütün vaktim, bilmenin ve sorumlu olmanın insana ne kadar ağır bir mesuliyet yüklediğini düşünmekle geçti. Bu farkındalık çoğu zaman insanı tahammülü zor hâllerle yüz yüze bırakır; çünkü bilmek sadece görmek değil, gördüğüne karşı sorumlu kalmaktır.
Bazen yoğun bir duygu sarmalı içinde yaşadığım çağa olan borcumu ödeme gayesiyle yüreğimin sessiz çığlıklarını satırlara döksem de; kalemimden çıkanlara dair nefsime pay çıkarmaya çalıştığımda kalemin kâğıda küstüğünü, yazanın yalnızca bir aracı olduğunu idrak ettiğim anlarda ise gecelerin uykuya, kalemin ise mürekkebe ihtiyaç duymadığını açıkça gördüm. Yaklaşık yirmi iki yıldır süren bu yolculukta bugün anlıyorum ki; bilmek ağır, sorumluluk yük ve her şeyin farkında olarak yaşamaya tahammül göstermek gerçekten çok ama çok zormuş. Bu yüzden olsa gerek ki isyankâr nefse karşı tedbirli olmayı ihmal etmemek adına ardına kadar açılan aklımın kapısı bir türlü kapanmıyor.
Kalem ve kelamla dost olan herkes bilir ki; insanlık tarihine kalabalıklar, güçlüler ve zenginler değil; tüm çağlar boyunca cesur, vicdanlı, dürüst, özgür ruhlu, sorgulayan ve itiraz eden bir avuç insan yön vermiştir. İnsanlığın her dönemi kendi münzevi yıldızlarını doğurmuş ve o yıldızlar önlerindeki karanlığı aydınlatmıştır.
Ne var ki “bilme”nin ızdırabıyla kıvranan ve bu ızdırabın yüreğine taktığı coşkuyla kanatlanan ruhlar semaya doğru yükselirken; bizim payımıza çoğu zaman mücadeleden elini eteğini çekmiş, kendini kurtarma telaşına düşmüş, aidiyet ve sorumluluklarını unutmuş, her şeyi Allah’a havale ederek vicdanını rahatlatan insanların çoğunlukta olduğu bir zaman dilimi düştü. Amellerin görüntülerle süslendiği, riyanın ve kibirin hayatın her alanına sızdığı, hakikatin efsunlu sözlerle örtüldüğü, zamanın bereketini kaybettiği ve bilginin kendisinden çok bilginin şehvetinin arandığı paslı bir zamanın içindeyiz.
Mezarlığa uğramamış; ölümün ve ayrılığın acısını iliklerine kadar yaşamamış; otogarların, havaalanlarının ve garların ayrılık ve kavuşma sahnelerine tanıklık etmemiş; dua kapılarının ardına kadar açıldığı ameliyathane koridorlarının çaresiz bekleyişini görmemiş; açlıkla, yoklukla, ihanetle yüzleşmemiş insanların; internetten toplanmış bilgi kırıntılarıyla bilgelik aradığı ve popüler metinlerden hayatın anlamını devşirmeye çalıştığı bu kirli zaman diliminde ruhlarımız avuçlarımızın içinde bir hüzün yumağına dönmüş durumda.
Gönül coğrafyamızdaki vicdan toprağının sevgi yağmurları ve merhamet güneşiyle bütün yaratılan için bir cennet inşa etmesini tüm benliğimizle arzuluyor olsak da; çoğu zaman kudreti aradığımız, dilimizde adalet, hakikat ve merhamet gibi ulvi kavramlar dolaşsa bile güce ve güçlüye olan meylimizi yenemediğimiz bir gerçeklikle yüz yüzeyiz. Bazen güçlü olduğu için sevdiklerimiz, bazen de sevdiklerimizi her şart altında güçlü ve yenilmez görmek istememiz; üstelik çoğu zaman taklidi bir maneviyatla yetinmemiz nedeniyle, küçük hırsların peşinde savrulan kayıp zamanların değirmenine su taşıyoruz.
Oysa zaman; yeniden yola çıkma zamanıdır. Güneşin altındaki yerimizi yeniden alma, küllerimizden yeniden doğma zamanıdır. İnsan adına, hayat adına, adalet ve özgürlük adına; ahlak ve onur adına; bilim ve sanat adına konuşma, tartışma ve sorumluluk alma zamanıdır. Yaşadığımız çağa olan borcumuzun farkındalığıyla uykusuz gecelerimizi, gözü yaşlı secdelerimizi ve rıza makamına duyduğumuz aşkı; toprağın uyanması, gün ışığının bulutları yarması ve yağmurun ansızın boşalması gibi bir diriliş çağrısına dönüştürmek zorundayız.
Ne düşüneceğimizden çok nasıl düşüneceğimizi; peşin kabullerin yerine eleştirel düşünceyi; ezberin yerine keşfi; modellerin yerine değerleri; tanımlamanın yerine tanımayı; cevap vermenin yerine soru sormayı; tüketmenin yerine üretmeyi; “ben”in yerine “biz”i; geçmişin yerine geleceği; “nasıl”dan çok “niçin”i merkeze alan yeni bir zihniyet inşa etme zamanıdır.
Ceberrut değil güleryüzlü; ötekileştirmeden birleştiren; servet değil emek; korku değil umut; ritüel değil ahlak; gösteriş değil vicdan üzerine kurulu bir manevi dünyanın yeniden dirilmesi için çaba göstermek zorundayız.
Bu dirilişin heyecanıyla nefretin yerini merhametin, kinin yerini kardeşliğin, karanlığın yerini aydınlığın ve hırsın yerini huzurun alacağı bir dünya hayal ediyoruz.
Niyet okumaya ayırdığımız enerjiyi anlamaya; yorum yapmaya harcadığımız zamanı okumaya; slogan atmaya kullandığımız motivasyonu üretmeye yönlendirme gayretiyle, harf harf ve kelime kelime inşa edilen düşüncelerimin yer aldığı bu kitapla yürek ülkenize misafir olmaya cüret ediyorum. Ancak bilinmelidir ki o ülkeye huzur iklimini getirecek, hakikatle buluşturacak ve vicdanları uyandıracak olan her ne varsa kalemin ve kelamın sahibine aittir; satırlar boyunca gördüğünüz eksiklikler ise yalnızca bana ve nefsime aittir.
Hz. İbrahim’e su taşıyan karınca misali; sırtımızda dağlar, gönlümüzde ise sonsuz bir umutla, çorak arazilerin yeniden yeşermesi duasıyla…
Muhammed Rıdvan SADIKOĞLU