KENDİNİ TUTABİLMEK
Yazılı Makale

KENDİNİ TUTABİLMEK

10 dk okuma

Dinsel ter­mi­no­lo­jiyi bir kısıt­lama alanı içinde “ta­rih­sel mi­to­lo­jik sos­lar­la” bezeyip su­nan­lar, hüsnü zan­nım­ca fena halde ya­nı­lı­yor­lar. Zira din, in­sa­na bir “kısıt­lama” değil, tam ak­si­ne geniş bir “öz­gür­lük alanı” sunar. Ancak bu öz­gür­lük, hak edil­miş bir öz­gür­lük değil; bah­şe­dil­miş bir öz­gür­lük­tür.

İn­sa­nın en büyük şan­sı ise, in­sa­na bu öz­gür­lü­ğü bah­şe­den kud­re­tin, in­sa­nın öz­gür­lü­ğü­nü son sı­nı­rı­na kadar kul­lan­ma­sın­dan za­rar gör­me­si müm­kün ol­ma­yan, in­sa­na ra­kip ol­ma­yan, in­sa­nı kıskan­ma­yan “aşkın ve mut­lak” bir var­lık ol­ma­sı­dır.

Zira eğer in­sa­na öz­gür­lü­ğü­nü bah­şe­den kud­ret, in­sa­na ra­kip olan bir var­lık ol­say­dı; onu is­tis­mar et­me­si, o öz­gür­lü­ğü kul­lan­ma­sın­dan kork­ma­sı ve go­cun­ma­sı söz ko­nu­su olur­du.

Bu­ra­da an­laş­tıy­sak devam ede­lim;

İn­sa­nın ken­di­si­ne bah­şe­di­len bu öz­gür­lü­ğü, hür ira­de­si ile ken­di aley­hi­ne kul­lan­ma­sı müm­kün­dür. İş­te bu “sap­ma” ih­ti­ma­li ne­de­niy­le, in­san de­nen var­lık biz­zat ya­ra­tı­cı­sı ta­ra­fın­dan mu­ha­tap alın­mış; bah­şe­di­len öz­gür­lü­ğü ken­di aley­hi­ne kul­lan­ma­ma­sı için ge­rek­li olan uya­rı­lar, bir ye­tim ve ök­sü­zün ter­te­miz vic­da­nın­dan yüz­yıl­lar ön­ce ila­hi ke­lam ile ya­pıl­mış ve gü­nü­mü­ze kadar gel­miş­tir.

Bu ila­hi uya­rı­lar, sa­de­ce öz­gür­lü­ğü­nü doğ­ru kul­lan­ma­sı için de­ğil; ay­nı za­man­da su­nu­lan po­tan­si­yel sı­nır­la­rı­na yük­se­le­rek ken­di ken­di­ni “ger­çek­leş­tir­me­si” için de bir kı­la­vuz iş­le­vi gö­rür ve in­san de­nen var­lık bu sa­ye­de “in­san­lı­ğın” lez­ze­ti­ne ula­şır.

An­cak in­sa­nın, ira­de­si­ni aley­hin­de kul­lan­ma­sın­dan baş­ta ki­şi­nin ken­di­si ol­mak üze­re ya­kın çev­re­si, içe­ri­sin­de ya­şa­dı­ğı top­lum ve do­ğal çev­re za­rar gö­rür.

“Kö­tü­lük” ola­rak ni­te­len­dir­di­ği­miz böy­le­si bir ey­lem­de za­rar gör­me­ye­cek olan tek var­lık, ona o ira­de­yi bah­şe­den kud­ret­tir.

Baş­ta ken­di­si ol­mak üze­re, ko­ru­mak­la so­rum­lu ol­du­ğu do­ğal ve be­şe­rî çev­re­si­ne za­rar ve­ren in­san, ira­de­si­ni kö­tü­ye de ol­sa kul­lan­dı­ğı için de­ğil; öz ben­li­ği­ne ken­di el­le­riy­le iha­net et­ti­ği için ce­za­lan­dı­rı­lır.

Hal bu iken din bir “kı­sıt­la­ma ala­nı” ola­rak gö­rü­le­bi­lir mi?

Pek ta­bii ki koca bir “ha­yır!”

Bu tes­pit­le­ri alt al­ta top­la­dı­ğı­mız­da ise di­ye­bi­li­riz ki, ila­hi hi­ta­bın ko­nu­su “ya­ra­tan kud­re­tin mut­lu­lu­ğu” de­ğil, “ya­ra­tı­lan in­sa­nın mut­lu­lu­ğu”­dur.

Ya­ni din, Al­lah’ı mut­lu et­mek için de­ğil, in­sa­nı mut­lu et­mek için var­dır.

Onun içi­dir ki ila­hi hi­tap, ya­ra­tan kud­re­tin in­sa­na olan sev­gi ve rah­me­ti­nin en yü­ce ifa­de­si ola­rak sev­gi, mer­ha­met ve ada­le­ti ön pla­na çı­ka­ra­rak in­sa­nı mer­ke­ze alır.

Tam da bu­ra­da in­sa­nın “ken­di­ni tu­ta­bil­me­si” ko­nu­su­nu an­mak ge­re­ki­yor.

Zi­ra zan­nım­ca in­sa­nın ya­şa­mı bo­yunca en bü­yük so­ru­nu, “ken­di­ni tu­ta­ma­yor” olu­şu.

Ya­ni as­lın­da tüm der­di­miz de kav­ga­mız da ken­di­miz­le.

Bu yüz­den ol­sa ge­rek ki, ken­di­siy­le kav­ga­sı­nı bi­ti­re­me­yen bi­ri, baş­ka­sıy­la da ba­rı­şık ola­mı­yor ve ken­di­ni kay­be­de­nin “ka­zan­dım” di­ye­bi­le­ce­ği hiç­bir şey ol(a)­mı­yor.

Si­zin han­gi­si ol­du­ğu­nu ise her­kes ken­di yü­re­ği­ne sor­sun.