2026-03-22

KONFORLU CEHENNEMLER

İnsan, varoluşun o sarp yokuşuna ayak bastığı andan itibaren, mutlak hakikate ulaşana dek kendi elleriyle ördüğü milyonlarca yanılgı duvarına çarpmayı fıtratının kaçınılmaz bir gereği zanneden ve düştüğü her çukuru ebedi yurdu sanarak asıl menzilini unutan tuhaf bir yolcudur. Dünyanın o can yakıcı ve sarsılmaz faniliğinden habersiz bir şekilde nefes alan bu gafil idrak, her yeni günün aslında ölüme doğru atılmış sessiz bir adım olduğunu anlamamak için bütün duyularını hakikatin çağrısına kapatır. Gönderilmiş olmanın, yeryüzüne fırlatılmış bir emanet taşıyıcısı olmanın, aslında o büyük ve geri dönüşsüz gidişin mukadderat levhasına kazınmış ilk harf olduğu bilincinden yoksun bir zihnin, bu hengâmeye ahiret azığını toplamak için sürüldüğünü fark etmesi elbette beklenemez.

Kefenin o dikişsiz ve cebi olmayan beyaz kumaşının, ancak Allah rızası gözetilerek hak, hukuk ve mutlak adalet uğruna atılan sarsılmaz adımların bahşettiği ağır ahiret akçeleriyle dolabileceği gerçeğini ıskalayan bir feraset, ne yazık ki kendi elleriyle yonttuğu dünyevi putlara tapınmaya başlar. Gelip geçici heveslerin, sonu mutlak bir hüsranla bitecek sahte makamların ve nefsin o hiçbir zaman doymak bilmeyen ihtiraslarının karanlığında boğulan insan, baki olanı fani olana kurban etmenin o ağır bedelini ruhundaki huzuru kalıcı olarak kaybederek öder. Oysa sonsuzluğa duyulan o kadim açlık, sonlu olanın çöplüğünde doyurulmaya çalışıldıkça, insan her yeni gün kendi asil varoluşundan bir parçayı daha o dipsiz uçuruma fırlatır.

İşte tam da bu tarifsiz idraksizlik sebebiyle etrafımız; bir yanda bütün nefsani arzularını geçilmez bir zırh gibi kuşanıp dünyanın tükenmez nimetlerine aç kurtlar gibi saldıranların hoyratlığıyla, diğer yanda ise asli insani sorumluluklarını ve yeryüzünü imar etme borcunu yağmaya vererek dünyadan köşe bucak kaçanların o faydasız sessizliğiyle amansızca kuşatılmış durumdadır. Meydanı sadece ihtiraslarının esiri olmuş tahripkârlara bırakan ve köşesine çekilerek kendi steril dünyasında sözde bir kurtuluş arayan hastalıklı zihin, zulmün ve haksızlığın bizzat sessiz bir ortağına dönüştüğünü göremeyecek kadar büyük bir gafletin içindedir. Mücadelenin o ter ve kan kokan sarp yokuşuna çıkmayı reddeden bu eylemsizlik hali, kötülüğün yeryüzünde kök salmasına kendi korkaklığıyla en verimli zemini hazırlar.

Tefekkürü ruhuna vurulmuş ağır bir pranga, düşünmeyi aşılması imkânsız bir ar sayan ve hayatı sadece atalarından devraldığı sığ ezberlerle tüketebileceğini sanan o kolaycı kalabalıklar, toplumsal çöküşteki kendi paylarıyla yüzleşmekten ölümüne korkarlar. Ucuz kahramanlık gösterilerinin ve altı boşaltılmış hamasi nutukların o uyuşturucu etkisiyle galeyana gelmek, onlara bütün sorunları kökünden çözmüş olma yanılgısını verirken, aslında kendi çukurlarını biraz daha derinleştirdiklerini asla fark edemezler. Aynaya bakmaktan, kendi sustuklarıyla, kendi onayladıklarıyla ve haksızlık karşısındaki o utanç verici boyun eğişleriyle yüzleşmekten kaçtıkları sürece, ellerindeki o görünmez kiri başkalarının omuzlarına sürmek onların en temel savunma mekanizması hâline gelir.

Vicdani bir muhasebe yapacak derinliğe, hakikat mücadelesine göğüs gerecek bir dayanıklılığa ve bedel ödemeyi gerektiren o soylu çileye talip olmayan böyle bir çorak iklimde, nifak tohumlarının yeşermek için yağmura dahi ihtiyaç duymadığı inkâr edilemez bir gerçektir. O zehirli tohumlar, toplumun kendi elleriyle beslediği cehaletten, sevgisizlikten ve o hastalıklı kibrinden güç alarak saniyeler içinde devasa bir fesat ağacına dönüşür. Kökleri, aklın ve vicdanın tamamen terk edildiği o dipsiz karanlıklara inen bu ağaç, dallarından etrafa sadece kardeşi kardeşe düşman eden, merhameti tamamen yok sayan ve nihayetinde kendisi gibi düşünmeyeni insanlıktan aforoz eden o kanlı tekfir meyvelerini döker.

O zehirli meyveyi tadan her dudak geri dönülmez bir şekilde çürürken, o karanlık gölgede serinlediğini sanan her zihin aslında kendi ebedi cehenneminin ateşini harlamaya başlar. Geriye, hakikatin o asil ve vakur ağırlığını taşıyamayıp sırf kendi konfor alanını korumak adına dünyasını da ahiretini de o dinmek bilmeyen fesat ateşinde yakan kalabalıkların o kahredici ve sağır edici uğultusu kalır. İnsan, üzerine düşen o ağır sorumluluğu kuşanıp bu dehşetli yangına bir damla su taşıma cesaretini göstermediği müddetçe, kendi sessizliğiyle büyüttüğü bu alevlerin bir gün mutlaka kendi kapısını çalacağı gerçeğinden asla kaçamayacaktır.

Yeryüzünün nizamını ayakta tutan o sarsılmaz direk, adaletin yalnızca kitap sayfalarında kalmış soyut bir kavram değil, doğrudan doğruya insanın göğüs kafesini daraltan somut ve ağır bir sorumluluk olduğu gerçeğinde gizlidir. İçimizdeki o en acımasız ve en adil yargıç olan vicdan, nefsin bitmek bilmeyen fani arzularıyla zehirlendiğinde, insan başkasının feryadına sağırlaşmayı kendini koruyan bir güvenlik kalkanı zanneder. Sadece kendi kapısının önünü temiz tutarak, kendi konfor alanının o sahte huzuruna sığınarak ve yeryüzündeki kötülüğe fiilen iştirak etmeyerek masum kalacağını düşünen o eylemsiz yığınlar, kötülüğün çarklarına en büyük ivmeyi verdiklerini hiçbir zaman kendilerine bile itiraf edemezler. Oysa hak, güçlünün insafına terk edildiğinde ve adalet mefhumu güçlüyü aklayan bir kılıfa dönüştüğünde, o sessiz çoğunluğun suskunluğu bir masumiyet hali değil, doğrudan doğruya zulme ortak olma suçudur.

Haksızlık karşısında yutkunulan her kelime, makam ve mevkilerini korumak uğruna eğilen her baş ve mazlumun gasp edilen hakkını savunmaktan imtina eden her bilinçli suskunluk, toplumsal çürümenin o kara toprağına atılmış en tehlikeli nifak tohumlarından biridir. İnsan, kendi rahatı bozulmasın diye başkalarının cehenneminde ısınmaya razı olduğu an, fıtratındaki o ilahi mayayı kendi elleriyle çürütmüş ve yeryüzüne halife olma vasfını mutlak bir ihanetle lekelemiş olur. Hakikati haykırmanın ağır bedeller gerektirdiği, hakkı savunanın yeryüzünün bütün konforlu alanlarından dışlanıp yalnızlığın o sarp kayalıklarına sürüldüğü bir çağda, dilsiz şeytan olmayı reddeden o soylu ve ağır çileye talip olmak, ancak ruhunu ahiret akçesiyle doyurmuş gerçek inananların harcıdır.

Merhametin zayıflık, acımasızlığın ise bir güç gösterisi olarak pazarlandığı bu karanlık zaman diliminde, kendi çıkarından başka hiçbir kutsalı kalmamış olanlar, dünyayı kocaman ve ruhsuz bir pazaryerine çevirmekten asla utanmazlar. Bütün değerlerin bir fiyat etiketine indirgendiği, insanın onurunun alınıp satılan sıradan bir meta haline geldiği bu yozlaşmış pazarda, vicdanını korumaya çalışan her ferdin üzerine düşen o görünmez yük her geçen gün biraz daha ağırlaşmaktadır. Hayatı sadece kendi etrafında dönen bir çemberden ibaret sanan ve o çemberin dışındaki feryatlara kulaklarını tıkayan bencil idrak, aslında kendi sonunu hazırlayan o büyük ve yıkıcı enkazın temellerini attığını göremeyecek kadar şiddetli bir körlüğün pençesindedir.

İyiliğin organize olmuş kötülük karşısında sürekli gerilemeye mahkûm edildiği, doğrunun sesinin kalabalıkların o şuursuz ve hamasi uğultusu içinde kasıtlı olarak boğulduğu bir toplum, kendi içten çöküşünü büyük bir zafer narasıyla kutlayan bir deliler ordusundan farksızdır. Bir insanın acısını, bir başkasının çıkarına basamak yapan bu acımasız düzen, sadece adaleti katletmekle kalmaz; aynı zamanda insanın insana duyduğu o kadim güven duygusunu da kökünden söküp atar. Adaletin tartısındaki o sarsılmaz ölçü, menfaat rüzgârlarıyla yer değiştirmeye başladığı andan itibaren, hiçbir makamın gölgesi, hiçbir servetin büyüklüğü ve hiçbir iktidarın gücü o çürüyen toplumu yaklaşmakta olan mutlak felaketten kurtaramayacaktır.

İnsan, ruhunun o tekinsiz ve kuytu köşelerinde biriken zifiri karanlıkla yüzleşecek o çetin cesareti kendinde bulamadığı her an, dışarının o göz alıcı ama tamamen sahte aydınlıklarına sığınmayı kendisi için en güvenli liman zanneder. Kendi içindeki o dipsiz uçuruma bakmaktan ödün koptuğu için, hayatını bitmek bilmeyen bir gürültünün, anlamı bütünüyle yitirilmiş şatafatlı kalabalıkların ve sadece anı kurtarmaya yarayan sığ meşgalelerin gölgesinde tüketmekten asla geri durmaz. Hakikatin o aynası, insanın yüzüne bütün o boyanmış kusurlarını, hasır altı edilmiş korkaklıklarını ve menfaat uğruna çiğneyip geçtiği ilkelerini bir bir vurduğunda; insan o aynayı kırmayı, kendi yüzünü düzeltmeye her zaman daha kolay ve daha cazip bir seçenek olarak görür. Kendi inşa ettiği o derme çatma ve yalanlarla örülü dünyasının çökmemesi uğruna, doğruların o sarsılmaz ve ağırbaşlı duruşunu büyük bir tehlike olarak algılayıp, onu susturmak için her türlü ahlaki tavizi vermekten bir an bile çekinmez.

Oysa insanın kendi gerçeğinden kaçarak sığındığı o sahte aydınlıklar, karanlık geceyi bitiren bir şafağın müjdecisi değil, bizzat onu körleştirmek için yakılmış ve ruhunu yavaş yavaş küle çeviren bir cehennem ateşinin ilk kıvılcımlarından başka bir şey değildir. Vicdanının o kesintisiz sızısını susturmak için kendine her gün yeni putlar yontan, varoluş gayesini sadece nicelikte arayan ve insanı ruhsuz bir eşyayla bir tutan bu hastalıklı yanılsama, içteki karanlığı daha da büyütürken dışarıdaki maskeyi her defasında daha da kalınlaştırmak zorundadır. Bu iki yüzlü yaşam pratiği, insanın önce kendine, sonra da çevresindeki bütün varlıklara karşı işlediği en organize, en sinsi ve en yıkıcı ihanetlerden biri olarak hayat sahnesine onulmaz harflerle kazınır.

Sahici bir kederi, sahte ve içi boşaltılmış bir neşeye tercih edecek o asil omurgadan yoksun bırakılmış zihinler; mutlak gerçeğin o dondurucu soğuğunda titremek yerine, koca bir yalanın o uyuşturucu ve zehirli sıcaklığında uyumayı büyük bir kazanç olarak kutlamaya devam ederler. Kendi zaaflarıyla yüzleşme cesaretini gösteremeyen, bedel ödemekten ve hakikat uğruna açıkta kalmaktan ölümüne korkan bu kalabalıklar, birbirlerinin yalanlarını tasdik ederek kurdukları bu suç ortaklığını sarsılmaz bir doğru olarak kabul etmeye son derece meyyaldir. Kendi içlerindeki boşluğu dış dünyanın alkışlarıyla doldurmaya çalışan bu ruhlar, aslında günden güne daha da eksildiklerini ve insan olma haysiyetini yavaş yavaş kaybettiklerini idrak edemeyecek kadar derin bir anestezi altındadır.

Fakat hesap gününün o şaşmaz divanına yaklaşıldığında ve bütün maskelerin yüzlere yapışarak eriyip düştüğü o mutlak yüzleşme anı gelip çattığında, yeryüzünde kaçarak kurulan bütün o sahte cennetlerin, aslında insanın kendi elleriyle harladığı ve içine kendi ayaklarıyla yürüdüğü birer azap çukurundan ibaret olduğu bütün dehşetiyle ortaya çıkacaktır. Yalanın üzerine inşa edilmiş hiçbir tahtın, haksızlıkla biriktirilmiş hiçbir servetin ve başkalarının hakkı gasp edilerek elde edilmiş hiçbir makamın, hakikatin o sessiz ama yok edici ağırlığı karşısında ayakta kalamayacağı inkar edilemez ve kaçınılamaz bir gerçektir.

Kötülüğün organize bir şekilde yeryüzünü istila ettiği ve ahlaki çöküşün sıradan bir yaşam biçimi olarak dayatıldığı o karanlık demlerde, haksızlık karşısında tercih edilen sessizlik asla bir tarafsızlık hali değil, doğrudan doğruya zalimin kılıcını bileyleyen pasif ve korkakça bir suç ortaklığıdır. İnsan, kendi konfor alanının o zehirli sınırları içinde kalıp fırtınanın sadece başkalarının evini yıkmasını izlediğinde, aslında kendi onurunun ve insan olma haysiyetinin de o enkazın altında paramparça olduğunu göremeyecek kadar derin bir körlüğe gömülmüştür. Hakikatin o ağır, o tavizsiz ve bedel ödeten yükünü omuzlamak; yeryüzünde sürülmeyi, dışlanmayı ve yalnızlığın o sarp kayalıklarına çarpılmayı göze almayı gerektiren, ancak ruhunu ahiret akçesiyle doyurmuş o vakur şahsiyetlerin talip olabileceği asil bir çiledir. İradesini bir başkasının cebine koyan, aklını kalabalıkların o şuursuz uğultusuna teslim eden ve kendi vicdanının sesini menfaat uğruna boğan yığınlar, zulmün çarklarını kendi elleriyle döndürdüklerini hiçbir zaman itiraf edemezler. Oysa fıtratın o bozulmamış mayası, insanın düştüğü yerden kendi iradesini kuşanarak, bedeli ne olursa olsun ayağa kalkmasını ve o sarsılmaz adaletin safında tek başına da kalsa dimdik durmasını emreden mutlak bir ilahi fermanı göğüs kafesine silinmez bir biçimde mühürlemiştir.

Toplumsal histerinin ve vicdani felcin bütün sinir uçlarını ele geçirdiği böyle bir çorak iklimde, düşünmeyi ar sayan ve hayatı sadece ezberlenmiş hamasi nutuklarla yaşayan o kolaycı kalabalıkların ortasında atılan nifak tohumları, yeşermek için bir damla yağmura dahi ihtiyaç duymadan saniyeler içinde devasa bir fesat ağacına dönüşür. Kökleri cehaletin ve kibrin o dipsiz karanlıklarına inen bu hastalıklı ağaç, dallarından etrafa sadece kardeşi kardeşe düşman eden, merhameti yerle yeksan kılan ve nihayetinde kendisi gibi düşünmeyeni insanlıktan aforoz eden o kanlı tekfir meyvelerini acımasızca döker. O zehirli meyveyi tadan her dudak geri dönülmez bir şekilde çürürken, hakikatin o asil ve vakur ağırlığını taşıyamayıp sırf kendi menfaatini korumak adına dünyasını da ahiretini de o dinmek bilmeyen fesat ateşinde yakan kalabalıkların o kahredici uğultusu yeryüzünü esir alır. Bütün bu yıkımın ortasında insan, gönderilmiş olmanın aslında o mutlak ve geri dönülemez gidişin mukadderat levhasına kazınmış ilk adımı olduğu gerçeğiyle yüzleşip, kefenin cebini o ağır ahiret akçeleriyle dolduracak o ilk ve en zorlu adımı atmadığı müddetçe, kendi sessizliğiyle büyüttüğü bu cehennemin ateşinden asla kurtulamayacaktır. Varlığını ebediyete düğümlemek isteyen her kalp, fani dünyanın bu aldatıcı ve çürük tezgahını elinin tersiyle itip, adalet ve hak uğruna yalnız kalmayı o büyük kurtuluşun yegâne bedeli olarak ödemek mecburiyetindedir.

Hakikatin bu ağır faturasını ödemeyi göze alanlar, sadece zalimlerin öfkesiyle değil, aynı zamanda en yakınlarının, yola birlikte çıktıklarını sandıkları kalabalıkların o sağır edici terk edişiyle de sınanacaklarını peşinen kabul etmiş olanlardır. Hakkın ölçüsü menfaatle şaştığında, en güvendikleri ellerin bile nasıl hızla geri çekildiğini, o tecrit halinin soğukluğunu ve yalnızlığın dört duvar arasına sıkıştırılmış sızısını görmek, bu soylu çilenin en can yakıcı durağıdır. Fakat yargılandığı mahkemelerden kardeş bildiklerinin inkarına kadar uzanan bu kuşatılmışlık hali; o asil yolcuyu yolundan alıkoymak şöyle dursun, adımlarındaki o tavizsiz kararlılığı daha da perçinleyen ilahi bir bileytaşına dönüşür.

Zamanın o acımasız ve sessiz değirmeni, insanın uğruna onurunu feda ettiği bütün o fani makamları, başkasının hakkını gasp ederek biriktirdiği o sahte servetleri ve etrafına ördüğü o kibirden duvarları öğütüp un ufak ettiğinde; geriye yalnızca mutlak hakikatin o tavizsiz ve dondurucu soğuğu kalacaktır. Dünya perdesi ağır ağır kapanıp, alkışların ve sahte kahramanlık naralarının o sağır edici gürültüsü yerini o büyük ve sarsılmaz sessizliğe bıraktığında; kalabalıkların gölgesine saklanarak kurtulacağını sanan o zayıf idrak, kendi eylemsizliğiyle inşa ettiği o kaçınılmaz yıkımla yapayalnız yüzleşmek zorundadır. O gün, yeryüzünde koparılan hiçbir yaygara, bir mazlumun hakkı çiğnenirken yutkunulan o korkakça sessizliği ve vicdanın üzerine çekilen o kalın gaflet örtüsünü aklamaya asla yetmeyecektir. Nifak tohumlarını ekenler kadar, o fesat ağacının karanlık gölgesinde kendi konforunu korumak uğruna dilsiz şeytan olmayı seçenler de, nihayetinde dünyadayken burun kıvırdıkları o ağır ahiret akçelerinin yoksunluğuyla o şaşmaz divanda sınanacaktır.

Öyleyse insan, henüz damarlarında kan akıyorken ve ayakları hâlâ bu emanet toprağa basıyorken; kendi kıyameti kopmadan evvel bu derin uykudan uyanmalı, yığınların o şuursuz ve yıkıcı akıntısına kapılmayı kesin bir dille reddetmeli ve bedeli mutlak bir yalnızlık dahi olsa hakikatin o asil safında tereddütsüz yerini almalıdır. Çünkü yeryüzüne gönderilmiş olmanın ve o ağır insan olma haysiyetini taşımanın yegâne gayesi; kötülüğün o sıradanlaşmış ve meşrulaşmış çarkında uysal bir dişli olmak değil, bütün bir dünyayı karşısına alma pahasına o ilahi adaletin sarsılmaz nöbetini son nefesine kadar tutabilmektir.