TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ
Yazılı Makale

TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ

10 dk okuma

TOP­LUM MÜ­HEN­DİS­Lİ­Ğİ

Dünya, ortaya koy­duk­la­rı ge­ce­li gün­düz­lü ‘sa­mi­mi’ mesai ile, bil­gi­yi dip­lo­ma mührün­den kur­ta­ran ama aynı za­man­da bil­gi­den güç dev­şi­ren top­lum mü­hen­dis­le­ri­nin ‘yapay zekâ’ de­dik­le­ri he­ga­mo­nik esa­re­ti­ne büyük bir hızla gi­ri­yor.

Ku­ru­lan bu sistem o kadar dü­zen­li iş­li­yor ki; kı­yı­da kö­şe­de sak­la­nan­la­rı, ken­di­ni bir ten­ha­da unut­tur­ma­ya ça­lı­şan­la­rı dahi bulup çı­ka­rı­yor ve içine çekip, er geç öğü­te­rek dö­nüş­tü­rü­yor.

Bu sa­ye­de de her­ke­sin kendi sı­nır­la­rın­da baş­la­yıp bit­ti­ği bir dünya, sta­tik, ka­tı­laş­mış, do­la­yı­sıy­la da in­ce­lik­le­ri­ni kay­bet­miş ta­bi­a­ta bü­rü­nü­yor. Bir­bi­ri­ni gör­me­den, öte­ki­ne do­kun­ma­dan, ha­ya­tı­na kim­se­nin sız­ma­sı­na, iliş­me­si­ne, do­kun­ma­sı­na izin ver­me­den ya­şa­ma­ya ça­lı­şan bir ür­kek­ler, bir te­dir­gin­ler, bir korkak­lar dün­ya­sı adım adım inşa edi­li­yor.

Bakın bu­gün­kü ha­li­mi­ze…

Hemen herkes tek ki­şi­lik bir dün­ya­nın ‘ufuk­suz­lu­ğu için­de’ tut­sak du­rum­da. Ha­yat­la­rın ne­rey­se hiç­bir temas nok­ta­sı kal­ma­mış gibi gö­rü­nü­yor.

Aynı şey­le­ri, aynı şe­kil­de ya­pı­yor ol­ma­nın bize ortak nok­ta­lar ka­zan­dır­dı­ğı­nı sa­nı­yo­ruz ama her­ke­sin bir­bi­ri­ne ben­ze­me­sin­den, tek tip bir ha­ya­tın bütün ha­yat­la­rın ye­ri­ne ge­çi­ril­me­sin­den başka bir şey değil bu! Bir anlam­da kül­tür kat­li­a­mı da de­ne­bi­lir buna. Çünkü ha­yat­la­rı­mı­zı öz­nel­li­ğin­den arın­dı­ra­rak, onların dünya ge­ne­lin­de “tek kül­tür” oluş­tur­ma değir­me­ni­ne kendi eli­miz­le su ta­şı­rca­sı­na, eni boyu belli tek bir ha­yat dar­lı­ğı­na in­dir­ge­miş, bir­bi­ri­mi­ze ben­ze­me­ye mah­kûm etmiş olu­yo­ruz sa­de­ce. Biz uyum sağ­la­dık­ça da in­sa­nın öz­nel­li­ği, her in­sa­nın ken­di­ne has ka­rak­te­ri adım adım yok edi­li­yor.

As­lın­da tablo ‘gö­re­bi­len kalp­ler’ için o kadar net ki…

Bugün yap­tı­ğı­mız şey­le­rin büyük bir kıs­mı­nı herkes ya­pı­yor diye ya­pı­yor mu­yuz? Evet!

Alış­kan­lık­la­rı­mı­zı, meş­ga­le­ri­mi­zi, zevk­le­ri­mi­zi, ih­ti­yaç­la­rı­mı­zı, sev­dik­le­ri­mi­zi, sev­me­dik­le­ri­mi­zi be­lir­ler­ken öl­çü­müz çoğu zaman o ‘herkes’ değil mi? Evet!

Hani nerde bi­rey­sel fark­lı­lık­la­rı­mız? Nereye kay­bol­du kendi hi­kâ­ye­miz? Yoklar!

Çünkü bu, öyle şey­tan­ca kur­gu­lan­mış bir sistem ki, merak etme ih­ti­ma­li­miz olan her şey; yine onların eko­no­mik çark­la­rı­nı dön­dür­me­ye el­ve­re­cek gü­düm­lü ha­zır­ce­vap­lar­la kar­şı­lı­yor.

Se­çe­nek şan­sı­mız yok; zira ser­best­çe, kafa ve kalp gür­lü­ğüy­le me­rak­la­rı­mı­zın pe­şin­den git­me­mi­ze izin ver­mi­yor­lar. Bu sa­ye­de de uf­ku­mu­zu kö­rel­ti­yor, ara­yış­la­rı­mı­zı kö­kün­de ku­ru­tu­yor, dü­şün­ce­le­ri­mi­zi sey­rel­ti­yor ve duy­gu­la­rı­mı­zı su­lan­dı­rı­yor­lar.

Nasıl ba­şa­rı­yor­lar der­se­niz, ce­va­bı çok zor değil!

Şuu­ru­mu­zu za­yıf­la­ta­rak güç­le­ni­yor­lar. Bi­zim şuu­ru­muz za­yıf­la­dık­ça onların kur­duk­la­rı bu sistem güç ka­za­nı­yor!

Ra­kam­la­rın dili ile bak­tı­ğı­mız­da as­lın­da sözünü et­ti­ğim bu mü­hen­dis­lik­teki şey­ta­ni zekâyı an­la­ya­bil­mek çok zor ol­mu­yor;

Zira ‘Di­ji­tal Tür­ki­ye 2019’ ra­po­ru­na göre, ül­ke­miz­de ye­tiş­kin­le­rin %98’i cep te­le­fo­nu, %77’si akıllı te­le­fon kul­la­nı­yor. Aynı ra­po­ra göre 2019 ra­kam­la­rı­na göre 52 milyon sos­yal medya kul­la­nı­cı­sı var, bun­la­rın 44 milyonu bağ­lan­tı­la­rı­nı mo­bil ci­haz­lar üze­rin­den ku­ru­yor ve her gün in­ter­net­te ge­çir­dik­le­ri süre 7 saat 15 da­ki­ka, sos­yal med­ya­da ge­çi­ri­len süre ise 2 saat 46 da­ki­ka.

Son bir yıl­da in­ter­net kul­la­nan kişi sa­yı­sı beş milyon, aktif sos­yal medya kul­la­nı­cı­sı sa­yı­sı ise bir milyon artış gös­ter­miş. Ay­rı­ca bu rapor cep te­le­fo­nu kul­la­nı­cı­la­rı­nın ken­di­le­ri­ni her 15 da­ki­ka­da bir te­le­fo­nu­na bakmak zo­run­da his­set­ti­ği­ni, günde or­ta­la­ma 150 kez cep te­le­fo­nu­nun ya­nın­da olup ol­ma­dı­ğı­nı kontrol et­ti­ği bil­gi­si­ni ve­ri­yor!

Tabi bu bizim cep­he­miz­deki ba­ğım­lı­ğı­mı­zın yan­sı­ma­sı.

Bu te­ra­zi­nin bir de öbür ke­fe­si var;

Onlar da bizi artık tümüy­le ele ge­çir­dik­le­ri prog­ram ve uy­gu­la­ma­lar sa­ye­sin­de cep te­le­fon­la­rı­mız üze­rin­den ta­nı­yıp analiz edi­yor; tü­ke­tim alış­kan­lık­la­rı­mı­zı, psi­ko­lo­jik zaaf­la­rı­mız başta olmak üzere her şe­yi­mi­zi okuma şan­sı­nı elde edi­yor­lar. Bu sa­ye­de de za­yıf­lık­la­rı­mı­zı, kontrolü ne­re­de eli­miz­den ka­çır­dı­ğı­mı­zı, ka­pıl­ma­ya ne­re­miz­den mü­sait ol­du­ğu­mu­zu iyi bili­yor; psi­ko­lo­ji­miz­le, si­nir­le­ri­miz­le, duy­gu­la­rı­mız­la, dü­şün­ce­le­ri­miz­le oy­na­ya­bi­li­yor­lar.

Adına “yeni dünya” koy­duk­la­rı bu ka­rambol­de in­sa­nı, sanki son­suz se­çe­nek­ler ara­sın­dan di­le­di­ği­ni se­çe­bi­le­cek bir kud­ret­te ol­du­ğu­na inan­dır­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Ancak bu yeni dün­ya­da, biz daha yeni bir güne göz­le­ri­mi­zi aç­ma­dan, mecburi ih­ti­yaç­la­ra ayır­dı­ğı­mız saat­le­rin dışın­da­ki va­kit­le­ri­mi­zi çok­tan plan­la­mış olu­yor­lar. Biz ise ne­rey­se şöyle derin bir nefes alacak kadar dahi vakit bu­la­ma­dan gün­lük olağan ve de­ğiş­mez meş­gu­li­yetler dön­gü­sü­nün içine ka­pı­lıp gi­di­yo­ruz.

Sa­bah kal­kıp zaten ak­mak­ta olan bu sü­re­ce de ‘gö­nül­lü’ dahil olu­yo­ruz. Ken­di­mi­zi ye­ni­den faz­la­sıy­la ge­cik­ti­ril­miş ve ta­bia­tıy­la bölük pör­çük bir uy­ku­nun el­le­ri­ne tes­lim edin­ce­ye kadar da her­ke­sin yap­tı­ğı şey­le­ri, her­ke­sin yap­tı­ğı gibi ve herkes kadar ken­di­mi­zi kap­tı­ra­rak ya­pı­yo­ruz.

San­sas­yo­nel ha­ber­ler, her an gün­cel­le­nen ateşli tar­tış­ma­lar, ger­çek­li­ği şüp­he­li bil­gi­ler­le gi­ri­len sözel itiş ka­kış­lar, me­ra­ğı­mı­zı celbeden bir sürü lü­zum­suz­luk, iki dakika sonra unu­ta­ca­ğı­mız hayati bil­gi­ler, gün­lük ha­ya­tı­mız­dan nak­len ya­yın­lar, özeli­mi­zin ge­ne­le açıl­ma­sı­na dair do­kun­ma­tik faa­li­yet­ler, di­ji­tal çöz­lü­ğe yeni çöpler kat­mak için çır­pı­nış­lar ve her anlam­da ağır­lı­ğı al­tın­da ezil­di­ği­miz bir ‘meş­gu­li­yet dağı’ için­de biten gün ve gün­ler.

Uyku ise; tercih et­ti­ği­miz­den değil, yor­gun­lu­ğa ye­nik düş­tü­ğü­müz­den ka­pı­sı­nı çal­dı­ğı­mız bir şey haline ge­li­yor. Ya da ye­ni­den baş­la­mak, ye­ni­den il­lüz­yo­na dahil ola­bil­mek, ye­ni­den ken­di­mi­zi dön­gü­ye ka­ta­bil­mek için mec­bur ol­du­ğu­muz bir mola; daha büyük bir uy­ku­ya güç top­la­ya­bil­mek için zo­run­lu is­ti­ra­hat halini alı­yor!

Baş dön­dü­rü­cü bir hızla dönen bir zaman, hın­ca­ hınç in­san­la dolu kar­ma­ka­rı­şık bir dünya ve bir­bi­ri­ne sağır mil­yon­lar­ca in­san!

Var mı başka bir şey?

His­set­me­ye vakit yok. Ak­let­me­ye vakit yok. Fik­ret­me­ye vakit yok.

Şük­ret­me­ye, söy­le­me­ye, din­le­me­ye, dur­ma­ya, du­rul­ma­ya, gör­me­ye, kav­ra­ma­ya, duy­ma­ya, din­len­me­ye, ol­ma­ya, ol­gun­laş­ma­ya vakit yok.

Vel­ha­sıl, şu koşar adım dönen yeni dün­ya­da insan gibi ya­şa­ma­ya vakit yok.

Neden yok?

Evet, neden yok?

So­ra­lım mı ken­di­mi­ze;

Yap­tık­la­rı­mız ara­sın­da ona har­ca­dı­ğı­mız vakti hak eden bir şey ya da onun için göz­den çı­kar­dı­ğı­mız da­ki­ka­la­rın kar­şı­lı­ğın­da bize değer at­fe­de­ce­ği­miz her­han­gi bir şey ka­zan­dı­ran var mı?

İn­san­lı­ğı­mı­zı zengin­leş­ti­ren, bil­dik­le­ri­mi­ze yeni bir şey ek­le­yen, yeni bir ufuk açan, ha­ya­tı­mız­da­ki, ki­şi­li­ği­miz­deki, zih­ni­miz­deki, duy­gu­la­rı­mız­da­ki bir boş­lu­ğu dol­du­ran ufa­cık bir ka­za­nım elde edi­yor mu­yuz?

Her gün vakit, nakit, ener­ji, merak, heves, he­ye­can, itibar, duygu gibi bir çok değer­li ‘şey’­imi­zi fü­tur­suz­ca har­cı­yo­ruz; peki ne ka­za­nı­yo­ruz?

Bütün bu meş­gu­li­yet­ler­den sonra eli­miz­den kalan­lar, eli­miz­den kayıp giden vak­tin yerini tu­tu­yor mu ya da har­ca­dı­ğı­mız bütün bu vak­tin ağır­lı­ğı­nı çe­ke­cek bir bi­ri­kim elde edi­yor mu­yuz?

Dağar­cığı­mı­za, hafı­za­mı­za, idrâ­ki­mi­ze sadra şifa, derde deva yeni şey­ler ek­le­ni­yor mu, yok­sa az sonra unu­tup ye­ni­si­ne ge­çe­ce­ği­miz uçu­cu ka­çı­cı şey­le­re mi gi­di­yor bizim bütün kıy­met­li vakit­le­ri­miz? Günü gülüp eğ­le­ne­rek, itişip kakı­şa­rak ge­çi­rip ge­ce­nin so­nun­da ken­di­mi­ze eli boş mu dö­nü­yo­ruz?

Bugün kim­sey­le pay­laş­ma­yıp ken­di­mi­ze sak­la­mak is­te­ye­ce­ği­miz ne yap­tık? Giy­di­ği­miz kı­ya­fet­le­rin bir­bi­ri­ne uyumlu ol­ma­sı­na he­pi­miz iyi kötü dikkat edi­yo­ruz ya artık; peki yap­tık­la­rı­mı­zın insan ol­mak­la uyumlu ol­ma­sı­na?

Bir şe­yin ger­çek­ten önemli ol­ma­sı için, o şey­le her­ke­sin il­gi­le­ni­yor ol­ma­sı yeterli mi­dir?

Her alan­da tercih ede­bi­le­ce­ği­miz onlarca ha­zır se­çe­nek su­nu­lu­yor bize; peki bizim kendi se­çe­nek­le­ri­miz nerede?

Ha­ya­tı­nın ge­liş­me çağını ger­çek ha­yat­la te­ma­sı­nı kesip test çö­ze­rek ge­çi­ren bir zihin ara­dı­ğın­da kendi ifa­de­si­ni bu­la­bi­lir mi?

Her­ke­sin ger­çe­ği men­fa­a­ti­ne uygun şe­kil­de eğip bü­ke­bil­di­ği bir zaman­da kay­be­dil­me­sin­den endişe ede­bi­le­ce­ği­miz bir şey kaldı mı?

Geç­miş­te bizi ifade etmek­te kul­la­nı­la­ma­yan ke­li­me­le­rin bugün ra­hat­lık­la kul­la­nı­la­bi­li­yor ol­ma­sın­dan bi­raz­cık da olsa iş­kil­le­ni­yor ol­ma­mız ge­rek­mez mi?

Ma­ne­vi­ya­tı­mı­zı yük­selt­me­ye hiçbir şey yet­mi­yor­sa, kal­bi­mi­zin ne­re­de ol­du­ğu­nu neden merak et­mi­yo­ruz?

Kar­şıt­lık­lar ortak alan­la­rı ta­ma­men or­ta­dan kal­dı­rı­yor­sa, sözün hâlâ var ol­du­ğu­nu iddia ede­bi­lir mi­yiz?

En çok sev­di­ği­niz şey diye so­rul­du­ğun­da, mar­ka­sı ol­ma­yan her­han­gi bir şey ge­li­yor mu ak­lı­mı­za?

Bilgi ça­ğı­nın bil­ge­lik, ile­ti­şim tek­no­lo­ji­le­ri­nin in­san­lı­ğa mu­hab­bet ge­tir­me­di­ği bu kadar aşikâr iken nedir bu gaf­le­ti­miz?

Hak­ka­ni­yet sahibi olmak için en ufak bir gay­re­ti ol­ma­yan­la­rın, her du­rum­da ken­di­le­ri­ni se­bep­siz­ce haklı gör­me­le­rin­de şa­şı­ra­cak ne var?

Gü­cün güç­süz­lük­le­ri, zen­gin­li­ğin yok­sul­lu­ğu, en­düst­ri­le­rin doğal kay­nak tah­ri­ba­tı­nı, pi­ya­sa­la­rın algı kontrolünü, ta­raf­tar­lı­ğın karşıt­lı­ğı zo­run­lu kıl­dı­ğı bu ki­lit­len­miş za­ma­nı aça­cak anahtar ne­re­de­dir?

Kim­se­nin kim­se­yi sev­me­di­ği bir dün­ya­da iyi­li­ğin ma­de­ni ne­re­de ara­na­cak?

Her­ke­sin ken­di­ni eğ­len­dir­me­ye şart­la­dığı bir dün­ya­da, sü­rek­li eğ­len­me­nin müm­kün ol­ma­dı­ğı bir ha­yat kime ye­te­cek?

Neden sor­mu­yo­ruz hiç ken­di­mi­ze; dil­le­ri­mi­zin tas­dik et­ti­ği şey­le­ri ikrar etmek­te kalp­le­ri­miz neden bu kadar is­tek­siz dav­ra­nı­yor?

Ger­çe­ğin sa­bit­len­miş gö­rü­nüm­le­ri, söz­le­rin do­la­şım­da değer ve de­rin­lik kay­bı­na uğ­ra­yan anlam­la­rı, in­san­la­rın ken­di­ni dışa vurma ön­ce­lik­le­riy­le dön­dür­dük­le­ri ki­şi­lik­le­ri ne kadar süre oyalar ne kadar ikna eder ki bizi?

O kadar çok soru var ki zih­nim­de!

Çünkü artık hemen tüm top­lum eli­miz­deki en kıy­met­li ser­ma­ye olan vakit­ten olduk, olu­yo­ruz. Bugünü ve­ri­yor ve yarına ken­di­sin­den eser kal­ma­ya­cak bir sürü saç­ma­lık alı­yo­ruz. Bel­le­ği­mi­zi, hemen unu­ta­ca­ğı­mız şey­ler­le tıka basa dol­du­ru­yor, bo­şal­tı­yo­ruz. Gö­rü­nüş­te ise hep meş­gu­lüz bir şey­ler­le. Hatta o kadar meş­gu­lüz ki, ömür ser­ma­ye­si­nin boşa akıp git­ti­ği­nin far­kın­da bile ol­mu­yo­ruz.

Suda pişen kur­ba­ğa misali fark ede­mi­yo­ruz ama in­san­lı­ğı­mı­zın ge­dik­le­ri­ni ört­mek için bul­du­ğu­muz bütün ça­re­ler eli­miz­den alı­nı­yor tek tek. Zira ha­ya­tı­mız­da söz­ler­den algı­la­ra, dav­ra­nış­lar­dan alış­kan­lık­la­ra, eş­ya­dan ih­ti­yaç­la­ra kadar ön­ce­den ol­ma­yan ama bugün ol­ma­dan ol­ma­yan, kısa sü­re­de ha­ya­tı­mız­da faz­la­sıy­la yer tu­tan, hatta kök sal­mış pek çok yeni şey birikti.

Za­ma­nın akı­şı­nın hız­lan­dı­ğı­nı, bizi pe­şin­de koş­tur­du­ğu­nu, bizi hiçbir şe­ye ye­ti­şe­mez hale ge­tir­di­ği­ni söy­le­yip du­ru­yo­ruz ancak bir adım geriye çekilip bakınca gör­dük­le­ri­miz çok fark­lı bir şey söy­lü­yor bize. Biz zamanı hovardaca harcıyor, boşa tüketiyoruz. Elimizde hiçbir şey bırakmayan meşgalelerle değil dakikaları, saatleri heba ediyoruz. Yani, zaman gibi bir serveti çarçur ederek muhtaç hale gelen müflis tüccar gibiyiz sadece.

Çünkü onlar nereyi gös­te­ri­yor­sa oraya ba­kı­yo­ruz. Zira gös­ter­mek is­te­dik­le­ri şey­le­ri, artık bizi kölesi kıl­dık­la­rı cep te­le­fon­la­rı­nın ekran­la­rın­dan gözü­mü­zün içine so­ku­yor­lar. Cep te­le­fon­la­rı­mı­zı eli­miz­den dü­şür­me­di­ği­miz için onların gös­ter­dik­le­ri şey her ne ise oraya ki­lit­le­nip ka­lı­yor, başka bir yere baka­mı­yor, başka bir şey dü­şü­ne­mi­yor, başka bir şey merak ede­mi­yo­ruz. Ertesi gün başka bir şey gös­te­ri­yor­lar, bu kez ona ba­kı­yor, orada donup ka­lı­yo­ruz!

Bu ta­kı­lı kalma hali kalp­le­ri­mi­zi ve zihin­le­ri­mi­zi de ki­tit­li­yor, bizi hayal et­mek­ten uzak­ta tu­tu­yor, rü­ya­la­rı­mı­zı ula­şa­ma­ya­ca­ğı­mız de­rin­lik­le­re gö­mü­yor, içi­mi­zin ko­lu­nu ka­na­dı­nı kı­rı­yor.

Gös­ter­dik­le­ri ne? İn­sa­nın ve in­san­lı­ğın ka­ran­lık yüzü! İtip ka­ka­ya müsait söz­ler, de­şip ka­na­tı­la­bi­le­cek ayıp­lar, doğru his­set­i­re­bi­le­cek yan­lış­lar, vurup kır­ma­ya müsait duy­gu­lar, sığ la­fa­zan­lık­lar ve bütün bun­la­rı aşan ki­şi­lik bo­zuk­luk­la­rı!

Ya da ortaya bir ürün ko­nu­yor. Her­kes onun pe­şin­den koşu­yor. Sonra başka bir ürün ko­nu­yor. Her­kes şuursuzca bu defa onun pe­şin­den gi­di­yor. Ürün­ler pi­ya­sa­ya çık­tı­ğı andan iti­ba­ren ka­pı­şı­lma­ya baş­la­nı­yor. Gücü yet­me­yen­ler, ona sahip olma ar­zu­la­rın­dan vaz­geç­mi­yor, ucuz­la­ma­sı­nı bek­li­yor. Zevk­ler ve renk­ler yok artık, markalar var. Her­kes aynı şey­le­ri yiyor, içiyor, gi­yi­ni­yor, kul­la­nı­yor. İn­sa­nın nasıl kok­ma­sı ge­rek­ti­ği­ne bile onlar karar ve­ri­yor.

İn­san denen o büyük kut­sal, ürün­le­ri ta­şı­yan bir tü­ke­tim ro­bo­tu­na dönüştü yani.

Far­kın­da mısınız bilmiyorum; bugün çi­çek­le­ri değil, çi­çek­le­re ben­ze­ti­le­rek imal edil­miş kim­ya­sal­la­rı kok­lu­yo­ruz. Za­yıf­lık­la­rı­mı­zı kış­kır­tan her şeyin pe­şi­ne ta­kı­lıp gi­di­yor; gü­zel­lik­ler­den değil, gü­zel­lik­le­ri mak­yaj­la­yan ta­sa­rım­lar­dan et­ki­le­ni­yo­ruz.

Çö­zü­lü­yo­ruz, aza­lı­yor, ek­si­li­yor; bir insan ol­ma­ya yet­me­ye­cek kadar az ka­lı­yo­ruz.

Oysa ha­yat dedi­ği­miz ger­çek­lik ekran­lar­da değil; bizim bak­ma­dı­ğı­mız, baka­ma­dı­ğı­mız her yerde olanca gür­lü­ğü, gü­zel­li­ği ve renk­li­ğiy­le akıp gi­di­yor. Biz ise izan ge­çir­mez inat­lar­la, kö­şe­ye kıs­tı­rıl­mış zihin­ler­le, çü­rü­ten ıs­rar­lar­la ha­ya­tın ol­ma­dı­ğı yere ba­kı­yor; içi­mi­zin bütün insanca ba­kış­la­rı­nı tu­tup o kör ku­yu­la­ra atı­yo­ruz ve bütün bu ka­tık­sız esa­ret bizim ba­şı­mı­za sa­rı­lı değil­miş gibi, her gün üç ku­ruş­luk oy­la­ma­lar için şuursuzca ha­ya­tın elini bı­ra­kı­yo­ruz.

Her­ke­sin her şey­den ha­ber­dar ol­ma­yı adeta ih­ti­ras haline ge­tirdiği bir yerde, kimin ken­di­si­nin ha­tı­rı­nı sor­mak için bir fırsatı olacak bilmiyorum ama el­le­rin­den kur­tul­ma­mı­zın tek yolu ye­ni­den mu­ha­ke­me ede­bi­lir hale gel­me­miz! Zira hak­kı­nı ve­re­rek an­la­dı­ğı­mız her şey eminim ki kendi mik­ta­rın­ca ay­dın­la­ta­caktır bizi.

Ancak eğer zih­ni­ni­zi sü­rek­li bir şey­ler­le meş­gul edip uyuş­tur­mu­yor­sa­nız zor bir ha­ya­tı­nız olacak. Çünkü in­sa­nın canını acıtan çok şey var bugünün dün­ya­sın­da. İçine çekenler, hâlâ bir kalp ta­şı­dı­ğı­nı his­se­den­ler için bu hayatı so­lu­mak, far­kı­na var­dı­ğı şey­ler­le ya­şa­mak ger­çek­ten çok zor!

Zor çünkü; su­çu­muz o kadar büyük ki, hiç­bi­ri­miz üst­len­me­ye ce­sa­ret ede­mi­yo­ruz. Bul­du­ğu­muz çare, her şeyin iyisini ve doğ­ru­su­nu bir ulaşı­lmaz ütopya kurup içine hap­set­mek! Bu değer­ler­den söz edildi­ğin­de çok et­ki­len­miş gö­rün­mek, bir ağız­dan ah vah etmek!

Ba­şa­ra­bil­di­ler mi, bence evet!

Zira bugün, sa­de­ce çeyrek asır­lık kısa bir zaman di­li­min­de bizi sahip ol­duk­la­rı­mı­zın ba­ğım­lı­sı, henüz ol­ma­dık­la­rı­mı­zın kö­le­si kılan bir düzen kur­du­lar ve ye­tin­me­yip bizi he­ves­le­ri­mi­zin esiri, ar­zu­la­rı­mı­zın tut­sa­ğı kıl­dı­lar.

Tüm in­san­lık sa­de­ce on beş yıl gibi kısa bir zaman di­li­min­de belki bir asra, belki de birkaç asra sığ­dı­ra­ma­ya­ca­ğı­nız kadar büyük bir dö­nü­şüm ya­şa­dı ve onlar başarı sağ­la­dık­ça sa­de­ce ya­şan­tı­mız değil; zih­ni­miz, his­si­ya­tı­mız, alış­kan­lık­la­rı­mız, ar­zu­la­rı­mız ve ya­zık ki temel değer­le­ri­miz de de­ği­şip baş­ka­la­şı­yor.

Bugün kur­du­ğu­muz cüm­le­le­rin ar­dın­da artık ne insan yüz­le­ri var ne de mi­mik­ler, ifa­de­ler, anlam­la­rın si­ma­la­ra vuran iz­le­ri, işa­ret­le­ri var! Sanki in­san­lar in­san­lar­la değil, par­mak uç­la­rı par­mak uç­la­rıy­la ko­nu­şu­yor. İçten mu­hab­bet değil, dıştan ile­ti­şim ku­ru­lu­yor. Uzun uzun ko­nuş­mu­yor, ko­nu­şa­mı­yor, kısa yol­dan gi­de­rek, kes­tir­me­le­ri kul­la­na­rak, işa­ret­le­şe­rek ya­zı­şı­yo­ruz artık. Cüm­le­ler kı­sa­lı­yor, ke­li­me­ler anlam­la­rı­nı ta­şı­mak­ta zor­la­nı­yor.

Bunca yan­lı­şın içinde, bunca yan­lış­lı­ğı he­pi­miz az veya çok üze­ri­mi­ze bu­laş­tır­mış­ken ve bunca kötülüğe seyirci yaşamak zorunda kalırken, içimiz tabiatıyla sıkılıyor.

Nasıl sıkılmasın yahu; insanın fıtratının bu kadar gurbetine düştüğü, bu kadar uzağında yaşamaya memur ve mecbur kılındığı başka bir zaman oldu mu daha önce şu yeryüzünde?

Evet, tarih kellelerin alındığı devirleri yazıyor ama göğüs kafeslerinden kalplerin çalınmaya çalışıldığı, kültürlerin bu kadar kısa sürede yerle bir edildiği bir zaman olduğunu sanmıyorum!

Öyle ya; bizim sözüm ona ceddimizden miras insanlık davasına, yeryüzünün mamur edilmesine dair nesilden nesile aktardığımız gayet tutarlı, esaslı, olgun bir ‘ortak tarifimiz’ vardı! Pratikte o tarifin zaman zaman dışına çıkıyor olmakla birlikte hak, hukuk, adalet, sevgi ve merhamet gibi kadim değerleri hem aklımızda hem sosyal hayatımızda asırlar boyunca daima canlı tuttuk.

İşte bizim bugün bu cephede kaybettiğimiz şey budur, zira biz bizi biz yapan o kadim değerleri kaybettik! İnsanın mutluluğunun her şeyin hep daha fazlasını elde etmesiyle mümkün olduğuna inanmaya başladığımız gün ise çözülmeye başladık.

Sonuç olarak…

İnsan sadece şimdiki zamanı yaşar; evet ama şimdiki zamanını inşa eden, ona şeklini, kıvamını, rengini, dokusunu, hissiyatını veren geçmişidir, her şeyi ‘şimdi’ye bağlayan bütün o yolculuk, her şeye anlamını veren hikâyesidir hayatın. Geçmişinizden koparsanız ağacınızın kökünü kuruttuğunuz için yarın tutunacak bir dalınız kalmayacaktır.

Farkındalık temennisiyle gerçeğin mayalandığı gönüllere selam olsun.