AİDİYET
Yazılı Makale

AİDİYET

10 dk okuma

AİDİ­YET

He­ye­can­lı ve ha­ma­set kö­pük­lü atıf­lar­la “mil­le­nium” olarak tabir edi­len bu yüz­yı­lın ilk çey­re­ğin­de ger­çek­le­şen ve adına “çağ­daş­laş­ma” denilen ithal uy­gu­la­ma­la­rın, in­san­lı­ğın atası sa­yı­la­bi­le­cek geniş bir coğ­raf­ya­yı ai­di­yet ve ruh kök­le­rin­den nasıl ko­par­dı­ğı­nı; bugün ki­mi­miz bunu yü­re­ği­ne yük ederek, ki­mi­miz bunu ter­si­ne çe­vir­mek için im­kân ve na­si­bin­ce ge­ce­si­ni gün­dü­z ede­rek, ki­mi­miz yaşam gai­le­si içinde bu akın­tı­ya sü­rük­len­miş bir halde ama her du­rum­da da canlı birer tanık olarak mü­şa­ha­de edi­yo­ruz.

Kim­bi­lir, belki de bu ta­nık­lık yü­zün­den; ila­hi beyan ya­şa­nan / ya­şa­na­cak “asır­la­ra” yemin edip veya bazı tef­sir âlim­le­ri­nin tes­pi­tiy­le ya­şa­nan çağı şa­hit kı­lıp “in­san zi­yan­da­dır” hay­kı­rı­şın­da bu­lu­nu­yor, insan denen var­lı­ğı “iyi işler” yap­ma­ya davet edi­yor­du.

Belki de biz bu ta­nık­lı­ğın, üze­ri­mi­ze yük­le­di­ği tarih­sel “özne” olma so­rum­lu­ğun­dan kaç­tı­ğı­mız, zihin ve yaşam kon­for­la­rı­mı­zı boz­mak is­te­me­di­ği­miz için her şey bu kadar ka­rı­şık du­rum­da!

Öyle ya; bu ta­nık­lı­ğın ben­li­ği­mi­ze fı­sıl­da­dı­ğı ben­li­ği­mi­ze dön­dü­ğü­müz­de gö­rü­yo­ruz ki, için­de ya­şa­dı­ğı­mız bu müm­bit coğ­raf­ya­nın bir ai­di­ye­ti vardı.

İn­sa­nı­mız, bu ai­di­ye­tin hay­si­ye­ti­ni ise üç kı­ta­ya hük­met­miş ata­la­rı­nın inşa et­ti­ği ruh kök­le­rin­deki me­de­ni­yet­ten alı­yor; in­san­lı­ğın ol­gun­laş­ma se­rü­ve­nin­de “tarih” ya­za­bil­miş bir coğ­raf­ya­nın yani diğer bir de­yiş­le gör­kem­li bir ge­çmi­şin vâ­ris­le­ri olarak da, ku­ru­cu unsur ola­bil­me­nin haklı kı­van­cı­nı ta­şı­yor­lar­dı.

Ta ki “çağ­daş­lık” adı al­tın­da; akıl­la­ra ziyan uy­gu­la­ma­lar­la, tepeden inme ku­ral­lar­la bu müm­bit coğ­raf­ya, çok kısa sa­yı­la­bi­le­cek bir zaman di­li­min­de onu ruh kö­kü­ne bağ­la­yan ana ve kılcal damar­lar­dan birer birer ko­pa­rı­lın­ca­ya kadar.

Bu ko­puş­la “çağ­daş­laş­ma” adı al­tın­da ya­ra­tı­lan “imi­tas­yon” bir algı ile, bu coğ­raf­ya­yı kendi de­ğer­le­rin­den ko­pa­rıp, ait ol­ma­dık­la­rı bir dün­ya­ya ya­ma­ma­yı ba­şar­a­bil­di­ler ve bu top­lu­mun on­to­lo­jik temeli olan din­sel ter­mi­no­lo­ji de bu “çağ­daş­lık” ve­ba­sın­dan ye­terin­ce na­si­bi­ni aldı.

Yani bugünkü ma­ne­vi has­ta­lık­la­rı­mı­zın, ruh­sal boş­luk­la­rı­mı­zın, ka­na­yan ya­ra­la­rı­mı­zın te­me­lin­de, “çağ­daş­lık” adı al­tın­da zerk edi­len mik­rop­lar ya­tı­yor ve ate­şi­mi­zin bu kadar yük­sek ol­ma­sı­nın da ma­ne­vi di­na­mik­le­ri­miz­den bu kadar uzak­laş­ma­mı­zın da se­be­bi, bün­ye­mi­ze iyice yer­le­şen bu mik­rop­la­rın dı­şın­da başka bir şey değil.

Katili malum fakat faili meçhul bu infaz­la; bugün ya­şa­dı­ğı­mız trav­ma­la­rın se­bep ol­du­ğu ah­lâ­ki kör­lük­ler­le ak­lı­mız şaş­sa, di­li­miz tu­tul­sa, nut­ku­muz dur­sa, küçük dili­miz bo­ğa­zı­mı­za kaç­sa ve hay­ret­ten par­mak­la­rı­mı­zı ısır­sak da; çal­ma­dan oy­na­ma­ya, ver­me­den al­ma­ya, üret­me­den ka­zan­ma­ya, hak et­me­den gö­tür­me­ye alış­mış ve bunu bir yaşam bi­çi­mi olarak be­nim­se­miş bir top­lu­mu inşa et­me­yi ba­şar­dı­lar ne yazık ki!

Bakın me­sela!

“Özne” ol­ma­yı red­det­miş bir top­lu­mun, özel­lik­le din soslu pay­la­şım­la­rı­nın ek­se­ri­ye­tin­de, “ahir zaman” ke­li­me­si­nin bu kadar yoğun bir şe­kil­de kul­la­nıl­ma­sı­nın başka bir anlamı var mı?

Bu ke­li­me­ye öyle bir anlam de­rin­li­ği yük­len­miş ki; sa­nır­sı­nız İslâm coğ­raf­ya­la­rın­da akan kanın, din­me­yen göz­ya­şı­nın, taru­mar edi­len yer altı kay­nak­la­rı­nın, kra­vat­lı kü­re­sel kor­san­lar­ca ye­rin­den yur­du­ndan edi­len ve bir o kadarı da çık­tı­ğı yol­lar­da can veren mil­yon­lar­ca mül­te­ci­nin, kokan ba­ru­tun ve göz­le­ri iki resim ka­re­si­ne mah­kûm edil­miş an­ne­le­rin ye­gâ­ne se­be­bi “ahir zaman” ke­li­me­si.

Aklını kul­lan­ma­dı­ğı için ba­şın­dan aşağı pislik yağan (Yu­nus, 100. ayet) iki mil­yar­lık koca bir coğ­raf­ya­nın fert­le­ri; kendi el­le­ri­nin yap­tık­la­rın­dan kay­nak­lı baş­la­rı­na gelen her mu­si­be­ti, her kö­tü­lü­ğü, her yan­lı­şı Al­lah’a fatura edip adına “kader” koyma kon­fo­ru­nu, şim­di­ler­de ise “ahir zaman” ke­li­me­si­ne yük­le­di­ği anlam­la ge­çiş­tir­me­ye ça­lı­şı­yor!

Çok az sayıda; yüreği olan bitenden mus­ta­rip, göz­le­ri­ne kum kaç­mış, ge­ce­si­ni gün­dü­z eden insan, bunun far­kın­da olsa da inan­cı kul­la­na­rak, halkın bu ce­ha­le­tin­den fay­da­la­na­rak makam, mevki, servet, konfor, şan, şöh­ret, mansıp elde eden­le­rin ek­se­ri­ye­tin­den bir ta­ne­si de çıkıp de­mi­yor ki;

Yahu kar­de­şim! Dün­ya­ya gelen her insan için ya­şa­dı­ğı çağ zaten “ahir zaman”, yani za­ma­nın bi­ti­mi­dir. Bi­zim bugünkü hal ve ah­va­li­mi­zin, bunca kı­rıl­mış­lık ve da­ğıl­mış­lı­ğı­mı­zın, akan göz­yaş­la­rı­mız ve ka­na­yan ya­ra­la­rı­mı­zın se­be­bi “ila­hi” değil “be­şe­ri­dir” ve kendi el­le­ri­miz­le yap­tık­la­rı­mız­dan dolayı ba­şı­mı­za gel­mek­te­dir.

Çünkü biz, için­de doğ­du­ğu­muz top­lu­mun kül­tü­rü, öm­rü­mü­ze göl­ge­si düşen ai­le­mi­zin bil­gi­si ile bize “din sosu” ile kod­la­nan ma­ne­vi di­na­mik­le­rin, as­lın­da “ila­hi” hi­ta­bın ne­re­sin­de ol­du­ğu­nu zerre kadar sor­gu­la­ma­dan alıp ya­şa­ma­ya baş­la­yan ve bu ko­nu­da yaşam kon­fo­ru­mu­zu boz­ma­yan “kül­tü­rel” bir inan­cı ya­şı­yo­ruz.

İla­hi beyan ıs­rar­la “aslını koru” diyor; sevgi diyor, mer­ha­met diyor, illa ki ada­let diyor, mut­la­ka eşit­lik diyor ama bizim her ta­ra­fı­mız­dan üstüne üstlük din adına nefret, kin, öfke ve vah­şet fı­şkı­rı­yor!

Peki dün­ya­ya bin küsur yıl hük­met­miş ve tarih yaz­mış bir aslan me­de­ni­ye­ti, bu kur­naz­lı­ğa nasıl tes­lim oldu da bugün bu hale geldi? Der­se­niz de bence ce­va­bı çok açık;

“Tarla nemli ol­ma­dan tohum ye­şer­mez!”

Anım­sı­yo­rum, bir söy­le­şi es­na­sın­da genç­le­ri­miz­den biri sor­muş­tu;

“Hocam neden ıs­rar­la batıya vur­gu ya­pı­yor­su­nuz, bi­zim hiç mi su­çu­muz yok bu yoz­laş­ma­da?”

El­bet­te su­çu­muz var.

Ancak şunu at­la­ma­mak gerek;

Yüz­ler­ce me­de­ni­ye­te be­şik­lik yapan ve tüm bu me­de­ni­yet­ler­den ken­di­ne has bir me­de­ni­ye­ti ortaya çı­ka­ran Ana­do­lu Me­de­ni­ye­ti­nin ortaya koy­du­ğu okuma yaz­ma­sız ir­fa­nı, buram buram sa­mi­mi­yet kokanı ih­sa­nı; asır­lar boyunca göç­ler­le, sa­vaş­lar­la, yok­sul­luk­la yoğ­rul­muş bir halkın evine git­ti­ği­niz zaman çoluk çocu­ğu­na ait rız­kı­nı tü­müy­le önü­nü­ze koy­ma­nın mi­sa­fir­per­ver­li­ği­ni dün­ya­nın başka hiç­bir coğ­raf­ya­sın­da bu­la­maz­sı­nız.

Bakın me­sela!

Ela­zığ İli­miz­di sanı­rım.

İki yıl önce, yani hemen pan­de­mi ön­ce­sin­de yü­rüt­tü­ğü­müz yurt tur­ne­sin­de tam bir okulun ka­pı­sın­dan gi­rer­ken yaşlı bir amca çaya bu­yur et­miş­ti.

Evleri hemen okula bitişik bu “gül ko­ku­lu” amca­nın tek­li­fi­ni kı­ra­ma­mış, asis­tan ar­ka­daş­la­rı­mı okula gön­de­rip beş dakika ge­ci­ke­ce­ği­mi söy­le­miş­tim.

Hâl ha­tır ve ta­nış­ma fas­lın­dan sonra hemen yanı ba­şın­da dikiş di­ken ve eşi ol­du­ğu­nu son­ra­dan öğ­ren­di­ğim nur yüzlü bir teyze, o beş da­ki­ka­lık zaman zar­fın­da adeta bey­ni­me ka­zı­nan iki çift laf et­miş­ti;

“Demek genç­ler­le ko­nuş­ma­ya gel­din evla­dım. Al­lah mu­vaf­fak etsin. Güzel bir insana ben­zi­yor­sun. Ama dikkat et oğul. Hele de bu zamanda cümle kur­mak, yırtık gömlek dik­me­ye ben­zi­yor. Düğümü içten atsan te­ni­ne batar, dıştan atsan göz­le­re batar”

Okuma yaz­ma­sı dahi ol­ma­yan bu tey­ze­min cüm­le­le­ri­ni bey­nim haz­met­mek­le uğ­ra­şır­ken, genç­le­ri kon­fe­rans sa­lo­nun­da daha çok bek­let­mek is­te­me­di­ğim için, “Al­lah­aıs­mar­la­dık” is­te­di­ğim yaşlı amca, el­le­ri­mi sı­kı­ca kav­ra­dı ve göz­le­ri­min içine ba­ka­rak;

“Al­lah yar ve yar­dım­cın olsun oğul” dedi.

“Madem ka­der­de tanış­mak nasip­miş, ben­den de gönül hey­be­ne iki çift söz koy ki, bu fanîyi unut­ma­ya­sın.”

Sonra göz­le­ri­ni boş­lu­ğa astı ve yaşam çiz­gim­de unu­tul­maz bir iz bı­ra­kan; ama ger­çek­ten ancak cilt­le­re sı­ğa­bi­le­cek o derin cüm­le­le­ri­ni kurdu;

“Dünya, fanidir oğul. Di­len­ci de olsan, pa­di­şah da olsan aynı tahta ta­bu­ta ko­nu­lu­yor; tıpkı na­maz­da­ki gibi, Kâbe’­de­ki gibi top­ra­ğın al­tın­da eşit­le­ni­yor­sun. Yani, eninde so­nun­da ‘ömür’ dediğin yol bitiyor. Sen, iyi bir yolcu ol­ma­ya bak ev­la­dım!”

Sonra elini kal­bi­me koyarak ek­le­di;

“Bir kalp; in­san­la­rı, kö­tü­lük­ten çek­mek ve onlara fay­da­lı olmak için çır­pın­mı­yor­sa o kalp vi­ra­ne­dir oğul!”

Süslü-püslü söz­le­rin ruh­la­rı kolayca esir aldığı, be­yaz­la­rı iyiden iyiye kir­le­til­miş böy­le­si bir zaman­da; dip­lo­ma­lı cahil or­du­su­na inat, tek harf okuma yaz­ma­sı ol­ma­dı­ğı halde bir kuru selam, iki çift kelâm­la gönül­le­ri tit­re­ten bu gönül er­le­ri, hâlâ ara­mız­da iken sormak ge­rek­mez mi “Ana­do­lu bizim ne­yi­miz olur?” diye!

Peki, buna “baba oca­ğı­mız­dır” ce­va­bı­nı veren her­han­gi bir zihin, in­san­lı­ğın ve iyi­li­ğin yurdu olan; sa­bır­lı, di­ra­yet­li, me­ta­net­li ev­lat­la­rı ye­tiş­ti­ren, ce­fa­kâr ve ka­na­atkâr in­san­la­rın ye­tiş­ti­ği bu emin belde­ye ya­pı­lan zihni ve kültürel sal­dı­rı­la­rı ka­bul ede­bi­lir mi?

Pek tabii ki, kocaman bir hayır!

Zira bu sal­dı­rı­lar yaşam bi­çi­mi­ne, kül­tü­rü­ne, zih­ni­ne, sa­mi­mi­ye­ti­ne, bi­ri­ki­mi­ne, ai­di­yet ve hay­si­ye­ti­ne ya­pıl­mış sal­dı­rı­lar­dır ve bu sal­dı­rı­la­rı ya­pa­rak her gün ba­şı­mız­dan aşağı kötülük boca eden fe­la­ket tel­lal­la­rı, bu me­de­ni­ye­tin bağ­rın­da ye­şe­ren onca iyi­li­ği, gü­zel­li­ği, mer­ha­me­ti, kar­deş­li­ği gör­me­mek­te; gördü­ğü anda da yok etmek is­te­mek­te­dir!

Kötü­lük yok mu, tabii ki var! Ka­bil’den bu yana olduğu gibi! Ama bir ağa­cın bütün mey­ve­le­ri aynı olur mu? Kimi meyve çü­rü­yüp düş­mü­yor mu? Biz kalan­lar­la iktifa et­mi­yor mu­yuz?

Peki, az evvel andığım yaşlı teyze ve amca gibi sa­yı­sı­nı bile­me­di­ği­miz ama bu müm­bit coğ­raf­ya­yı ma­ya­la­yan gönül in­san­la­rı gibi yine bu me­de­ni­ye­tin bağ­rın­da yaşayan okuma yaz­ma dahi bil­me­yen bir ço­ba­nın gözün­deki yaşın, yü­re­ğin­deki ate­şin sa­mi­mi­ye­ti­ni; on yıl­lar­ca okumuş ve bu oku­ma­la­rın­dan paye­ler edin­miş bir ila­hi­yat pro­fe­sö­rün­de göre­bi­li­yor mu­yuz? “Hayır!” dediğinizi duyar gibiyim!

İşte bu yüz­den­dir ki, bu coğ­raf­ya­nın ik­li­min­de ye­tiş­miş in­sa­nın bu sa­mi­mi­ye­tin­den bes­le­nen ir­fa­nı, ba­si­ret ve fe­ra­se­ti yü­z­yıl­lar boyunca bu coğ­raf­ya üzerinde oy­na­nan oyun­la­rı bozmuş, kötü ni­yet­li nice nice pro­je­ler bu top­lu­mun kalp gözün­den dön­müş­tür.

Peki neden ıs­rar­la batı?

Bugün he­pi­miz far­kın­da­yız ki; başka bir ge­ze­ge­ne, oradaki kaya­la­rın ya­pı­sı­nı in­ce­le­mek, oradaki “olası” hayati bul­gu­la­ra ulaş­mak için araç gön­de­re­bi­le­cek ka­pa­si­te ve zengin­li­ğe sahip in­san­lık, mil­yon­lar­ca in­sa­nın aç­lık­tan öl­me­si­ni umur­sa­maz du­rum­da!

Çünkü bu güce ulaşan muk­te­dir­ler; bütün gücü ellerinde top­la­mak, dün­ya­nın bütün zenginliklerine sahip olmak istiyor ve bu hesabın içinde binlerce insanın hunharca katledilmesini, genel maliyet hesabının içindeki bir küsurat farkından daha fazla dikkate değer bulmuyorlar.

Çünkü bizim için kanla, acıyla, zulümle, katliamla eşleşmiş ve ceddimizin “ezan okunan her yer vatandır!” dediği coğrafyalar; onlar için enerjiyle, petrolle, altınla, kârla, finansla, tankla, füzeyle, filoyla bağlantılı basit ticaret haritalarında küçük noktalar sadece.

Peki biz, bunca büyük ve muhteşem bir mirasın sahipleri olarak nerde kaybediyoruz?

Bunun cevabını da aynı manevi mirasa yönümüzü dönerek verelim;

İslâm tarihine adını altın harflerle yazdırmış ünlü komutan Halid b. Velid(ra) komutasındaki askerler, aldığı talimat ile “Benu Cezime” denen bir kavmin üzerine gönderilir.

Ancak Halid b. Velid(ra), bir saldırıyı meşru kılacak adımları atmadan, yani muhatabına barış çağrısı yapmadan bir gece yarısı ansızın saldırır ve bu saldırıda savaşın tarafı olmayacağı kesin olan sivil insanların da öldüğü ortaya çıkar.

Halid b. Velid(ra), bu saldırıdan zafer kazanmış bir komutan olarak döner dönmesine ama Âlemlere rahmet olan, tüm çabalarına rağmen Halid b. Velid(ra)’in yüzüne dahi bakmaz.

Tam aksine Âlemlere rahmet olan; gözlerinde yaş, duanın kanatlarına tutunmuş bir halde ellerini semaya açmış sürekli şöyle yakarmaktadır:

“Allah’ım! Ben Halid’in yaptığından beriyim!”

Çağlar ötesinden alıp gönül sofranıza ikram ettiğim bu yaşanmışlık, size ne hissettirdi bilmiyorum ancak burada benim dikkatimi çeken bir önceliğin, sizin de dikkatinizi çekmesini istiyorum;

Bir tarafta “güvenliğini” tehdit eden bir kavme karşılık yapılan saldırı, öbür tarafta “adalet” anlayışına ters düşen bir savunma biçimiyle “öncelenemeyen” insan unsuru ve nihayetinde tutunduğu köklere aykırı olduğu için “ben bu fiilden beriyim” diyen Nebevi bir önder!

Peki neden?

Çünkü adaleti öteleyerek ortaya konan “güvenlik” odaklı bir anlayış, başka bir deyişle adaletle güvenlik çatıştığı zaman yani çıkarlar ön plana çıktığında güvenlik uğruna adaleti gözden çıkarılabilir bir şey olarak görmek, ilahi hitabın onayladığı bir anlayış değildir ki, tarih boyunca insanlığa karşı işlenen tüm suçlar, güvenlik gerekçesinin arkasına sığınılarak icra edilmiştir.

Güvenliğin adaletin önüne geçtiği bir anlayış ise; “hakkın güce değil, gücün hakka tercih edildiği” bir yaklaşımdır ve tüm insanlık tarihi boyunca haklılığına güçlülüğünü referans gösteren tüm müstekbir güçler, zulümlerini aynı mantıkla savunmuş ve akıl almaz vahşetler sergilemişlerdir.

Yani ilk sıkıntımız “adaleti” tesis etmek ve gücün hakkına değil hakkın gücüne iman etmek!

Başka?

Ruhlarımızı diriltmek adına çağlar ötesinden zamanımızın yürek ve zihinlerine yeniden nebevi bir soluk;

“Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!”

“Ya Rasûlallah(sav)! Mazluma yardım edelim, bunu anladık da zalime nasıl yardım ederiz?”

“Zulmüne engel olarak.”

Siz bu ikazdan ne anladınız bilmiyorum.

Ama ben bu hikmet kokan ikazdan “yanlış yapanı dahi tek başına bırakmamak; yanlış yapanı yanlışa duyduğumuz öfke, onu müsamaha ile kucaklamamıza engel olmamalı” mesajını alıyorum.

Çağımızın; en ufak bir yanlış, hata ve eksikte insanların üzerini çizen kripto iletişimlerine bundan daha güzel bir manifesto olabilir mi?

Ama farkındayım.

Samimiyet, son dönemlerde en çok kirletilen kavramlardan biri.

Özellikle dinsel terminoloji açısından baktığınızda bu kavramın yüz akı olması gerekenler, bu muhteşem ve muazzez kavramın yürek yarası oldular.

Üzülmek mi?

Üzülmek ne kelime, adeta kahroluyoruz.

Kirletilen ahlaki kavramlarımıza mı yanalım, din adına ortaya konan çirkinliklere mi yanalım, günbegün artan ahlâki körlüğümüze mi yanalım, herkesin doğruyu kendi tekelinde sanmasına mı yanalım, mutluluğu ipoteklemeye çalışanlara mı yanalım, gönül ve mana haramilerinin Allah adına aldattıklarına mı yanalım, “samimiyet” diye diye tüketilen değerlerimize mi yanalım, hoyratça kırılan umutlara mı yanalım, örselenen güven duygusuna mı yanalım, yoksa mağdur edilen insanlara mı yanalım bilmiyorum!

Işıksız bırakılmış bir göz gibi kutsalla tüm ilişkilerini koparmış, kendi kendisine yabancılaşmış ve varoluşuna ihanet etmiş, hürmeti çiğnenmiş, kimliği kundaklanmış, izzeti yaralanmış, hafızası silinmiş, duygusu incitilmiş, haysiyeti tecavüze uğramış, bilinci örselenmiş; yüreği işgale, aklı iğfale uğramış bir şuurla kalemler kırık, gözler yumuk, boyunlar eğri, ağızlar kilitli!

Ama bu tabloyu gördükçe yüreği acıyan, sol tarafı kanayan, gözlerine kum kaçmışçasına gecelerini gündüz eden, bir kum tanesi olup çölün derdiyle kavrulanların, bulabildiği en tenha yerde yüzlerini kalplerine yaslayarak, duanın kanatlarına tutunarak cennetini yitirmiş Âdem(as) gibi gözlerinden gönüllerine bir kanal bağlayarak ıslak secdelerini, içli yakarışlarını bilirim.

Farkındalık dileklerimle!