2026-04-02

DAR AĞACINDA YARGILANAN İNSANLIK

Tarih, yer­yü­zü­nün geniş düz­lük­le­rin­de yan­kı­la­nan kılıç şa­kır­tı­la­rın­dan, gök­yü­zü­nü yırtan top ses­le­rin­den ve genzi yakan barut ko­ku­la­rın­dan ziyade; ek­se­ri­yet­le soğuk mahkeme du­var­la­rı­na çarpan tokmak ses­le­rin­de, meclis tu­ta­nak­la­rı­nın ruhsuz bü­rok­ra­si­sin­de veya bir infaz ya­sa­sı­nın sanki çok sıradan bir idari ted­bir­miş gibi do­la­şı­ma sokulan mad­de­le­rin­de kendi kesin hükmünü icra eder.

İn­san­lık denilen o ağır, kadim ve ko­run­ma­sı her devirde bedel isteyen emanet, ço­ğun­luk­la tam da böylesi kırılma e­şik­le­rin­de, yal­nız­ca kimin toprağa düştüğü ya da kimin cel­la­dın elinden te­sa­dü­fen kur­tul­du­ğu ü­ze­rin­den değil; kö­tü­lü­ğün hangi hukuki kı­lıf­lar­la meş­ru­laş­tı­rıl­dı­ğı ve bu or­ga­ni­ze ka­ran­lık kar­şı­sın­da bi­rey­sel vic­dan­la­rın ne kadar ayakta ka­la­bil­di­ği ü­ze­rin­den sar­sıl­maz bir tartıya çı­ka­rı­lır.

Ölümün bir kağıt par­ça­sıy­la, kuru bir mühürle ve hissiz bir imza ile sı­ra­dan­laş­tı­rıl­dı­ğı o steril ve iyi ay­dın­la­tıl­mış sa­lon­lar­da, masum kanının sarsıcı kokusu resmi ev­rak­la­rın o eski kağıt ko­ku­su­na karışır.

Bugün Fi­lis­tin­li tu­tuk­lu­la­rın idamını mümkün kılan o kanlı dü­zen­le­me et­ra­fın­da ko­yu­la­şan ka­ran­lık da, yal­nız­ca belirli ki­şi­le­rin hukuki a­kı­be­ti­ne dair teknik bir ayrıntı, sı­nır­la­rı çi­zil­miş bir dev­le­tin gü­ven­lik ref­lek­si ya da savaş şart­la­rı­nın ü­ret­ti­ği geçici bir sertlik olarak gö­rü­le­mez.

Zira kar­şı­mız­da bütün çıp­lak­lı­ğıy­la duran dehşet; insan kanını is­ta­tis­ti­ki bir rakama, şe­hir­le­rin top­ye­kûn yı­kı­mı­nı stra­te­jik bir o­pe­ras­yo­na, top­ra­ğın gasp e­dil­me­si­ni sar­sıl­maz bir devlet hakkına ve mutlak zulmü de soğuk bir hukuk metnine dö­nüş­tür­me­ye az­met­miş ko­lek­tif bir aklın, kendi vah­şe­ti­ni me­de­ni­yet maskesi altında tahkim etme te­şeb­bü­sün­den başka bir şey de­ğil­dir.

Bu ba­kım­dan o mahkeme kür­sü­le­rin­de yar­gı­la­nan­lar yal­nız­ca esir düşmüş çaresiz be­den­ler de­ğil­dir; orada asıl mahkûm edilmek istenen, hukukun a­da­let­le olan o hayati bağını koparan siyasal akıl, insan hakları söy­le­mi­nin dün­ya­da­ki sah­te­li­ği ve bu sis­te­ma­tik kıyımı dilsiz birer iz­le­yi­ci gibi sey­re­den modern dün­ya­nın felç olmuş vic­da­nı­dır.

İşgalci bir akıl, nam­lu­su­nu bir coğ­raf­ya­ya çe­vir­di­ğin­de, o böl­ge­nin sadece yeraltı zen­gin­lik­le­ri­ne, sınır hat­la­rı­na veya stra­te­jik te­pe­le­ri­ne göz dikmez; o ka­ran­lık ve yutucu zih­ni­yet, top­ra­ğın de­rin­lik­le­ri­ne uzanan kim­se­siz mezarı, dededen toruna fı­sıl­da­na­rak ak­ta­rı­lan ha­tı­ra­yı, uykudan önce anne ağ­zın­dan dökülen telaşlı ninniyi, av­lu­da­ki asırlık zeytin a­ğa­cı­nın göl­ge­si­ni, sokağın kadim ha­fı­za­sı­nı ve insanın yur­duy­la kurduğu mahrem, mu­kad­des, sar­sıl­maz bağı da bü­tü­nüy­le tasfiye etmek ister.

Bu yüz­den­dir ki, Fi­lis­tin’de on yıl­lar­dır sü­re­ge­len bu ağır yıkımı yal­nız­ca dip­lo­ma­tik bir çatışma, siyasi bir kriz veya u­lus­la­ra­ra­sı bir sınır ih­ti­la­fı pa­ran­te­zi­ne hap­se­de­rek okumak; me­se­le­nin on­to­lo­jik de­rin­li­ği­ni ıs­ka­la­mak bir yana, kö­tü­lü­ğün o ince iş­çi­lik­le çalışan me­ka­niz­ma­sı­nı da kit­le­le­rin gözünde gö­rün­mez kılmak an­la­mı­na gelir.

Zira in­san­la­rın ev­le­ri­ni bir gecede baş­la­rı­na yıkmak, şe­hir­le­ri devasa birer açık hava ha­pis­ha­ne­si­ne çe­vir­mek, ço­cuk­la­rı henüz bü­yü­me­den o soğuk be­ton­la­rın altında ke­fen­siz bı­rak­mak ve sonra bütün bu hoy­rat­lı­ğı kanun adı verilen kağıt par­ça­la­rı­nın ar­ka­sı­na sak­la­ya­rak ona cezai bir meş­ru­i­yet gö­rün­tü­sü ka­zan­dır­mak; ilkel bir kabile şiddeti değil, aksine son derece hesaplı, steril ve e­ği­tim­li bir ta­hak­küm stra­te­ji­si­dir.

Yani bugünkü modern(!) bar­bar­lık, elinde kılıçla bağıran bir güruhun da­ğı­nık­lı­ğın­da değil; kra­vat­lı a­dam­la­rın, klimalı sa­lon­lar­da, ön­le­rin­de­ki mik­ro­fon­la­ra yavaşça ko­nu­şa­rak bir halkın ölüm fer­ma­nı­nı oy­la­ma­la­rın­da­ki o ür­per­ti­ci sa­kin­lik­te giz­li­dir. Zira mahkeme sa­lon­la­rı, a­da­le­tin tecelli edeceği mu­kad­des me­kân­lar ol­mak­tan çıkıp, önceden ya­zıl­mış cinayet se­nar­yo­la­rı­nın o­nay­lan­dı­ğı noter da­i­re­le­ri­ne dö­nüş­tü­ğün­de, oradaki yargıç cüb­be­le­ri de hukukun değil, ku­rum­sal­laş­mış bir cin­ne­tin ü­ni­for­ma­la­rı haline gelir.

Adanmış ö­mür­le­rin, uykusuz ge­ce­le­rin ve vicdanı kanayan yorgun kalp­le­rin tec­rü­be­siy­le bugün çok daha net an­lı­yo­ruz ki; ü­ze­rin­de devlet mührü taşıyan her resmi karar adalet, madde madde ya­zıl­mış her yal­dız­lı metin de hukuk sa­yı­la­maz.

Çünkü hukuk, aslında zayıfı korumak, güç­lü­nün bitmek bilmez ih­ti­ras­la­rı­na set çekmek ve yer­yü­zün­de­ki insani dengeyi sağ­la­mak için icat edilmiş aşılmaz bir in­san­lık zır­hıy­ken; gücün şımarık ve de­ne­tim­siz elinde o zırh, zayıfı ezmek için kul­la­nı­lan yon­tul­muş ve zehirli bir mızrağa dönüşür.

Bizler bugün şahit ol­du­ğu­muz gibi gücün bu­yur­gan, em­re­di­ci ve yutucu diliyle ha­ki­ka­tin o sessiz, mü­te­va­zı ama sar­sıl­maz dili a­ra­sın­da­ki aşılmaz uçurumu kay­bet­me­ye baş­la­dı­ğı­mız an, asıl büyük e­sa­re­tin ka­pı­la­rı­nı kendi el­le­ri­miz­le a­ra­la­mış oluruz.

Çünkü okuyor, biliyor ve gö­rü­yo­ruz ki tarihin en onulmaz ya­ra­la­rı, en büyük fe­la­ket­le­ri ve en kanlı kı­yım­la­rı sa­nıl­dı­ğı gibi mutlak bir ka­nun­suz­luk­tan, a­nar­şi­den veya ku­ral­sız­lık­tan değil; tam tersine zor­ba­lı­ğın kanun kı­lı­ğı­na girerek kut­san­ma­sın­dan ve tar­tı­şıl­maz bir nizam olarak top­lum­la­ra da­ya­tıl­ma­sın­dan neşet et­miş­tir.

Kendi şid­de­ti­ni yer­yü­zü­nün tek gerçeği kılmak isteyen o kibirli ve sınır tanımaz o­to­ri­te­ler, ma­sum­la­rın canını almadan önce ke­li­me­le­ri işgal eder, 'gü­ven­lik', 'me­de­ni­yet', 'düzen' gibi kav­ram­la­rın içini sinsice bo­şal­tır ve ni­ha­ye­tin­de hukuku, a­da­le­tin sadık hiz­me­tin­den söküp alarak gücün emrine amade bir infaz aracına dö­nüş­tü­rür. Hukuk me­tin­le­ri de, bir toplumu koruyan ahlaki bir çatı ol­mak­tan çıkıp, kat­li­am­la­rı temize çeken bir ar­gü­ma­na dö­nüş­tü­ğün­de, in­san­lık zaten kendi kazdığı o ka­ran­lık ve derin çukurun içine düşmüş de­mek­tir.

Fi­lis­tin­li e­sir­le­rin boynuna bir ilmek ge­çir­me­yi he­def­le­yen her yasal dü­zen­le­me, yal­nız­ca fi­zik­sel bir ölüm ih­ti­ma­li ü­ret­mek­le kalmaz; aynı zamanda insanın insan ol­mak­tan kay­nak­la­nan o do­ku­nul­maz yaşama hakkını, va­ro­lu­şun en temel il­ke­si­ni işgalci ve zalim bir dev­le­tin mer­ha­met­siz iznine bağ­la­ya­rak hayatın kök­le­ri­ne kezzap döker.

Bir dev­le­tin meclis ço­ğun­lu­ğu­na yas­lan­ma­sı, gök­yü­zü­nü ka­rar­tan devasa bir askeri tek­no­lo­ji­ye hük­met­me­si, dip­lo­ma­tik ma­sa­lar­da ve­to­la­rı satın a­la­bil­me­si ya da yalanı hakikat gibi sunan u­lus­la­ra­ra­sı pro­pa­gan­da ma­ki­ne­le­ri­ne sahip olması, onun iş­le­di­ği ci­na­yet­le­ri ahlaki bir zemine ta­şı­ya­maz.

Nasıl ki kağıt üzerine dökülen hiçbir koyu mü­rek­kep, toprağa sızmış masum kanının sıcak izini si­le­mi­yor­sa; al­kış­lar­la ve oy çok­lu­ğuy­la ge­çi­ril­miş hiçbir kanun maddesi de yı­kın­tı­lar a­ra­sın­da ev­la­dı­nın cansız be­de­ni­ni arayan bir annenin göğsü yır­tar­ca­sı­na attığı o çığlığı tarihin ha­fı­za­sın­dan söküp atamaz.

İnsanın insana ya­pa­bi­le­ce­ği en so­fis­ti­ke kötülük, onu sadece öl­dür­mek değil; bu korkunç ci­na­ye­ti iş­ler­ken bütün yer­yü­zü­nü bunun meşru, hukuki ve devlete ait bir hak ol­du­ğu­na ikna etmeye ça­lış­mak­tır. Ölüm teh­di­di­nin, şid­de­tin ve yasal çer­çe­ve­nin ha­ki­ka­ti e­be­di­yen teslim a­la­bi­le­ce­ği­ne dair duyulan o kibirli inanç, zalimin eninde sonunda kendi kurduğu o kibir ku­le­si­nin altında ka­la­ca­ğı­nın da en kesin ha­ber­ci­si­dir.

Zin­da­nın havasız ka­ran­lı­ğın­da yıl­la­rı­nı tüketen, gök­yü­zü­nün ma­vi­si­ni ancak paslı tel ör­gü­le­rin a­ra­sın­dan, o da parça parça hayal e­de­bi­len, buna rağmen o­nu­run­dan, i­nan­cın­dan ve insani du­ru­şun­dan milim sap­ma­yan birine da­ra­ğa­cı­nı gös­ter­mek; dı­şa­rı­dan ba­kıl­dı­ğın­da mutlak bir kudret gös­te­ri­si, ye­nil­mez bir devlet me­ka­niz­ma­sı­nın şovu gibi su­nu­la­bi­lir. Fakat bu beyhude çaba, aslında direnen ruhun sar­sıl­maz­lı­ğı kar­şı­sın­da duyulan o derin, giz­le­ne­mez ve zalimin içini kemiren kor­ku­nun en açık i­ti­ra­fı­dır.

Ölümle, yasayla ve da­ra­ğa­cıy­la terbiye e­di­le­bi­le­ce­ği sanılan bir insan, eğer ölümü zaten ha­ki­ka­te sa­da­ka­tin muh­te­mel ve şerefli bir bedeli olarak çoktan kendi va­ro­lu­şu­na kat­mış­sa, cel­la­dın e­lin­de­ki o en keskin balta bile havada asılı kalır ve bütün hükmünü yitirir.

Çünkü insanın boynuna ge­çi­ri­len o kalın urgan, onun sa­vun­du­ğu manayı ortadan kal­dır­ma­ya yet­me­di­ği gibi; o manayı daha yakıcı, daha görünür ve daha ebedi bir me­şa­le­ye dö­nüş­tü­re­rek ka­ran­lı­ğın tam kalbine saplar.

Ölümden kork­ma­yan, var­lı­ğı­nı ha­ki­ka­tin şa­hit­li­ği­ne adamış bir bedeni infaz etmek, aslında o bedeni öl­dür­mek değil; onu bütün bir in­san­lı­ğın vic­da­nı­na yı­kıl­maz bir anıt olarak dikmek an­la­mı­na gelir.

Tarih ve güncel şa­hit­tir ki; ha­ki­kat­ten kork­ma­yan insanı sadece fi­zik­sel bedeni ü­ze­rin­den yenmeye, kırmaya ve diz çök­tür­me­ye çalışan her iktidar, eninde sonunda o sar­sıl­maz irade ka­ya­sı­na çar­pa­cak ve kendi ahlaki çö­kü­şü­nün hız­la­nan iv­me­siy­le tarihin çöp­lü­ğü­ne yu­var­la­na­cak­tır.

Fakat bugün bizi yal­nız­ca karşı tarafın kan don­du­ran hoy­rat­lı­ğıy­la yüz­leş­ti­ren, failin çir­kin­li­ği­ni yü­zü­mü­ze çarpan tek taraflı bir manzara yok; bizi aynı zamanda kendi iç dün­ya­mı­zın ka­ran­lık deh­liz­le­riy­le, çürüyen i­ra­de­miz­le ve ka­ça­ma­ya­ca­ğı­mız kadar ağır bir ahlaki iflasla baş başa bırakan devasa bir ayna var.

Çünkü Mescid-i Aksa’nın o kadim ahşap ka­pı­la­rı­na vurulan soğuk demir ki­lit­ler, düş­ma­nın sadece o mekana fi­zik­sel girişi en­gel­le­mek üzere ta­sar­la­dı­ğı teknik veya askeri bir mü­da­ha­le­den ibaret de­ğil­dir; o kilit, yer­yü­zü­ne da­ğıl­mış iki milyarı aşkın devasa bir ka­la­ba­lı­ğın i­ra­de­si­ne, ha­fı­za­sı­na, iz­ze­ti­ne ve ilahi emanet kar­şı­sın­da ta­şı­ma­sı gereken mutlak so­rum­lu­luk duy­gu­su­na vu­rul­muş paslı bir pran­ga­dır.

Bir mabedin ka­pı­la­rı zor­ba­lık­la ka­pan­dı­ğın­da yal­nız­ca taş döşeli o geniş avlu ses­siz­li­ğe bü­rün­mez; o ağır ve ür­per­ti­ci ses­siz­lik, o mabede yö­nel­me­si gereken kalp­le­rin ne kadar dağınık, o mabedin da­va­sı­nı o­muz­la­ma­sı gereken top­lu­luk­la­rın ne kadar gevşek ve dünyevi bağlara ne kadar tutkun hale gel­di­ği­ni bütün çıp­lak­lı­ğıy­la ifşa eder.

Bizler ek­se­ri­yet­le o demir zinciri dı­şa­rı­da, düş­ma­nın elinde arar ve öf­ke­mi­zi o somut nesneye yö­nel­tip vic­da­nı­mı­zı ra­hat­la­tı­rız; oysa dı­şa­rı­dan gelen her pranga, içeride çoktan kı­rıl­mış bir iradeyi, his­siz­leş­miş bir vicdanı ve u­yu­şuk­lu­ğa teslim olmuş bir zihni bulduğu için bu kadar kolay yer­le­şir, bu kadar uzun süre kalıcı olur.

Bugün bizim ru­hu­mu­zu en çok ka­nat­ma­sı gereken şey, karşı tarafın sahip olduğu o a­cı­ma­sız yıkım ka­pa­si­te­sin­den ziyade, kendi saf­la­rı­mız­da giderek kök­le­şen, sı­ra­dan­la­şan ve ma­ze­ret­ler­le meş­ru­laş­tı­rı­lan o büyük u­yu­şuk­luk­tur.

Zillet denilen o ka­ran­lık ve boğucu kuyu, sa­nıl­dı­ğı gibi or­du­la­rın savaş mey­dan­la­rın­da aldığı kanlı ye­nil­gi­ler­le, sı­nır­la­rın ge­ri­le­me­siy­le ya da bay­rak­la­rın düş­me­siy­le ka­zıl­maz. O kuyu, sa­vaş­lar­dan çok daha önce; kalbin en gizli o­da­la­rın­da doğan o sinsi gev­şe­mey­le, ruhta urlar gibi büyüyen konfor ar­zu­suy­la, ha­ki­ka­tin ağır be­de­li­ni şahsi rahatın ge­ri­si­ne itme a­lış­kan­lı­ğıy­la ve insanın kendi kurduğu o küçük, güvenli dü­ze­ni­ni u­zak­ta­ki kar­de­şi­nin kanayan ya­ra­sın­dan daha mühim görmeye baş­la­ma­sıy­la azar azar de­rin­le­şir.

Servet banka he­sap­la­rın­da ka­bar­dık­ça ce­sa­re­tin göğüs ka­fe­sin­de da­ral­ma­sı, ka­la­ba­lık­lar mil­yar­la­rı bul­duk­ça i­ra­de­nin pa­ram­par­ça olup rüz­gâr­da sav­rul­ma­sı, devasa kub­be­ler gök­yü­zü­ne yük­sel­dik­çe o­muz­lar­da­ki ahlâki yükün giderek ha­fif­le­me­si ve i­ba­de­tin şek­liy­le ahlâkın özü a­ra­sın­da­ki o korkunç u­çu­ru­mun her geçen gün biraz daha a­çıl­ma­sı bir tesadüf eseri de­ğil­dir. Bu tablo, konforu ha­ki­ka­tin önüne geçiren, itirazı sadece dilde bırakan ve kit­le­le­ri kendi gün­de­lik ha­yat­la­rı­nın gönüllü kö­le­le­ri haline getiren çok pro­fes­yo­nel bir toplum mü­hen­dis­li­ği­nin acı mey­ve­si­dir.

Bütün bu kanlı trajedi kar­şı­sın­da lüks kon­fe­rans sa­lon­la­rı­nın o ağır a­vi­ze­le­ri altında kurulan şa­ta­fat­lı cüm­le­ler, dip­lo­ma­tik ma­sa­lar­da kimseyi in­cit­me­mek adına büyük bir ti­tiz­lik­le tar­tı­la­rak do­laş­tı­rı­lan suya sabuna do­kun­ma­yan i­fa­de­ler ya da parlak ek­ran­lar­da pe­ri­yo­dik bir gö­rev­miş gibi tek­rar­la­nan ölçülü kı­na­ma­lar; insana sadece bir an için gö­re­vi­ni yapmış olmanın o sahte, u­yuş­tu­ru­cu ve son derece teh­li­ke­li hu­zu­ru­nu ve­re­bi­lir.

Fakat tarihin o a­cı­ma­sız def­te­ri­ne ka­zın­ma­lı­dır ki; insanın kendi ha­ya­tın­dan, ce­bin­den, ka­ri­ye­rin­den veya ra­ha­tın­dan zerre kadar bedel ö­de­me­den sarf ettiği hiçbir süslü söz gerçek acının yanına bile yak­la­şa­maz ve şahsi ni­za­mı­nı bozmayı göze almayan hiçbir risksiz öfke, tarihin o sert akışına mü­da­ha­le etme kud­re­ti­ni ken­din­de bulamaz.

İn­san­lar esareti ge­nel­lik­le bileğe vurulan soğuk bir demirle, mutlak ye­nil­gi­yi top­ra­ğın harita ü­ze­rin­de­ki kesin kay­bıy­la, zilleti ise düş­ma­nın ye­nil­mez kuvveti kar­şı­sın­da ça­re­siz­ce geri çe­kil­mek­le izah etme e­ği­li­min­de­dir. Oysa ha­ki­ka­tin o keskin neşteri daha derine in­di­ğin­de açıkça görülür ki; asıl ölümcül esaret önce içeride, zihnin ma­ze­ret­le­re teslim ol­ma­sıy­la başlar ve insanı yere seren o gö­rün­mez yular çoğu zaman dı­şa­rı­da­ki düş­ma­nın elinden değil, kişinin kendi za­af­la­rın­dan ve kor­ku­la­rın­dan örülür.

Bir toplum, i­nan­cı­nın sar­sıl­maz bir emir olarak sunduğu adaleti kendi e­ko­no­mik çı­kar­la­rı­nın, ticari an­laş­ma­la­rı­nın ge­ri­si­ne ittiği; ço­cuk­la­rı­nın mü­ref­feh ge­le­ce­ği adına başka ço­cuk­la­rın bugünkü par­ça­lan­mış be­den­le­ri­ne suskun kaldığı ve bütün bu utanç verici geri çe­kil­me­le­ri de 'ger­çek­çi­lik', 'stra­te­ji' veya 'je­o­po­li­tik denge' gibi yal­dız­lı ke­li­me­ler­le meş­ru­laş­tır­dı­ğı anda, düş­ma­nın onun için ku­ra­bi­le­ce­ği en büyük tuzağı kendi el­le­riy­le kendi kalbine kurmuş de­mek­tir.

Bugün sır­tı­mız­da ta­şı­dı­ğı­mız en ezici yük, düş­ma­nın sahip olduğu askeri teç­hi­zat üs­tün­lü­ğü veya dip­lo­ma­tik gücü değil; kendi vic­da­nı­mı­zı yavaş yavaş felç eden, ha­ki­ka­ti apaçık ta­nı­dı­ğı halde onun ge­rek­tir­di­ği eylemi sürekli er­te­le­yen o yumuşak, o sinsi ve o zehirli mazeret dilidir.

Zira insan çoğu zaman açık bir inkârla, keskin bir i­ti­raz­la veya dinden dönerek çürümez; o, ha­ki­ka­ti bildiği, doğruyu gördüğü ve ne yapması ge­rek­ti­ği­ni an­la­dı­ğı halde, ha­re­ke­te geçmeyi sürekli yarına bırakan o kon­for­lu er­te­le­me has­ta­lı­ğıy­la içten içe çürür.

Me­se­le­ye ilahi vahyin o sarsıcı, ta­viz­siz ve insanı ye­rin­den eden öl­çü­süy­le yak­laş­tı­ğı­mız­da, ta­şı­dı­ğı­mız ve­ha­me­tin boyutu çok daha ür­kü­tü­cü bir ber­rak­lık kazanır.

Eğer gös­te­riş­li me­kan­lar­da, büyük ka­la­ba­lık­lar­la ifa edilen o ku­sur­suz ri­tü­el­ler insanı yer­yü­zün­de­ki hak­sız­lık kar­şı­sın­da ye­rin­den sıç­rat­mı­yor, onun gece uy­ku­su­nu böl­mü­yor, onu zalimin kar­şı­sı­na dik­mi­yor ve u­zak­ta­ki kar­de­şi­nin acısını kendi sıcak ya­ta­ğın­dan daha mühim bir mesele kıl­mı­yor­sa; o i­ba­de­tin insanın ruhsal do­ku­sun­da bı­rak­tı­ğı iz ü­ze­rin­de derin, sancılı ve a­cı­ma­sız bir mu­ha­se­be yapmak el­zem­dir.

Kâbe’nin et­ra­fın­da tavaf ederken mer­mer­le­re dökülen sıcak göz­yaş­la­rı, gece ya­rı­la­rı eller göğe a­çı­la­rak edilen o uzun dualar, ka­la­ba­lık mey­dan­lar­da hep bir ağızdan atılan hamasi slo­gan­lar ya da dijital ağların uçsuz bu­cak­sız boş­lu­ğun­da pay­la­şı­lan sanal öfke cüm­le­le­ri; eğer somut bir fe­da­kâr­lı­ğa, düzen bozucu bir ahlâki ka­rar­lı­lı­ğa ve kişinin kendi nef­sin­den, kendi cüz­da­nın­dan ek­silt­ti­ği hakiki bir eyleme dö­nüş­mü­yor­sa, zamanla insanı ayağa kal­dı­ran birer direniş imkânı ol­mak­tan tamamen çıkar. Onlar bir süre sonra, kişiyi kendi vic­da­nıy­la sahte bir barışa sü­rük­le­yen, onu ra­ha­tı­nın içinde o­nay­la­yan ve "ben gö­re­vi­mi yaptım" hissini vererek asıl eylemi öldüren teh­li­ke­li birer teselli aracına dönüşür.

Çünkü din de­di­ği­miz mutlak de­ğer­ler ma­te­ma­ti­ği, yer­yü­zün­de­ki nizamı kuran o ilahi ölçü; insanı yal­nız­ca teskin etmek, onun içini se­rin­let­mek, dünyevi dert­le­ri­ne psi­ko­lo­jik bir merhem olmak ve dünya ha­ya­tın­da­ki yü­rü­yü­şü­nü so­run­suz kılmak için in­di­ril­me­miş­tir.

O, tam aksine, ge­rek­ti­ğin­de insanın en tatlı uy­ku­su­nu ka­çır­mak, zulme ve hak­sız­lı­ğa olan bütün uyumlu ta­ham­mü­lü­nü pa­ram­par­ça etmek, insanın kendi el­le­riy­le kurduğu o steril konfor dü­ze­ni­ni ilahi adalet te­ra­zi­sin­de tart­ma­ya zor­la­mak için de gel­miş­tir.

Bu yüzden i­ba­de­tin şekli milimi mi­li­mi­ne ko­ru­nur­ken ruhu o eylemin içinden çekilip a­lın­dı­ğın­da, insan ken­di­si­ni hâlâ doğru yerde duran sadık bir inanan sa­na­bi­lir; oysa hakikat, çoğu zaman tam da o kendini güvende his­set­ti­ği körlük anında onun ha­ya­tın­dan usulca çe­kil­me­ye baş­la­mış­tır.

Ruhun içsel kıblesi şaş­tı­ğın­da, bedenin fi­zik­sel olarak o mu­kad­des yöne doğru dönmesi tek başına bir kur­tu­luş beratı sağ­la­maz; çünkü secde yal­nız­ca alnın cansız bir kumaşa veya taşa yahut da toprağa değmesi bi­çi­min­de al­gı­lan­dı­ğın­da, insan ile hakikat a­ra­sın­da­ki en canlı da­mar­lar­dan biri daha kupkuru bir a­lış­kan­lı­ğa, bir şekil pe­rest­li­ğe dönüşür.

Eğer kalp giz­li­den gizliye dünyevi güce, banka he­sap­la­rı­na, makamın em­ni­ye­ti­ne ve kişisel çıkara rükû e­di­yor­sa; insan, ilk kıb­le­nin ka­pı­la­rı ki­lit­le­nir­ken ve bom­ba­lar altında ço­cuk­lar ölürken kendi evinin sı­cak­lı­ğı­nı kay­bet­me­me­yi en büyük başarı sa­yı­yor­sa, bedenin yö­ne­li­şiy­le ruhun yö­ne­li­şi a­ra­sın­da büyüyen bu korkunç ayrılık onu er ya da geç o kork­tu­ğu ölümün ku­ca­ğı­na zillet içinde teslim e­de­cek­tir.

Bütün bu yıkımın, bu sağır edici gü­rül­tü­nün ve her gün ü­ze­ri­mi­ze boca edilen o kanlı is­ta­tis­tik­le­rin or­ta­sın­da, kendi ya­ka­mı­za ya­pı­şa­rak ken­di­mi­ze sor­ma­mız gereken en yakıcı, en a­cı­ma­sız soru şudur:

Biz yer­yü­zün­de var olurken ger­çek­ten neyi ko­ru­ma­ya ça­lı­şı­yo­ruz?

Eğer bütün e­ner­ji­miz­le, bütün ak­lı­mız­la ve bütün siyasi ma­nev­ra­la­rı­mız­la ko­ru­ma­ya az­met­ti­ği­miz şey sadece kendi banka he­sap­la­rı­mız, ticari iş­bir­lik­le­ri­mi­zin ku­sur­suz is­tik­ra­rı, ma­kam­la­rı­mı­zın pü­rüz­süz bekası ve modern dün­ya­nın gö­zün­de­ki makul, ölçülü, uyumlu gö­rün­tü­müz ise; biz çoktan hesabı ve­ri­le­me­ye­cek büyük bir ahlâki iflasın tam kalbine düş­mü­şüz de­mek­tir.

İnsan bazen sımsıkı sa­rıl­dı­ğı, üzerine tit­re­di­ği ve mutlak surette sahip ol­du­ğu­nu sandığı o fani nes­ne­le­ri ko­ru­ma­ya ça­lı­şır­ken; asıl ken­di­si­ni, ruhunun o gö­rün­mez o­mur­ga­sı­nı ve va­ro­lu­şu­nu anlamlı kılan vic­da­nı­nın hay­si­ye­ti­ni geri dö­nül­mez biçimde yitirir.

İnanç, hayatın o­la­ğa­nüs­tü kriz an­la­rın­da, başımız sı­kış­tı­ğın­da veya çaresiz his­set­ti­ği­miz­de geçici olarak sı­ğı­nı­lan duy­gu­sal bir liman, psi­ko­lo­jik bir terapi seansı de­ğil­dir; inanç, gün­de­lik hayatın bütün ru­tin­le­ri­ni, e­ko­no­mik ön­ce­lik­le­ri­ni, dostluk ve düş­man­lık sı­nır­la­rı­nı sil baştan dü­zen­le­yen sar­sıl­maz bir kurucu irade olmak zo­run­da­dır.

Aksi tak­dir­de insan, dilinde mutlak ya­ra­tı­cı­nın adını bir tesbih gibi tek­rar­lar­ken; kal­bi­nin en derin o­da­la­rın­da dün­ya­nın, makamın, yok­sul­lu­ğun ve gücü elinde tu­tan­la­rın kor­ku­su­nu büyütür. Bu gizli korku öy­le­si­ne sin­si­dir ki, kişi farkına bile var­ma­dan bütün ha­ya­tı­nı, bütün ticari i­liş­ki­le­ri­ni ve bütün gelecek plan­la­rı­nı tam da kür­sü­ler­de karşı çık­tı­ğı­nı iddia ettiği o ka­ran­lık sömürü dü­ze­ni­ne ku­sur­suz­ca uyumlu hale getirir.

Zulüm, yal­nız­ca o uzak top­rak­lar­da, kanayan coğ­raf­ya­lar­da, sınır boy­la­rın­da veya paslı tel ör­gü­le­rin ar­ka­sın­da at koş­tur­maz; o aynı zamanda bu u­yu­şuk­lu­ğun açtığı ge­dik­ler­den insanın iç dün­ya­sı­na sızar, zih­nin­de­ki o kon­for­lu ma­ze­ret­le­rin ar­ka­sı­na giz­le­nir ve kişiyi kendi ra­ha­tı­nın uysal, i­ti­raz­sız bir esiri haline getirir.

Bu büyük varoluş im­ti­ha­nı­nın en sahici sınavı, baş­ka­la­rı­nın iş­le­di­ği kanlı zulmü yüksek per­de­den teşhir et­mek­ten ziyade; kendi gün­de­lik ha­ya­tı­mız­da ha­ki­ka­tin hangi noktada men­fa­at­le yer de­ğiş­tir­di­ği­ni, kar­deş­lik id­di­a­mı­zın hangi noktada sadece kit­le­le­ri coş­tu­ran bir hitabet sa­na­tı­na dö­nüş­tü­ğü­nü bütün a­cı­sıy­la itiraf e­de­bil­mek­tir.

Üstelik bu ağır iç aynaya kork­ma­dan ba­kıl­dı­ğın­da görülen o par­ça­lan­mış manzara, sadece düş­ma­nın gü­cün­den duyulan anlık bir kor­ku­nun ü­ret­ti­ği basit bir geri çe­kil­me­nin sonucu de­ğil­dir; o manzara, yıllar yılı bi­rik­miş bir a­lış­kan­lı­ğın, dünyevi par­ça­lan­mış­lı­ğın ve uzun za­man­dır iç­sel­leş­ti­ril­miş o gizli güç hay­ran­lı­ğı­nın da doğ­ru­dan ne­ti­ce­si­dir.

Çünkü insan bir süre sonra zulmün o devasa bü­yük­lü­ğü­ne, akıl almaz hoy­rat­lı­ğı­na değil; kendi a­ciz­li­ği­ne, o zulme karşı ne kadar az şey ya­pa­bil­di­ği­ne alışır. A­lış­tık­ça i­çin­de­ki o mu­kad­des itiraz ateşi sönmeye yüz tutar; ekrana bakıp ü­zül­me­yi, ağ­la­ma­yı ve kı­na­ma­yı sür­dür­se bile, kendi ha­ya­tın­da bir şeyleri feda etmeyi ve de­ğiş­tir­me­yi bü­tü­nüy­le bırakır. De­ğiş­me­yi ve bedel ödemeyi bı­rak­tık­ça da, kal­bin­de ta­şı­dı­ğı o pasif, o ey­lem­siz ü­zün­tü­yü sanki büyük bir ahlaki im­ti­yaz­mış, devasa bir dev­rim­miş gibi o­muz­la­rın­da ta­şı­ma­ya başlar.

İşte ça­ğı­mı­zın en sinsi, en zor fark edilen çü­rü­me­le­rin­den biri budur; çünkü insan u­zak­ta­ki acıya ya­ban­cı­laş­tı­ğın­da aniden zalime ben­ze­mez belki, fakat maz­lu­mun ta­şı­dı­ğı o ağır yüke bü­tü­nüy­le ya­ban­cı­laş­tı­ğı için kendi in­san­lı­ğı­nı ve vic­da­nı­nı yavaş yavaş kay­be­der.

Böyle bir kayıp bir günde, bir gecede veya tek bir olayla fark edilmez belki ama yıllar sonra geriye dönüp ba­kıl­dı­ğın­da, insanın içinde onu ayağa kal­dı­ra­bi­le­cek, tarihe mü­da­ha­le e­de­bi­le­cek ne kadar büyük bir kuvvet bu­lun­du­ğu ve buna rağmen hangi ucuz kon­for­la­rın, hangi küçük ticari he­sap­la­rın, hangi yersiz kor­ku­la­rın bu ilahi kuvveti çü­rüt­tü­ğü çok daha açık biçimde görülür. İşte tam o deh­şet­li idrak anında, kay­be­di­len şeyin yal­nız­ca siyasi bir kudret, askeri bir üs­tün­lük ya da je­o­po­li­tik bir denge ol­ma­dı­ğı; aynı zamanda insanın kendi i­çin­de­ki o ilahi ölçü, o sar­sıl­maz terazi olduğu acı bir tokat gibi yü­zü­mü­ze çarpar.

Bugün pek çok insan, öf­ke­si­ni süslü cüm­le­le­re döktüğü, ke­de­ri­ni dijital mec­ra­lar­da­ki pay­la­şım­lar­la görünür kıldığı ve sadece kendi yankı o­da­sın­da yan­kı­la­nan duy­gu­sal bir ta­nık­lık ser­gi­le­di­ği için ken­di­si­ni ahlaki so­rum­lu­lu­ğun eşiğine kadar gelmiş, hatta o eşiği çoktan geçmiş say­mak­ta­dır.

Oysa uzaktan, güvenli bir me­sa­fe­den ta­nık­lık etmek ile bizzat o ateşin içine girerek yü­küm­lü­lük altına girmek a­ra­sın­da veya kalp­te­ki geçici his­se­diş ile ha­yat­ta­ki somut bedel a­ra­sın­da; gözden akan keder ile zalimin dü­ze­ni­ni sarsan dönüşüm a­ra­sın­da a­şıl­ma­sı gereken devasa, sarp ve sarsıcı bir mesafe vardır.

İçten kopup gelen saf bir üzülüş, mer­ha­me­tin o ilk sıcak kı­vıl­cı­mı elbette kü­çüm­se­ne­mez; fakat insanı o­tur­du­ğu yerden kal­dır­ma­yan, mar­ket­te­ki ter­cih­le­ri­ni de­ğiş­tir­me­yen, siyasi ve e­ko­no­mik çıkar dü­ze­ni­ni sars­ma­yan ve onu baş­ka­sı­nın acısı kar­şı­sın­da yeniden, daha sert bir biçimde kur­ma­yan bir üzülüş, sadece bir duygu is­ra­fı­dır.

Eyleme dö­nüş­me­yen, insanın kendi canını yak­ma­yan, onu konfor a­la­nın­dan dışarı atmayan her üzüntü, bir süre sonra vicdanı bes­le­yen di­ril­ti­ci bir pınar olmak yerine; onu sadece avutup uyutan, pa­sif­leş­ti­ren ve kurulu düzene entegre eden teh­li­ke­li bir masala dönüşür.

Bugün asıl ihtiyaç duy­du­ğu­muz şey daha fazla felaket haberi izlemek, daha fazla kanlı görüntü pay­laş­mak ya da daha sert bed­du­a­lar etmek de­ğil­dir; asıl ihtiyaç, sahip ol­du­ğu­muz bu yalın bilgiyi ahlâki bir karara, o kararı ta­viz­siz bir sü­rek­li­li­ğe, sü­rek­li­li­ği de kit­le­le­ri dö­nüş­tü­re­cek ortak bir so­rum­lu­luk bi­lin­ci­ne çe­vi­re­bil­mek­tir. Ancak o mu­kad­des eşik a­şıl­dı­ğın­da öfke, geçici bir psi­ko­lo­jik boşalma, bir deşarj yöntemi ol­mak­tan çıkar ve tarihin o ağır çark­la­rı­na mü­da­ha­le e­de­bi­le­cek sahici, kurucu ve yı­kıl­maz bir iradeye dönüşür.

Bi­lin­me­li­dir ki;

Tarihin o u­nut­kan­lı­ğa asla geçit ver­me­yen, a­cı­ma­sız ve soğuk ha­fı­za­sı yal­nız­ca yer­yü­zü­nü kana bulayan za­lim­le­ri, şe­hir­le­ri ha­ri­ta­dan silen iş­gal­ci­le­ri ve da­ra­ğaç­la­rı­nı kuran muk­te­dir­le­ri kay­det­mez. O şaşmaz ve ta­raf­sız kayıt defteri, zulüm bütün a­ğır­lı­ğıy­la hüküm sü­rer­ken hangi top­lum­la­rın diri ka­la­bil­di­ği­ni, han­gi­le­ri­nin o süslü ma­ze­ret­le­ri­nin ar­ka­sı­na sı­ğın­dı­ğı­nı, han­gi­le­ri­nin ha­ki­ka­ti bütün çıp­lak­lı­ğıy­la gördüğü halde kendi sıcak kon­fo­ru­nu terk etmeye cesaret e­de­me­di­ği­ni de ince ince kay­de­der.

Yarın, bu fırtına din­di­ğin­de geçmişe dönüp ba­kıl­dı­ğın­da say­fa­la­ra yal­nız­ca gökten yağan bom­bar­dı­man­lar, aylar süren açlık ku­şat­ma­la­rı, mec­lis­ler­den geçen işgal ka­rar­la­rı ve mah­ke­me­ler­den çıkan o yasa dışı idam dü­zen­le­me­le­ri ya­zıl­ma­ya­cak­tır. Aynı sa­rar­mış say­fa­la­ra, bütün o kanlı trajedi ya­şa­nır­ken, ço­cuk­lar pa­ram­par­ça e­di­lir­ken kim­le­rin o iş­gal­ci­ler­le ti­ca­re­ti­ni hiçbir şey olmamış gibi yüz­süz­ce sür­dür­dü­ğü, kim­le­rin u­lus­la­ra­ra­sı dip­lo­ma­tik den­ge­ler ve devlet aklı adına derin bir sus­kun­lu­ğa bü­rün­dü­ğü de ya­zı­la­cak­tır. Kim­le­rin ekran kar­şı­sın­da sahte bir üzüntü gös­te­ri­si ser­gi­le­yip fiili hayatta tü­ke­ti­min­den, ra­ha­tın­dan zerre vaz­geç­me­di­ği, kim­le­rin çok büyük, çok hamasi sözler söy­le­yip masanın altında ne kadar küçük, ne kadar bayağı he­sap­lar yaptığı da tarihin o si­lin­mez sa­tır­la­rın­da yerini a­la­cak­tır.

Zira tarihin ha­fı­za­sı, in­san­la­rın günü kur­tar­mak için bir­bi­ri­ne an­lat­tı­ğı o yumuşak, o ikna edici ve vicdan ak­la­yı­cı ma­ze­ret­ler­den çok daha katı, çok daha ta­viz­siz­dir.

Çünkü tarih, insanın di­lin­den dökülen niyet be­ya­nı­nı, kal­bin­de­ki saklı mer­ha­me­ti ya da iyi niyetli te­men­ni­le­ri­ni değil; sahada ne kadar bedel ödeyip ö­de­me­di­ği­mi­zi, şahsi ra­ha­tı­mız­dan hakikat uğruna ne ölçüde vaz­geç­ti­ği­mi­zi ve dünyayı dö­nüş­tür­mek için ne kadar sahici bir alan aç­tı­ğı­mı­zı esas alır.

Bu nedenle, bugün kendi ya­ka­mı­za ya­pı­şa­rak sor­ma­mız gereken en esaslı soru, düş­ma­nın ne kadar zalim, ne kadar barbar ya da ne kadar do­na­nım­lı olduğu de­ğil­dir; asıl mesele, bizim bu vahşet kar­şı­sın­da ne kadar dürüst, ne kadar samimi ve kendi id­di­a­la­rı­mı­za ne kadar sadık ol­du­ğu­muz­dur.

Çünkü zalimin hoy­rat­lı­ğı, kan dö­kü­cü­lü­ğü ve hukuk ta­nı­maz­lı­ğı zaten onun varoluş ta­bi­a­tı­nın, ka­ran­lık kod­la­rı­nın doğal bir ge­re­ği­dir; asıl tarihin yönünü be­lir­le­ye­cek olan şey, maz­lu­mun hemen yanı başında kaya gibi durması ge­re­ken­le­rin kendi iç­le­rin­de ne kadar sahici, ne kadar bedel ödemeye hazır bir vicdan ta­şı­dı­ğı­dır.

Bugün bize düşen ve bizi bir ateş çem­be­rin­den ge­çi­re­cek olan en acil görev, ekran başında öfkenin sesini daha da yük­selt­mek­ten, daha büyük ka­la­ba­lık­lar­la daha yüksek de­si­bel­li slo­gan­lar at­mak­tan önce; vic­da­nın o ağır, o sarsıcı ve ta­viz­siz iç di­sip­li­ni­ni şah­si­ye­ti­miz­de yeniden kur­mak­tır.

Eğer ger­çek­ten Aksa’nın ka­pı­la­rı­na vurulan o ağır demir kilidin, sadece Fi­lis­tin'deki bir mabedin değil, bizzat bizim kendi iç dün­ya­mı­zın, kendi i­ra­de­mi­zin de ki­lit­len­me­siy­le ilgili ol­du­ğu­na iman e­di­yor­sak; işe önce kendi kal­bi­mi­zi felç eden o tüketim a­lış­kan­lık­la­rıy­la sa­va­şa­rak baş­la­mak zo­run­da­yız.

Bizi yal­nız­ca ekran başında izleyen, iz­le­dik­çe his­siz­le­şen, his­siz­leş­tik­çe durumu ka­nık­sa­yan birer dilsiz se­yir­ci­ye dö­nüş­tü­ren o konfor re­ji­miy­le; bütün ahlaki ve insani so­rum­lu­luk­la­rı­mı­zı Twitter'da atılan bir kınama cüm­le­si­ne, imza atılan dijital bir di­lek­çe­ye havale eden o iç ra­hat­la­tı­cı sahte dille kanlı bıçaklı bir he­sap­laş­ma­ya girmek zo­run­da­yız.

Dev­ril­miş, u­fa­lan­mış ve sı­nır­la­rı cet­vel­ler­le çi­zil­miş bir ümmetin, o derin uy­ku­sun­dan sıy­rı­la­rak yeniden ayağa kalk­ma­sı; yal­nız­ca dı­şa­rı­da­ki, sı­nır­lar­da­ki düşmana diş bi­le­me­siy­le, ona lanet o­ku­ma­sıy­la mümkün de­ğil­dir.

Bu diriliş, önce i­çe­ri­de­ki, kendi i­çi­miz­de­ki kor­kak­lık­la, o bitmek bilmez çı­kar­cı­lık­la, ha­re­ke­te geçmeyi yarına bırakan er­te­le­mey­le, pa­ram­par­ça olmuş gün­dem­ler­le ve "ben tek başıma ne ya­pa­bi­li­rim ki" diyerek bir­bi­ri­ni ucuz ma­ze­ret­ler­le o­ya­la­yan o has­ta­lık­lı, çürük zih­ni­yet­le yüz­leş­me­siy­le müm­kün­dür.

Bu devasa yüz­leş­me asla kolay bir he­sap­laş­ma de­ğil­dir; zira insan fıtratı, kendi ku­su­ru­nu örtmek için baş­ka­sı­nın suçunu, düş­ma­nın bar­bar­lı­ğı­nı teşhis etmeyi her zaman daha kolay, daha zah­met­siz ve daha az sancılı bulur.

Fakat gözden ka­çı­rı­lan hakikat şudur ki; kan ter içinde kalınan o ağır iç mu­ha­se­be ya­pıl­ma­dan dı­şa­rı­ya karşı edilen her kınama eksik, kendi çıkar dü­ze­ni­miz­den bir arınma olmadan zalime karşı kurulan her lanet cümlesi hedefe u­laş­ma­dan düşecek kadar kısa ömürlü kalmaya mah­kûm­dur.

Bütün bu ataleti kırmak ve bu ka­ran­lık gir­dap­tan çı­ka­bil­mek için elzem olan tek şey; öfkeyi boşa sav­ru­lan bir buhar ol­mak­tan çıkarıp, zalimin sis­te­mi­ni ki­lit­le­ye­cek bir eyleme tercüme edecek; imanı, cami av­lu­la­rın­dan çıkarıp sokağın, ti­ca­re­tin ve si­ya­se­tin or­ta­sın­da o­muz­la­nan bir so­rum­lu­luk­la bu­luş­tu­ra­cak ve acıyı sadece ekranda sey­re­di­len bir dizi gö­rün­tü­sü ol­mak­tan çıkarıp hep beraber o­muz­la­na­cak ortak bir ağırlık haline ge­ti­re­cek olan ahlâki bir se­fer­ber­lik­tir.

Bu büyük se­fer­ber­lik yal­nız­ca belirli gün­ler­de belirli mey­dan­lar­da top­la­nıp bayrak sal­la­mak­tan ibaret, dar ve şekilci bir eylem türü de­ğil­dir.

O; ce­bi­miz­de­ki e­ko­no­mik ter­cih­ten zih­ni­miz­de­ki kül­tü­rel tutuma, küresel ser­ma­ye­ye siyasal baskı ü­ret­mek­ten, so­ka­ğı­mız­da sivil ve sar­sıl­maz da­ya­nış­ma ağları kurmaya; mek­tep­ler­de öğ­re­ti­len eğitim di­lin­den, te­le­viz­yon­lar­da kurulan medya diline kadar hayatın bütün kılcal da­mar­la­rın­da hakikat lehine risk almayı, bedel ödemeyi göze alan yekpare bir bü­tün­lük ge­rek­ti­rir.

Çünkü zulüm yer­yü­zün­de yal­nız­ca tankın pa­le­tiy­le, tüfeğin nam­lu­suy­la veya zin­da­nın soğuk de­mi­riy­le i­ler­le­mez. O, asıl yıkıcı gücünü kit­le­le­rin u­nut­kan­lı­ğın­dan, kom­şu­nun il­gi­siz­li­ğin­den, insanın o bitmek bilmez tüketim iş­ta­hın­dan, suni gün­dem­ler­le par­ça­lan­mış dik­kat­ler­den ve top­lum­la­rın yavaş yavaş, santim santim his­siz­le­şe­rek kö­tü­lü­ğe a­lış­ma­sın­dan alır.

Dünyayı saran bu or­ga­ni­ze ve devasa ka­ran­lı­ğa ve­ri­le­cek o tek ve hakiki cevap ise; bir saman alevi gibi par­la­yıp sönen duy­gu­sal pat­la­ma­lar­dan, anlık kriz­ler­den değil; uzun soluklu, geri adım atmayan, ilkeli, di­sip­lin­li ve bedel ödemeye yeminli o vicdani sü­rek­li­lik­ten do­ğa­bi­lir.

Çünkü tarihin en temel ku­ra­lı­dır:

Kalıcı, ku­rum­sal­laş­mış ve sis­tem­li kötülük, ancak onu aşacak kadar kalıcı, inatçı ve sis­tem­li bir iyilik se­ba­tıy­la alt e­di­le­bi­lir; hiçbir köklü temeli olmayan o gü­nü­bir­lik, dağınık öfke, ku­rum­sal­laş­mış ve diş­le­ri­ne kadar si­lah­lan­mış bir zulmün kar­şı­sın­da çoğu zaman bir sis ta­ba­ka­sı gibi yavaşça dağılıp gider.

Bütün bu uzun, sancılı ve insanın yüzünü yere eğdiren yü­rü­yü­şün sonunda, me­se­le­nin gelip da­yan­dı­ğı o ka­çı­nıl­maz ve sert duvar yine aynıdır.

Bugün o soğuk infaz o­da­la­rın­da, etrafı silahlı a­dam­lar­la çevrili o ka­ran­lık av­lu­lar­da da­ra­ğa­cı­na gö­tü­rül­mek istenen şey yal­nız­ca belli be­den­ler, i­sim­le­ri lis­te­le­re ya­zıl­mış mah­kûm­lar de­ğil­dir. O urganın ucunda asıl bo­ğul­mak istenen; insanın hakikat uğruna, inancı ve toprağı uğruna bütün dünyayı kar­şı­sı­na alarak ayağa kal­ka­bil­me iradesi, kar­deş­li­ğin sadece dilde kal­ma­yan o kanlı be­de­li­ni ö­de­ye­bil­me cid­di­ye­ti ve vic­da­nın kaba güce rağmen diz çök­me­den ayakta ka­la­bil­me o­nu­ru­dur.

Zin­da­nın o ru­tu­bet­li ka­ran­lı­ğın­dan çı­ka­rı­lıp infaz seh­pa­sı­na vakarla, a­dım­la­rı­nı hiç tit­ret­me­den yü­rü­tü­len o insanın bedeni, düş­ma­nın elinde kilitli bir tutsak o­la­bi­lir. Fakat ölüm kor­ku­su­nu fersah fersah aşmış, dünyevi bütün he­sap­la­rı geride bı­rak­mış, top­ra­ğı­nı ve i­nan­cı­nı kendi tatlı ca­nın­dan daha üstün tutmuş bir ruhun asıl anlamda esir e­dil­di­ği­ni, mağlup düş­tü­ğü­nü iddia etmek im­kân­sız­dır.

Oysa buna kar­şı­lık, dı­şa­rı­da, bin­ler­ce ki­lo­met­re u­zak­ta­ki güvenli ev­le­rin­de, parlak ek­ran­la­rı­nın kar­şı­sın­da olup biten bu vahşeti ça­re­siz­ce izleyen ka­la­ba­lık­la­rın durumu çok daha va­him­dir.

Zulmü en sert, en süslü söz­ler­le mahkûm ettiği halde kendi kon­for­lu hayat dü­ze­nin­den hiçbir şeyi ek­silt­me­yen, mar­ket­te­ki tüketim a­lış­kan­lık­la­rı­nı, şahsi e­ko­no­mik he­sa­bı­nı, akşam ye­me­ği­nin sı­cak­lı­ğı­nı do­ku­nul­maz bir tabu olarak gören o devasa yı­ğın­la­rın ger­çek­ten özgür ol­du­ğu­nu söy­le­mek, insanın kendi aklına e­de­bi­le­ce­ği en büyük ha­ka­ret­tir.

Çünkü tarihin o şaşmaz te­ra­zi­sin­de da­ra­ğa­cın­da sal­la­nan yal­nız­ca o mah­kû­mun yorgun bedeni de­ğil­dir; çoğu zaman o seh­pa­nın göl­ge­sin­de asılı duran, dı­şa­rı­da kalarak hayatta kal­dı­ğı­nı sa­nan­la­rın çiğ­nen­miş onuru ve bü­tü­nüy­le iflas etmiş in­san­lık id­di­a­sı­dır.

Bu keskin ayrım nok­ta­sın­da, şehadet fikrini yal­nız­ca dini me­tin­ler­de geçen duy­gu­sal bir yücelti, u­la­şı­la­maz bir makam olarak o­ku­mak­tan vaz­ge­çip; onu ölüm teh­di­di­ni bü­tü­nüy­le an­lam­sız­laş­tı­ran, zalimin e­lin­de­ki silahı iş­lev­siz kılan derin ve sarsıcı bir varoluş tavrı olarak anlamak mec­bu­ri­ye­tin­de­yiz.

Çünkü ölümü ha­ki­kat­ten vaz­geç­me­nin, geri adım atmanın veya teslim olmanın bir kar­şı­lı­ğı olarak değil; tam aksine, ha­ki­ka­te sa­da­ka­tin muh­te­mel, şerefli ve ka­çı­nıl­maz bedeli olarak se­rin­kan­lı­lık­la kar­şı­la­yan insan, o zorba ik­ti­da­rın e­lin­de­ki en büyük kozu tek hamlede boşa çıkarır.

İşte tam bu kırılma anında, da­ra­ğa­cı­nın ger­çek­te kime ait olduğu, o infaz seh­pa­sı­nın kimi yendiği sorusu bütün a­ğır­lı­ğıy­la, bir dağ gibi önümüze yığılır.

Ölüm kor­ku­su­nu kendi içinde öl­dür­müş bir insana yö­nel­ti­len her tehdit, onun ruhunu teslim a­la­ma­dı­ğın­da, dönüp dolaşır ve o asıl çöküş teh­di­di­ni bizzat onu yö­nel­ten zalimin boynuna dolar; çünkü baskı ve vahşet art­tık­ça, gücün o sahte meş­ru­i­ye­ti de aynı hızla kan kay­be­de­rek tükenir.

Buna kar­şı­lık, bütün ha­ya­tı­nı, bütün gelecek ha­yal­le­ri­ni bü­tü­nüy­le emniyet, makam ve be­den­sel rahat üzerine kurmuş olan o iz­le­yi­ci top­lu­luk­lar çok daha sinsi, çok daha kalıcı ve çok daha derin bir teh­li­key­le karşı kar­şı­ya­dır. Onları bek­le­yen o büyük tehlike aniden gelen be­den­sel bir ölüm değil; yüreğin yavaş yavaş kö­rel­me­si, ha­ki­ka­te karşı duyulan o insani has­sa­si­ye­tin ses­siz­ce sönmesi ve insanın zamanla kendi kon­fo­ru­nu put­laş­tı­ra­rak ona tapmaya baş­la­ma­sı­dır.

Böylesi bir çürüme, bir toplumu sa­vaş­lar gibi bir anda, büyük bir gü­rül­tüy­le yık­ma­ya­bi­lir; ama onu içten içe bo­şal­tır, onu ahlâki bir ha­ra­be­ye çevirir, tarih kar­şı­sın­da ha­fif­le­tir ve sonunda o devasa ka­la­ba­lı­ğı, rüz­gâ­rın önünde sav­ru­lan, hiçbir a­ğır­lı­ğı olmayan dağınık bir köpüğe dö­nüş­tü­rür.

Eğer biz bugün gö­zü­mü­zün önünde kurulan bu ka­ran­lık sahneyi, bu sis­tem­li soy­kı­rı­mı yal­nız­ca akşam bül­ten­le­rin­de tü­ke­ti­len sıradan bir haber gibi harcar, onu anlık öfke kriz­le­riy­le ve sosyal med­ya­da­ki kınama cüm­le­le­riy­le ge­çiş­ti­rir­sek, o korkunç sonu kendi el­le­ri­miz­le ha­zır­la­mış oluruz.

Baş­ka­la­rı­nın suçunu sayıp dö­ker­ken kendi o­muz­la­rı­mız­da­ki o ağır so­rum­lu­lu­ğu sürekli yarına, baş­ka­la­rı­na veya ge­le­cek­te­ki bir kur­ta­rı­cı­ya er­te­le­me­ye devam et­ti­ği­miz sürece; yarın o büyük hesap gününde tarihin, vic­da­nın ve mutlak a­da­le­tin önüne çık­tı­ğı­mız­da ba­şı­mı­zı yerden kal­dı­ra­ma­ya­ca­ğız.

O gün gel­di­ğin­de, kay­be­di­len şeyin yal­nız­ca siyasi bir güç, coğrafi bir üs­tün­lük veya kay­be­dil­miş sa­vaş­lar ol­ma­dı­ğı­nı çok net görecek; asıl yi­ti­ği­mi­zin ru­hu­mu­zun içsel kıblesi, kar­deş­li­ği­mi­zin can yakıcı a­ğır­lı­ğı ve in­san­lı­ğı­mı­zı ayakta tutan o gö­rün­mez ahlâki omurga ol­du­ğu­nu, e­ti­miz­den kan sı­zar­ca­sı­na, çok daha acı bir şekilde an­la­ya­ca­ğız.

İnsanın kendi vic­da­nı­na karşı iş­le­ye­bi­le­ce­ği en büyük cürüm, hak­sız­lı­ğı gördüğü halde kendi nizamı bo­zul­ma­sın diye ses­siz­li­ğin o güvenli ve ka­ran­lık ma­ğa­ra­sı­na sak­lan­ma­sı­dır. Oysa o mağara insanı düş­man­dan korumaz; o mağara insanı kendi in­san­lı­ğın­dan, kendi ha­ki­ka­tin­den ve ni­ha­ye­tin­de va­ro­lu­şu­nun ga­ye­sin­den ko­pa­ra­rak yaşayan bir ölüye çevirir.

Bu nedenle bugün, hava ka­rar­dı­ğın­da ve gece yer­yü­zü­nün üzerine çök­tü­ğün­de, kendi i­çi­miz­de­ki o derin ses­siz­lik­le baş başa kal­dı­ğı­mız­da ihtiyaç duy­du­ğu­muz şey; mey­dan­lar­da atılan o gös­te­riş­li, ka­fi­ye­li söz­ler­den önce çok daha dürüst, çok daha ka­na­tı­cı bir iç yüz­leş­me­dir.

Bizim acilen muhtaç ol­du­ğu­muz kudret, kon­fe­rans sa­lon­la­rın­da irad edilen o yüksek sesli, hamasi nu­tuk­lar­dan önce; ha­ya­tı­mı­zı dö­nüş­tü­re­cek, ter­cih­le­ri­mi­zi de­ğiş­ti­re­cek o sahici, ağır ve sar­sıl­maz so­rum­lu­luk bi­lin­ci­dir.

Mil­yon­la­rın tek bir ağızdan tek­rar­la­dı­ğı o devasa slo­gan­lar­dan önce; gecenin ıs­sız­lı­ğın­da, kendi nef­si­miz­le yaka paça olarak ve­re­ce­ği­miz o ta­viz­siz, o ağır ahlâki ka­rar­dır. Çünkü ancak bu içsel devrim ger­çek­leş­ti­ğin­de, ancak insan kendi i­çin­de­ki o konfor putunu de­vir­di­ğin­de, gö­zün­de­ki o kör edici perde yır­tı­lır.

İşte ancak o zaman, bugün Fi­lis­tin'de o ka­ran­lık da­ra­ğa­cın­da sal­la­na­nın yal­nız­ca baş­ka­la­rı­nın çaresiz bedeni değil; bizim kendi sus­kun­lu­ğu­muz­la, kendi dünyevi he­sap­la­rı­mız­la ve kendi kor­kak­lı­ğı­mız­la her gün pa­ram­par­ça et­ti­ği­miz o ortak, mu­kad­des o­nu­ru­muz ol­du­ğu­nu bütün hüc­re­le­ri­miz­le idrak e­de­bi­li­riz.

Bedeli hayatta iken kendi i­ra­de­siy­le ö­den­me­miş, uğrunda yara a­lın­ma­mış ve ra­ha­tın­dan vaz­ge­çil­me­miş hiçbir onur, insanın boy­nun­da bir şeref ma­dal­ya­sı olarak kalamaz; o onur eninde sonunda yer­yü­zü­ne düşer ve baş­ka­sı­nın kurduğu o kanlı seh­pa­nın göl­ge­sin­de, ses­siz­li­ğin ve utancın rüz­gâ­rıy­la e­be­di­yen sal­lan­ma­ya mahkûm olur.

Dert e­de­bil­mek te­men­ni­siy­le…