İnsana sunulan her imkân, dışarıdan bakıldığında bir genişlik, bir rahatlık, bir güç alanı, bir itibar basamağı yahut hayatın akışında elde edilmiş tabiî bir kazanım gibi görünse de, hakikatin daha derin ve daha titiz terazisine yaklaşıldığında anlaşılır ki bunların hiçbiri, çoğu zaman zannedildiği gibi insanın mutlak mülkü değil, bilakis neye dönüştüğünün, nasıl sınandığının ve hangi ruh iklimini beslediğinin kayda geçirildiği ağır birer emanet mahiyetindedir.
Çünkü insanın asıl değeri, eline neyin verildiğiyle değil, kendisine verilen şeyi hangi niyetle taşıdığı, hangi ölçüyle kullandığı, hangi sınırlarda tuttuğu, hangi aşırılıklardan sakındırdığı ve vakti geldiğinde onu ne kadar kirletmeden teslim edebildiğiyle belirginleşir.
Bu sebeple meselenin özü, hayatın bize neler sunduğundan ziyade, bize sunulan şeylerin kalbimizde neyi büyüttüğü, vicdanımızda neyi derinleştirdiği ve ruhumuzda neyi eksilttiğidir; zira kimi insan aynı imkânla merhamete yaklaşır, kimi insan aynı imkânla kendisinden uzaklaşır, kimi insan aynı genişlikle şükrünü çoğaltır, kimi insan ise aynı genişliğin içinde kendi benliğini ilahlaştıracak kadar ölçüsünü kaybeder ve böylece nimet gibi görünen şey, onu içten içe aşındıran görünmez bir imtihana dönüşür.
İnsan, yoksulluğun, mahrumiyetin ve darlığın insanı sınadığını kolaylıkla kabul eder; ancak varlığın, yetkinin, söz hakkının, görünürlüğün ve çevre genişliğinin insanı çok daha sinsi, çok daha derin ve çok daha yavaş bir biçimde bozabildiğini kabul etmekte çoğu zaman zorlanır, çünkü yokluk insanı dışarıdan sıkıştırırken, imkân çoğu kez insanın içine konuşur ve ona kendisini hakikatin merkezinde, hesabın dışında, tenkidin üstünde ve mazeretin gölgesinde güven içinde sanacağı sahte bir saltanat duygusu telkin eder.
Oysa nice insan vardır ki darlık günlerinde sabırdan, adaletten, paylaşmaktan ve hakka riayetten söz ederken, eli genişlediğinde yahut etrafında güç halkaları oluştuğunda, daha önce kendisini yaralayan şeylerin benzerini başkalarının omzuna bırakmaktan çekinmez; çünkü insanı bozan şeyin yalnızca kötü niyet değil, çoğu zaman imtihan olduğunu unuttuğu imkân olduğunu görmek gerekir.
Bu yüzden elde edilen her makam, sahip olunan her çevre, kullanılan her yetki ve konuşulan her söz, insana dışarıdan bakıldığında bir başarı göstergesi gibi görünse de, içeriden bakıldığında kalbin hangi yöne meylettiğini açık eden bir aynadır ve bu aynada görünen şey, unvanın parıltısı değil, insanın çıplak ahlâkıdır.
Bize emanet edilen imkânlar ve makamlar bir gün mutlaka elimizden alınacaktır ve bu hüküm, hayatın bütün parıltılı geçiciliklerini tek bir cümlede susturacak kadar kesin, sarsıcı ve terbiyecidir; çünkü insanın elinde tuttuğu hiçbir şey, onunla sonsuza kadar yürümeyecektir.
Koltuklar değişecek, yetkiler devredilecek, çevreler dağılacak, kapılar kapanacak, isimler hafızalardan silinecek, dün çok önemli görünen birçok şey zamanın sessiz akışı içinde sıradanlaşacak ve bir vakitler insanın kendisini büyük hissetmesine yol açan nice görüntü, ardında birkaç iz ve birkaç sızıdan başka bir şey bırakmadan ortadan çekilecektir.
Fakat tam da burada, gözden kaçırılması en tehlikeli olan esas soru karşımıza çıkar; çünkü asıl mesele, elimizde bulunan şeylerin ne kadar sürdüğü değil, teslim vaktinde elimizin temiz kalıp kalmadığıdır.
Şayet insan, kendisine bırakılmış olanı kendi hakkı zannetmiş, yetkiyi hizmetten çok tahakküm için kullanmış, sözü hakikati aydınlatmak yerine kendisini görünür kılmak için sarf etmiş, imkânı mazlumun yükünü hafifletmek yerine nefsinin saltanatını büyütmek için değerlendirmişse, elinden alınan şey yalnızca makamı, parası, çevresi yahut görünürlüğü olmayacak, aynı zamanda kendi iç huzurunu da götürecektir; çünkü kirlenmiş bir vicdan, kaybedilen dış imkânlardan daha ağır bir yoksunluk bırakır.
Zira insanın eline geçen her şeyin aynı zamanda onun kalbinin iç düzenini açığa çıkardığını görmek gerekir; çünkü bir insana verilen imkân, onda mevcut olmayan bir şeyi her zaman üretmez, fakat çoğu zaman mevcut olup da görünmez halde bekleyen şeyleri belirginleştirir, büyütür ve dışarı taşır.
Merhametli insanın eline güç geçtiğinde onun merhameti yalnızca duygu olmaktan çıkar ve davranışa dönüşür; adalet duygusu diri olan insanın eline yetki geçtiğinde onun adaleti yalnızca sözde kalan bir süs değil, kararlarında hissedilen bir ilkeye dönüşür; buna karşılık içinde gizli bir kibir taşıyan, kendisini merkeze almaya yatkın olan, başkalarının hakkını kendi menfaatine göre ölçmeye alışmış bulunan kimsenin eline fırsat geçtiğinde, onun içindeki bozukluk da daha geniş bir alanda görünür hale gelir.
Bundan dolayı imkân, insanın gerçek karakterini gizleyen bir perde değil, o karakteri sahneye çağıran bir imtihan sahasıdır ve insanı asıl korkutması gereken şey de tam olarak budur; zira nice kimse darlıkta temiz görünür, çünkü kirlenmesine imkân bulamaz, nice kimse sessiz görünür, çünkü konuşacak zemin yoktur, nice kimse mütevazı görünür, çünkü büyüklük iddiasını besleyecek çevre henüz oluşmamıştır.
O halde övünülecek asıl hâl, mahrumiyet içinde zararsız kalmak değil, genişlik içinde temiz kalabilmektir; çünkü insanın ahlâkı, çoğu zaman yapamadıklarıyla değil, yapabilecekleri karşısında göstermiş olduğu sınırlılık terbiyesiyle anlaşılır.
Makamın, servetin, nüfuzun ve söz hakkının insana sağladığı görünür üstünlük, çok defa hakikatin değil, yalnızca imkân farklılığının ürettiği geçici bir yüksekliğe dayanır; ne var ki insan, çoğu zaman bu geçici yüksekliği kendi ontolojik değeriyle karıştırdığı için, eline geçen şeyi bir araç olarak değil, kendisini meşrulaştıran bir delil olarak görmeye başlar.
İşte bu zihinsel kayma, emanetin ruhuna karşı işlenebilecek en sinsi ihanetlerden biridir; çünkü kendisine verilmiş olanı kendi öz kıymetinin tartışılmaz kanıtı sayan kişi, zamanla başkalarının sesini daha az duyar, başkalarının hakkını daha kolay erteler, başkalarının incinmesini daha hafif bir mesele olarak görür ve sonunda kendi rahatlığını yahut kendi görünürlüğünü, adaletin, merhametin ve hakka riayetin önüne geçirecek kadar iç dengesini kaybeder.
Bu nedenle bir insana, “Elinde ne var?” sorusundan önce, “Elindeki şey seni neye dönüştürdü?” diye sormak gerekir; çünkü esas hakikat orada açığa çıkar.
Eğer bir makam, sahibini daha adil kılmıyorsa; eğer bir imkân, insanın merhamet duygusunu büyütmüyorsa; eğer genişleyen çevre, kalbi daha fazla sorumlulukla doldurmuyorsa; eğer söz hakkı, insanı daha dikkatli, daha ölçülü ve daha mahcup hale getirmiyorsa, o zaman görünürde kazanılmış olan her şey, içeride yavaş yavaş büyüyen bir ahlâkî kayıp anlamına gelecektir.
İnsan bazen kendisini başkalarının nazarında temize çıkarabilir, çünkü dış dünya çoğu zaman görünene bakar, sonucu ölçer, başarıyı alkışlar ve parlaklığı haklılıkla karıştırır; oysa insanın iç dünyasında kurulan muhasebe, dışarıdaki kalabalıkların hiçbiriyle ikna olmayan başka bir dile sahiptir.
Çünkü vicdan, dışarıdan bakıldığında suskun görünse de, aslında insanın hayatı boyunca yaptığı her tercihin, geciktirdiği her hakkın, ötelediği her merhametin, görmezden geldiği her yara izinin ve kendi rahatlığı uğruna susturduğu her hakikatin kaydını tutan sessiz bir kâtiptir.
Bu yüzden insan, bazen başkalarının gözünde güçlü, başarılı, itibarlı ve hatta örnek bir figür gibi görünürken, kendi içine döndüğünde neden açıklayamadığı bir huzursuzlukla karşılaşır; çünkü ruh, kendisini aldatan hikâyelerin tamamına inanmayan tek tanıktır.
Dışarıda kurulan anlatı ne kadar parlak olursa olsun, içerde konuşan hakikat, kendisine yapılan hileyi bilir ve vakti geldiğinde insana kendi çıplak yüzünü gösterir.
İşte bu sebeple asıl temizlik, dış görünüşün kusursuzluğu yahut toplum nazarındaki itibarlı resim değil, içeride kirlenmemiş kalabilme kudretidir; çünkü elin değdiği kir bazen sabunla çıkar, fakat vicdanın üzerine sinen leke, insanın bütün ömrünü kuşatabilecek kadar ağır bir gölge bırakabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken en büyük yanılgılardan biri de, insanın çoğu zaman kendi kötülüğünü doğrudan kötülük olarak yaşamamasıdır; bilakis insan, çoğu kez yaptığı haksızlığı zaruret diye, gösterdiği sertliği prensip diye, taşıdığı kibri vakar diye, başkasını gölgeleyen tavrını liyakat diye, paylaşmaktan kaçınmasını tedbir diye, susması gereken yerde konuşmasını cesaret diye, konuşması gereken yerde susmasını hikmet diye adlandırarak kendi iç muhasebesini bulandırır ve böylece kalbinin üzerine yavaş yavaş meşrulaştırıcı bir sis indirir.
Fakat hakikatin karşısında isimlerin değişmesi, mahiyetin değişmesi anlamına gelmez; çünkü zulmün adı ne konulursa konulsun zulüm, kibir hangi cümleyle süslenirse süslensin kibir, emanete riayetsizlik hangi hesapla gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin emanete riayetsizlik olarak kalır.
Bu yüzden insanın en çok korkması gereken şey, kötülüğü sevmesi değil, kötülüğünü fark etmeyecek kadar ona alışmasıdır; zira alışılmış kir, çoğu zaman en ağır kirdir ve insanın ruhuna en derin yarayı da çoğunlukla böyle görünmez, böyle süregelen, böyle dilin ve mantığın korumasına sığınmış yavaş bozulmalar açar.
O halde emanet bilinci, yalnızca dış davranışları terbiye eden bir ilke değil, insanın kendisine kurduğu mazeret düzenini dağıtan sarsıcı bir aynadır.
Hayatın bize bıraktığı imkânlar içinde en tehlikelilerinden biri de, insanın iyi niyet sahibi olduğuna dair kendisine verdiği peşin beraattir; çünkü kişi, kendisini özünde temiz, aslında samimi, temelde haklı, esasen iyi biri olarak gördüğünde, davranışlarının ürettiği tahribatı gereği gibi değerlendiremez ve zamanla niyetini ahlâkının yerine koymaya başlar.
Oysa ahlâk, yalnızca içimizde taşıdığımız saf arzuların değil, dışımıza vuran adaletin, ölçünün, nezaketin, merhametin ve sorumluluk duygusunun adıdır; bu yüzden kendisini iyi niyetle savunan ama elindeki imkânla başkasının yükünü ağırlaştıran, sözleriyle kalp inciten, yetkisiyle hakkı geciktiren, rahatını korumak adına sessiz kalması gereken yerde bağıran yahut bağırması gereken yerde susan kişi, kendi içinde ne kadar masum hikâyeler anlatırsa anlatsın, emanetin hakkını vermiş sayılmaz.
Bu yüzdendir ki insan, çoğu zaman kendi niyetine değil, kendi izine bakmalıdır; çünkü geride bıraktığı iz, içinde taşıdığı iddiadan daha dürüst bir tanıktır.
Eğer insanın geçtiği yerde kırgınlık çoğalıyor, güvensizlik derinleşiyor, haksızlık olağanlaşıyor, hak sahipleri daha çok bekliyor ve sessizler daha da sessizleşiyorsa, orada imkânın rahmete değil, benliğin genişlemesine hizmet ettiğini kabul etmek gerekir.
Bu noktada insanın kendisine yöneltmesi gereken en sarsıcı soru şudur:
Sana sunulan imkân, rıza makamını çiçeklendirdi mi?
Çünkü insanın eline geçen her şey, onu yalnızca daha etkili kılmak, daha görünür kılmak, daha rahat kılmak yahut daha güçlü kılmak için verilmez; bazen tam tersine, sahip olduğu şeylerle ne kadar mahcup kalabildiği, ne kadar ölçülü yaşayabildiği, ne kadar dikkatli konuşabildiği, ne kadar paylaşabildiği ve ne kadar geri çekilmesi gerektiğini bildiği görülsün diye verilir.
Eğer insana sunulan imkân, onda daha çok şükür doğurmuşsa, daha incelmiş bir ses tonu bırakmışsa, başkalarının hakkı karşısında daha diri bir titizlik üretmişse ve kalbinde “Bana verilen şey benden büyük bir sorumluluk talep ediyor” duygusunu güçlendirmişse, orada emanetin insanı arındırdığı söylenebilir.
Fakat verilen şey, insanda daha çok gösteriş iştahı, daha çok övünme ihtiyacı, daha fazla ayrıcalık beklentisi, daha fazla dokunulmazlık vehmi ve başkalarının emeğine karşı daha kaba bir hoyratlık meydana getirmişse, o zaman nimet görünen şeyin içten içe bir ruhsal çoraklık ürettiğini kabul etmek gerekir. Çünkü rıza makamı, insanın elindekini büyütmesinden önce, elindekinin onu bozmamasını şart koşar.
Modern zamanların en incitici tuzaklarından biri de, başarıyı ahlâkla, görünürlüğü haklılıkla, çokluğu derinlikle ve alkışı doğrulukla karıştıran şaşı bakışıdır; bu nedenle bugünün insanı, elindeki imkânın kendisini neye dönüştürdüğünü sormak yerine, o imkân sayesinde ne kadar görünür hale geldiğiyle meşgul olmakta, ne kadar haklı olduğuna dair içeride vicdanî bir delil aramak yerine dışarıdaki teyit ve takdir mekanizmalarına güvenmektedir.
Oysa kalabalığın alkışı, hakikatin onayı değildir; hatta çoğu zaman alkış, insanın iç sesini duymasını engelleyen en gürültülü perdedir.
Başarı da ruhun temizliğini garanti etmez; yükselmek, insan kalmayı kolaylaştırmaz; çoğalmak, incelmeyi kendiliğinden getirmez; geniş çevreler, derin kalpler üretmez.
Bu yüzden insanın kendisini ölçmesi gereken terazi, dışarıdaki takdir cetveli değil, eline geçen imkânın onu daha çok insan yapıp yapmadığını söyleyen iç muhasebedir.
Eğer insan, görünür hale geldikçe daha çok kendisini konuşuyor, daha çok övünüyor, daha az dinliyor, daha geç özür diliyor ve daha zor mahcup oluyorsa, orada büyüyen şey başarı değil, kalınlaşan benliktir; halbuki hakiki büyüme, insanın çevresini değil, vicdanını genişletmesidir.
İnsanın elindeki imkânla kurduğu ilişkinin en temel ahlâkî ölçülerinden biri de, gücünü kimin için kullandığı, rahatlığını kimin pahasına büyüttüğü ve sessiz kalışlarını hangi menfaat karşılığında satın aldığıdır; çünkü güç, yalnızca aktif kullanımıyla değil, gerektiği yerde kullanılmayışıyla da imtihan eder.
Bir haksızlık karşısında susulan her an, sırf konfor bozulmasın diye ertelenen her itiraz, “Şimdi zamanı değil” diye geçiştirilen her adalet talebi, çoğu zaman emanetin sessizce yitirilmiş parçalarıdır.
Zira insan bazen yaptığı kötülükle değil, yapması gerektiği halde yapmadığı iyilikle de kirlenir; bir hakkın teslimini geciktirmek, doğrudan gasp kadar açık görünmese de, vicdanın terazisinde onun kadar ağır sonuçlar doğurabilir.
Bu sebeple emanet bilinci, yalnızca harama uzanmamayı değil, meşru olanı da kendi rahatının hizmetine indirgememeyi gerekli kılar; çünkü elinin temizliği, yalnızca kirli olana dokunmamakla değil, dokunması gereken yaralara cesaretle uzanmakla da ilgilidir.
Temiz el, yalnızca menfaatten sakınmış el değildir; aynı zamanda kendisine yüklenen sorumluluktan kaçmamış, adaletin ve merhametin talep ettiği yerde geri çekilmemiş, susması gereken yerde susmuş, konuşması gereken yerde konuşmuş, alması gerektiğini almamış, vermesi gerektiğini esirgememiş eldir.
Evet, insan bir gün mutlaka her şeyden ayrılacaktır ve bu ayrılış, varlığın en değişmez kanunudur; fakat herkes ayrıldığı şeylerden aynı iç ferahlığıyla, aynı temizlikle ve aynı vakar duygusuyla ayrılamaz.
Kimi insan, geriye dönüp baktığında elinden alınan şeylerin ardından yalnızca geçiciliği hatırlar ve “Ben, bana verilenle elimden geldiğince iyilik çoğaltmaya çalıştım” diyebilecek bir iç huzuru yaşar; kimi insan ise aynı boşalmış odalara, aynı sönmüş ışıklara, aynı sessizleşmiş kalabalıklara ve aynı kapanmış kapılara bakarken, ardında bıraktığı kırgınlıkların, geciktirdiği hakların, susturduğu seslerin ve büyüttüğü benliğin gölgesinde ağır bir mahcubiyet hisseder.
İşte insan için asıl servet de, asıl emniyet de, asıl izzet de burada belirir; çünkü elindekinin çokluğu değil, ayrılık anında vicdanının susmak zorunda kalmaması kıymetlidir.
Geride kalan şeyin hacmi değil, geriye kalan insanın kalbi önemlidir.
Zira sonunda herkes bir şeyler bırakır, ancak herkes bıraktığı şeylerden aynı temizlikle çıkmaz; kimisi ardında dua bırakır, kimisi burukluk, kimisi güven, kimisi korku, kimisi ferahlık, kimisi de susturamadığı bir iç hesap bırakır.
Bütün bunların ortasında insanın unutmaması gereken en yalın ve en ağır hakikat şudur ki, kendisine verilmiş olan şeyler üzerinde mutlak tasarruf sahibi olmadığı gibi, kendisi de bütünüyle kendisine ait değildir; çünkü insan, yalnızca makamın, servetin, yetkinin ve sözün değil, aynı zamanda zamanın, nefesin, bedenin, aklın, ilişkinin, çocukların, dostluğun, hüznün ve sevincin de emanetçisidir.
Bu bilinç yerleşmediğinde hayat, insana sahiplik yanılsamasıyla yaklaşır ve insan, bir süre sonra her şeyi kendi kudretinin, kendi zekâsının, kendi çabasının ve kendi hak edilmiş üstünlüğünün sonucu gibi görmeye başlar; oysa sahiplik vehmi büyüdükçe şükrün sesi kısılır, tevazunun omurgası zayıflar ve insafın alanı daralır.
Bundan dolayı emanet fikri, yalnızca dindar bir dilin ahlâkî tavsiyesi değil, insanı kendisinin taşkınlığından koruyan temel bir varoluş terbiyesidir.
Kim elindekini mutlak hakkı olarak görürse, gün gelir başkasının hakkını hafife alır; kim elindekini bir lütuf ve sınav olarak görürse, gün gelir o lütfun kendisinden büyük bir sorumluluk istediğini anlar ve böylece hakikate daha saygılı, insana daha dikkatli, hayata karşı daha mahcup bir yürüyüş kazanır.
İnsanın kendisini tartacağı en güvenilir mizan, bu yüzden, başardıklarıyla övünmesini sağlayan dış başarı cetveli değil, eline bırakılan dünya parçasını ne kadar arı, ne kadar adil, ne kadar merhametli ve ne kadar mahcup taşıdığını gösteren vicdan terazisidir.
Şayet kişi, sahip olduğu her imkân karşısında biraz daha dikkatli, biraz daha ürkek, biraz daha hassas ve biraz daha sorumlu hale geliyorsa, orada emanetin ruha işlediği söylenebilir; ancak insan, elindekiler arttıkça kendisini daha dokunulmaz, daha vazgeçilmez, daha merkezi ve daha haklı hissetmeye başlıyorsa, orada emanetin yükü taşınmamış, yalnızca onun gölgesinde benlik büyütülmüş demektir.
Hayatın bize sunduğu hiçbir şey, bizi insanlıktan muaf tutmaz; aksine bize verilen her şey, insan kalmanın ne kadar zor, ne kadar ince ve ne kadar titiz bir emek istediğini daha açık biçimde hatırlatır.
Bu sebeple dönüp kendimize sormamız gereken soru, ne kadar yükseldiğimiz, ne kadar çoğaldığımız, ne kadar görünür olduğumuz yahut ne kadar alkış aldığımız değildir; asıl soru şudur:
Bize verilen şey, bizi hakikate mi yaklaştırdı, yoksa bizi kendi nefsimizin daha mahir bir savunucusuna mı dönüştürdü?
Hayatın en ağır muhasebesi de belki tam burada başlar; çünkü insan, kimi zaman başkalarına karşı değil, en çok kendi içindeki sessiz hâkime karşı mahcup olur ve o mahcubiyet, dışarıda hiçbir dile dökülmese bile, ruhun en tenha yerlerinde büyüyerek insana bütün geçmişini yeniden okutacak kadar güçlü bir aynaya dönüşür.
Bu nedenle asıl korunması gereken şey, makam değil vakar, servet değil insaf, güç değil ölçü, görünürlük değil vicdan, başarı değil temiz kalabilme kudretidir; çünkü bir gün her şey çekilip gittiğinde, elde kalacak olan ne alkış, ne unvan, ne çevre, ne de geçici üstünlükler olacaktır.
Elde kalacak olan, insanın elinden geçenlerin ruhunda bıraktığı izdir ve o izin temizliği, bu dünyada kurulabilecek en büyük huzurun, en sahici vakar duygusunun ve en dürüst insanlık payesinin temelidir.
İşte bu yüzden insan, kendisine bırakılan her imkân karşısında biraz daha eğilmeyi, biraz daha susmayı, biraz daha düşünmeyi, biraz daha mahcup kalmayı ve biraz daha hakka yaklaşmayı öğrenmek zorundadır; çünkü emaneti hakkıyla taşımanın ilk şartı, onu mülk değil imtihan bilmektir ve vicdan, bu bilincin kaybedildiği yerde önce sessizleşir, sonra ağırlaşır, en sonunda da insanı kendi içinden yargılar.