2026-03-24
MAHCUBİYETİN KIYISINDAKİ İNSAN
Sanırım Afyonkarahisar İli idi.
İlde bulunduğumuz sırada yaygın bir sivil toplum kuruluşunun daveti üzerine günlük konferans mesaimize ekleme yaparak akşam bir kız yurdumuzu ziyaret ettik. Sohbetimiz doğal olarak insan ağırlıklı idi.
Genç bir kızımız “hocam” dedi. “Çok güzel konuştunuz ve söylemleriniz olması gereken şeyler. Lakin ben bir şey paylaşmak istiyorum”
Ramazan ayı başlamak üzere idi. Tüm yurttaki kızlar, kendi aramızda (yeni aldığımız burslardan da faydalanarak) karınca kararınca para toplayıp daha önceden tespit ettiğimiz elliye yakın aileye destek olmaya karar verdik. Gaye samimi olunca esnaf da sağ olsun epeyce destek oldu.
Kaldığımız yurdun servisi ile orucun ilk günü hazırladığımız yardım paketlerini bir gecekondu mahallesinde dağıtıma başladık ve her ekip gittiği evlere bir telefon numarası bırakıp Ramazan boyunca erzak yardımını devam ettireceğimizi ayrıca belirtti. Gayemiz bir ihtiyaçları hasıl olunca bize ulaşmaları idi.
İftara bir saat kadar kala işimiz bitti ve toparlanıp yurda dönmeye başladık. Dönüş yolunda telefonum çaldı. Açtığımda yaşlı bir amca mahcup bir ses tonuyla kendisini ifade etmeye çalıştı;
“Kızım, bıraktığınız erzak paketlerindeki sabunla hanım çocukların başını yıkadı ama sabun köpürtmüyormuş. Esnafa boş yere para ödemeyin, sizi kandırmasınlar. Emeğiniz büyük” deyince başımdan aşağı kaynar su boşalmış gibi oldum.
Zira o yardım kolilerinin hazırlanmasında ben bizzat görev almıştım ve hiçbirinde temizlik maddesi yoktu. Biz ikinci dağıtımda temizlik maddesi düşünmüştük. Yine de arkadaşlarımı arayarak emin olmaya çalıştım, hani olur da bizim bilgimiz dışında bir esnaf abimiz katkı sunmuştur diye ama, hayır temizlik malzemesi yoktu.
İftara çok az vakit var, geri dönsek yetişmek mümkün değil. Dönmesek o lokmalar boğazımda düğümlenecek. Servis şoförü Yusuf Abi’yi ikna ettim ve yaşlı amcanın evine geri döndük.
O esnada kızımız gözyaşlarını tutamamıştı.
“O yaşlı amcanın sabun dediği şey neydi biliyor musunuz hocam?”
Ben meraklı gözlerle cevabı beklerken ağlayarak cevap verdi;
“Kaşar peyniri idi hocam, kahretsin ki boğazlarımıza dizilsin ki, o yaşlı amca ve ailesi o zamana kadar kaşar peyniri nedir görmemişti!”
O dar yurdun loş salonunda, nefeslerin tutulduğu o akşam vaktinde anlatılan bu hadise, yalnızca iyi niyetli bir yardım faaliyetinin beklenmedik şekilde iç acıtıcı bir ayrıntıya çarpıp dağılmasından ibaret kalmadı.
Benim için, uzun zamandır insanı, merhameti, toplumu, yoksulluğu, ahlâkı, paylaşmanın o ağır veballi doğasını ve vicdanı çok farklı zeminlerde düşünürken zihnimde inşa ettiğim pek çok hükmü kökünden sarsıp yerinden oynatan; insanın başkası hakkında uzaktan bildiğini sandığı o sığ kabullerle, bir başkasının çatlamış duvarlar ardında gerçekten yaşadığı sağır edici hakikatler arasındaki mesafenin ne kadar büyük, ne kadar sarsıcı ve ne kadar utandırıcı olabileceğini çıplak bir kış ayazı gibi yüzüme çarpan ağır bir iç muhasebe vesilesine dönüştü.
Çünkü insan bazen, altını çizerek okuduğu koca bir kitap dolusu süslü cümleyle, kürsülerden yankılanan teorilerle kavrayamadığı o yalın hakikati; bir yaşlı adamın mahcup sesindeki o ince titreşimde, gencecik bir öğrencinin boğazına düğümlenen sıcacık bir gözyaşı damlasında ve en sıradan görünen bir eşyanın o kahredici yanlış tanınışında öyle dilsiz, öyle çıplak ve öyle ezici bir berraklıkla görür ki; o güne kadar kendisine yeterince derin, sarsılmaz ve kâmil görünen bütün düşünceler, bir anda suyun yüzeyinde kalmış birer tortuya, eksik bırakılmış hecelere ve yaşanmış hakikatin o toprak gibi ağır yükünü taşımaktan fersah fersah uzak düşmüş aciz kurgulara dönüşüverir.
Çünkü yoksulluk denildiğinde, ne yazık ki modern zihinlerimiz çok defa doğrudan doğruya cüzdandaki bir eksikliğe, akşam kurulan sofradaki porsiyonların azalmasına, evin mutfağında yankılanan o soğuk ve çınlayan boşluğa, çocukların sırtına iliştirilmiş zamana yenik düşmüş kıyafetlerin yırtığına, omuzları çökerten kira yüküne, kapıya dayanan faturaların ağırlığına ve gündelik hayatın yalnızca elle tutulan, gözle sayılan o somut ve maddi tarafına yöneliyor olsa da; insanın asıl içini yakan, uykularını bölen ve vicdanını onulmaz bir şekilde yaralayan esas yoksulluk biçimi, çoğu zaman yalnızca avuçlarının içindeki imkânların azlığıyla ölçülemez.
Asıl yoksulluk; insanın dünyayla kurduğu tanışıklığın, eşyayla kurduğu ünsiyetin ne ölçüde budandığıyla, gündelik hayatın en sıradan, en kanıksanmış nimetlerine ne kadar uzak bir gurbette bırakıldığıyla, başkaları için son derece olağan ve sıradan olan şeylerin, onun kendi daraltılmış çemberinde nasıl olup da neredeyse isimsiz, karşılıksız, tecrübesiz ve büsbütün yabancı kaldığıyla ilgilidir.
Zira bir nimeti vitrinde görüp satın alamamak can yakan bir mahrumiyettir; fakat o nimetin ne olduğunu hiç bilmeden, ona bir isim dahi koyamadan, onu hayatının hiçbir safhasında ne gözüyle ne diliyle tatmadan, koca bir ömrü o tecrübenin büsbütün dışında kalarak yaşamak bambaşka, çok daha karanlık, çok daha sessiz ve insan onurunu içeriden çürüten çok daha ürpertici bir sürgün halidir.
İnsanı böyle anlarda sarsan ve yutkunmasını zorlaştıran asıl şey, yalnızca yoksulluğun haneye giren miktarı değil; o koyu yoksulluğun insanın hayat algısını, eşya bilgisini, kendisine bahşedilen nimetle kurduğu o kadim ilişkiyi ve hatta sabah gözlerini açtığı gündelik dünyayı anlamlandırma biçimini nasıl kökten dönüştürüp sakatladığını görmektir.
Açlık; midede hissedilen ne kadar ağır, ne kadar uykusuz bırakan ve ne kadar yakıcı bir ateş olursa olsun, nihayetinde insanın doğası gereği doğrudan hissedebildiği, bedensel bir eksikliktir. Oysa bir kalıp kaşar peynirini suyu köpürtecek bir sabun sanacak kadar hayatın olağan akışından, sokağın ortak dilinden kopuk kalmak; mahrumiyetin artık yalnızca bedene ve mideye değil; doğrudan doğruya hafızaya, yaşanmışlığa, kültürel dolaşıma, insani temas alanlarına ve insanın dünyayı, eşyayı tanıma idrakine kadar sızdığını ve orayı zehirlediğini gösterir ki; işte tam da bu durum, yoksulluğun yalnızca iktisadi bir dengesizlik değil, aynı zamanda varoluşsal bir yara hâline geldiğini, insanın dünya üzerindeki şahitliğini elinden aldığını gösteren en acımasız, en sarsıcı işaretlerden biridir.
Ben o anda, sırtımızı yasladığımız koltuklarda iyilik yapmanın, yardım etmenin çoğu zaman ne kadar kolay tanımlandığını, ne kadar hızlı tüketilip birer istatistiğe dönüştürüldüğünü ve ne kadar yüzeysel bir iç rahatlamasıyla tamamlanmış sayıldığını yeniden, acı bir tefekkürle düşünmek zorunda kaldım.
Çünkü bizler çoğu zaman kalın kartonlardan bir koli hazırladığımızda, o koliyi bir koli bandıyla sımsıkı kapatıp üzerine bir derneğin adını yazdığımızda, bir ihtiyaç sahibinin dökük boyalı kapısını çaldığımızda, bayram sabahı boynu bükük bir çocuğun eline bir kıyafet tutuşturduğumuzda yahut bir ailenin soğuk mutfağına birkaç haftalık erzak girmesine vesile olduğumuzda, göğsümüzün altında belli belirsiz bir serinleme, bir rahatlama duygusu doğuyor ve bu geçici ferahlığı iyiliğin kâmil manada tamamlanmış, menziline ulaşmış hali sanıyoruz.
Oysa hakikat; çoğu zaman bizim yaptığımız o kısıtlı şeyin kıymetini inkâr etmeden ve onu küçültmeden, fakat o kıymetin dar sınırlarını da sert ve tavizsiz bir biçimde benliğimize çarparak asıl meselenin bir kapıya erzak kolisi teslim edip o mahalleden hızla uzaklaşmaktan çok daha derin, çok daha zahmetli ve çok daha uzun soluklu bir omuzlama eylemi olduğunu gösteriyor.
Çünkü yardım, sadece ihtiyacın görünen ve kanayan kısmına aceleci bir pansuman yapabilir; fakat insanın hayatla bağını lime lime eden, onu müşterek hayatın sıcak dilinden uzaklaştıran, başkaları için son derece sıradan ve ucuz olanı onun gözünde erişilmez bir uzaylı nesnesi gibi yabancılaştıran o derin mahrumiyeti ortadan kaldırmak; çok daha uyanık bir dikkat, sabırlı ve sürekli bir temas, koli bandıyla değil kalple kurulan köklü bir ahlâkî nöbet gerektirir.
Benim cephemde o yaşlı amcanın telefondaki titrek ve çekingen sesi, bu yüzden yalnızca lojistik bir yanlışlığı haber veren sıradan bir ses değildi. O ses, dipsiz yoksulluğun çoğu zaman nasıl bir tevekkülle, nasıl ağır bir edeple, nasıl incitmekten korkan bir mahcubiyetle ve nasıl bir kendini geriye çekiş terbiyesiyle konuştuğunun da hüzünlü bir vesikasıydı.
Çünkü insanı asıl utandıran ve kendi bolluğuna küstüren şeylerden biri de şudur:
Hayatın sofrasından en az payı alanlar, güneşten en az nasiplenenler; çoğu zaman elinde olmayan, eksikliğini çektiği şeylerden ötürü sokağa çıkıp en yüksek sesle isyan edenler, feveran edenler değil; tam tersine, kendi koyu mahrumiyetlerini bile başkasına, devlete, komşuya bir külfet olmamaya çalışarak, adeta gizlenecek bir sır gibi sırtında taşıyarak anlatanlar oluyor.
Onlar, beklemedikleri bir yardım gördüklerinde onu kendi insanlıklarının devredilmez bir hakkı gibi değil, sanki gökten inmiş fazladan bir lütuf, bir mucize gibi karşılayanlar ve çoğu zaman asıl çaresizlik, asıl mağduriyet bütünüyle kendi omuzlarında olduğu hâlde, karşı tarafın niyetini, emeğini ve cebini koruyan o sarsıcı inceliği göstermekte ısrar edenler oluyor.
Yaşlı adamın o çatallı sesiyle kurduğu, “Esnafa boş yere para ödemeyin kızım, sizi kandırmasınlar, köpürmüyor bu sabun” cümlesinde; kendi evinin onulmaz eksikliğinden doğan bir serzenişten, bir isyandan çok, başkasının, o gencecik kızların saf emeğini ziyan ettirmeme telaşı, onların hakkını koruma düşüncesi vardı.
İnsan tam da böyle keskin bir inceliğin, böyle devasa bir asaletin karşısında durduğunda, yoksulluğun çoğu zaman o evdekileri yalnızca maddi olarak yoksullaştırmadığını, bazen insana o kavurucu acının içinden süzülmüş, çelik gibi sağlam bir zarafet de yüklediğini; fakat bu davranışın aynı zamanda toplumun geri kalanını, o lüks arabalarına binip uzaklaşan bizleri daha da ağır, daha da dilsiz bir utançla baş başa bıraktığını ürpererek fark ediyor.
Çünkü toplum dediğimiz yapı, yalnızca haritalarda sınırları çizilmiş aynı coğrafyada tesadüfen yan yana nefes alan, sabahları aynı trafiğe karışan insanların şuursuz bir toplamı değildir.
Toplum; birbirinin hayatına, derdine, mutfağına belli ölçüde aşina olan, birbirinin acısını bütünüyle sırtlanamasa bile en azından o acıdan haberdar olmayı bir insanlık borcu, sarsılmaz bir ahlâk meselesi sayan, kendi sofrasındaki bollukla başkasının kursağındaki eksiklik arasındaki o uçurumu gece başını yastığa koyduğunda kendi vicdanında hisseden ve bundan rahatsız olan insanların omuz omuza kurduğu müşterek bir hayat düzenidir.
Eğer aynı şehrin aynı göğü altında, aynı mübarek Ramazan akşamında, bir tarafta ihtişamlı iftar sofralarının çeşitliliği, lüks mekanların marka tercihleri, israf boyutuna varan keyfî istekleri ve doymak bilmez alışkanlıkları yüksek sesle konuşulurken; diğer tarafta, birkaç sokak ötede bir ailenin, bir insanın, bir babanın kaşar peynirini hayatında hiç görmemiş olması gibi kan dondurucu, sarsıcı bir gerçek sessizce, sanki kaderin en olağan cilvesiymiş gibi yaşanabiliyorsa; orada yalnızca ekonomistlerin tablolarındaki gelir dağılımının bozulduğunu söyleyip işin içinden sıyrılamayız.
Orada aynı zamanda toprağın mayasının bozulduğunu, komşuluk duygusunun can çekiştiğini, o görünmez toplumsal bağın koptuğunu, ahlâkî dikkatin köreldiğini ve en kötüsü de, imkân sahibi olanların, başkalarının dilsiz yoksunluğunu hiç hissetmeden, hiç irkilmeden yaşayabilecek kadar kendi konforlu hayatlarının kalın kabuğuna çekilip sağırlaştığını cesaretle söylemek gerekir.
Yoksulluğun en ağır, en tahammül edilmez taraflarından biri de zaten budur; zira o eve giren yoksulluk yalnızca eşyayı, ekmeği eksiltmez, aynı zamanda o evin içindekileri koca bir dünyanın gözünde silikleştirir, görünmezleştirir.
Yoksulun sokağın sonundaki eğri büğrü evi görünmezleşir; akşam tenceresinde kaynattığı o yavan yemeği görünmezleşir; çocuklarının, isimlerini bile bilmedikleri için sokaktan geçerken arzu etmeyi, istemeyi bile öğrenemediği o oyuncaklar, o yiyecekler görünmezleşir; annelerin mutfak tezgahında döktüğü sessiz iç çekişleri görünmezleşir; babaların kahve köşelerinde yutkunduğu, gece yorganın altına suskunluğa gömdüğü o ağır mahcubiyet görünmezleşir.
Böylece, şehrin ışıltılı merkezinde kendisini haklı, güvende, normal ve doğal sayan hayatlar gürültüyle akıp giderken; kenarda köşede kalan o hayatlar neredeyse sağır edici bir sessizliğin, kapkaranlık bir kuyunun içine mühürlenmiş gibi, kendi yazgılarını hiç kimseye görünmeden, hiç kimsenin uykusunu kaçırmadan yaşamaya devam eder.
Bu görünmezlik, bazen o evin içindeki çıplak yoksulluktan, soğuktan ve açlıktan bile ağır sonuçlar doğurur. Çünkü insanın yaşadığı acının kimse tarafından fark edilmemesi, o acının zamanla hafiflediği anlamına gelmez; bilakis, çoğu zaman o acının kimsenin ulaşamayacağı kadar daha derine gömüldüğü, kalpte taşlaştığı, kalıcılaştığı ve o ailenin zihninde artık kırılamaz bir "kader" sanılmaya başlandığı anlamına gelir.
İşte tam burada, o ince çizgide yardım ile adalet arasındaki o derin uçurum, o hayati fark sızlarcasına belirginleşir.
Yardım; çoğu zaman acil bir ihtiyaca, çığlık atan bir yaraya hızla yetişen şefkatli bir eldir; bu yönüyle tartışılmaz bir şekilde kıymetlidir, gereklidir ve sönen bir ocağı tüttürdüğü için hayati derecede önemlidir. Fakat adalet; insanın o çukura neden düştüğünü, neden sürekli ve sistematik olarak aynı karanlık eşiğe itildiğini, neden şehrin hep aynı yoksul mahallelerinin kuşaktan kuşağa bir miras gibi aynı dilsiz mahrumiyet biçimlerini devraldığını, neden bazı çocukların daha annesinin karnındayken dünyaya eksik tanışıklıklarla, kapatılmış kapılarla ve daraltılmış imkanlarla göz açtığını, neden bazı yorgun ailelerin hayata katılma yollarının, ayağa kalkma ihtimallerinin bu kadar zayıf, bu kadar kesik bırakıldığını sormadan, sorgulamadan ve o düzeni sarsmadan asla tamamlanmaz.
Bu yüzden insan, vicdanlı bir insan, böyle yakıcı bir hikâyeyle, bir peyniri sabun sanan bir babayla karşılaştığında yalnızca yüreğinde cılız bir merhamet duymakla, cebinden üç beş kuruş çıkarıp vermekle yetinemez. Aynı zamanda içinde yaşadığı, soluk aldığı toplumsal düzenin hangi sağır ihmaller, hangi unutulmuş veya geciktirilmiş devasa sorumluluklar, hangi dağınık ve tembel vicdanlar ve dahi göz ardı edilmiş hangi alışılmış kayıtsızlıklar yüzünden böylesi derin, böylesi karanlık bir uçuruma yol açtığını kendi yakasına yapışarak sormak zorunda kalır.
Ben o gece, yurdun o dar penceresinden karanlığa bakarken, içi pirinç ve yağla doldurulmuş bir yardım kolisinin eksiklerinden ziyade; o koliyi uzatan el ile o koliyi mahcubiyetle teslim alan el arasındaki, kilometrelerle ölçülemeyen o görünmez mesafeyi, o uçurumu düşündüm.
Çünkü o kahredici mesafe bazen cüzdandaki banknot sayısıyla ilgili değildir; bazen eğitimle, okula gidebilmekle ilgilidir; bazen kültürel dolaşımla, bir kitaba dokunabilmekle ilgilidir; bazen gözlerini açtığın o tozlu mahallenin sana sunduğu dar imkanlarla, bazen de bir ömür boyu, nesilden nesile maruz kalınan o katılaşmış yokluk biçimleriyle, dünyayla olan temasının ne kadar sınırlı, ne kadar kısır bırakıldığıyla ilgilidir.
İnsan, kendisi için son derece sıradan, ucuz ve kanıksanmış olan bir eşyanın, bir başka hayat için büsbütün meçhul, büsbütün bilinmez bir uzay nesnesi oluşunu kavradığı o sarsıcı anda; salt "iyilik yapmanın", bir gruba para vermenin kendiliğinden yeterli ve kurtarıcı bir ahlâk üretmediğini; aksine sahici iyiliğin, insanı çok daha mütevazı, çok daha uyanık, dikkati keskin ve kendi varlığını çok daha sert sorgulayıcı kılması gerektiğini bütün hücreleriyle anlamaya başlıyor.
Çünkü yapılan o iyilik, uzatılan o el; eğer insanın kendi sıcak evindeki rahatlığını da sorgulatmıyorsa, eğer insanı kendi hayatındaki fütursuz fazlalıkla, diğerinin hayatındaki o dilsiz eksiklik arasındaki kanlı ilişki üzerine yeniden, acı çekerek düşündürmüyorsa, eğer insanın vicdanını o an için bir ağrı kesici gibi geçici olarak rahatlatıp ertesi sabah onu yeniden kendi eski kibirli konforuna, eski umursamazlığına teslim ediyorsa; yapılan o iş, henüz kendi hakiki derinliğine, o eşref-i mahlukat sırrına ulaşmış sayılmaz.
Zira gerçek ve köklü iyilik; yalnızca bir ihtiyacı gidermekle aynanın karşısına geçip övünen şımarık bir tavır değil, başkasının dilsiz acısı ve derin yoksunluğu karşısında kendi kurduğu en fiyakalı cümleleri bile eksik, kaba ve yetersiz bulan, boynu bükük bir tevazudan doğar.
İnsanı içeriden yıkayan, kibrin kirinden arındıran sahici merhamet; kameralar karşısında gösterişli biçimde konuşulan, ilan edilen bir his değil; konuşanı bile konuşurken tedirgin eden, mahcup eden, elinden geleni yaptığında bile o yaptığı şeyin asıl yaraya asla yetmediğini ona en derinden sezdiren ve onu o koltuğundan kaldırıp çok daha sahici, çok daha kesintisiz bir sorumluluğa çağıran ağır bir emanettir.
O gencecik öğrencilerin, ellerine geçen o kısıtlı burslarından kendi boğazlarından keserek ayırdıkları harçlıklarla, hiç tanımadıkları elliye yakın yoksul aileye ulaşma, onların dertlerine derman olma çabası; hiç şüphesiz başlı başına pırlanta gibi değerli, son derece zarif ve ahlâken el üstünde tutulacak kıymetli bir adımdı.
Fakat o gece yaşanan o beklenmedik sarsıntı, o sabun zannedilen peynir meselesi, onların bu temiz iyiliğini küçültmedi, değersizleştirmedi; tam tersine, onu daha büyük bir imtihan sahasına, çok daha geniş ve acımasız bir anlam alanına taşıdı.
Çünkü insan bazen tam da yaptığı güzel, samimi bir işin tam ortasında dururken; sırf güzelliğin ve iyi niyetin tek başına dünyayı onarmaya yeterli olmadığını, samimiyetin ne kadar kıymetli olursa olsun dünyevi şartlar karşısında bazen ne kadar sınırlı, ne kadar çaresiz kalabildiğini, niyetin cam gibi temiz olmasının hayatın o karmaşık, katı ve zalim katmanlarını bütünüyle kavramaya yetmediğini öğrenir ve anlar ki, göğüste taşınan merhamet; hak terazisinde tartılan adalet duygusuyla, sistemi sorgulayan bir akılla birleşmediğinde, bazı derin ve kabuk bağlamış yaraların yanından sadece iyi niyetli, nazik ama bir o kadar da etkisiz, saygılı bir misafir gibi sessizce geçip gidebilmektedir.
Zira yoksulluğun asıl dehşet verici gücü, asıl yıkıcılığı; çoğu zaman insanın midesini boş bırakmasında değil, insanın umudunu, rüyalarını ve tahayyül dünyasını da kurutup yoksullaştırmasında, onu ufuksuz bırakmasında ortaya çıkar.
Çünkü uzun süre, yıllar ve nesiller boyu hep aynı eksiklikler, hep aynı dar sokaklar içinde nefes almaya çalışan insan; bir süre sonra hiç görmediği şeyi kalbinde aramamayı, kokusunu bilmediği, hiç tanımadığı o nimeti kendisine bir ihtiyaç saymamayı, erişemediği o rahat hayat biçimlerini kendisi için zaten baştan çizilmiş, asla mümkün olmayan erişilmez hayaller olarak görüp o fikirden vazgeçmeyi öğrenir.
İşte bu kahredici durum, mahrumiyeti yalnızca cüzdandaki maddi bir sorun olmaktan söküp çıkarır; onu insanın dünyaya, yarına dönük beklentisini daraltan, yüreğindeki yaşama arzusunu küçülten ve geleceğe dair o gürül gürül cesaretini bir ağaç kurdu gibi içten içe kemiren, demir parmaklıklı bir "kader duygusuna" dönüştürür.
Bir küçük çocuğun, market raflarındaki sıradan gıdaları hiç bilmeden, adını bile telaffuz edemeden büyümesi; ocağın başındaki bir annenin bazı basit ev eşyalarıyla yahut her gün reklamı yapılan gündelik ürünlerle bir ömür boyu hiç tanışmaması; evinin direği sayılan bir babanın ailesi için en temel, en hayati ihtiyacını bile dile getirirken sesinin titremesi, aşırı mahcup, ezik davranması; yoksulluğun yalnızca evdeki "yokluk" değil, aynı zamanda insanın o büyük hayata katılma yollarının, masaya oturma hakkının elinden alınması, daralması olduğunu gösterir.
İşte tam da bu sebeple, böylesi bir varoluşsal mahrumiyet, böylesi bir kopukluk karşısında yapılması gereken nihai şey; yalnızca ramazandan ramazana koli taşımak, süslü afişlerle yardım kampanyası yapmak veya vicdanların sızladığı belli dönemlerde o mahalleye erzak ulaştırmak değildir.
Yapılması gereken asıl iş; aynı zamanda o unutulmuş insanların hayatla çok daha güçlü, sağlam bağlar kurmasına zemin hazırlamak, o boynu bükük çocukların dünyayı o dar sokaktan ibaret sanmamasına, çok daha geniş bir ufukla tanımasına köprü olmak, o yorgun ailelerin yalnızca nefes alıp ayakta kalmasına değil, onurlu birer birey olarak insanca gelişebilmesine, filizlenebilmesine kalıcı imkanlar hazırlamaktır.
Bu yüzden ben, o loş yurtta anlatılan o kısacık hikâyeyi, sadece gözleri doldurup geçen duygusal bir hatıradan, ağlatan bir anıdan çok daha fazlası, çok daha ağırı olarak görüyorum.
Benim için o peynir ve sabun hadisesi, doğrudan doğruya bir medeniyet, bir varoluş meselesidir. Çünkü medeniyet dediğimiz o koca iddia; yalnızca şehri saran asfalt yollar, göğe yükselen beton binalar, nehirleri aşan çelik köprüler, hızı artan teknolojik imkanlar ve caddeleri ışıldayan büyüyen şehirlerden ibaret, ruhsuz bir yığın değildir.
Gerçek, köklü ve insani medeniyet; o şehrin sokaklarındaki en kırılgan hayatların ne kadar fark edildiği, en yoksul ve sıvasız evlerden yükselen cılız feryatların ne kadar duyulduğu, kimsesizlerin o en sessiz, dilsiz acılarının muktedirler tarafından ne kadar ciddiye alındığı ve bir bütün olarak insanın doğuştan getirdiği onurunun o topraklarda ne kadar korunabildiği ile ölçülür.
Eğer bir toplum, devasa salonlarda adaletten, kardeşlikten büyük büyük laflar ederken şehrin öte yakasındaki en küçük evlerde yaşanan o büyük mahrumiyetleri görmezden geliyorsa, eğer dillerde merhamet kelimesi her fırsatta sıkça telaffuz edilirken bir başkasının o çamurlu hayatına gerçekten inip yaklaşılmıyorsa, eğer sivil toplum kuruluşları yardım faaliyetlerini sayılarla çoğaltırken insanın o hayata adil ve eşit katılma imkânını kalıcı olarak güçlendirecek adımlar atılmıyorsa; orada medeniyet iddiası vitrinde ne kadar parlak, ne kadar şanlı görünürse görünsün, o binanın derinlerinde, temelinde çok ciddi, telafisi zor bir çürüme, bir eksiklik var demektir.
Çünkü bir toplumun gerçek büyüklüğü, cebindeki parayla değil; tam da o şatafatlı hayatın en kenarında kalmış, unutulmuş insanlara eğilip ne kadar yaklaşabildiğiyle, onların elinden nasıl tuttuğuyla anlaşılır.
İnsan bazen ciltler dolusu kitabın yapamadığını yapan tek bir saniyelik hikâye ile, yıllarca yakasını bırakmayacak ağır bir iç muhasebeye, bir vicdan mahkûmiyetine hapsolur.
O soğuk gece de benim zihnim için tam da böyle bir milat oldu.
Çünkü o genç kız titreyen sesiyle sözlerini bitirdiğinde, o dar salondaki yoğun sessizlik; yalnızca bir hikâyeden duygulanmış, gözleri dolmuş genç insanların kısa süreli, uçucu bir suskunluğu değildi.
O anki sessizlik; orada bulunan herkesin, kendi evindeki, kendi hayatındaki israflı "fazla" ile, o hiç tanımadıkları yaşlı adamın hayatındaki o kahredici "eksik" arasındaki derin mesafeyi sorgulamaya başladığı, kendi günlük konforunu hangi kör noktalar, hangi sağır duvarlar içinde yaşatıp savunduğunu içten içe tarttığı ve en tehlikelisi de, o çok arzuladığımız "iyi insan olma" hevesinin, ne kadar kolay, ne kadar ucuz bir biçimde kendisini yeterli gören, tatmin olmuş bir kibre, bir kanaate dönüşebileceğini sezdiği, topraktan ağır bir duraklama anıydı.
Evet; insan tabiatı gereği iyi olmak ister, çevresine iyilikten yana görünmek ister, öldüğünde ardından vicdanlı anılmak ister; fakat asıl mesele şudur ki iyi olmak, yalnızca kimsenin tavuğuna kış dememekle, görünür bir kötülük yapmamakla tamamlanan pasif bir hal değildir.
İyi olmak; başkasının sırtındaki o görünmeyen, dillendirilmeyen ağır yükü omuzlarından ter akıtarak fark etmeye çalışmakla, fark ettiğin o yara karşısında yüzünü çevirip konforlu alanına kaçmamakla, harekete geçerken kendi imtiyazlı hayatını, kendi kibrini de kılıçtan geçirecek kadar sorgulamakla ve bir yoksula yardım ederken bile kendini ondan ahlâken üstün, merhametli bir lütufkâr yerinde görmemeyi başarabilmekle, nefsini ezmekle derinleşen, kanatan bir iç terbiyedir.
Bu sebeple; o boynu bükük yaşlı adamın telefondaki “sabun köpürmüyormuş kızım” cümlesi, basit bir iletişim kazası, hafif bir yanlış anlamanın tatlı ve üzgün hatırası olarak kalıp geçemez.
O cümle; bu topraklarda nefes alan koca bir toplumun vicdanının tam ortasına atılmış, çınlayan, ağır bir hüküm cümlesi olarak başucumuzda asılı kalmalıdır.
Çünkü o çatallı söz, bize o çıplak hakikati fısıldıyor:
Yoksulluk yalnızca cebine girmeyen eksik gelir, evinde olmayan eksik eşya ve sofrana konmayan eksik gıda değildir; yoksulluk bazen dünyaya dair eksik tanışıklık, sokağa dair eksik temas, insanlık aynasında eksik görünürlük, hayal kurmaya dahi yetmeyen eksik imkan ve yaşama dair o kanatan eksik hayat bilgisidir.
O mahcup söz aynı zamanda bize, o kolileri hazırlayan ellere; uzatılan yardımın yalnızca o anlık açlığı bastıran, vicdanı susturan bir destek paketi değil, o insanı o çukurdan çıkarıp yeniden müşterek hayata dâhil etme, o eli sımsıkı tutma iradesi olması gerektiğini haykırıyor.
Çünkü koli bandıyla sarılmış bir paket, çalınan bir tahta kapı, kâğıda yazılıp bırakılan bir telefon numarası ve bir akşamlık telaşlı dağıtım silsilesi elbette ki niyet bakımından kıymetlidir; fakat asıl elmas değerindeki kıymet, asıl insanlık sınavı; o dökük kapının ardındaki o dilsiz hayatı gerçekten gözlerini kaçırmadan görebilmeye başlamakta, o evin içindeki yutkunulamayan utancı, duvarlara sinmiş suskunluğu ve kimsenin umursamadığı o görünmez yoksunluğu, yalnızca akşamları izlenip unutulan duygusal bir film etkisi olarak değil, yastığa başını koyduğunda uyutmayan kalıcı bir emanet, bir sorumluluk olarak omuzlayabilmektedir.
Belki de bir insanın boğazına giren o lokma asıl o zaman bir çivi gibi düğümlenir; belki dudaklardan dökülen "şükür", asıl o zaman sadece ezberden, dilde mekanik bir şekilde tekrarlanan bir alışkanlık kelimesi olmaktan sökülüp çıkar da, bir başkasının o yakıcı mahrumiyetini kendi evindeki fütursuz fazlalığıyla yan yana, teraziye koyabildiğin, eşitsizlikten utandığın o dehşet anında gerçek, tasavvufi manasına kavuşur.
Belki merhamet denilen o yüce his de, ancak o eşiği atladığında, sosyal medyalarda gösterişli biçimde paylaşılan, alkış bekleyen çiğ bir duygu olmaktan sıyrılır; safralarından arınır ve sessiz, ağır, omuz çökerten, uzun soluklu, demir gibi bir sabır isteyen, sokakta yürürken kendisini asla alkışlatmayan ama insanı içeriden kazıyarak dönüştüren, yakıcı bir emanete dönüşür.
Çünkü insanı gerçek manada insanlık makamına yaklaştıran şey, yalnızca cüzdanından bir şeyler çıkarıp vermek gibi mekanik bir eylem değildir; asıl mesele o derdi anlamaktır, o çamura bulanmış insana kibrinden soyunup yakın durmaktır, onun incinmiş onurunu kendi onurun bilip korumaktır, bir hevesle değil bir ahitle süreklilik göstermektir.
Başkasının o sağır edici sessiz acısını kendi vicdanının tam ortasında, sönmeyen bir ateş gibi taşımayı öğrenmektir ve hepsinden de önemlisi, kendi ışıltılı hayatını başkasının o zifiri mahrumiyetine karşı bir duvar örüp körleştirmeden, gözünü yummadan, uyanık kalarak yaşayabilmektir.
O karanlık gece, bir kalıp peynirin köpürmeyen bir sabun sanılması üzerinden kalbimize bir tokat gibi inerek gördüğümüz şey, yalnızca bir ailenin dramatik yoksulluğu değildi; aynı zamanda birbirimizin yanından geçerken hayatlarımızdan ne kadar habersiz, ne kadar kopuk kalabildiğimiz, aynı gök kubbenin altında, aynı şehrin sokaklarında birbirine teğet geçen ne kadar uzak dünyalar kurabildiğimiz ve dünyaya halife olarak gönderilen insanın asıl ve asli sorumluluklarını, kibrimizin gölgesinde ne kadar kolay unutuverdiğimiz gerçeğiydi.
Aradan aylar, yıllar ne kadar zaman geçerse geçsin, rüzgâr ne yönden eserse essin, bazı cümleler insanın kulak zarından girip orada kaybolmaz; bazı cümleler insanın doğrudan göğüs kafesini yarıp kalbinin en etten duvarına kazınarak yazılır.
O yaşlı adamın kimseyi incitmek istemeyen mahcup uyarısı, o gencecik öğrenci kızın çaresizlikten boğazına dizilen sıcak gözyaşları ve o akşam kız yurdunun salonuna bir çığ gibi çöken o taş gibi sessizlik, bana bugün bile hâlâ aynı sarsılmaz hakikati, aynı vebali hatırlatıyor:
Bir toplumun kalitesini, onun ahlâkını ve gerçek büyüklüğünü belirleyen şey, ürettiği servet değil; hayatın o en uçurum kenarında, en uzakta kalmış insanına merhametle ve adaletle ne kadar yaklaşabildiğidir.
Eğer bizler bugün gerçekten insanı eşyanın kulu yapmayan, merkeze şefkati alan bir hayatı, o kadim ahlâkı ve sarsılmaz bir medeniyet tasavvurunu yeniden, temelinden kurmak istiyorsak; önce yoksulluğun o vitrinlere yansımayan görünmeyen yüzüne cesaretle bakmayı, sokağın sonundaki o görünmeyenin taşıdığı ağır yükü kendi omuzlarımıza almayı ve bir başkasının dilsizleşmiş, duvarlara sinmiş sessizliğini kendi vicdanımızda kıyamet gibi kopan bir yankıya dönüştürmeyi öğrenmek, bunu boynumuza borç bilmek zorundayız.
Çünkü gerçeği bütün çıplaklığıyla görmeyen göz, yaptığı iyiliği kibrine yenik düşerek eksik yapar; o dilsiz acıyı duymayan kulak, merhametin ne olduğunu eksik ve yanlış anlar; o mahzun insana kibrini kırıp yaklaşamayan, elini tutmayan yürek, gerçek paylaşmanın, nasibin ve emanetin ne demek olduğunu asla tam kavrayamaz.
O hâlde kıyamete kadar bize düşen yegane görev, vicdanımızı rahatlatmak için yalnızca bir koliyle kapı çalmak değil, o kapının ardında yaşanan o dilsiz hayatın gerçeğini bütünüyle tanımaya, anlamaya cüret etmektir; yalnızca oraya yiyecek bırakıp gitmek değil; o yoksul insanı, onun incinmiş onurunu ve paramparça olmuş müşterek hayatı yeniden ayağa kaldırıp koruyacak devasa bir ahlâkî dikkat inşa etmektir; yalnızca dinleyip hüzünlenmek, duygulanmak değil, o geçici gözyaşını ömür boyu sürecek kalıcı bir vicdan sorumluluğuna dönüştürmektir.
Çünkü bu dünyada bazı ağır hikâyeler, meclislerde ağlayarak anlatılmak, kahvelerde tüketilmek için değil; insanı kökünden sarsıp değiştirmek, uykusunu kaçırmak için karşımıza çıkar.
Dolayısıyla bilinmelidir ki; uzatamadığımız her elin, görmezden geldiğimiz her mahrumiyetin ağır vebali sırtımızdayken, yalnızca cüzdanımızdan eksilterek yaptığımız o mekanik iyilikler bizi kurtarmaya yetmeyecektir.
Eğer bu gece kendi sıcak soframıza oturduğumuzda, o yaşlı adamın ömrü boyunca hiç tanımadığı o nimet bizim boğazımızdan zerre kadar sızlamadan, eskisi gibi sıradan bir alışkanlıkla geçip gidecekse; oturup asıl yoksul olanın, asıl merhamet yetiminin o gecekondu değil, kendi konforuna tapınan çorak kalplerimiz olduğunu itiraf etmeliyiz.
İnsan, kendi içindeki o sağır duvarları elleriyle yıkıp başkasının dilsiz acısıyla hizalanmadıkça, ne o sokak aydınlanır ne de bu toplum dirilir. Zira eşyayı köpürten o sabunun asla temizleyemeyeceği o gizli kibri, ancak hakiki bir vicdanın mahcubiyeti yıkayabilir.