2026-04-03
YENİLGİ ÖNCE İÇİMİZDE BAŞLAR
Tevbe Sûresi’nin on dördüncü ayetinde yankılanan “onlarla savaşın” hitabını, yalnızca tarihin belirli bir kesitine hapsedilmiş, kılıçların ve kalkanların birbirine çarptığı somut bir askerî sevkiyat emri gibi okumak, ilâhî kelâmın insan ruhuna, cemiyet vicdanına ve ahlâkî mükellefiyete yönelen o muazzam kuşatıcılığını dar ve sığ bir paranteze hapsetmek demektir; zira ilahi hitap, insana sadece savaş meydanında eline neyi alacağını değil, o meydana yürümeden evvel kalbinde hangi sızıyı taşıyacağını, varlığın amansız keşmekeşinde neyin karşısında nasıl bir saf tutacağını ve hangi ulvî değerler uğruna dünyevî ikballerden vazgeçmesi gerektiğini de talim eder.
Bu sebeple o kadim hitap, asırları aşarak bugünün yalnızlaşmış ve kafası karışmış insanının kalbine ulaştığında, sadece dışarıdaki somut ve görünür hasma karşı fizikî bir duruş talep etmez; aynı zamanda içimizde sinsice kök salan ve bizi içten içe çürüten o görünmez gevşeklikle, kutsal kelimelerle maskelenmiş menfaat hesaplarıyla, teslimiyet zannedilen marazî korkaklıklarla ve ahlâkı daima meçhul yarınlara ertelenmiş o konforlu iman kurgusuyla da amansız bir hesaplaşmaya girişmemizi irade eder.
Nihayetinde her büyük çatışma, orduların karşı karşıya geldiği o gürültülü meydanların tozuna karışmadan çok evvel, insanın kendi iç dünyasında sessizce kaybettiği mevzilerin, kendi elleriyle teslim ettiği ahlâkî kalelerin ve sönmesine kayıtsızca göz yumduğu vicdan kandillerinin birikmiş toplamından neşet eder.
Kalbin tutması gereken o mukaddes nöbet yerini terk ettiği, vicdanın haksızlık karşısında susmayı konforlu ve güvenli bir alışkanlık hâline getirdiği ve inancın, insanı dönüştüren o ağır ve çetin yükü yerine ona sahte bir itibar bahşeden boş bir aidiyet etiketine dönüştüğü her yerde, kılıçlar henüz kınından çıkmadan o büyük ve sarsıcı mağlubiyet ruhun üzerine çökmüş demektir.
Asıl yıkım, duvarların dışarıdan fırlatılan taşlarla yıkılması değil; o duvarları ayakta tutan harcın, içerideki insanların kendi elleriyle kazıdığı bencillik ve riya yüzünden ufalanıp toprağa karışmasıdır.
Dışarıda kaybedilen topraklar, yıkılan şehirler veya yitirilen savaşlar gün gelir yeni bir iradeyle sonradan telafi edilebilir; fakat insanın kendi içinde telafisi imkânsız biçimde yıprattığı o ilk samimiyet, kendi eliyle zedeleyip kanattığı doğruluk ve anlık bir menfaat uğruna gözünü kırpmadan kurban ettiği vicdan, bir kere çözülmeye başladığında, o çözülmenin bıraktığı karanlık izler sadece kişinin kendi dar hayatına değil, o kişinin nefes aldığı bütün bir toplumsal zemin üzerine de ölümcül bir veba gibi yayılır.
Dünya sahnesine ve çağımızın o karmaşık ilişkiler ağına dikkatle nazar kıldığımızda, bâtılın kendi karanlık davası uğruna sergilediği o demir gibi disiplinin, şer odaklı amansız örgütlülüğün ve bedel ödeme konusundaki o gözü kara iradenin, hakikatin tertemiz safında olduğunu iddia eden nice insanda bulunmadığını derin ve kahredici bir kederle müşahede ediyoruz.
Yanlış bir gaye, bozuk bir nizam ve sömürüye dayalı bir düzen uğruna gecesini gündüzüne katanların, zulmü tahkim etmek adına hiçbir çıkar çatışmasına girmeden birbirine omuz verenlerin ve kendi çürümüş yapılarını ayakta tutmak için yorulmak bilmeden ter dökenlerin karşısında; hakikatin kutsal adını dilinden hiçbir zaman düşürmediği hâlde onun çileli yükünü omuzlamaya bir türlü yanaşmayan, adaleti bütün kalbiyle sevdiğini haykırırken adaletin iktiza ettiği o iç temizliği ve o onurlu yalnızlığı asla göze alamayan kalabalıkların trajik dağınıklığı durmaktadır.
Tam bu noktada, gecenin o soğuk ve sessiz karanlığında insanın ruhuna şu sarsıcı ve yerinden oynatıcı soru ağır bir taş gibi düşmektedir:
Bâtılın yolunda gidenlerin sergilediği bu inatçı sebat ve sarsılmaz azim karşısında, doğruya inandığını, hakkın yanında durduğunu söyleyenlerin bu denli gevşek, bu denli savruk, bu denli ilkesiz ve rüzgârın önündeki kuru yapraklar gibi iradesiz oluşu, tarihin ve vicdanın o şaşmaz terazisinde nasıl bir izah bulacaktır?
Bu yakıcı sorunun cevabı, gökyüzünün uzak köşelerinde veya ulaşılmaz felsefi metinlerin satır aralarında değil, bizzat kendi içimizdeki o loş ve yüzleşmekten korktuğumuz karanlık dehlizlerdedir; çünkü insanı varoluşsal olarak asıl mağlup eden şey, hiçbir zaman karşısına dikilen hasmının ezici fiziksel kuvveti değil, bizzat kendi içinde küçülttüğü, cılızlaştırdığı ve hayata müdahale etmesine izin vermediği o eksik hakikat tasavvurudur.
İnsan, bazen kurulu düzenine ve geçici rahatına gösterdiği o marazî sadakat yüzünden öne atılma cesaretini yitirir; bazen de Allah’a güvenmeyi, kendi omuzlarına yüklenen sorumluluktan kaçmanın ve eylemsizliğini kutsamanın ince, kurnaz bir bahanesine dönüştürerek kendi iradesini kendi elleriyle felç eder.
Sahici bir tevekkül, insanın aklının, kalbinin ve bedeninin takatinin son sınırına kadar cehd edip, tırnaklarıyla toprağı kazıyarak elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra o mutlak kudrete tam bir rıza ile ram olmasıdır; lakin hiçbir risk almadan, hiçbir dünyevi bedel ödemeye yeltenmeden, kendi kusurlarıyla yüzleşeceği hiçbir iç muhasebenin o keskin süzgecinden geçmeden ilâhî yardımı oturduğu yerden beklemek, imandan ziyade köklü bir tembelliğin, teslimiyetten ziyade süslü mazeretlerin arkasına gizlenmiş bir ruh uyuşukluğunun ve kulluk bilincinden ziyade insanın kendi kendini ustaca kandırmasının ta kendisidir.
Çağımızın en derin dindarlık krizlerinden biri de tam olarak bu hastalıklı zeminde, iman ettiğini söyleyen insanların, bu inancın kendi hayatlarına fiilen müdahale etmesine, gündelik tercihlerinin seyrini değiştirmesine ve alıştıkları o tatlı konfor alanlarını yerle bir etmesine asla izin vermemelerinden kaynaklanan o büyük samimiyet boşluğunda büyümektedir.
İnsanlar, yeryüzünü ve gökyüzünü yaratan bir kudrete iman ettiklerini son derece yüksek perdeden ilan ediyorlar; fakat bu imanın, onların ticaretine, dostluklarına, mal mülk biriktirme hırslarına, haksızlık karşısındaki suskunluklarına ve ev içindeki tahakkümlerine dokunmasını kesinlikle istemiyorlar.
Oysa sahici, köklü ve sarsılmaz bir iman, içine girdiği insanı kendi hâline, kendi alışkanlıklarının o rahat uykusuna asla bırakmaz; aksine onun huzurunu kaçırır, onu o derin gaflet uykularından sarsarak uyandırır, kendisiyle bütün çıplaklığıyla yüzleşmeye zorlar ve ona sadece başkalarının hayatlarındaki kusurları değil, bizzat kendi ruhundaki o irinli, kanayan ve saklamaya çalıştığı yaraları da gösterir.
İman, entelektüel mahfillerde üzerinde felsefe yapılacak soyut bir kavram kümesi değil, her nefes alışverişte diri tutulması gereken, insanın omuzlarına ağır bir dağ gibi oturan ve ancak ahlâk ile taşınabilen varoluşsal bir emanettir.
Bu mukaddes emanet, kendisini sadece seccadenin üzerinde huşu içinde durulan o izole anlarda değil; pazar yerindeki ticaretin dürüstlüğünde, vefanın sınandığı o zorlu dostluklarda, öfkenin ateşinin merhamet suyuyla dizginlendiği o en gerilimli dakikalarda, çıkar çatışmalarının insanın başını döndürdüğü masalarda ve en önemlisi, hiç kimsenin görmediği, hiçbir kameranın kaydetmediği o ıssız tenhalarda da bütün ağırlığıyla hissettirmek, hayata yön vermek ister.
Eğer bir inanç sistemi, insanın sadece kelime dağarcığında yer alıp onun hayatının amelî boşluklarını, ahlâkî tercihlerini ve vicdanî reflekslerini doldurmuyorsa, o inanç bir süre sonra ruhu besleyen diri ve coşkun bir pınar olmaktan çıkarak, sadece vicdanın o haklı sızılarını uyuşturmaya yarayan mekanik bir ezbere, içi boşaltılmış ruhsuz bir ritüele dönüşür.
İnsan, inandığını ve savunduğunu zannettiği o yüce değerlerin ahlâkını bir zırh gibi kuşanmadığında, inancını dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı koruduğunu zannederken, aslında o inancın asıl kurucu ruhunu kendi elleriyle, yavaş yavaş boğmakta olduğunu fark edemez bile.
İşte bu sebeple, “onlarla savaşın” emrinin o derin mânâsını tefekkür ederken meseleyi sadece dışarıda, sınırların ötesinde bekleyen görünür bir düşmanın varlığına bağlamak, insanın kendi içindeki çürümeyi görmezden gelmek için başvurduğu konforlu bir kaçış yoludur; zira içimizde özenle besleyip büyüttüğümüz o riyakâr korkuları, küçük hesapların kurbanı edilmiş menfaatleri, her gün yeni bir bahaneyle ertelenen erdemleri ve dışarıya karşı başka, içeriye karşı bambaşka konuşan o sinsi ikiyüzlülüğü masaya yatırıp konuşmak, iltihaplı bir yaranın kabuğunu bıçakla kaldırmak kadar can yakıcı ve sancılı bir eylemdir.
Ne var ki, içimizdeki o karanlık ve zor olanı bütün çıplaklığıyla konuşma cesaretini göstermeden, dışarıdaki o kolay ve görünür olanı düzeltmeye çalışmak, temeli çürümüş bir binanın dış cephesini boyayarak ayakta kalmasını beklemek kadar beyhude bir çırpınıştır.
İnsan, kendi ülkesinden binlerce kilometre uzaklıktaki zalimleri en ağır kelimelerle telin edip lanetlerken, kendi hanesinin kapısından içeri girdiği anda eşine ve çocuklarına karşı küçük tiranlıklar icra ediyorsa ve bu çelişkiyi kendi içinde meşrulaştırabiliyorsa, orada hakikatin ışığı çoktan sönmüş demektir.
İnsan, doğruluk yüzünden cebine girecek haksız bir menfaatten tereddütsüzce vazgeçmiyorsa, merhamet yüzünden uykusunu bölen ve omuzlarını çökerten bir yükün altına rızasıyla girmiyorsa ve adalet yüzünden kendi kanından, kendi canından olanı veya kendi mahallesini dürüstçe karşısına alamıyorsa, o kişinin göğsünde taşıdığını iddia ettiği o büyük değerlerin, hayatın gerçeği üzerinde hiçbir dönüştürücü ve kurucu hükmü kalmamış demektir.
Bir tüccarın, sattığı malın kusurunu gizleyip terazisinden çaldığı hâlde dükkânını açarken gözyaşları içinde bereket duasına sarılması ya da bir öğretmenin, sınıfındaki zengin ve fakir öğrenciler arasında yaptığı o apaçık haksızlığa kılıf bulup sonra da kürsüye geçerek vicdan dersi vermesi, basit bir bilgi eksikliği veya anlık bir gaflet değil; karakterin, hakikatle arasındaki o kopuk bağın ve ahlâk üretmeyen bir inanç sisteminin en trajik nişanesidir.
İnsanlığın yeryüzündeki serüveninde düştüğü en kadim, en köklü ve en yıkıcı yanılgılardan biri, hakikati sadece zihinsel bir tasavvur olarak sevip, onun hayatta talep ettiği o ağır bedelden köşe bucak kaçmasıdır; çünkü bir fikir, bir inanç veya bir değer, insanın hayatına ancak ve ancak ona dünyevî anlamda bir şeyler kaybettirdiğinde, onu alıştığı bir konfordan kopardığında veya onu zorlu bir yokuşa sürdüğünde gerçekten, bütün ağırlığıyla dâhil olmuş sayılır.
Sözün, o büyülü kelimelerin insanı düşürdüğü en büyük ve en feci tuzak tam da buradadır:
İnsan bazen hayatında zerresi bulunmayan, uğruna hiçbir yara almadığı ve hiçbir uykusuz gece geçirmediği bir güzelliği, sırf onu çok güzel cümlelerle ifade edebildiği ve dilinden düşürmediği için kendi ruhunda var zanneder.
Sürekli fedakârlıktan, kardeşlikten, ümmetin derdiyle dertlenmekten ve ahlâktan bahsedip de, şahsî hayatına dokunan en küçük bir çıkar çatışmasında kardeşini bir çırpıda gözden çıkaranların, zor anlarında inandıkları bütün ölçüleri unutup zalimin dilini konuşmaya başlayanların çokluğu, çağımızın o derin, karanlık iç tutarsızlığının ve ahlâkî buhranının en sarsıcı göstergesidir.
Bu derin iç tutarsızlık, sadece o bireyin şahsî sicilinde kalan izole bir kusur olarak kalmaz; zamanla bulaşıcı bir hastalık gibi yayılarak bütün bir toplumsal zeminin çürümesine, insana olan güvenin kaybolmasına ve kurumların içten içe koflaşmasına dönüşür.
Zira toplum dediğimiz o büyük ve karmaşık yapı, kalabalık meydanlarda atılan büyük, parlak ve hamaset dolu nutuklardan değil, sıradan insanların kendi mütevazı günlük hayatlarında, kimsenin onları görmediği anlarda verdikleri binlerce küçük, sessiz kararın birikmiş silsilesinden oluşur.
Eğer o görünmez küçük kararlar; hep kendi gemisini kurtarmaya, cılız çıkarını büyütmeye, güçlünün yanındaki haksızlığı mazur görmeye, bedel ödememek için susmayı ve başını çevirmeyi tercih etmeye kurgulanmışsa, o toplumun aydınlarının yazdığı en parlak manifestolar veya liderlerinin attığı en gürültülü sloganlar bile o büyük çöküşü durduramaz.
Bir cemiyet, ciltlerce dolusu anayasa metinleriyle veya süslü beyanatlarla değil; kimsenin alkışlamadığı o kuytu köşelerde gösterilen doğruluklarla, kimsenin haberdar olmadığı sessiz fedakârlıklarla, hesaba çekilme ihtimali olmayan yerlerde bile adaletten şaşmayan sarsılmaz dürüstlüklerle ve kalabalıklar önünde dile getirilmeyen ama gece yastığa baş konulduğunda insanı uykusundan uyandıran o keskin vicdan sızısıyla ayakta kalır.
Tarihin ibret dolu, ağır ve kanlı sayfaları, bu sarsılmaz hakikati Uhud’un o tozlu, sıcak ve kederli yamaçlarından fısıldayarak bugünün insanının yüzüne çarpmaktadır; o gün o kritik tepede okçuların yerlerini terk ederek aşağıya koşmaları, harp tarihi kitaplarına geçecek basit ve teknik bir askerî taktik hatası değildi; zira o hadise, insanın kalbine aniden düşüveren küçük ve cazip dünya arzusunun, anlık ganimet hevesinin, nasıl büyük ve devasa bir hakikat kaybına, nasıl geri dönülmez bir yıkıma yol açabileceğinin evrensel ve kıyamete kadar unutulmayacak tablosuydu.
Onlara o stratejik tepeyi, o mukaddes nöbet yerini terk ettiren şey, karşılarındaki düşmanın yenilmezliği, atlarının hızı veya kılıçlarının keskinliği değildi; tam aksine, nefsin bir anlık parıltısına kapılan içsel gevşeklik, emre itaatin önüne geçen anlık menfaat ve hakikatin ertelenebileceğine dair o ölümcül yanılgıydı.
Bu tarihî sahne, asırlardır bize şunu haykırmaktadır:
İnsan, savunduğu inancını bütünüyle inkâr edip kâfir olduğu için düşmez çoğu zaman; inancına olan mutlak sadakatini, küçük, parlak ve cezbedici bir çıkar karşısında sadece bir anlığına ertelediği için o büyük çukura yuvarlanır.
Buna mukabil, aynı asırda, aynı gök kubbe altında yaşayan Mus‘ab bin Umeyr’in, Mekke’nin o ipekli, kokulu kumaşlarını, zenginliğin verdiği yenilmez güvenliği ve gençliğin ihtişamlı şatafatını elinin tersiyle itip, kendi boyuna bile yetmeyen pürüzlü, sert bir kefenle toprağa girmeyi göze alarak hakikatin o çileli safında yer alması, bize meselenin asıl çekirdeğini gösterir.
Çünkü iman, insana sadece varoluşun yeni kapılarını, cennetin yollarını açan bir anahtar değildir; o aynı zamanda, insana hakikate yürüyebilmesi için hangi karanlık ve dünyevî kapıları tereddütsüzce kapatması gerektiğini de öğreten acımasız bir öğretmendir.
Hakikat, insandan bazen uzun yıllar boyunca inşa ettiği itibarını, bazen özenle koruduğu rahatını, bazen alkışlara boğulduğu çevresini, bazen de en kemikleşmiş, en vazgeçilmez sandığı alışkanlıklarını o masaya bırakmasını ve dönüp arkasına bakmadan yürümesini ister.
Onu sadece kalpte bir duygu olarak sevdiğini söylemek, şiirini yazmak veya edebiyatını yapmak asla kâfi gelmez; onun ruhun merkezine yerleşebilmesi için, insanın kendi içindeki o sahte putları devirip ona muazzam ve tertemiz bir yer açması elzemdir.
Fakat modern zamanların hızı ve konforuyla sarhoş olmuş bugünün insanı, hakikate kendi ruhunda o zahmetli ve acılı yeri açmak yerine, hakikati eğip bükerek kendi konforlu, steril ve risksiz dünyasına uydurmaya, onu keskin köşelerinden arındırılmış bir aksesuar gibi hayatının kenarına iliştirmeye çalışıyor.
İnanç, hayatı baştan aşağı dönüştüren, sarsan ve yeniden kuran mukaddes emir olmaktan çıkıp; modern insanın hayatına sadece kültürel bir nostalji, estetik bir süs unsuru veya psikolojik bunalımlarını yatıştıran terapötik bir araç olarak eşlik ediyor.
Bugünün insanı, yaratıcısına ait olan mutlak ölçüleri, kendi dünyevî rahatlığını, imajını ve güvenliğini zedelemeyecek, onu riskli bir alana çekmeyecek şekilde ustaca tevil etmek, yeniden yorumlamak istiyor.
Adaleti bütün gücüyle savunuyor, zalime karşı kılıç sallıyor lakin adaletin o keskin, soğuk ve tavizsiz ucu kendi yakınlarına, kendi partisine, kendi derneğine veya kendi menfaat ağına dokunduğunda aniden bin bir dereden su getirerek o kılıcı kınına sokuyor.
Sabırdan, tahammülden ve dervişane bir sükûnetten söz ediyor ama sabrın, aynı zamanda karanlığın en koyu anında bile ayağa kalkmak, hakikatin nöbetini haksızlığa karşı tek başına da olsa terk etmemek ve kötülüğe direnmek anlamına geldiğini ustaca hafızasından siliyor.
Bu yüzdendir ki, çağımızın süslü ve iddialı dindarlığı, çoğu yerde insanın kalbine inen bir derinlikten çok dışarıya gösterilen bir alışkanlığa, hakikate kayıtsız şartsız teslimiyetten çok mahallenin kimliğine uyum sağlamaya ve bedel ödeyen bir ahlâktan çok, sosyal medyada dolaşıma sokulan içi boşaltılmış bir sembole dayanıyor.
Hâl böyle olunca da, insanlar Kur’an’ın ayetlerini hıfzediyorlar, o kelimeleri en güzel seslerle okuyorlar, tefsirlerini yazıp cilt cilt kitaplar basıyorlar ama o ayetlerin var gücüyle inşa etmek istediği o dürüst, o sarsılmaz ve o adil insana bir türlü dönüşemiyorlar.
Oysa o mukaddes metin, altın varaklı sayfalar arasında sadece güzel seslerle okunmak, ezberlenmek ve duvarlara asılmak için yeryüzüne inmemiştir; o ayetler yaşanmak, etten ve kemikten insanın omuzlarında taşınmak, insanın kalbine bir mühür gibi yerleşmek ve onun etrafındaki herkese güven veren karakterine, omurgasına dönüşmek için inmiştir.
Eğer o kelâm, insanın hafızasından süzülüp ahlâkına inmiyorsa, onu öfkesine hâkim olan, tartıda hile yapmayan, yetimin hakkına el uzatmayan daha sahici bir insana dönüştürmüyorsa, o zaman vahyin o görkemli kelimeleri insanın hayatında sadece yankılanan ama hiçbir şeye çarpmayan boş bir sese dönüşür ve hayatın üzerinde kurucu, inşa edici bir güç hâline asla gelemez.
Bugün en kılcal damarlarımıza kadar hissettiğimiz ve maruz kaldığımız o büyük varoluşsal zafiyet tam olarak burada yatmaktadır:
Kitapların sayısı, bilginin hacmi, konferansların kalabalığı artıyor; fakat insanın içindeki o kuyu derinleşmiyor. Dinî söylem ekranlarda, meydanlarda, yazılarda her geçen gün sınır tanımaz bir biçimde çoğalıyor; fakat o söylemin gerektirdiği ahlâkî ağırlık, merhamet ve dürüstlük aynı nispette toplumun içine nüfuz etmiyor.
İnsanlar her zamankinden çok daha fazla şey biliyor, her kavram üzerinde felsefe yapıyor, her acıyı sosyal medyanın o gürültülü çarşısında paylaşıyor; lakin bildikleri, saatlerce konuştukları ve paylaştıkları o yüce şeyler onların daha merhametli bir baba, daha adil bir yönetici, daha cesur bir şahit, daha fedakâr bir dost olmalarını sağlamıyorsa, ortada insanlığı içten içe kemiren, devasa ve korkunç bir çürüme problemi var demektir.
Üstelik bu problem sanıldığı gibi, sadece kitapların satır aralarında tartışılacak soyut ve teorik bir felsefe problemi değildir; doğrudan doğruya sokağın, evin, iş yerinin ve kalbin içinde elle tutulur, can yakıcı neticeler doğurur.
Bugün dışarıya karşı en güzel sözleri söyleyen nice insanın evi, inancın verdiği o derin huzurla, şefkatle ve anlayışla değil; tam aksine, kendi eksikliğini bastırmaya çalışan kaba bir öfkenin ve din kılıfına sokulmuş acımasız bir tahakkümün diliyle ayakta tutulmaya çalışılıyor.
Nice tertemiz genç zihin, kendisine hayatın anlamını öğretmesi ve yürüdüğü yolda örnek olması gereken o büyüklerin, anlattıkları yüce değerlerle yaşadıkları menfaatperest hayatlar arasındaki korkunç, baş döndürücü uçurumu gördüğü için, dinden olmasa bile dinin adını kullanan soğuk ve itici dilden koşarak uzaklaşıyor.
İnsanlar, hakikatin insanı kucaklayan güzelliğini değil; onu taşıdığını, onun temsilcisi olduğunu iddia edenlerin kibirli kabalığını, sınır tanımaz çıkarcılığını, mide bulandırıcı çelişkilerini ve hoyratlığını görerek içten içe kırılıyor, paramparça oluyor.
Burada asıl ağır sorumluluk, o tarihsel ve değişmez düşmanların dışarıdan yaptığı saldırılarda değil; hakikatin içeriden temsilcisi olduğunu iddia edip kendi elleriyle onu çirkinleştirenlerin omuzlarındadır. Çünkü hakikati en baştan inkâr edip reddedenin verdiği zarar bellidir, sınırları çizilmiştir ve dışarıdan gelir; lakin hakikati temsil ettiğini söyleyip onun ahlâkını çiğneyenin verdiği zarar, bünyeyi içeriden kemiren, güveni kökünden yok eden ve kaleyi içeriden teslim alan apayrı bir yıkımdır.
İşte bu yüzden, yorgun ve hırpalanmış bugünün dünyasında bizim asıl ihtiyacımız olan şey, kürsülerden kalabalıkların kanını kaynatmak için atılan hamaset dolu, içi boş nutukların geçici sıcaklığı değil; fırtınaların karşısında eğilmeyen, menfaat rüzgârlarında savrulmayan tok şahsiyet(ler)in sarsılmaz ağırlığıdır.
Karşısında kimi bulursa ona saldıran kimliksiz kalabalıkların gürültüsü değil; zulüm nereden gelirse gelsin, kendi aleyhine dahi olsa hakikati savunan hür vicdanın o ağırbaşlı duruşudur.
Bütün faturayı sisteme, dış güçlere, tarihe veya ötekilere keserek başkalarını suçlamanın o zahmetsiz ve konforlu kolaylığı değil; "Ben ne yaptım, benim noksanım ne?" diyerek kendi karanlık tarafını hesaba çekmenin o kanatıcı, yorucu ama iyileştirici dürüstlüğüdür.
Çünkü insan, önce kendi içindeki eğriliği, bencilliği ve sinsi riyayı düzeltmeden bütün dünyayı nizam ve intizama sokmaya kalktığında, çoğu zaman adaleti tesis edemez; sadece içindeki o bastırılmış öfkeyi büyütür, hıncını biler ve yeni zulümlerin tohumunu atar.
Öfke ise, insanı harekete geçiren güçlü bir yakıttır; fakat ahlâkın serin sularıyla terbiye edilmediğinde, vicdanın pusulasıyla yönlendirilmediğinde, asla hakikatin o adil emrine girmez; doğrudan doğruya nefsin karanlık, bencil ve yok edici güdülerinin emrine girer.
İnsanın dünyada neye karşı kızdığı, neye isyan ettiği elbette mühimdir; fakat o kızgınlığı nasıl ifade ettiği, o isyanı hangi ahlâkî sınırlar içinde tuttuğu çok daha mühimdir.
Haklı bir dava uğruna duyulan en masum, en mukaddes öfke bile, eğer o insanı süreç içerisinde daha adil, zihni daha berrak, eylemleri daha dürüst bir mertebeye taşımıyorsa, o öfke kısa süre sonra kişiyi içten içe yiyip bitiren, karşısındaki zalime benzeten ve haklıyken haksız duruma düşüren zehirli bir silaha dönüşebilir.
Bu nedenle diriliş, kıyam veya uyanış dediğimiz varoluşsal sıçrama; meydanlarda bağırarak öfkenin sesini en yükseğe çıkarmak değil; o öfkenin, haksızlığı yok ederken yeni bir haksızlık üretmeyecek şekilde o şaşmaz vicdan ve derin ahlâk tarafından ustalıkla yönetilmesidir.
Bizim yaralarımızı saracak olan şey, kalabalıkların o körüklenmiş reflekslerinden önce, neyin niçin yapıldığını kavrayan o derin idraktir; zira kime ve neye karşı durduğunu felsefi ve ahlâkî bir temelde bilmeyen insanın direnişi, bir noktadan sonra sadece etkiye tepki veren basit bir sinirsel reflekse dönüşür ve refleks, asla bir ilke kadar, bir inanç kadar köklü ve taşıyıcı değildir.
Bize sokağı dolduran, slogan atan amorf kalabalıklardan önce, tek başına da kalsa yolundan dönmeyen çelikten şahsiyet(ler) lâzımdır; çünkü şahsiyetin omurgası yoksa, kalabalık sadece havada dağılıp giden bir gürültü çıkarır, geleceğe doğru sağlam bir yol açamaz.
Bizi ayağa kaldıracak olan şey, dilden dile dolaşan ezberlenmiş sloganlardan önce, sözlerin altını dolduran sağlam bir ahlâktır; çünkü ahlâkın süzgecinden geçmemiş, yaşanarak bedeli ödenmemiş en doğru, en muazzam söz bile bir süre sonra muhatabının kalbinde güvenilirliğini kaybeder, içi boşalmış bir kaba dönüşür.
Bize, kimin tarafında olduğumuzu bağıran aidiyet iddialarından önce, tenhalarda bile o aidiyete ihanet etmeyen samimiyet lâzımdır; çünkü samimiyet yoksa insan mensup olduğu grubun rozetini yakasında gururla taşır, lakin o mensubiyetin asıl ruhunu kalbinde taşıyamaz.
Bütün bu inanç tasavvurlarından, teolojik tartışmalardan ve dinî kavramlardan söz etmeye başlamadan evvel, oturup kendimize o sarsıcı soruyu sormamız, o inancın bizim içimizde, bizim kendi karanlığımızda hangi putları kırıp parçaladığını sorgulamamız elzemdir; çünkü inancın balyozuyla kırılmayan, göz yumulan ve köşede saklanan her put, bir süre sonra insanın kıldığı namaza, gece ettiği duaya, dilindeki zikre ve dünyadaki yürüyüşüne görünmez bir virüs gibi sızar.
O putlar artık antik çağlardaki gibi taştan, ahşaptan yontulmuş suretler hâlinde karşımıza çıkmıyor olabilir; fakat bugün insanın boynuna görünmez zincirler vuran o modern putlar çok daha sinsi, çok daha tehlikelidir:
Mevkiyi kaybetme korkusu, sınır tanımaz çıkar hırsı, el âlem ne der diye kurulan imaj kaygısı, her daim güvenli limanlarda görünme arzusu, sosyal medyanın zehirli alkış bağımlılığı, ne pahasına olursa olsun kaybetmeme ihtirası, uyuşturan bir rahat düşkünlüğü ve daima başkasının sırtına yüklenerek sürekli ertelenen sorumluluk duygusu, bugünün aydınlanmış zannedilen insanının önünde sessizce secdeye kapandığı yeni, modern putlar hâline gelmiştir.
İnsan, kendi hayatının merkezine koyduğu bu soyut heykellerin karşısında aslında her gün secde ettiğini, onlara kurbanlar sunduğunu bir türlü fark etmiyor; çünkü bu modern putlar, insana dışarıdan bakıldığında çirkin bir günah, bir şirk kıyafetiyle değil; çoğu zaman stratejik bir tedbir, ustaca bir denge politikası, akıllıca bir zamanlama, rasyonel bir gerçekçilik, hayatın acımasız bir gereği ve kaçınılmaz bir zaruret gibi son derece makul, son derece meşru görünen kılıflara bürünerek ortaya çıkıyor.
Fakat varoluşun derin nizamında makul görünen, akla yatkın duran her şey masum ve temiz değildir. Bazen insanı hakikatten, kendi aslından ve Allah’tan fersah fersah uzaklaştıran o karanlık uçurum, felsefi ve açık bir dille ifade edilen bir inançsızlık, bir inkâr değildir; tam aksine, risk almaktan korkan, her şeye bir kılıf bulan, fazla makul, fazla güvenli kurgulanmış, hiç taşın altına elini sokmamış ve hiçbir bedel ödeyerek yara almamış o steril hayat arzusunun ta kendisidir.
İnsan yoldan çıkmadan, büyük günahlara batmadan, isyan bayrakları açmadan da sessizce, oturduğu yerde kaybolabilir. Ruh, her zaman o büyük günahların, savaşların ve fırtınaların o sağır edici gürültüsüyle can vermez; çoğu zaman küçük tavizlerin, sessiz kabullenişlerin ve suskunlukların o soğuk dehlizlerinde sessizce, kanamadan ölür.
Bu sessiz ölüm, bu varoluşsal kayıp, en çok da insanın rahatsız olmamak adına vicdanının üstüne sıkıca örttüğü o ağır, kalın ve konforlu rahatlık battaniyesinin altında, kimseye sezdirmeden gerçekleşir.
İnsan fıtratı, sürekli görmeye maruz kaldığı ve karşısında hiçbir eylem üretmediği acılara karşı, kendi psikolojisini korumak adına zamanla hissizleşir, taşlaşır.
Uzak diyarlardan gelen bir çocuğun ağlaması, bombalar altındaki bir annenin o gökleri yırtan feryadı, adaletsizliğe uğramış bir mazlumun yere çaresizce düşüşü, insanın ekranına ilk düştüğü anda kalbi yerinden oynatır, sarsar; fakat o anlık sarsıntı, o ilk acı, insanın hayatında gerçek bir davranışa, bir fedakârlığa, bir direnişe dönüşmediğinde, zamanla o görüntüler sadece insanın kendi merhametini tatmin ettiği geçici bir duygulanıma, dijital bir iç çekişe indirgenir.
İçinde yaşadığımız bu süratli ekran ve imaj çağının ruhumuzu kemiren en büyük felaketlerinden biri de tam olarak budur:
O kanlı, o can yakıcı acı, sadece seyredilen, scroll edilerek geçilen ve üzerine yorum yapılan bir "içeriğe" dönüşür. Yeryüzünün en ağır zulmü bile, akşam haberlerinde veya sosyal medya akışlarında geçici bir gündem başlığı gibi birkaç saniyeliğine tüketilir ve yutulur.
Modern insanın pasifleşmiş vicdanı, bir fotoğrafa bakıp birkaç dakika üzülerek, belki öfkeli bir cümle yazıp paylaşarak insanlık borcunu ödediğini, sorumluluğunu yerine getirdiğini sanır ve rahat bir uykuya dalar.
Oysa hakikat dediğimiz o ağır ve acımasız dağın karşısında insanın kalbinde duyduğu gerçek sarsıntı, insanı oturduğu koltuktan yerinden oynatır; ona mutlaka sahici bir şey yaptırtır, onu sevdiği bir şeyden zorla vazgeçirir, onun omzuna maddi veya manevi ağır bir yük bindirir ve en önemlisi, onu kendi hayatındaki çelişkilerle kanlı bir yüzleşmeye zorlar.
Eğer bir gözyaşı, bir hüzün insanın adımlarını değiştirmiyor, onu uykusuz bırakmıyorsa, o his sadece su damlasıdır; zira ahlâkî bir eyleme dönüşmeyen, bedel ödetmeyen her türlü duyarlılık, çoğu zaman ruhun, kendi korkaklığını ve eylemsizliğini örtmek için icat ettiği en ince, en acınası kendini avutma biçimidir.
Tam bu karanlık sınırda durup, aklın ve kalbin bütün melekeleriyle kendimize o bıçak gibi keskin soruyu sormadan bir adım dahi ileri gidemeyiz:
Bizler, yeryüzündeki bu büyük haksızlıklar karşısında, elimizden hiçbir şey gelmediği için, gerçekten bütün cephelerde yenildiğimiz için mi bu kadar susuyoruz; yoksa haksızlık karşısında susmayı, başımızı çevirip kendi işimize bakmayı yıllar içinde konforlu bir alışkanlık hâline getirdiğimiz için mi varoluşsal olarak bu kadar yenik, bu kadar ezik yaşıyoruz?
Bu sarsıcı soru, mahiyeti itibarıyla sadece gündelik politikanın sığ sularında tartışılacak bir siyaset sorusu değildir; insanın kendisiyle, yaratıcısıyla ve eşyayla kurduğu bağı sorgulayan devasa, varoluşsal bir sorudur.
Çünkü insan, her zaman dışarıdan gelen zalim, fiziksel ve baskıcı güç tarafından susturulup bastırıldığı için sessizliğe gömülmez; çoğu zaman içeriden, inançtan, aşktan, fedakârlıktan ve ahlâktan yana tamamen boşaldığı, kuruduğu için kendi isteğiyle o utanç verici sessizliğe bürünür.
İçerisi tamamen boşalmış, ruhunu dünyanın o cazip pazarında rehin bırakmış bir insanın elinde dünyanın en keskin kılıçları, dilinde en parlak, en edebi hakikat söylemleri bulunsa bile, o süslü söylemler uzun süre o hakikati taşıyıcı bir kolon olamaz.
Ruhunda hiçbir acının, hiçbir davanın ağırlığı kalmamış, kelimeleri çileyle yoğrulmamış kof bir dil, ne kadar yüksek perdeden bağırırsa bağırsın, ne kadar büyük ve fiyakalı kelimeler kullanırsa kullansın, karşısındakinin kalbine asla nüfuz etmez, taşı bile yerinden oynatamaz.
Bu yüzden mesele, ekranlarda veya meydanlarda eskisinden daha çok, daha uzun konuşmak, daha süslü kelimeler bulmak değildir; mesele doğrudan doğruya daha doğru, daha temiz, daha bedeli ödenmiş bir yerden o sözü söylemektir.
Mesele sadece haksızlığa daha sert, daha kaba bir tonla itiraz etmek değil; o itirazın altını dolduracak, o itirazı meşru kılacak o sarsılmaz ahlâkî zemini kendi şahsiyetinde kurabilmektir.
Mesele yalnızca uzaktaki zalimi işaret parmağıyla göstermek değil; o zalimin karşısına dikildiğinde dizleri titremeyecek, gözü yeryüzündeki hiçbir menfaate kaymayacak o çelikten iç omurgayı sessizce, sabırla kendi içinde inşa edip güçlendirmektir.
Bir toplumun üzerine çöken ölü toprağını atıp yeniden bütün heybetiyle ayağa kalkması, ekonomiden veya siyasetten çok önce, o cemiyeti oluşturan fertlerin kendi yalanlarıyla yüzleşip, kendilerini kandırmayı kesin ve kati bir kararlılıkla bırakmasıyla başlar.
Herkesin iflasın suçunu ısrarla dışarıdaki bir düşmanda aradığı, hiç kimsenin elini taşın altına koyup kendi payına düşen o ağır sorumluluğu mertçe üstlenmediği, herkesin kürsülerde ümmetin ve insanlığın büyük acılarından şiirsel bir dille söz edip de günlük hayatındaki o küçücük, basit menfaatlerinden, makamından, parasından veya şöhretinden bir milim bile vazgeçmediği o iki yüzlü yerde, ne kardeşlik türküleri gerçek olur ne de inanılan o din, insanı ve dünyayı dönüştüren bir kudrete erişebilir.
İnsan, kendi nefsini, kendi eylemlerini ve kendi niyetini her gece hakikatin o şaşmaz terazisine koyup tartmadıkça, onun sabah kalkıp başkalarının günahlarını, eksiklerini tartmasının gök kubbe altında hiçbir manevi değeri, hiçbir ağırlığı yoktur.
Çünkü dünya üzerindeki en ağır, en sinsi ve en tahripkâr yalanlardan biri, insanın kendi çıkarlarını korumak için gece gündüz kendi kulağına fısıldadığı o süslü yalandır.
Kişi, haksızlık karşısında konuşmaktan korkmasını "zamanın hikmeti" diye adlandırdığında, elini hiçbir işe sürmeyen tembelliğini "Allah'a tam bir tevekkül" diye meşrulaştırdığında, zulme karşı suskunluğunu "dervişane bir olgunluk" diye sunduğunda, birine yaptığı haksızlığı veya elde ettiği gayrimeşru menfaati "sistemin zorunluluğu" diye arsızca savunduğunda, aslında sadece mukaddes bir kavramı kirletip çarpıtmış olmaz; o kavramı kirletirken aynı zamanda kendi vicdanının gözleri üzerine bir daha açılmamak üzere kalın, simsiyah ve buz gibi bir perde de indirmiş olur.
İşte tam da bu eşikte, zihnimizin ortasında dönüp duran o diriliş, uyanış veya kıyam dediğimiz şeyin aslında ne olmadığını da o sert kayalara çarpa çarpa idrak etmek gerekir.
Diriliş dediğimiz o büyük silkiniş, meydanları doldurup hep bir ağızdan sadece yüksek sesle konuşmak, slogan atmak veya düşmana lanet okumak değildir.
Diriliş, tarihi kitapların sayfaları arasında kalmış şanlı, parıltılı ve kanlı hatıralarla, menkıbelerle sürekli anıp, ecdatla övünerek bugünün omuzlara yüklediği o yakıcı sorumluluğu sürekli dünün gölgesine ertelemek değildir.
Diriliş, bir konferans salonunda atılan birkaç heyecanlı cümleye alkış tutup sonra dışarı çıkıp eski, konforlu, çıkarcı hayatın o güvenli kıyılarına hiçbir şey olmamış gibi geri dönmek de değildir.
Diriliş, insanın herkesten gizlediği ama kendisinin çok iyi bildiği o kendi içindeki putları tek tek ismen tanıması, o putların önünde korkuyla veya sevgiyle eğilen o zayıf yanını bütün çıplaklığıyla görmesi, sonra da inandığını iddia ettiği o sarsılmaz hakikati, günlük hayatının en sıradan anlarına; ticaretindeki diline, dostluğundaki merhametine, karar verirken kullandığı adaletine, zor anındaki sadakatine, korku anındaki cesaretine ve bedel ödeme iradesine bir mühür gibi basarak onu gözle görünür, elle tutulur kılmasıdır.
Diriliş, insanın kendi dağınık ve çelişkilerle dolu hayatını, inandığı o büyük hakikatin ciddiyetine, ağırlığına ve vakarına adım adım, acı çeke çeke yaklaştırma çabasıdır. Diriliş, önce o harabeye dönmüş içeriyi toparlamak, tahkim etmek, arındırmak; ancak o iç kale sağlamlaştıktan sonra dışarıdaki yollarda korkusuzca, vakarla ve dağlar gibi yürümektir.
Çünkü o gökleri ve yeri ayakta tutan hakikat, kendisini sadece konforlu salonlarda, güvenli köşelerde felsefi bir tatmin aracı olarak konuşanların dillerinde değil; onun uğruna yalnız kalmayı, onun uğruna parasız kalmayı, onun uğruna dışlanmayı, hasılı onun uğruna bütün varlığını değiştirmeyi göze alan o fedakâr insanların omuzlarında kan ter içinde yükselir.
İnsan da, kendini çağın baştan çıkarıcı, sürükleyici akışına bırakılmış güçsüz, iradesiz, nesneleşmiş bir seyirci olmaktan çıkarıp; inandığı değerlerin yükünü ve şahitliğini bizzat kendi hayatıyla taşıyan ahlâklı, sahici bir özneye dönüştürdüğü o müstesna an, işte o an hem kendi içindeki o kronik yenilgiyi paramparça eder hem de dışarıdaki o koca karanlığa, o büyük zulüm makinesine karşı sahici, kalıcı ve tarihin akışını değiştirecek bir yürüyüş başlatır.
Belki o yürüyüş bir günde mucizevi bir zafer getirmez ve ufukta hemen güneşler doğmaz.
Belki atılan o ilk doğru adımlar hemen büyük toplumsal sonuçlar, kalabalık kitleler doğurmaz.
Belki o cesur insan o yola ilk adımını attığında yapayalnız kalır, en sevdikleri tarafından yanlış anlaşılır, hakaretlere uğrar, bedenen yorulur, dünyevi anlamda kaybeder ve ruhsal olarak derin sarsıntılar geçirir.
Fakat bütün bunlara rağmen, insanı yeniden kendi fıtratına uygun bir insan, paramparça olmuş o kalabalığı yeniden ortak bir kalbi olan cemiyet ve sözde kalan o imanı yeniden hayatın kurucu, dönüştürücü nefesi hâline getirecek olan o mucizevi şey, tam da o ilk adımı atma cesareti ve o çilenin bizatihi kendisidir.
Bu varoluşsal düğümün karşısında, meseleyi sabahtan akşama kadar yalnızca “Düşmanlar bize ne yaptı, sistem bizi nasıl ezdi, dış güçler ne oyunlar kurdu” gibi edilgen, kaçak ve sorumluluğu öteleyen o konforlu sorunun etrafında oyalanarak konuşamayız.
Aklımızı ve kalbimizi yırtarak kendimize asıl sormamız gereken o büyük, o sarsıcı soru; “Bunca zulüm ve karanlık yeryüzünü sararken, ben şahsi hayatımla hakikatin tam olarak neresindeyim?” sorusudur. Ben, bir haksızlık gördüğümde sustuğum o anlarda, hangi menfaatimi korumak için bu devasa karanlığa küçücük bir tuğla daha koydum; hangi dünyevi rahatlığı, Allah’ın benden beklediği ahlâkın önüne geçirdim; içimi kemiren hangi korkuyu felsefi bir hikmet kılıfına sokup sakladım; hangi küçük maddî menfaati inandığım hakikatin şerefinden daha üstün tuttum; etrafımda kopan hangi haksızlık fırtınasını, ucu benim sıcak evime dokunmadığı için ustaca görmezden geldim; yıllarca hangi ayeti en güzel makamlarla okuyup da o ayetin emrini kendi sokaktaki hayatıma, ticaretime bir türlü indirmedim; camide, seccadede hangi büyük duayı dilimde bir alışkanlık gibi taşıyıp da sokakta o duanın davranışa dönüşmüş, terlemiş, bedel ödemiş hâlini yeryüzüne dökmedim?
İnsan bu acımasız soruları, gece yarısının o sessiz ve yargılayıcı karanlığında bizzat kendi vicdanına sormadıkça, yeryüzünün en kudretli daktilolarıyla ne kadar güçlü, ne kadar edebi metinler yazarsa yazsın, en yüksek kürsülerden ne kadar büyük ve şiirsel sözler söylerse söylesin, kendi içindeki o ahlâkî ve ruhsal dağınıklığı, o lime lime olmuş karakteri asla toparlayamaz ve içerideki o dağınıklık bir iradeyle toparlanmadıkça da, çağın o yutucu, sağır edici ve anlamsız gürültüsü içinde hakikatin o berrak, o keskin ve o inşa edici sesini asla bir adım bile öteye taşıyamaz.
Lafın özü;
Karşımızdaki düşmanın silahça, sermayece ne kadar güçlü olduğu elbette ki sahanın bir gerçeğidir ve önemlidir; fakat dünyadaki sonucu ve ahiretteki hükmü belirleyici olan yegâne şey yalnızca bu güç dengesi değildir.
Yeryüzündeki kötülüğün ve zulmün ne kadar şeytani bir akılla örgütlendiği elbette korkutucudur ve önemlidir; fakat bizi asıl zayıflatan, çaresiz kılan şey sadece onların o karanlık örgütlülüğü değildir.
İçinde yaşadığımız bu gösteri ve hız çağının ne kadar baştan çıkarıcı, ne kadar uyuşturucu olduğu elbette ciddiye alınmalıdır; fakat insanı asıl o çukura düşüren, onu o pasifliğe hapseden şey, çoğu zaman şeytanın vesvesesinden ziyade insanın bizzat kendi elleriyle, kendi aklıyla ve kendi nefsiyle iç dünyasında kurduğu o kusursuz, o meşrulaştırıcı mazeret düzeninin ta kendisidir.
Eğer bizler bugün, yorgun inancımızı yeniden sarsılmaz bir ahlâka, çıkar gözetmeyen bir samimiyete, hesap yapmayan bir fedakârlığa ve başkasının acısında kanayan diri bir vicdanın o ağır sorumluluğuna bağlayabilirsek, o zaman bugün karşısında durulamaz, asla tersine dönmez sanılan nice zorba çarkın yönü kendiliğinden değişmeye, parçalanmaya başlayacaktır.
Çünkü bazen insanlık tarihinin o kanlı ve şaşmaz akışı, ufku kaplayan büyük ve yenilmez orduların yürüyüşünden, yüksek fildişi kulelerinden ahkâm kesenlerin bildirgelerinden ve meydanları inleten o gösterişli siyasi nutuklardan çok önce; sıradan ama ahlâklı tek bir insanın bizzat kendi içindeki o sinsi çözülmeyi durdurma kararı almasıyla dipten ve sessizce değişiverir.
Bir çağın boğucu, karanlık ve yenilmez sanılan kaderi, çoğu zaman büyük kalabalıkların attığı gürültülü sloganlarla değil; aksine, tek bir insanın kendi içindeki o derin korkuyu yenip, bütün dünyevî bağlarını göze alarak vicdanına yeniden dönmeye cesaret ettiği o tarifsiz, sessiz ve ağır anda kırılır.
İşte Tevbe Sûresi’nin yüzyılları aşarak gelen o sarsıcı hitabı, tam da böyle bir varoluşsal eşiğe; insanı uyutmayan, yerinden yurdundan eden o çetin kapının eşiğine çağırıyor hepimizi.
Dışarıdaki o kanlı ve görünür savaşa koşmadan evvel içerideki o derin ve ruhani dağınıklığı sabırla toplamaya; başkalarının, zalimlerin sistemli zulmüyle bağırarak hesaplaşmadan evvel kendi irademizin o utanç verici gevşekliğiyle, o iç karartıcı tembelliğimizle acımasızca hesaplaşmaya; o taşıması kolay, konforlu inancı sosyolojik bir kimlik, bir kültür etiketi olmaktan çıkarıp terleyen, bedel ödeyen, acı çeken ahlâkî bir yürüyüşe dönüştürmeye; dudaklardan zahmetsizce dökülen o alışılagelmiş duaları, doğrudan doğruya hayatta bedel ödeme iradesiyle, o duanın arkasında durma cesaretiyle buluşturmaya; hakikati sadece şiirlerde, metinlerde, o süslü edebî dilde taşımaktan acilen vazgeçip, bizzat sokaktaki hayatta, ticarette ve evde etiyle kemiğiyle görünür kılmaya çağırıyor.
Zira Allah’ın vaat edilmiş kudretli yardımı, yalnızca dilleriyle yüksek perdeden haklı olduklarını söyleyen, hiçbir yara almadan şikâyet eden pasif kalabalıklara değil; mutlak hakkı en başta kendi nefislerinde, kendi evlerinde, kendi işlerinde kan ter içinde dahi olsa hâkim kılmaya çalışan, bunun için omuzları çöken o adil ve vakur insanlara gelir ve bir insan, ne zaman ki mazeretlerin o rahat yatağından kalkıp kendi içindeki o köklü yenilgiyi, o tembel uyuşukluğu bozar; işte tam o zaman, dışarıdaki o kapkaranlık dünya ile, yenilmez denilen zulüm makinesiyle mücadele edecek gerçek, sarsılmaz ve ilâhî gücü kendi göğsünün tam ortasında buluverir.
Dert edebilme temennisiyle.