2026-04-02
DAR AĞACINDA YARGILANAN İNSANLIK
Tarih, yeryüzünün geniş düzlüklerinde yankılanan kılıç şakırtılarından, gökyüzünü yırtan top seslerinden ve genzi yakan barut kokularından ziyade; ekseriyetle soğuk mahkeme duvarlarına çarpan tokmak seslerinde, meclis tutanaklarının ruhsuz bürokrasisinde veya bir infaz yasasının sanki çok sıradan bir idari tedbirmiş gibi dolaşıma sokulan maddelerinde kendi kesin hükmünü icra eder.
İnsanlık denilen o ağır, kadim ve korunması her devirde bedel isteyen emanet, çoğunlukla tam da böylesi kırılma eşiklerinde, yalnızca kimin toprağa düştüğü ya da kimin celladın elinden tesadüfen kurtulduğu üzerinden değil; kötülüğün hangi hukuki kılıflarla meşrulaştırıldığı ve bu organize karanlık karşısında bireysel vicdanların ne kadar ayakta kalabildiği üzerinden sarsılmaz bir tartıya çıkarılır.
Ölümün bir kağıt parçasıyla, kuru bir mühürle ve hissiz bir imza ile sıradanlaştırıldığı o steril ve iyi aydınlatılmış salonlarda, masum kanının sarsıcı kokusu resmi evrakların o eski kağıt kokusuna karışır.
Bugün Filistinli tutukluların idamını mümkün kılan o kanlı düzenleme etrafında koyulaşan karanlık da, yalnızca belirli kişilerin hukuki akıbetine dair teknik bir ayrıntı, sınırları çizilmiş bir devletin güvenlik refleksi ya da savaş şartlarının ürettiği geçici bir sertlik olarak görülemez.
Zira karşımızda bütün çıplaklığıyla duran dehşet; insan kanını istatistiki bir rakama, şehirlerin topyekûn yıkımını stratejik bir operasyona, toprağın gasp edilmesini sarsılmaz bir devlet hakkına ve mutlak zulmü de soğuk bir hukuk metnine dönüştürmeye azmetmiş kolektif bir aklın, kendi vahşetini medeniyet maskesi altında tahkim etme teşebbüsünden başka bir şey değildir.
Bu bakımdan o mahkeme kürsülerinde yargılananlar yalnızca esir düşmüş çaresiz bedenler değildir; orada asıl mahkûm edilmek istenen, hukukun adaletle olan o hayati bağını koparan siyasal akıl, insan hakları söyleminin dünyadaki sahteliği ve bu sistematik kıyımı dilsiz birer izleyici gibi seyreden modern dünyanın felç olmuş vicdanıdır.
İşgalci bir akıl, namlusunu bir coğrafyaya çevirdiğinde, o bölgenin sadece yeraltı zenginliklerine, sınır hatlarına veya stratejik tepelerine göz dikmez; o karanlık ve yutucu zihniyet, toprağın derinliklerine uzanan kimsesiz mezarı, dededen toruna fısıldanarak aktarılan hatırayı, uykudan önce anne ağzından dökülen telaşlı ninniyi, avludaki asırlık zeytin ağacının gölgesini, sokağın kadim hafızasını ve insanın yurduyla kurduğu mahrem, mukaddes, sarsılmaz bağı da bütünüyle tasfiye etmek ister.
Bu yüzdendir ki, Filistin’de on yıllardır süregelen bu ağır yıkımı yalnızca diplomatik bir çatışma, siyasi bir kriz veya uluslararası bir sınır ihtilafı parantezine hapsederek okumak; meselenin ontolojik derinliğini ıskalamak bir yana, kötülüğün o ince işçilikle çalışan mekanizmasını da kitlelerin gözünde görünmez kılmak anlamına gelir.
Zira insanların evlerini bir gecede başlarına yıkmak, şehirleri devasa birer açık hava hapishanesine çevirmek, çocukları henüz büyümeden o soğuk betonların altında kefensiz bırakmak ve sonra bütün bu hoyratlığı kanun adı verilen kağıt parçalarının arkasına saklayarak ona cezai bir meşruiyet görüntüsü kazandırmak; ilkel bir kabile şiddeti değil, aksine son derece hesaplı, steril ve eğitimli bir tahakküm stratejisidir.
Yani bugünkü modern(!) barbarlık, elinde kılıçla bağıran bir güruhun dağınıklığında değil; kravatlı adamların, klimalı salonlarda, önlerindeki mikrofonlara yavaşça konuşarak bir halkın ölüm fermanını oylamalarındaki o ürpertici sakinlikte gizlidir. Zira mahkeme salonları, adaletin tecelli edeceği mukaddes mekânlar olmaktan çıkıp, önceden yazılmış cinayet senaryolarının onaylandığı noter dairelerine dönüştüğünde, oradaki yargıç cübbeleri de hukukun değil, kurumsallaşmış bir cinnetin üniformaları haline gelir.
Adanmış ömürlerin, uykusuz gecelerin ve vicdanı kanayan yorgun kalplerin tecrübesiyle bugün çok daha net anlıyoruz ki; üzerinde devlet mührü taşıyan her resmi karar adalet, madde madde yazılmış her yaldızlı metin de hukuk sayılamaz.
Çünkü hukuk, aslında zayıfı korumak, güçlünün bitmek bilmez ihtiraslarına set çekmek ve yeryüzündeki insani dengeyi sağlamak için icat edilmiş aşılmaz bir insanlık zırhıyken; gücün şımarık ve denetimsiz elinde o zırh, zayıfı ezmek için kullanılan yontulmuş ve zehirli bir mızrağa dönüşür.
Bizler bugün şahit olduğumuz gibi gücün buyurgan, emredici ve yutucu diliyle hakikatin o sessiz, mütevazı ama sarsılmaz dili arasındaki aşılmaz uçurumu kaybetmeye başladığımız an, asıl büyük esaretin kapılarını kendi ellerimizle aralamış oluruz.
Çünkü okuyor, biliyor ve görüyoruz ki tarihin en onulmaz yaraları, en büyük felaketleri ve en kanlı kıyımları sanıldığı gibi mutlak bir kanunsuzluktan, anarşiden veya kuralsızlıktan değil; tam tersine zorbalığın kanun kılığına girerek kutsanmasından ve tartışılmaz bir nizam olarak toplumlara dayatılmasından neşet etmiştir.
Kendi şiddetini yeryüzünün tek gerçeği kılmak isteyen o kibirli ve sınır tanımaz otoriteler, masumların canını almadan önce kelimeleri işgal eder, 'güvenlik', 'medeniyet', 'düzen' gibi kavramların içini sinsice boşaltır ve nihayetinde hukuku, adaletin sadık hizmetinden söküp alarak gücün emrine amade bir infaz aracına dönüştürür. Hukuk metinleri de, bir toplumu koruyan ahlaki bir çatı olmaktan çıkıp, katliamları temize çeken bir argümana dönüştüğünde, insanlık zaten kendi kazdığı o karanlık ve derin çukurun içine düşmüş demektir.
Filistinli esirlerin boynuna bir ilmek geçirmeyi hedefleyen her yasal düzenleme, yalnızca fiziksel bir ölüm ihtimali üretmekle kalmaz; aynı zamanda insanın insan olmaktan kaynaklanan o dokunulmaz yaşama hakkını, varoluşun en temel ilkesini işgalci ve zalim bir devletin merhametsiz iznine bağlayarak hayatın köklerine kezzap döker.
Bir devletin meclis çoğunluğuna yaslanması, gökyüzünü karartan devasa bir askeri teknolojiye hükmetmesi, diplomatik masalarda vetoları satın alabilmesi ya da yalanı hakikat gibi sunan uluslararası propaganda makinelerine sahip olması, onun işlediği cinayetleri ahlaki bir zemine taşıyamaz.
Nasıl ki kağıt üzerine dökülen hiçbir koyu mürekkep, toprağa sızmış masum kanının sıcak izini silemiyorsa; alkışlarla ve oy çokluğuyla geçirilmiş hiçbir kanun maddesi de yıkıntılar arasında evladının cansız bedenini arayan bir annenin göğsü yırtarcasına attığı o çığlığı tarihin hafızasından söküp atamaz.
İnsanın insana yapabileceği en sofistike kötülük, onu sadece öldürmek değil; bu korkunç cinayeti işlerken bütün yeryüzünü bunun meşru, hukuki ve devlete ait bir hak olduğuna ikna etmeye çalışmaktır. Ölüm tehdidinin, şiddetin ve yasal çerçevenin hakikati ebediyen teslim alabileceğine dair duyulan o kibirli inanç, zalimin eninde sonunda kendi kurduğu o kibir kulesinin altında kalacağının da en kesin habercisidir.
Zindanın havasız karanlığında yıllarını tüketen, gökyüzünün mavisini ancak paslı tel örgülerin arasından, o da parça parça hayal edebilen, buna rağmen onurundan, inancından ve insani duruşundan milim sapmayan birine darağacını göstermek; dışarıdan bakıldığında mutlak bir kudret gösterisi, yenilmez bir devlet mekanizmasının şovu gibi sunulabilir. Fakat bu beyhude çaba, aslında direnen ruhun sarsılmazlığı karşısında duyulan o derin, gizlenemez ve zalimin içini kemiren korkunun en açık itirafıdır.
Ölümle, yasayla ve darağacıyla terbiye edilebileceği sanılan bir insan, eğer ölümü zaten hakikate sadakatin muhtemel ve şerefli bir bedeli olarak çoktan kendi varoluşuna katmışsa, celladın elindeki o en keskin balta bile havada asılı kalır ve bütün hükmünü yitirir.
Çünkü insanın boynuna geçirilen o kalın urgan, onun savunduğu manayı ortadan kaldırmaya yetmediği gibi; o manayı daha yakıcı, daha görünür ve daha ebedi bir meşaleye dönüştürerek karanlığın tam kalbine saplar.
Ölümden korkmayan, varlığını hakikatin şahitliğine adamış bir bedeni infaz etmek, aslında o bedeni öldürmek değil; onu bütün bir insanlığın vicdanına yıkılmaz bir anıt olarak dikmek anlamına gelir.
Tarih ve güncel şahittir ki; hakikatten korkmayan insanı sadece fiziksel bedeni üzerinden yenmeye, kırmaya ve diz çöktürmeye çalışan her iktidar, eninde sonunda o sarsılmaz irade kayasına çarpacak ve kendi ahlaki çöküşünün hızlanan ivmesiyle tarihin çöplüğüne yuvarlanacaktır.
Fakat bugün bizi yalnızca karşı tarafın kan donduran hoyratlığıyla yüzleştiren, failin çirkinliğini yüzümüze çarpan tek taraflı bir manzara yok; bizi aynı zamanda kendi iç dünyamızın karanlık dehlizleriyle, çürüyen irademizle ve kaçamayacağımız kadar ağır bir ahlaki iflasla baş başa bırakan devasa bir ayna var.
Çünkü Mescid-i Aksa’nın o kadim ahşap kapılarına vurulan soğuk demir kilitler, düşmanın sadece o mekana fiziksel girişi engellemek üzere tasarladığı teknik veya askeri bir müdahaleden ibaret değildir; o kilit, yeryüzüne dağılmış iki milyarı aşkın devasa bir kalabalığın iradesine, hafızasına, izzetine ve ilahi emanet karşısında taşıması gereken mutlak sorumluluk duygusuna vurulmuş paslı bir prangadır.
Bir mabedin kapıları zorbalıkla kapandığında yalnızca taş döşeli o geniş avlu sessizliğe bürünmez; o ağır ve ürpertici sessizlik, o mabede yönelmesi gereken kalplerin ne kadar dağınık, o mabedin davasını omuzlaması gereken toplulukların ne kadar gevşek ve dünyevi bağlara ne kadar tutkun hale geldiğini bütün çıplaklığıyla ifşa eder.
Bizler ekseriyetle o demir zinciri dışarıda, düşmanın elinde arar ve öfkemizi o somut nesneye yöneltip vicdanımızı rahatlatırız; oysa dışarıdan gelen her pranga, içeride çoktan kırılmış bir iradeyi, hissizleşmiş bir vicdanı ve uyuşukluğa teslim olmuş bir zihni bulduğu için bu kadar kolay yerleşir, bu kadar uzun süre kalıcı olur.
Bugün bizim ruhumuzu en çok kanatması gereken şey, karşı tarafın sahip olduğu o acımasız yıkım kapasitesinden ziyade, kendi saflarımızda giderek kökleşen, sıradanlaşan ve mazeretlerle meşrulaştırılan o büyük uyuşukluktur.
Zillet denilen o karanlık ve boğucu kuyu, sanıldığı gibi orduların savaş meydanlarında aldığı kanlı yenilgilerle, sınırların gerilemesiyle ya da bayrakların düşmesiyle kazılmaz. O kuyu, savaşlardan çok daha önce; kalbin en gizli odalarında doğan o sinsi gevşemeyle, ruhta urlar gibi büyüyen konfor arzusuyla, hakikatin ağır bedelini şahsi rahatın gerisine itme alışkanlığıyla ve insanın kendi kurduğu o küçük, güvenli düzenini uzaktaki kardeşinin kanayan yarasından daha mühim görmeye başlamasıyla azar azar derinleşir.
Servet banka hesaplarında kabardıkça cesaretin göğüs kafesinde daralması, kalabalıklar milyarları buldukça iradenin paramparça olup rüzgârda savrulması, devasa kubbeler gökyüzüne yükseldikçe omuzlardaki ahlâki yükün giderek hafiflemesi ve ibadetin şekliyle ahlâkın özü arasındaki o korkunç uçurumun her geçen gün biraz daha açılması bir tesadüf eseri değildir. Bu tablo, konforu hakikatin önüne geçiren, itirazı sadece dilde bırakan ve kitleleri kendi gündelik hayatlarının gönüllü köleleri haline getiren çok profesyonel bir toplum mühendisliğinin acı meyvesidir.
Bütün bu kanlı trajedi karşısında lüks konferans salonlarının o ağır avizeleri altında kurulan şatafatlı cümleler, diplomatik masalarda kimseyi incitmemek adına büyük bir titizlikle tartılarak dolaştırılan suya sabuna dokunmayan ifadeler ya da parlak ekranlarda periyodik bir görevmiş gibi tekrarlanan ölçülü kınamalar; insana sadece bir an için görevini yapmış olmanın o sahte, uyuşturucu ve son derece tehlikeli huzurunu verebilir.
Fakat tarihin o acımasız defterine kazınmalıdır ki; insanın kendi hayatından, cebinden, kariyerinden veya rahatından zerre kadar bedel ödemeden sarf ettiği hiçbir süslü söz gerçek acının yanına bile yaklaşamaz ve şahsi nizamını bozmayı göze almayan hiçbir risksiz öfke, tarihin o sert akışına müdahale etme kudretini kendinde bulamaz.
İnsanlar esareti genellikle bileğe vurulan soğuk bir demirle, mutlak yenilgiyi toprağın harita üzerindeki kesin kaybıyla, zilleti ise düşmanın yenilmez kuvveti karşısında çaresizce geri çekilmekle izah etme eğilimindedir. Oysa hakikatin o keskin neşteri daha derine indiğinde açıkça görülür ki; asıl ölümcül esaret önce içeride, zihnin mazeretlere teslim olmasıyla başlar ve insanı yere seren o görünmez yular çoğu zaman dışarıdaki düşmanın elinden değil, kişinin kendi zaaflarından ve korkularından örülür.
Bir toplum, inancının sarsılmaz bir emir olarak sunduğu adaleti kendi ekonomik çıkarlarının, ticari anlaşmalarının gerisine ittiği; çocuklarının müreffeh geleceği adına başka çocukların bugünkü parçalanmış bedenlerine suskun kaldığı ve bütün bu utanç verici geri çekilmeleri de 'gerçekçilik', 'strateji' veya 'jeopolitik denge' gibi yaldızlı kelimelerle meşrulaştırdığı anda, düşmanın onun için kurabileceği en büyük tuzağı kendi elleriyle kendi kalbine kurmuş demektir.
Bugün sırtımızda taşıdığımız en ezici yük, düşmanın sahip olduğu askeri teçhizat üstünlüğü veya diplomatik gücü değil; kendi vicdanımızı yavaş yavaş felç eden, hakikati apaçık tanıdığı halde onun gerektirdiği eylemi sürekli erteleyen o yumuşak, o sinsi ve o zehirli mazeret dilidir.
Zira insan çoğu zaman açık bir inkârla, keskin bir itirazla veya dinden dönerek çürümez; o, hakikati bildiği, doğruyu gördüğü ve ne yapması gerektiğini anladığı halde, harekete geçmeyi sürekli yarına bırakan o konforlu erteleme hastalığıyla içten içe çürür.
Meseleye ilahi vahyin o sarsıcı, tavizsiz ve insanı yerinden eden ölçüsüyle yaklaştığımızda, taşıdığımız vehametin boyutu çok daha ürkütücü bir berraklık kazanır.
Eğer gösterişli mekanlarda, büyük kalabalıklarla ifa edilen o kusursuz ritüeller insanı yeryüzündeki haksızlık karşısında yerinden sıçratmıyor, onun gece uykusunu bölmüyor, onu zalimin karşısına dikmiyor ve uzaktaki kardeşinin acısını kendi sıcak yatağından daha mühim bir mesele kılmıyorsa; o ibadetin insanın ruhsal dokusunda bıraktığı iz üzerinde derin, sancılı ve acımasız bir muhasebe yapmak elzemdir.
Kâbe’nin etrafında tavaf ederken mermerlere dökülen sıcak gözyaşları, gece yarıları eller göğe açılarak edilen o uzun dualar, kalabalık meydanlarda hep bir ağızdan atılan hamasi sloganlar ya da dijital ağların uçsuz bucaksız boşluğunda paylaşılan sanal öfke cümleleri; eğer somut bir fedakârlığa, düzen bozucu bir ahlâki kararlılığa ve kişinin kendi nefsinden, kendi cüzdanından eksilttiği hakiki bir eyleme dönüşmüyorsa, zamanla insanı ayağa kaldıran birer direniş imkânı olmaktan tamamen çıkar. Onlar bir süre sonra, kişiyi kendi vicdanıyla sahte bir barışa sürükleyen, onu rahatının içinde onaylayan ve "ben görevimi yaptım" hissini vererek asıl eylemi öldüren tehlikeli birer teselli aracına dönüşür.
Çünkü din dediğimiz mutlak değerler matematiği, yeryüzündeki nizamı kuran o ilahi ölçü; insanı yalnızca teskin etmek, onun içini serinletmek, dünyevi dertlerine psikolojik bir merhem olmak ve dünya hayatındaki yürüyüşünü sorunsuz kılmak için indirilmemiştir.
O, tam aksine, gerektiğinde insanın en tatlı uykusunu kaçırmak, zulme ve haksızlığa olan bütün uyumlu tahammülünü paramparça etmek, insanın kendi elleriyle kurduğu o steril konfor düzenini ilahi adalet terazisinde tartmaya zorlamak için de gelmiştir.
Bu yüzden ibadetin şekli milimi milimine korunurken ruhu o eylemin içinden çekilip alındığında, insan kendisini hâlâ doğru yerde duran sadık bir inanan sanabilir; oysa hakikat, çoğu zaman tam da o kendini güvende hissettiği körlük anında onun hayatından usulca çekilmeye başlamıştır.
Ruhun içsel kıblesi şaştığında, bedenin fiziksel olarak o mukaddes yöne doğru dönmesi tek başına bir kurtuluş beratı sağlamaz; çünkü secde yalnızca alnın cansız bir kumaşa veya taşa yahut da toprağa değmesi biçiminde algılandığında, insan ile hakikat arasındaki en canlı damarlardan biri daha kupkuru bir alışkanlığa, bir şekil perestliğe dönüşür.
Eğer kalp gizliden gizliye dünyevi güce, banka hesaplarına, makamın emniyetine ve kişisel çıkara rükû ediyorsa; insan, ilk kıblenin kapıları kilitlenirken ve bombalar altında çocuklar ölürken kendi evinin sıcaklığını kaybetmemeyi en büyük başarı sayıyorsa, bedenin yönelişiyle ruhun yönelişi arasında büyüyen bu korkunç ayrılık onu er ya da geç o korktuğu ölümün kucağına zillet içinde teslim edecektir.
Bütün bu yıkımın, bu sağır edici gürültünün ve her gün üzerimize boca edilen o kanlı istatistiklerin ortasında, kendi yakamıza yapışarak kendimize sormamız gereken en yakıcı, en acımasız soru şudur:
Biz yeryüzünde var olurken gerçekten neyi korumaya çalışıyoruz?
Eğer bütün enerjimizle, bütün aklımızla ve bütün siyasi manevralarımızla korumaya azmettiğimiz şey sadece kendi banka hesaplarımız, ticari işbirliklerimizin kusursuz istikrarı, makamlarımızın pürüzsüz bekası ve modern dünyanın gözündeki makul, ölçülü, uyumlu görüntümüz ise; biz çoktan hesabı verilemeyecek büyük bir ahlâki iflasın tam kalbine düşmüşüz demektir.
İnsan bazen sımsıkı sarıldığı, üzerine titrediği ve mutlak surette sahip olduğunu sandığı o fani nesneleri korumaya çalışırken; asıl kendisini, ruhunun o görünmez omurgasını ve varoluşunu anlamlı kılan vicdanının haysiyetini geri dönülmez biçimde yitirir.
İnanç, hayatın olağanüstü kriz anlarında, başımız sıkıştığında veya çaresiz hissettiğimizde geçici olarak sığınılan duygusal bir liman, psikolojik bir terapi seansı değildir; inanç, gündelik hayatın bütün rutinlerini, ekonomik önceliklerini, dostluk ve düşmanlık sınırlarını sil baştan düzenleyen sarsılmaz bir kurucu irade olmak zorundadır.
Aksi takdirde insan, dilinde mutlak yaratıcının adını bir tesbih gibi tekrarlarken; kalbinin en derin odalarında dünyanın, makamın, yoksulluğun ve gücü elinde tutanların korkusunu büyütür. Bu gizli korku öylesine sinsidir ki, kişi farkına bile varmadan bütün hayatını, bütün ticari ilişkilerini ve bütün gelecek planlarını tam da kürsülerde karşı çıktığını iddia ettiği o karanlık sömürü düzenine kusursuzca uyumlu hale getirir.
Zulüm, yalnızca o uzak topraklarda, kanayan coğrafyalarda, sınır boylarında veya paslı tel örgülerin arkasında at koşturmaz; o aynı zamanda bu uyuşukluğun açtığı gediklerden insanın iç dünyasına sızar, zihnindeki o konforlu mazeretlerin arkasına gizlenir ve kişiyi kendi rahatının uysal, itirazsız bir esiri haline getirir.
Bu büyük varoluş imtihanının en sahici sınavı, başkalarının işlediği kanlı zulmü yüksek perdeden teşhir etmekten ziyade; kendi gündelik hayatımızda hakikatin hangi noktada menfaatle yer değiştirdiğini, kardeşlik iddiamızın hangi noktada sadece kitleleri coşturan bir hitabet sanatına dönüştüğünü bütün acısıyla itiraf edebilmektir.
Üstelik bu ağır iç aynaya korkmadan bakıldığında görülen o parçalanmış manzara, sadece düşmanın gücünden duyulan anlık bir korkunun ürettiği basit bir geri çekilmenin sonucu değildir; o manzara, yıllar yılı birikmiş bir alışkanlığın, dünyevi parçalanmışlığın ve uzun zamandır içselleştirilmiş o gizli güç hayranlığının da doğrudan neticesidir.
Çünkü insan bir süre sonra zulmün o devasa büyüklüğüne, akıl almaz hoyratlığına değil; kendi acizliğine, o zulme karşı ne kadar az şey yapabildiğine alışır. Alıştıkça içindeki o mukaddes itiraz ateşi sönmeye yüz tutar; ekrana bakıp üzülmeyi, ağlamayı ve kınamayı sürdürse bile, kendi hayatında bir şeyleri feda etmeyi ve değiştirmeyi bütünüyle bırakır. Değişmeyi ve bedel ödemeyi bıraktıkça da, kalbinde taşıdığı o pasif, o eylemsiz üzüntüyü sanki büyük bir ahlaki imtiyazmış, devasa bir devrimmiş gibi omuzlarında taşımaya başlar.
İşte çağımızın en sinsi, en zor fark edilen çürümelerinden biri budur; çünkü insan uzaktaki acıya yabancılaştığında aniden zalime benzemez belki, fakat mazlumun taşıdığı o ağır yüke bütünüyle yabancılaştığı için kendi insanlığını ve vicdanını yavaş yavaş kaybeder.
Böyle bir kayıp bir günde, bir gecede veya tek bir olayla fark edilmez belki ama yıllar sonra geriye dönüp bakıldığında, insanın içinde onu ayağa kaldırabilecek, tarihe müdahale edebilecek ne kadar büyük bir kuvvet bulunduğu ve buna rağmen hangi ucuz konforların, hangi küçük ticari hesapların, hangi yersiz korkuların bu ilahi kuvveti çürüttüğü çok daha açık biçimde görülür. İşte tam o dehşetli idrak anında, kaybedilen şeyin yalnızca siyasi bir kudret, askeri bir üstünlük ya da jeopolitik bir denge olmadığı; aynı zamanda insanın kendi içindeki o ilahi ölçü, o sarsılmaz terazi olduğu acı bir tokat gibi yüzümüze çarpar.
Bugün pek çok insan, öfkesini süslü cümlelere döktüğü, kederini dijital mecralardaki paylaşımlarla görünür kıldığı ve sadece kendi yankı odasında yankılanan duygusal bir tanıklık sergilediği için kendisini ahlaki sorumluluğun eşiğine kadar gelmiş, hatta o eşiği çoktan geçmiş saymaktadır.
Oysa uzaktan, güvenli bir mesafeden tanıklık etmek ile bizzat o ateşin içine girerek yükümlülük altına girmek arasında veya kalpteki geçici hissediş ile hayattaki somut bedel arasında; gözden akan keder ile zalimin düzenini sarsan dönüşüm arasında aşılması gereken devasa, sarp ve sarsıcı bir mesafe vardır.
İçten kopup gelen saf bir üzülüş, merhametin o ilk sıcak kıvılcımı elbette küçümsenemez; fakat insanı oturduğu yerden kaldırmayan, marketteki tercihlerini değiştirmeyen, siyasi ve ekonomik çıkar düzenini sarsmayan ve onu başkasının acısı karşısında yeniden, daha sert bir biçimde kurmayan bir üzülüş, sadece bir duygu israfıdır.
Eyleme dönüşmeyen, insanın kendi canını yakmayan, onu konfor alanından dışarı atmayan her üzüntü, bir süre sonra vicdanı besleyen diriltici bir pınar olmak yerine; onu sadece avutup uyutan, pasifleştiren ve kurulu düzene entegre eden tehlikeli bir masala dönüşür.
Bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla felaket haberi izlemek, daha fazla kanlı görüntü paylaşmak ya da daha sert beddualar etmek değildir; asıl ihtiyaç, sahip olduğumuz bu yalın bilgiyi ahlâki bir karara, o kararı tavizsiz bir sürekliliğe, sürekliliği de kitleleri dönüştürecek ortak bir sorumluluk bilincine çevirebilmektir. Ancak o mukaddes eşik aşıldığında öfke, geçici bir psikolojik boşalma, bir deşarj yöntemi olmaktan çıkar ve tarihin o ağır çarklarına müdahale edebilecek sahici, kurucu ve yıkılmaz bir iradeye dönüşür.
Bilinmelidir ki;
Tarihin o unutkanlığa asla geçit vermeyen, acımasız ve soğuk hafızası yalnızca yeryüzünü kana bulayan zalimleri, şehirleri haritadan silen işgalcileri ve darağaçlarını kuran muktedirleri kaydetmez. O şaşmaz ve tarafsız kayıt defteri, zulüm bütün ağırlığıyla hüküm sürerken hangi toplumların diri kalabildiğini, hangilerinin o süslü mazeretlerinin arkasına sığındığını, hangilerinin hakikati bütün çıplaklığıyla gördüğü halde kendi sıcak konforunu terk etmeye cesaret edemediğini de ince ince kaydeder.
Yarın, bu fırtına dindiğinde geçmişe dönüp bakıldığında sayfalara yalnızca gökten yağan bombardımanlar, aylar süren açlık kuşatmaları, meclislerden geçen işgal kararları ve mahkemelerden çıkan o yasa dışı idam düzenlemeleri yazılmayacaktır. Aynı sararmış sayfalara, bütün o kanlı trajedi yaşanırken, çocuklar paramparça edilirken kimlerin o işgalcilerle ticaretini hiçbir şey olmamış gibi yüzsüzce sürdürdüğü, kimlerin uluslararası diplomatik dengeler ve devlet aklı adına derin bir suskunluğa büründüğü de yazılacaktır. Kimlerin ekran karşısında sahte bir üzüntü gösterisi sergileyip fiili hayatta tüketiminden, rahatından zerre vazgeçmediği, kimlerin çok büyük, çok hamasi sözler söyleyip masanın altında ne kadar küçük, ne kadar bayağı hesaplar yaptığı da tarihin o silinmez satırlarında yerini alacaktır.
Zira tarihin hafızası, insanların günü kurtarmak için birbirine anlattığı o yumuşak, o ikna edici ve vicdan aklayıcı mazeretlerden çok daha katı, çok daha tavizsizdir.
Çünkü tarih, insanın dilinden dökülen niyet beyanını, kalbindeki saklı merhameti ya da iyi niyetli temennilerini değil; sahada ne kadar bedel ödeyip ödemediğimizi, şahsi rahatımızdan hakikat uğruna ne ölçüde vazgeçtiğimizi ve dünyayı dönüştürmek için ne kadar sahici bir alan açtığımızı esas alır.
Bu nedenle, bugün kendi yakamıza yapışarak sormamız gereken en esaslı soru, düşmanın ne kadar zalim, ne kadar barbar ya da ne kadar donanımlı olduğu değildir; asıl mesele, bizim bu vahşet karşısında ne kadar dürüst, ne kadar samimi ve kendi iddialarımıza ne kadar sadık olduğumuzdur.
Çünkü zalimin hoyratlığı, kan dökücülüğü ve hukuk tanımazlığı zaten onun varoluş tabiatının, karanlık kodlarının doğal bir gereğidir; asıl tarihin yönünü belirleyecek olan şey, mazlumun hemen yanı başında kaya gibi durması gerekenlerin kendi içlerinde ne kadar sahici, ne kadar bedel ödemeye hazır bir vicdan taşıdığıdır.
Bugün bize düşen ve bizi bir ateş çemberinden geçirecek olan en acil görev, ekran başında öfkenin sesini daha da yükseltmekten, daha büyük kalabalıklarla daha yüksek desibelli sloganlar atmaktan önce; vicdanın o ağır, o sarsıcı ve tavizsiz iç disiplinini şahsiyetimizde yeniden kurmaktır.
Eğer gerçekten Aksa’nın kapılarına vurulan o ağır demir kilidin, sadece Filistin'deki bir mabedin değil, bizzat bizim kendi iç dünyamızın, kendi irademizin de kilitlenmesiyle ilgili olduğuna iman ediyorsak; işe önce kendi kalbimizi felç eden o tüketim alışkanlıklarıyla savaşarak başlamak zorundayız.
Bizi yalnızca ekran başında izleyen, izledikçe hissizleşen, hissizleştikçe durumu kanıksayan birer dilsiz seyirciye dönüştüren o konfor rejimiyle; bütün ahlaki ve insani sorumluluklarımızı Twitter'da atılan bir kınama cümlesine, imza atılan dijital bir dilekçeye havale eden o iç rahatlatıcı sahte dille kanlı bıçaklı bir hesaplaşmaya girmek zorundayız.
Devrilmiş, ufalanmış ve sınırları cetvellerle çizilmiş bir ümmetin, o derin uykusundan sıyrılarak yeniden ayağa kalkması; yalnızca dışarıdaki, sınırlardaki düşmana diş bilemesiyle, ona lanet okumasıyla mümkün değildir.
Bu diriliş, önce içerideki, kendi içimizdeki korkaklıkla, o bitmek bilmez çıkarcılıkla, harekete geçmeyi yarına bırakan ertelemeyle, paramparça olmuş gündemlerle ve "ben tek başıma ne yapabilirim ki" diyerek birbirini ucuz mazeretlerle oyalayan o hastalıklı, çürük zihniyetle yüzleşmesiyle mümkündür.
Bu devasa yüzleşme asla kolay bir hesaplaşma değildir; zira insan fıtratı, kendi kusurunu örtmek için başkasının suçunu, düşmanın barbarlığını teşhis etmeyi her zaman daha kolay, daha zahmetsiz ve daha az sancılı bulur.
Fakat gözden kaçırılan hakikat şudur ki; kan ter içinde kalınan o ağır iç muhasebe yapılmadan dışarıya karşı edilen her kınama eksik, kendi çıkar düzenimizden bir arınma olmadan zalime karşı kurulan her lanet cümlesi hedefe ulaşmadan düşecek kadar kısa ömürlü kalmaya mahkûmdur.
Bütün bu ataleti kırmak ve bu karanlık girdaptan çıkabilmek için elzem olan tek şey; öfkeyi boşa savrulan bir buhar olmaktan çıkarıp, zalimin sistemini kilitleyecek bir eyleme tercüme edecek; imanı, cami avlularından çıkarıp sokağın, ticaretin ve siyasetin ortasında omuzlanan bir sorumlulukla buluşturacak ve acıyı sadece ekranda seyredilen bir dizi görüntüsü olmaktan çıkarıp hep beraber omuzlanacak ortak bir ağırlık haline getirecek olan ahlâki bir seferberliktir.
Bu büyük seferberlik yalnızca belirli günlerde belirli meydanlarda toplanıp bayrak sallamaktan ibaret, dar ve şekilci bir eylem türü değildir.
O; cebimizdeki ekonomik tercihten zihnimizdeki kültürel tutuma, küresel sermayeye siyasal baskı üretmekten, sokağımızda sivil ve sarsılmaz dayanışma ağları kurmaya; mekteplerde öğretilen eğitim dilinden, televizyonlarda kurulan medya diline kadar hayatın bütün kılcal damarlarında hakikat lehine risk almayı, bedel ödemeyi göze alan yekpare bir bütünlük gerektirir.
Çünkü zulüm yeryüzünde yalnızca tankın paletiyle, tüfeğin namlusuyla veya zindanın soğuk demiriyle ilerlemez. O, asıl yıkıcı gücünü kitlelerin unutkanlığından, komşunun ilgisizliğinden, insanın o bitmek bilmez tüketim iştahından, suni gündemlerle parçalanmış dikkatlerden ve toplumların yavaş yavaş, santim santim hissizleşerek kötülüğe alışmasından alır.
Dünyayı saran bu organize ve devasa karanlığa verilecek o tek ve hakiki cevap ise; bir saman alevi gibi parlayıp sönen duygusal patlamalardan, anlık krizlerden değil; uzun soluklu, geri adım atmayan, ilkeli, disiplinli ve bedel ödemeye yeminli o vicdani süreklilikten doğabilir.
Çünkü tarihin en temel kuralıdır:
Kalıcı, kurumsallaşmış ve sistemli kötülük, ancak onu aşacak kadar kalıcı, inatçı ve sistemli bir iyilik sebatıyla alt edilebilir; hiçbir köklü temeli olmayan o günübirlik, dağınık öfke, kurumsallaşmış ve dişlerine kadar silahlanmış bir zulmün karşısında çoğu zaman bir sis tabakası gibi yavaşça dağılıp gider.
Bütün bu uzun, sancılı ve insanın yüzünü yere eğdiren yürüyüşün sonunda, meselenin gelip dayandığı o kaçınılmaz ve sert duvar yine aynıdır.
Bugün o soğuk infaz odalarında, etrafı silahlı adamlarla çevrili o karanlık avlularda darağacına götürülmek istenen şey yalnızca belli bedenler, isimleri listelere yazılmış mahkûmlar değildir. O urganın ucunda asıl boğulmak istenen; insanın hakikat uğruna, inancı ve toprağı uğruna bütün dünyayı karşısına alarak ayağa kalkabilme iradesi, kardeşliğin sadece dilde kalmayan o kanlı bedelini ödeyebilme ciddiyeti ve vicdanın kaba güce rağmen diz çökmeden ayakta kalabilme onurudur.
Zindanın o rutubetli karanlığından çıkarılıp infaz sehpasına vakarla, adımlarını hiç titretmeden yürütülen o insanın bedeni, düşmanın elinde kilitli bir tutsak olabilir. Fakat ölüm korkusunu fersah fersah aşmış, dünyevi bütün hesapları geride bırakmış, toprağını ve inancını kendi tatlı canından daha üstün tutmuş bir ruhun asıl anlamda esir edildiğini, mağlup düştüğünü iddia etmek imkânsızdır.
Oysa buna karşılık, dışarıda, binlerce kilometre uzaktaki güvenli evlerinde, parlak ekranlarının karşısında olup biten bu vahşeti çaresizce izleyen kalabalıkların durumu çok daha vahimdir.
Zulmü en sert, en süslü sözlerle mahkûm ettiği halde kendi konforlu hayat düzeninden hiçbir şeyi eksiltmeyen, marketteki tüketim alışkanlıklarını, şahsi ekonomik hesabını, akşam yemeğinin sıcaklığını dokunulmaz bir tabu olarak gören o devasa yığınların gerçekten özgür olduğunu söylemek, insanın kendi aklına edebileceği en büyük hakarettir.
Çünkü tarihin o şaşmaz terazisinde darağacında sallanan yalnızca o mahkûmun yorgun bedeni değildir; çoğu zaman o sehpanın gölgesinde asılı duran, dışarıda kalarak hayatta kaldığını sananların çiğnenmiş onuru ve bütünüyle iflas etmiş insanlık iddiasıdır.
Bu keskin ayrım noktasında, şehadet fikrini yalnızca dini metinlerde geçen duygusal bir yücelti, ulaşılamaz bir makam olarak okumaktan vazgeçip; onu ölüm tehdidini bütünüyle anlamsızlaştıran, zalimin elindeki silahı işlevsiz kılan derin ve sarsıcı bir varoluş tavrı olarak anlamak mecburiyetindeyiz.
Çünkü ölümü hakikatten vazgeçmenin, geri adım atmanın veya teslim olmanın bir karşılığı olarak değil; tam aksine, hakikate sadakatin muhtemel, şerefli ve kaçınılmaz bedeli olarak serinkanlılıkla karşılayan insan, o zorba iktidarın elindeki en büyük kozu tek hamlede boşa çıkarır.
İşte tam bu kırılma anında, darağacının gerçekte kime ait olduğu, o infaz sehpasının kimi yendiği sorusu bütün ağırlığıyla, bir dağ gibi önümüze yığılır.
Ölüm korkusunu kendi içinde öldürmüş bir insana yöneltilen her tehdit, onun ruhunu teslim alamadığında, dönüp dolaşır ve o asıl çöküş tehdidini bizzat onu yönelten zalimin boynuna dolar; çünkü baskı ve vahşet arttıkça, gücün o sahte meşruiyeti de aynı hızla kan kaybederek tükenir.
Buna karşılık, bütün hayatını, bütün gelecek hayallerini bütünüyle emniyet, makam ve bedensel rahat üzerine kurmuş olan o izleyici topluluklar çok daha sinsi, çok daha kalıcı ve çok daha derin bir tehlikeyle karşı karşıyadır. Onları bekleyen o büyük tehlike aniden gelen bedensel bir ölüm değil; yüreğin yavaş yavaş körelmesi, hakikate karşı duyulan o insani hassasiyetin sessizce sönmesi ve insanın zamanla kendi konforunu putlaştırarak ona tapmaya başlamasıdır.
Böylesi bir çürüme, bir toplumu savaşlar gibi bir anda, büyük bir gürültüyle yıkmayabilir; ama onu içten içe boşaltır, onu ahlâki bir harabeye çevirir, tarih karşısında hafifletir ve sonunda o devasa kalabalığı, rüzgârın önünde savrulan, hiçbir ağırlığı olmayan dağınık bir köpüğe dönüştürür.
Eğer biz bugün gözümüzün önünde kurulan bu karanlık sahneyi, bu sistemli soykırımı yalnızca akşam bültenlerinde tüketilen sıradan bir haber gibi harcar, onu anlık öfke krizleriyle ve sosyal medyadaki kınama cümleleriyle geçiştirirsek, o korkunç sonu kendi ellerimizle hazırlamış oluruz.
Başkalarının suçunu sayıp dökerken kendi omuzlarımızdaki o ağır sorumluluğu sürekli yarına, başkalarına veya gelecekteki bir kurtarıcıya ertelemeye devam ettiğimiz sürece; yarın o büyük hesap gününde tarihin, vicdanın ve mutlak adaletin önüne çıktığımızda başımızı yerden kaldıramayacağız.
O gün geldiğinde, kaybedilen şeyin yalnızca siyasi bir güç, coğrafi bir üstünlük veya kaybedilmiş savaşlar olmadığını çok net görecek; asıl yitiğimizin ruhumuzun içsel kıblesi, kardeşliğimizin can yakıcı ağırlığı ve insanlığımızı ayakta tutan o görünmez ahlâki omurga olduğunu, etimizden kan sızarcasına, çok daha acı bir şekilde anlayacağız.
İnsanın kendi vicdanına karşı işleyebileceği en büyük cürüm, haksızlığı gördüğü halde kendi nizamı bozulmasın diye sessizliğin o güvenli ve karanlık mağarasına saklanmasıdır. Oysa o mağara insanı düşmandan korumaz; o mağara insanı kendi insanlığından, kendi hakikatinden ve nihayetinde varoluşunun gayesinden kopararak yaşayan bir ölüye çevirir.
Bu nedenle bugün, hava karardığında ve gece yeryüzünün üzerine çöktüğünde, kendi içimizdeki o derin sessizlikle baş başa kaldığımızda ihtiyaç duyduğumuz şey; meydanlarda atılan o gösterişli, kafiyeli sözlerden önce çok daha dürüst, çok daha kanatıcı bir iç yüzleşmedir.
Bizim acilen muhtaç olduğumuz kudret, konferans salonlarında irad edilen o yüksek sesli, hamasi nutuklardan önce; hayatımızı dönüştürecek, tercihlerimizi değiştirecek o sahici, ağır ve sarsılmaz sorumluluk bilincidir.
Milyonların tek bir ağızdan tekrarladığı o devasa sloganlardan önce; gecenin ıssızlığında, kendi nefsimizle yaka paça olarak vereceğimiz o tavizsiz, o ağır ahlâki karardır. Çünkü ancak bu içsel devrim gerçekleştiğinde, ancak insan kendi içindeki o konfor putunu devirdiğinde, gözündeki o kör edici perde yırtılır.
İşte ancak o zaman, bugün Filistin'de o karanlık darağacında sallananın yalnızca başkalarının çaresiz bedeni değil; bizim kendi suskunluğumuzla, kendi dünyevi hesaplarımızla ve kendi korkaklığımızla her gün paramparça ettiğimiz o ortak, mukaddes onurumuz olduğunu bütün hücrelerimizle idrak edebiliriz.
Bedeli hayatta iken kendi iradesiyle ödenmemiş, uğrunda yara alınmamış ve rahatından vazgeçilmemiş hiçbir onur, insanın boynunda bir şeref madalyası olarak kalamaz; o onur eninde sonunda yeryüzüne düşer ve başkasının kurduğu o kanlı sehpanın gölgesinde, sessizliğin ve utancın rüzgârıyla ebediyen sallanmaya mahkûm olur.
Dert edebilmek temennisiyle…