KALEMLER EMANETTİR
10 dk okuma
Zaman zaman özellikle dinsel terminoloji bağlamında çok ciddi eleştilere maruz kalsam da kahir ekseriyette kullanmaya çalıştığım “kucaklayıcı” dilin yarattığı “vedud” halesini görebilmek, bu soğuk iklimde ruhumu ısıtıyor.
Öncelikle ben “din adamı” değilim ve “dinin adamı” değil, “adamın dini” (diğer bir deyişle her insanın bir yaşam biçimi) olduğuna inanan biriyim.
Din, kendi ifademle “insan kalabilme sanatı” olduğu için de kaçınılmaz bir değer olarak ferdi olduğum toplumun ontolojisini oluşturuyor. Ontoloji ortak payda olduğu için de bu konudaki “akli sapmaları” doğal olarak dile getiriyorum.
Buraya kadar anlaştıysak devam edeyim;
Tarih koklamış biri olarak diyebilirim ki; dinsel lügat, geçtikleri tedrisat ve bilinç durumlarıyla ilintili olarak özellikle “gönül ve mana haramilerinin” elinde eğilip bükülmüş durumda ve bu yol fincancı katırlarının güzergâhı.
Ama ben; kalemi hakikatin mukaddes aracı olarak gören bir fikir işçisi sıfatıyla yaklaşık iki on yılı aşkın bir zamanını öğrenmeye kurtlar gibi aç bir beyinle geçirmiş biri olarak biliyorum ki;
Bir yaşam biçimi olan din hava gibi, ibadet ise su gibidir. Biri yaşam sunar, öbürü girdiği kabın şeklini alır ve en önemlisi hava da su da sadece “inananlar” için değil, tüm mahlukat içindir ve herkesi kucaklar.
Bu yüzden ruh köklerindeki dine iman eden kişiler; itmez kucaklar, nefret etmez sever, günahkârla değil günahla mücadele eder, öldürmez yaşatır hatta yaşatmak için kendini feda eder, ötekileştirmez ve hayal ettiği bu dünyadaki cenneti “ötekiye rağmen” değil “öteki ile birlikte” inşa eder.
Dolayısıyla “inanıyorum” diyen her kişinin koşulsuz bir sevgi, katıksız bir merhamet ve amasız bir adaleti dil, din, ırk, renk ve mezhep gözetmeksizin tüm insanlık âlemi için inşa etmek zorunda olduğuna inanıyorum. Zira inandığımızı söylediğimiz dinamikler bunu ısrarla gösteriyor.
Bu yönüyle eser, yazı ve paylaşımlarım sadece bu yöndeki bilinç eksikliğini tamamlama yolunda mütevazı bir işlev üstlenmiştir, hepsi o kadar.
Evet kabul ediyorum; bir fikir işçisinin tereddüt edeceği alan kaleminin üslubu olabilir fakat bu kalemin gerçeği dile getirmede, hakikati dillendirmede tereddüdü olamaz, olmamalıdır. Çünkü bu kalemin emanet edilişine dair bir sorumluluktur; öbür türlüsü kalemi emanet edene ihanettir.
Zaten bir fikir işçisi “ya hayır söyle ya da sus” nebevi ikazına inanıyorsa hakikati haykırmak dışında başka bir seçeneği yok demektir.
Öyleyse diyebiliriz ki aslında “yüreğini sağmak” olan yazmak, hakikate dair bir bedel ödemeyi göze almaktır.
Her nimetin bir külfeti olduğu şu fani dünyada hakikati haykırmanın, iyiliğe rehberlik etmenin, sevginin ışığı ve merhametin dili olmanın elbette bir bedeli vardır.
Bu yüzden sözün gücüne inanabilenler hakikatin kayıt altına alınması gibi bir bedel öderler.
Bu noktada birer aydınlık savaşçısı olan peygamberleri de anmak gerekir. Çünkü insanlık tarihi boyunca sözün gücüne en çok onlar inanmış ve buradan aldıkları güçle hakikate davet etmişlerdir.
Birer “yürek fetihçisi” olarak gönüllerin kapısını binlerce kez çalmaktan usanmamış, insanlara gücün sözünü değil sözün gücünü fısıldamışlardır.
İlahi hitaba baktığınızda onların bu emanet bilinci uğruna servetlerini, hayatlarını ve varlıklarını ortaya koyduklarını; horlanmaya, tehditlere, işkencelere hatta ölüme kadar varan bedeller ödediklerini görürsünüz.
Bugün ise bilginin gücünü eline geçiren ve teknolojiyi bir araç olarak kullanan kravatlı toplum mühendislerinin kültürleri, zihinleri ve anlam haritalarını dönüştürmeye çalıştığı bir çağda yaşıyoruz.
Sadece son elli yılda Ortadoğu’nun, Mezopotamya’nın ve bu mümbit coğrafyanın yaşadığı kültürel ve ahlaki kırılmayı görmemek için kör olmak gerekir.
Topraklar artık tankla tüfekle değil; bilgiyle, kültürle, ekonomik güçle ve zihinsel kölelikle işgal ediliyor.
Dolayısıyla kurtuluş savaşı aslında hiç bitmedi; yalnızca şekil değiştirdi.
Bugün asıl soru şudur: Tasımızı toprağımızı toplayıp gidecek miyiz, yoksa “Rabbin bizden bir umudu var” diyerek bu topraklarda direnmeye devam mı edeceğiz?
Bir kum tanesi olup çölün derdiyle dertlenmek kolay değildir. Bu, karada gemi yapmaya talip olmak gibidir.
Ama tarih boyunca dünyayı değiştirenler çoğu zaman bu imkânsız görünen işe talip olanlardır.
İşte bu yüzden koşanlar gemisini yapmaya devam ediyor; yatanlar ise umutsuzluğun karanlığında kalıyor.
Kalemi emanet bilenlere selam olsun.