👁 4
Eser Detayı
KADIN SETİ
KADIN SETİ
KADIN SETİ ( 2 CİLT BİR ARADA)
735 SAYFA
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1–2, kadını yalnızca toplumsal bir başlık, aile içi bir rol, hukukî bir mesele ya da modern tartışmaların merkezindeki ideolojik bir figür olarak ele alan sıradan bir çalışma değildir; bu iki cilt, insanın yaratılıştan bugüne taşıdığı kadın tasavvurunu, bu tasavvurun vahiy ile ne kadar örtüştüğünü, tarih boyunca hangi kültürel tortularla bozulduğunu ve din adına dile getirilen nice hükmün gerçekten ilahî hitabın kendisinden mi, yoksa sonradan üretilmiş yorum katmanlarından mı beslendiğini sorgulayan son derece geniş, cesur ve sarsıcı bir yüzleşme alanıdır. Bu yüzden eser, yalnızca “kadın hakkında ne düşünülmeli” sorusunu cevaplamaya çalışmaz; ondan daha derin bir sorunun peşine düşer: Kadına bakışın bozulduğu yerde, aslında din dili mi bozulur, hukuk duygusu mu yaralanır, yoksa medeniyet dediğimiz şey kökünden mi sarsılır? Bu iki cilt, tam da bu ağır sorunun etrafında örülen büyük bir muhasebedir.
Birinci cildin en belirgin gücü, meseleye sonuçtan değil, yaratılıştan başlamasıdır. Çünkü kadın meselesi, sadece güncel hak tartışmalarından, boşanma oranlarından, aile krizlerinden ya da modern toplumun ürettiği rollerden ibaret değildir; onun kökünde, insanın ne olduğuna, yaratılışın ne anlattığına, Adem kıssasının nasıl okunacağına ve “yasak meyve”, “vesvese”, “libas”, “huld”, “beda” gibi kavramların insan tabiatı hakkında ne söylediğine dair çok daha derin bir düşünce zemini vardır. Kitap, insan kimdir, fesat ve fesaret nedir, Adem formuna geçirilmiş insanın nefs yönü nasıl anlaşılmalıdır, negatif ve pozitif potansiyeller hangi eksende okunmalıdır gibi başlıklarla, kadını yalnızca kadın olarak değil, insan olmanın asli hakikati içinde yeniden konumlandırır. Böylece okur, daha en başta şunu fark eder: Kadın hakkında yanlış düşünmenin kaynağı çoğu zaman kadınla değil, insanla ilgili yanlış başlamış bir düşünce düzenidir. Eserin bu yaklaşımı, onu klasik kadın kitaplarından ayıran en temel damarlardan biridir.
Birinci cildin ikinci büyük değeri, kadının tarih içindeki yürüyüşünü yalnızca mağduriyet anlatısı üzerinden değil, daha geniş bir medeniyet, hukuk ve temsil serüveni olarak ele almasıdır. “Tarihte kadın”, “tarih boyunca kadın” ve farklı tarihsel şahsiyetler üzerinden açılan çerçeve, okura kadının yalnızca korunmaya muhtaç bir figür olmadığını; düşünce, kültür, siyaset, irade ve medeniyet üretimi içinde çok daha geniş bir yer tuttuğunu gösterir. Fakat kitap burada romantik bir tarih övgüsüyle yetinmez; asıl vurgusunu, kadının tarih boyunca çoğu zaman erkeğin gölgesinde okunmuş olmasının, dinî yorumlarda da etkisini sürdürdüğüne yapar. Dolayısıyla eser, tarihe bakmayı nostaljik bir gezi değil, bugünün dilini ve bugünün kabullerini anlamak için zorunlu bir arka plan olarak kurar. Bu da okura, kadınla ilgili modern tartışmaların çoğunun aslında çok daha eski, çok daha köklü ve çok daha derin bir tarihsel yük taşıdığını düşündürür.
Birinci cildin asıl kırılma noktası ise hiç kuşkusuz Kur’an-ı Kerim ve kadın başlığında ortaya çıkar. Çünkü burada eser, savunmacı bir dil kurmadan, doğrudan Kur’an’ın kadınlara ne getirdiği, kadına dair hangi reformları yaptığı ve din diye dolaşıma sokulan nice yargının gerçekten vahye dayanıp dayanmadığı meselesini cesaretle tartışır. “Kaburga kemiğinden yaratılma yok”, “çok eşlilik kaldırıldı”, “cariyelik kalktı”, “mut’a nikâhı kalktı”, “evin reisi erkek mi?”, “kadınları dövme yoktur”, “kadınlarla ilgili konularda Kur’an’la saptırılan konular”, “kadınlarla ilgili uydurmalar” ve “kadın imam da olur, müezzin de olur, devlet başkanı da olur” gibi başlıklar, kitabın nasıl bir cesaret alanına girdiğini açıkça gösterir. Bu cilt, kadına dair din diye sunulan pek çok hükmü sadece reddetmek için değil; onları vahyin adalet terazisinde yeniden tartmak için ele alır. Böylece okur, kadına dair çok sayıda yaygın kabulün aslında Kur’an’ın doğrudan hükmü değil; tarih boyunca oluşmuş ataerkil, mezhepçi ve kültürel yorumların ürünü olabileceğini daha berrak biçimde görmeye başlar. Bu, eserin en güçlü ve en sarsıcı katkılarından biridir.
Birinci cilt burada da durmaz; aile ve kadın–erkek ilişkisi bahsini, sadece duygusal birliktelik yahut biyolojik tamamlayıcılık olarak değil, doğrudan vahdetin çekirdeği olarak ele alır. Kadının çalışması, kadın ile erkeğin Allah katında sorumluluk açısından eşit oluşu, ailede görev ve yönetim, kadın ve erkeğin birbirine karşı üstünlük alanlarının ne olduğu ve aile yönetiminin şûra ile kurulması gibi başlıklar, eserin meseleye ne kadar bütüncül baktığını gösterir. Burada aile, kadının susturulduğu kapalı bir otorite alanı gibi değil; karşılıklı sorumluluk, ortaklık, denge ve hukuk temelinde işleyen bir yapı olarak görülür. Bu yaklaşım, birinci cildi yalnızca “kadın hakları” kitabı olmaktan çıkarır; onu, aileyi vahiy ekseninde yeniden düşünmeye çağıran çok daha büyük bir toplumsal metne dönüştürür. Dolayısıyla ilk cilt, yaratılıştan tarihe, tarihten Kur’an’a, Kur’an’dan aileye uzanan çizgisiyle, okura yalnızca bilgi vermez; onun zihninde kadın meselesini yerinden oynatır.
İkinci cilt ise, birinci ciltte kurulan teorik ve tarihsel zemini doğrudan hayatın tam ortasına indirir. Burada artık mesele daha somut, daha yakıcı ve daha gündelik alanlarda görünür hâle gelir: boşanma, talâk, kadının boşanma hakkı, iftida, tefviz-i talâk, nikâhın denetlenmesi, çok eşlilik, Hz. Peygamber’in çok evlilik sebepleri, cariyelik, zina, recm, tövbe, doğum kontrolü ve kürtaj, hayız, abdestsiz Kur’an okuma, abdestsiz mescide girme gibi başlıkların tek bir ciltte toplanmış olması, eserin neden yalnızca teorik bir kadın kitabı değil, doğrudan yaşayan hayatın içine giren bir hukuk ve ahlâk metni olduğunu gösterir. Bu ciltte yazar, kadın meselesini slogan düzeyinden çıkarıp, tam da insanların en çok yara aldığı alanlara taşır: evlilikte irade, boşanmada adalet, bedende mahremiyet, ibadette katılım, cinsellikte ahlâk, cezada ölçü ve toplumda onur. Bu nedenle ikinci cilt, yalnızca bir devam kitabı değil; ilk cildin düşünsel yükünü gündelik hayata bağlayan hayati halkadır.
Özellikle boşanma ve nikâhın denetlenmesi bölümleri, ikinci cildin en dikkat çekici damarlarından biridir. Çünkü burada boşanma, yalnızca erkeğin tek taraflı tasarrufu gibi görülen geleneksel algının ötesine taşınır; şahit bulundurma, iddeti sayma görevi, kadının evden çıkarılmaması, hududullah, eşe dönme kararı, üç talâk, iftida ve tefviz-i talâk gibi başlıklar üzerinden daha dengeli, daha ölçülü ve daha adalet merkezli bir yapı kurulmaya çalışılır. Eser, bu alanı mezheplerin delilleriyle, rivayetlerle ve kavramsal arka planla birlikte ele alırken, asıl olarak şu soruyu diri tutar: Boşanma hakkı gerçekten sadece güç sahibinin mi, yoksa hakkın ve sorumluluğun dengesi içinde her iki tarafın da hukukunu koruyacak bir ilahî ölçü mü vardır? Bu soru, ikinci cildi son derece güncel ve derin kılar; çünkü aile hukukunun en sancılı alanlarından biri olan boşanma, burada alışılmış ezberlerden çıkarılıp yeniden düşünülür.
İkinci cildin en sarsıcı alanlarından biri de hiç kuşkusuz zina kavramı etrafında kurulur. Zina, iftira, korunma, cinsel sapıklık, Lut kıssası ve özellikle “büyük bir uydurma recm” başlığı altında, tarih boyunca dinin kesin hükmü gibi dolaşıma sokulan bazı kabullerin vahiy ile gerçekten örtüşüp örtüşmediği sert biçimde tartışılır. “Keçi Kur’an ayetini yok mu etti?” ve “zina yapan maymunlar nasıl taşlandı?” gibi provokatif başlıklar, okuru sarsmak için değil; din adına dolaşıma girmiş rivayetlerin ne kadarının gerçekten sahih ve ilahî bir ölçüye uygun olduğuna dair ciddi bir düşünme alanı açmak için kullanılır. Bu bölüm, ikinci cildin neden yalnızca kadın üzerine bir çalışma olmadığını da gösterir; çünkü burada tartışılan şey, aynı zamanda dinin ceza dili, kadın bedeninin nasıl kontrol edildiği, iffet kavramının hangi zeminde kurulduğu ve ahlâkın nasıl hukukla buluştuğu meselesidir. Bu yönüyle ikinci cilt, en sancılı alanlarda bile savunmacı değil, yüzleştirici bir yaklaşım kurar.
İkinci cildin bir başka büyük kıymeti, kadına dair tartışmayı sadece aile ve cinsellik alanında bırakmayıp, doğrudan ibadet hayatına, beden algısına ve manevî katılıma da taşımasıdır. Hayız, cünüplük, abdestsiz Kur’an okuma, boy abdesti olmadan Kur’an okuma ve abdestsiz mescide girme gibi başlıkların mezheplerin görüşleriyle birlikte işlenmesi, yazarın kadının dinî hayat içindeki yerini yalnızca “uygun görülmüş alanlar”la sınırlı okumadığını gösterir. Burada kadın bedeni, maneviyetten dışlanacak problemli bir alan olarak değil; tarih boyunca yanlış yorumlar ve katı kabullerle gereksiz biçimde kısıtlanmış bir tartışma zemini olarak ele alınır. Eser, bu alanlarda da doğrudan vahyin çizdiği çerçeve ile sonradan oluşmuş mezhepsel darlıklar arasındaki farkı görünür kılmaya çalışır. Bu da ikinci cildi, sadece hukukî değil; aynı zamanda ibadet ve katılım adaleti bakımından da çok önemli kılar.
Bu iki cildi birlikte değerli kılan şey, onların sadece kadın lehine bazı hükümleri sıralaması değildir. Asıl kıymet, kadın meselesi üzerinden dinin nasıl yorumlandığına, adaletin nerede yara aldığına, gelenek ile vahiy arasındaki farkın nasıl kaybolduğuna ve insanın en yakındaki hakikat alanında nasıl kolayca taraf olabildiğine dair büyük bir hesaplaşma kurabilmeleridir. Birinci cilt, yaratılış, tarih, Kur’an, aile ve evlilik zemini üzerinde kadını insanlığın asli meselesi olarak kurar. İkinci cilt ise boşanma, nikâh, zina, tövbe, beden, ibadet ve mahremiyet alanlarında bu kurulan zemini pratik hayata taşır. Birlikte okunduklarında, bu iki eser okura yalnızca “kadın hakkında düşünmeyi” öğretmez; aynı zamanda kadına bakış üzerinden kendi din anlayışını test etmeyi de öğretir. Çünkü kadın hakkında yanlış konuşulan her yerde, aslında yalnızca kadının hakkı değil; vahyin dili, hukukun istikameti, aile yapısının dengesi ve medeniyet tasavvurunun ahlâkı da yara almaktadır.
Bu nedenle Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1–2, satın alınacak sıradan iki cilt değil; dönüp dönüp yeniden açılacak, kimi yerde zihni sarsacak, kimi yerde ezberi bozacak, kimi yerde okuru kendi iç adalet terazisiyle yüzleştirecek güçlü bir düşünce alanıdır. Bu eserler, kadın meselesini güncel tartışmaların basit sloganları arasından çekip çıkarır; onu yaratılıştan vahye, tarihten aile hukukuna, bedenden ibadete kadar uzanan büyük bir insanlık ve adalet meselesi olarak kurar. Ve belki de tam bu yüzden, bu iki cilt bir arada okunduğunda okurun elinde sadece kadın üzerine yazılmış iki kitap kalmaz; onun zihninde şu ağır soru da kalır: Kadına bakışım gerçekten vahyin adaletiyle mi şekillendi, yoksa bana din diye miras bırakılan tortularla mı?
735 SAYFA
Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1–2, kadını yalnızca toplumsal bir başlık, aile içi bir rol, hukukî bir mesele ya da modern tartışmaların merkezindeki ideolojik bir figür olarak ele alan sıradan bir çalışma değildir; bu iki cilt, insanın yaratılıştan bugüne taşıdığı kadın tasavvurunu, bu tasavvurun vahiy ile ne kadar örtüştüğünü, tarih boyunca hangi kültürel tortularla bozulduğunu ve din adına dile getirilen nice hükmün gerçekten ilahî hitabın kendisinden mi, yoksa sonradan üretilmiş yorum katmanlarından mı beslendiğini sorgulayan son derece geniş, cesur ve sarsıcı bir yüzleşme alanıdır. Bu yüzden eser, yalnızca “kadın hakkında ne düşünülmeli” sorusunu cevaplamaya çalışmaz; ondan daha derin bir sorunun peşine düşer: Kadına bakışın bozulduğu yerde, aslında din dili mi bozulur, hukuk duygusu mu yaralanır, yoksa medeniyet dediğimiz şey kökünden mi sarsılır? Bu iki cilt, tam da bu ağır sorunun etrafında örülen büyük bir muhasebedir.
Birinci cildin en belirgin gücü, meseleye sonuçtan değil, yaratılıştan başlamasıdır. Çünkü kadın meselesi, sadece güncel hak tartışmalarından, boşanma oranlarından, aile krizlerinden ya da modern toplumun ürettiği rollerden ibaret değildir; onun kökünde, insanın ne olduğuna, yaratılışın ne anlattığına, Adem kıssasının nasıl okunacağına ve “yasak meyve”, “vesvese”, “libas”, “huld”, “beda” gibi kavramların insan tabiatı hakkında ne söylediğine dair çok daha derin bir düşünce zemini vardır. Kitap, insan kimdir, fesat ve fesaret nedir, Adem formuna geçirilmiş insanın nefs yönü nasıl anlaşılmalıdır, negatif ve pozitif potansiyeller hangi eksende okunmalıdır gibi başlıklarla, kadını yalnızca kadın olarak değil, insan olmanın asli hakikati içinde yeniden konumlandırır. Böylece okur, daha en başta şunu fark eder: Kadın hakkında yanlış düşünmenin kaynağı çoğu zaman kadınla değil, insanla ilgili yanlış başlamış bir düşünce düzenidir. Eserin bu yaklaşımı, onu klasik kadın kitaplarından ayıran en temel damarlardan biridir.
Birinci cildin ikinci büyük değeri, kadının tarih içindeki yürüyüşünü yalnızca mağduriyet anlatısı üzerinden değil, daha geniş bir medeniyet, hukuk ve temsil serüveni olarak ele almasıdır. “Tarihte kadın”, “tarih boyunca kadın” ve farklı tarihsel şahsiyetler üzerinden açılan çerçeve, okura kadının yalnızca korunmaya muhtaç bir figür olmadığını; düşünce, kültür, siyaset, irade ve medeniyet üretimi içinde çok daha geniş bir yer tuttuğunu gösterir. Fakat kitap burada romantik bir tarih övgüsüyle yetinmez; asıl vurgusunu, kadının tarih boyunca çoğu zaman erkeğin gölgesinde okunmuş olmasının, dinî yorumlarda da etkisini sürdürdüğüne yapar. Dolayısıyla eser, tarihe bakmayı nostaljik bir gezi değil, bugünün dilini ve bugünün kabullerini anlamak için zorunlu bir arka plan olarak kurar. Bu da okura, kadınla ilgili modern tartışmaların çoğunun aslında çok daha eski, çok daha köklü ve çok daha derin bir tarihsel yük taşıdığını düşündürür.
Birinci cildin asıl kırılma noktası ise hiç kuşkusuz Kur’an-ı Kerim ve kadın başlığında ortaya çıkar. Çünkü burada eser, savunmacı bir dil kurmadan, doğrudan Kur’an’ın kadınlara ne getirdiği, kadına dair hangi reformları yaptığı ve din diye dolaşıma sokulan nice yargının gerçekten vahye dayanıp dayanmadığı meselesini cesaretle tartışır. “Kaburga kemiğinden yaratılma yok”, “çok eşlilik kaldırıldı”, “cariyelik kalktı”, “mut’a nikâhı kalktı”, “evin reisi erkek mi?”, “kadınları dövme yoktur”, “kadınlarla ilgili konularda Kur’an’la saptırılan konular”, “kadınlarla ilgili uydurmalar” ve “kadın imam da olur, müezzin de olur, devlet başkanı da olur” gibi başlıklar, kitabın nasıl bir cesaret alanına girdiğini açıkça gösterir. Bu cilt, kadına dair din diye sunulan pek çok hükmü sadece reddetmek için değil; onları vahyin adalet terazisinde yeniden tartmak için ele alır. Böylece okur, kadına dair çok sayıda yaygın kabulün aslında Kur’an’ın doğrudan hükmü değil; tarih boyunca oluşmuş ataerkil, mezhepçi ve kültürel yorumların ürünü olabileceğini daha berrak biçimde görmeye başlar. Bu, eserin en güçlü ve en sarsıcı katkılarından biridir.
Birinci cilt burada da durmaz; aile ve kadın–erkek ilişkisi bahsini, sadece duygusal birliktelik yahut biyolojik tamamlayıcılık olarak değil, doğrudan vahdetin çekirdeği olarak ele alır. Kadının çalışması, kadın ile erkeğin Allah katında sorumluluk açısından eşit oluşu, ailede görev ve yönetim, kadın ve erkeğin birbirine karşı üstünlük alanlarının ne olduğu ve aile yönetiminin şûra ile kurulması gibi başlıklar, eserin meseleye ne kadar bütüncül baktığını gösterir. Burada aile, kadının susturulduğu kapalı bir otorite alanı gibi değil; karşılıklı sorumluluk, ortaklık, denge ve hukuk temelinde işleyen bir yapı olarak görülür. Bu yaklaşım, birinci cildi yalnızca “kadın hakları” kitabı olmaktan çıkarır; onu, aileyi vahiy ekseninde yeniden düşünmeye çağıran çok daha büyük bir toplumsal metne dönüştürür. Dolayısıyla ilk cilt, yaratılıştan tarihe, tarihten Kur’an’a, Kur’an’dan aileye uzanan çizgisiyle, okura yalnızca bilgi vermez; onun zihninde kadın meselesini yerinden oynatır.
İkinci cilt ise, birinci ciltte kurulan teorik ve tarihsel zemini doğrudan hayatın tam ortasına indirir. Burada artık mesele daha somut, daha yakıcı ve daha gündelik alanlarda görünür hâle gelir: boşanma, talâk, kadının boşanma hakkı, iftida, tefviz-i talâk, nikâhın denetlenmesi, çok eşlilik, Hz. Peygamber’in çok evlilik sebepleri, cariyelik, zina, recm, tövbe, doğum kontrolü ve kürtaj, hayız, abdestsiz Kur’an okuma, abdestsiz mescide girme gibi başlıkların tek bir ciltte toplanmış olması, eserin neden yalnızca teorik bir kadın kitabı değil, doğrudan yaşayan hayatın içine giren bir hukuk ve ahlâk metni olduğunu gösterir. Bu ciltte yazar, kadın meselesini slogan düzeyinden çıkarıp, tam da insanların en çok yara aldığı alanlara taşır: evlilikte irade, boşanmada adalet, bedende mahremiyet, ibadette katılım, cinsellikte ahlâk, cezada ölçü ve toplumda onur. Bu nedenle ikinci cilt, yalnızca bir devam kitabı değil; ilk cildin düşünsel yükünü gündelik hayata bağlayan hayati halkadır.
Özellikle boşanma ve nikâhın denetlenmesi bölümleri, ikinci cildin en dikkat çekici damarlarından biridir. Çünkü burada boşanma, yalnızca erkeğin tek taraflı tasarrufu gibi görülen geleneksel algının ötesine taşınır; şahit bulundurma, iddeti sayma görevi, kadının evden çıkarılmaması, hududullah, eşe dönme kararı, üç talâk, iftida ve tefviz-i talâk gibi başlıklar üzerinden daha dengeli, daha ölçülü ve daha adalet merkezli bir yapı kurulmaya çalışılır. Eser, bu alanı mezheplerin delilleriyle, rivayetlerle ve kavramsal arka planla birlikte ele alırken, asıl olarak şu soruyu diri tutar: Boşanma hakkı gerçekten sadece güç sahibinin mi, yoksa hakkın ve sorumluluğun dengesi içinde her iki tarafın da hukukunu koruyacak bir ilahî ölçü mü vardır? Bu soru, ikinci cildi son derece güncel ve derin kılar; çünkü aile hukukunun en sancılı alanlarından biri olan boşanma, burada alışılmış ezberlerden çıkarılıp yeniden düşünülür.
İkinci cildin en sarsıcı alanlarından biri de hiç kuşkusuz zina kavramı etrafında kurulur. Zina, iftira, korunma, cinsel sapıklık, Lut kıssası ve özellikle “büyük bir uydurma recm” başlığı altında, tarih boyunca dinin kesin hükmü gibi dolaşıma sokulan bazı kabullerin vahiy ile gerçekten örtüşüp örtüşmediği sert biçimde tartışılır. “Keçi Kur’an ayetini yok mu etti?” ve “zina yapan maymunlar nasıl taşlandı?” gibi provokatif başlıklar, okuru sarsmak için değil; din adına dolaşıma girmiş rivayetlerin ne kadarının gerçekten sahih ve ilahî bir ölçüye uygun olduğuna dair ciddi bir düşünme alanı açmak için kullanılır. Bu bölüm, ikinci cildin neden yalnızca kadın üzerine bir çalışma olmadığını da gösterir; çünkü burada tartışılan şey, aynı zamanda dinin ceza dili, kadın bedeninin nasıl kontrol edildiği, iffet kavramının hangi zeminde kurulduğu ve ahlâkın nasıl hukukla buluştuğu meselesidir. Bu yönüyle ikinci cilt, en sancılı alanlarda bile savunmacı değil, yüzleştirici bir yaklaşım kurar.
İkinci cildin bir başka büyük kıymeti, kadına dair tartışmayı sadece aile ve cinsellik alanında bırakmayıp, doğrudan ibadet hayatına, beden algısına ve manevî katılıma da taşımasıdır. Hayız, cünüplük, abdestsiz Kur’an okuma, boy abdesti olmadan Kur’an okuma ve abdestsiz mescide girme gibi başlıkların mezheplerin görüşleriyle birlikte işlenmesi, yazarın kadının dinî hayat içindeki yerini yalnızca “uygun görülmüş alanlar”la sınırlı okumadığını gösterir. Burada kadın bedeni, maneviyetten dışlanacak problemli bir alan olarak değil; tarih boyunca yanlış yorumlar ve katı kabullerle gereksiz biçimde kısıtlanmış bir tartışma zemini olarak ele alınır. Eser, bu alanlarda da doğrudan vahyin çizdiği çerçeve ile sonradan oluşmuş mezhepsel darlıklar arasındaki farkı görünür kılmaya çalışır. Bu da ikinci cildi, sadece hukukî değil; aynı zamanda ibadet ve katılım adaleti bakımından da çok önemli kılar.
Bu iki cildi birlikte değerli kılan şey, onların sadece kadın lehine bazı hükümleri sıralaması değildir. Asıl kıymet, kadın meselesi üzerinden dinin nasıl yorumlandığına, adaletin nerede yara aldığına, gelenek ile vahiy arasındaki farkın nasıl kaybolduğuna ve insanın en yakındaki hakikat alanında nasıl kolayca taraf olabildiğine dair büyük bir hesaplaşma kurabilmeleridir. Birinci cilt, yaratılış, tarih, Kur’an, aile ve evlilik zemini üzerinde kadını insanlığın asli meselesi olarak kurar. İkinci cilt ise boşanma, nikâh, zina, tövbe, beden, ibadet ve mahremiyet alanlarında bu kurulan zemini pratik hayata taşır. Birlikte okunduklarında, bu iki eser okura yalnızca “kadın hakkında düşünmeyi” öğretmez; aynı zamanda kadına bakış üzerinden kendi din anlayışını test etmeyi de öğretir. Çünkü kadın hakkında yanlış konuşulan her yerde, aslında yalnızca kadının hakkı değil; vahyin dili, hukukun istikameti, aile yapısının dengesi ve medeniyet tasavvurunun ahlâkı da yara almaktadır.
Bu nedenle Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1–2, satın alınacak sıradan iki cilt değil; dönüp dönüp yeniden açılacak, kimi yerde zihni sarsacak, kimi yerde ezberi bozacak, kimi yerde okuru kendi iç adalet terazisiyle yüzleştirecek güçlü bir düşünce alanıdır. Bu eserler, kadın meselesini güncel tartışmaların basit sloganları arasından çekip çıkarır; onu yaratılıştan vahye, tarihten aile hukukuna, bedenden ibadete kadar uzanan büyük bir insanlık ve adalet meselesi olarak kurar. Ve belki de tam bu yüzden, bu iki cilt bir arada okunduğunda okurun elinde sadece kadın üzerine yazılmış iki kitap kalmaz; onun zihninde şu ağır soru da kalır: Kadına bakışım gerçekten vahyin adaletiyle mi şekillendi, yoksa bana din diye miras bırakılan tortularla mı?