TEKELİMİZDEKİ DOĞRULAR
Yazılı Makale

TEKELİMİZDEKİ DOĞRULAR

10 dk okuma

SA­Mİ­Mİ­YET VE RUHUN Dİ­Rİ­Lİ­Şİ

“Babam­la te­hec­cüd na­ma­zı­na kalk­mış­tık” der Sadi Şi­ra­zi.

“Dı­şa­rı bak­tım, biz­den başka kalkan yoktu. ‘Keş­ke onlar da kalk­say­dı’ dedim.

Babam: ‘Keş­ke sen de kalk­ma­say­dın’

Peki neden? diye sordum.

‘Sa­hi­bi­ne üzüntü veren günah, gurur veren iba­det­ten ha­yır­lı­dır.’ dedi.

Çok uzun yıl­lar önce rah­met­li de­dem­den duy­du­ğum ve daha sonra ise kitap say­fa­la­rın­da bul­du­ğum­da çocuk­lu­ğu­mu ye­ni­den bul­muş­ça­sı­na se­vin­di­ğim bu nükteyi “hiç unu­ta­ma­dık­la­rım” ara­sı­na özen­le yer­leş­tir­dim desem ye­ri­dir.

Hayal meyal anım­sı­yo­rum bir gece vakti idi. Önüm­de ders kita­bı, konu ise Sü­ley­ma­ni­ye idi. Çocuk ak­lım­la söy­len­miş­tim; “Ben de bü­yü­yün­ce böyle ko­ca­man bir camii yap­tı­ra­ca­ğım”

Gü­lüm­se­miş­ti de­dem, “yap­tı­rır­sın inşa­Allah da oğul, umarım bu kadar sağ­lam olur”

Dedim ya çocuk aklı, an­la­ya­ma­mış­tım orda­ki anlam de­rin­li­ği­ni o va­kit­ler. Ama zaman için­de fark ettim ki de­de­min bah­set­ti­ği sağ­lam­lık ca­mi­deki taş, tuğla, teknik, iş­çi­lik ya da mi­ma­ri değil; orda asır­lar­dır dip­di­ri duran “ruh” idi.

Bakın bugün et­ra­fı­nı­za onun kadar güzel ve şaşalı olmasa da artık Sü­ley­ma­ni­ye benzeri ne çok ca­mi­miz, ne çok ya­pı­mız var değil mi?

Ama sa­de­ce bende mi bu his var bilmiyorum; ev­vel­ki­le­rin eser­le­rin­de asır­lar­dır var olan, ya­şa­ya­du­ran iç­ten­lik, ne­za­het, asalet ve vakar ayniyle yok bizim yap­tık­la­rı­mız­da.

Evet, gö­rün­tü­yü bugünkü tek­no­lo­ji­nin yar­dı­mıy­la kur­ta­rı­yo­ruz ama o ruhu so­luk­la­ya­mı­yor insan. Bir şey­ler eksik sanki yap­tık­la­rı­mız­da. Yap­tı­ğı­mız bi­na­la­rı hem sağ­lam, hem kavi, hem sade, hem zengin, hem mü­te­va­zı, hem hey­bet­li, hem sözünü söyleyen, hem sükûnet sahibi kılan o kim­ya­ya eri­ş­me­mi­ze engel olan bir şey(ler) var.

O şey belki sa­hi­ci­lik, belki sa­mi­mi­yet, belki doğ­ru­luk, belki irfan, belki idrak, belki hazım, belki tevekkül, belki te­fek­kür ama o yi­ti­ği­miz her ne ise sanki onu bul­du­ğu­muz gün, ona ye­ni­den ka­vuş­tu­ğu­muz gün tut­tu­ğu­muz maya, pi­şir­di­ği­miz ekmek, ko­par­dı­ğı­mız lokma, al­nı­mız­da­ki ter, do­kun­du­ğu­muz omuz, gü­lüm­set­ti­ği­miz yürek da­ma­ğı­mız­da o kadim lez­ze­ti ye­ni­den verecek gibi ge­li­yor.

Sizce de öyle değil mi?

Bu ruhu ye­ni­den ya­ka­la­ya­bi­lir miyiz veya ya­ka­lan­ma­sı­na benim öm­rüm vefa eder mi bilmiyorum. Ama bu tür yer­ler­de so­luk­la­dı­ğım o ef­sun­lu ha­va­nın ken­di­si ol­ma­sa bile ilik­le­ri­me kadar huzur pom­pa­la­yan ko­ku­su­nu; ezan­la­rın ka­ran­lı­ğı yır­tı­p ay­dın­lı­ğı müj­de­le­di­ği bir se­her­de; bir ye­ti­min gü­lü­şün­de, bir düş­kü­nün elin­de, mah­sun bir gö­nül­de, dara ge­niş­lik zora ko­lay­lık olmak için çaba gös­ter­di­ğim­de ala­bi­li­yor ol­ma­nın ta­ri­fi yok; çünkü bu öyle an­la­tı­lır, ke­li­me­ler­le tarif edilir veya ede­bi­ya­tın gü­cü­nün ye­te­ce­ği bir şey değil.

Bu ko­ku­nun sar­hoş­lu­ğu ile olsa gerek, kendi adıma ancak bu va­kit­ler en de­rin­le­rim­de his­se­di­yo­rum; yü­rü­me­ye­nin yürü demeye, oku­ma­ya­nın oku demeye, gönül in­ci­te­nin in­cit­me­ye demeye hakkı ol­ma­dı­ğı­nı veya ken­din­de o hakkı bulsa da ke­li­me­le­ri­nin boş­lu­ğu döv­dü­ğü­nü.

Ku­lak­la­rım­da ise kal­bim­den zih­ni­me dam­la­yan bir fı­sıl­tı; “illa hâl, illa ahvâl”

Zira di­li­miz ne kadar güzel şey­ler söylerse söyle­sin hâli­miz di­li­miz­den çı­ka­na ruh verip onu bes­le­me­dik­çe ke­li­me­le­ri­miz sa­de­ce boş­lu­ğu dövüyor.

Bu boş­lu­ğu at­la­dı­ğı­mız­dan olsa gerek, ko­nu­şur­ken sus­kun­lu­ğun o paha bi­çil­mez asa­le­tin­den nasıl bir taviz vererek ke­li­me­le­ri hoy­rat­ça sarf et­ti­ği­mi­zi fark ede­mi­yo­ruz. Dal­ga­la­rın hoy­rat­ça kıyı­la­rı­mı­zı döv­dü­ğü böyle zor bir zaman­da akın­tı­ya ka­pı­lıp git­me­mek ge­rek­ti­ği ger­çe­ğin­den bi­gâ­ne bir halde sü­rek­li ko­nuş­tu­ğu­muz için de her­şe­yin so­nu­na adım adım yak­laş­tı­ğı­mı­zı fark ede­mi­yor, “artık bir yer­den baş­la­ma­lı­yım” cümlesi içi bo­şal­tıl­mış, si­nir­le­ri alın­mış bir ke­li­me di­zi­si olarak kay­bo­lu­yor zih­ni­mi­zin çöz­lü­ğün­de.

Peki sözünü et­ti­ğim o ‘di­ri­lik’ o ‘ölüm­süz’ ru­hun önün­deki engel ne?

Bence o di­ri­li­şin ef­sun­lu bir anahtarı var, adı sa­mi­mi­yet olan.

Sa­mi­mi ni­yet­ten değil midir ki, delikanlı çağındaki bir in­sa­nın yaz­dık­la­rı, yü­re­ğin­den ko­pup gel­di­ği için, için­de yankısı asır­lar son­ra­sın­dan du­yu­la­cak bir sevda ba­rın­dı­rı­yor. Yine bu sa­mi­mi­yet­ten değil midir ki; yüz­le­ri­ni ken­di­le­ri­ne, hikâ­ye­le­ri­ne, geçmiş­le­ri­ne dön­dü­re­bi­len in­san­la­rın ne­rey­se her an­lat­tık­la­rı­nın göz ya­şar­tı­cı bir et­ki­si var.

Ama tam tersi seksenindeki bir ih­ti­yar­da dili hâli­ni ya­lan­la­dı­ğı için sarf edi­len ke­li­me­ler artık tor­tu­lan­ma­ya yüz tutmuş ge­ve­ze heves­ler de ba­rın­dı­ra­bi­li­yor.

Yani iki tes­ti­den biri, dün­ya­da ge­çir­di­ği o kı­sa­cık zaman içinde ağ­zı­na kadar aşkla, sa­mi­mi­yet­le do­lu­yor; diğeri ise ne­rey­se bir asır ağ­zı açık unu­tul­muş olacak ki kirli temiz ne varsa ak­mış içine, o da gö­rü­nüş­te ağ­zı­na kadar dolu ama as­lın­da bomboş!

Peki neden bomboş?

Çünkü ya­şa­dı­ğı­mız­dan, bil­di­ği­miz­den, gör­dü­ğü­müz­den, ez­be­ri­miz­den, zan­la­rı­mız­dan, zaaf­la­rı­mız­dan inşa et­ti­ği­miz ya­şam­sal çiz­gi­miz­de ha­ki­ka­ti biz­zat ken­di­mi­ze zim­met­le­yip bu ha­ki­ka­te uy­ma­yan kim olur­sa olsun onu mutlak batıl yolcusu ilan ederek; eşyayı ve insanı bize zim­met­li bu ‘ha­ki­kat pen­ce­re­sin­den’ sey­re­dip, var olanın bizim gör­dü­ğü­müz gibi ol­du­ğu­nu ve tü­mü­nün gör­dü­ğü­müz­den iba­ret ol­du­ğu­nu iddia edi­yo­ruz.

Ni­ye­tin “sa­mi­mi­ye­ti­ni” katleden bu dav­ra­nış biçimi­miz ile de hem kâi­na­tın zıt­lık­lar üze­ri­ne bina edil­di­ği ger­çe­ği­ni at­la­yıp, konu ne olur­sa olsun ko­nu­nun diğer yön­le­ri­ne ken­di­mi­zi kör edi­yor; hem de aynı konuyu bir başka yer­den sey­re­dip fark­lı bir şey gören kim­se­le­ri bil­me­mek­le, gör­me­mek­le, an­la­ma­mak­la itham edi­yo­ruz.

Ha­ki­ka­ti ken­di­mi­ze zim­met­le­yen bu ruh hâli ile sa­nı­yo­ruz ki; bizim doğ­ru­muz­dan başka bir doğru yok, bizim gör­dü­ğü­müz­den başka görmeye değer bir şey yok, bizim an­la­dı­ğı­mız­dan başka an­la­şı­la­cak bir ha­ki­kat yok, bizim sev­di­ği­miz­den başka se­vil­me­yi hak edecek bir güzel yok, bizim sö­zü­mü­zün öte­sin­de söy­le­ne­bi­le­cek bir söz yok, bil­gi­mi­zin üs­tün­de bilgi, yo­lu­muz­dan gayrı yol, der­di­miz­den başka dert yok!

Bu ‘yok’lar içinde baş­ka­la­rıy­la ko­nuşu­yor ol­sak da, en çok ken­di­mi­zi doğ­ru­lu­ğu­mu­za ikna etmek için ku­ru­yo­ruz cüm­le­le­ri­mi­zi. Ama bence en çok kendi yan­lış­lı­ğı­mız­la yüz­leş­mek­ten ra­hat­sız olu­yo­ruz. Bu ra­hat­sız­lık, ‘doğ­ru’­nun avuç­la­rı­mı­zın içinde hangi şekli ve­rir­sek o şek­le gi­re­cek bir oyun ha­mu­ru gibi bir şey ol­du­ğu zannını do­ğu­ru­yor zihin­le­ri­miz­de!

Dur­ma­dan baş­ka­la­rı­nın sa­mi­mi­ye­ti­ni sor­gu­la­yan, buna karşılık kendi sa­mi­mi­ye­tin­den nedense hep emin olan in­san­la­rın ya­şa­dı­ğı bir zaman­da nefes alı­yor ol­ma­mı­zın bende başka bir izahati yok çünkü.

Kadın­la er­kek­ten tutun da, sağ­cıy­la solcuya, zen­gin­le fa­ki­re, sekü­ler­le din­da­ra, Sün­ni’yle Ale­vi’ye, Türk’le Kürt’e, Doğu’yla Batı’ya, maziyle is­tik­ba­le, ik­ti­dar­la mu­ha­le­fe­te, şair­le ya­za­ra, teknik di­rek­tör­le ha­ke­me kadar kav­ga­la­rı­mı­zın tek sebebi de, sa­mi­mi ni­ye­ti yok eden de, gi­riz­gâh­ta andığım ruhu kat­le­den de “doğru sa­de­ce benim te­ke­lim­de” zih­ni­ye­ti değil mi?

Bu zih­ni­yet­ten değil midir ki; “ben” et­ra­fın­da kur­du­ğu­muz, sa­de­ce kendi Kâbe’mizi tavaf et­ti­ği­miz dün­ya­mız­da “doğ­ru”­yu kendi te­ke­li­mi­ze al­dık­ça, “biz” ruhuna onul­maz dar­be­ler vu­ru­yor ve bu dar­be­ler­le ya­pı­lan iyi, güzel ve doğru iş­le­re “kör” olu­yor, bu kör­lük­le de her gü­zel­li­ğe bir kulp takıp in­saf­sız­ca eleş­ti­ri­yo­ruz.

Misal; yaz­dık­la­rı­nı ve fikir dün­ya­sı­nı be­ğen­di­ği­miz bir mü­te­fek­kir tipi var di­ye­lim, ona ben­ze­me­yen her­ke­si bir ka­lem­de silip atı­yo­ruz veya şiir­den an­la­dı­ğı­mız bir şey­ler var di­ye­lim, o şey­le­ri bizim gibi an­la­ma­yan­la­rın ne ken­di­si şair ola­bi­li­yor ne de yaz­dık­la­rı şiir. Ya da ya­pıl­ma­sı ge­re­ken bir şey var di­ye­lim, çok uzun süre de yapıl­ma­mış. İçi­miz­den biri canını adeta di­şi­ne takıp onlarca emek­le yıl­lar ve­re­rek o işi ya­pı­ve­ri­yor, biz baş­lı­yo­ruz ba­ğır­ma­ya:

“Böyle mi ya­pı­lır bu iş, böyle ya­pa­ca­ğı­na hiç yap­ma­say­dın!”

Doğ­ru­yu kendi yap­tı­ğı­mız­dan, daha­sı yap­ma­yı hayal et­ti­ği­miz­den iba­ret zan­ne­din­ce ha­ya­li­miz gibi ol­ma­yan, bizim doğ­ru­mu­za ay­kı­rı bütün doğ­ru­la­ra aynı yaftayı ya­pış­tı­rı­yo­ruz:

“Ol­ma­mış, eğri bu!”

Bir duvara in­san­lı­ğa fay­da­sı ola­ca­ğı dü­şün­ce­siy­le bir taş koy­ma­nın doğ­ru­lu­ğu­na ken­di­mi­zi inan­dır­mış­sak; o yol­dan aynı ni­yet­le ama bu kez faydalı olacağı zannıyla o taşı kaldıranın da doğru bir şey yapmış olabileceğine ihtimal veremeyişimizin; hasat derdiyle tohum atmayı ihmal eden çiftçiler gibi yapılanları beğenmemekten yapmaya vaktimiz kalmayınca hiçbir şey yapamaz hale gelişimizin sebebi bu değil mi?

Peki bu “ruh” nasıl dirilecek?

Ta­rih­sel se­ren­cama “biz” pen­ce­re­sin­den “sa­mi­mi­yet­le” bak­tı­ğı­nız­da asgari beş hatta altı ne­sil­dir kim ol­du­ğu, ne­re­den gel­di­ği, ne­re­ye git­ti­ği unut­tu­rul­ma­ya ça­lı­şı­lan in­san­la­rın ken­di­si­ni, kim­li­ği­ni arayan çocuk­la­rın­dan olu­şan bir top­lum ol­du­ğu­mu­zu fark etmek çok zor değil.

Bu ne­den­le hiçbir şey­den emin ol­ma­dı­ğım kadar emi­nim ki; doğruyu bil­me­di­ği için yan­lı­şa gönül ve­re­ni­mi­ze de, iyi ni­yet­le yap­tı­ğı işi tam ya­pa­ma­ya­nı­mı­za da, doğru ya­pa­ca­ğım der­ken yan­lış ya­pa­nı­mı­za da, hâlâ hayal et­ti­ği­miz kıvamı tut­tu­ra­ma­yan mü­nev­ve­ri­mi­ze de, oyun­da oynaş­ta­ki ta­le­be­mi­ze de, de­de­si­nin ka­bir taşı­nı oku­ya­ma­yan gen­ci­mi­ze de, üs­lu­bu tut­tu­ra­ma­yan ha­ti­bi­mi­ze de, ir­fan­dan ha­ber­siz âli­mi­mi­ze de, se­si­ni bu­la­ma­yan şai­ri­mi­ze de, yolunu şa­şı­ran der­vi­şi­mi­ze de, yol­dan ha­ber­siz gü­nah­kâ­rı­mı­za da mü­sa­ma­ha öl­çü­süy­le yaklaş­mak bor­cun­da ol­du­ğu­mu­zu farkedersek o ruh ye­ni­den di­ri­le­cek.

Ken­di­mi­ze ve bu in­san­la­ra bu in­saf öl­çü­süy­le ba­kı­şı­mız bizi daha gü­zel­den daha iyi­den daha doğ­ru­dan mahrum et­me­ye­cek, bi­la­kis oralara bir adım daha yak­laş­tı­ra­cak. Yani yan­lı­şa kızgın olu­şu­muz yan­lış ya­pa­na şef­kat­le yaklaş­ma­mı­za, mü­sa­ma­ha ile ku­cak­la­ma­mı­za mani ol­ma­ya­cak.

Bu sa­ye­de de se­si­mi­zi du­yu­ra­ma­mak­tan şikâyet et­me­yi terk edip bir baş­ka­sı­na ger­çek­ten kulak ke­sil­me­nin zev­ki­ne erecek; an­lat­ma ih­ti­ra­sın­dan kur­tu­lup, an­la­şıl­ma­mak­tan müş­te­ki ol­mak­tan vaz­ge­çe­rek mu­ha­ta­bı­mı­zı an­la­ma der­di­ne dü­şe­ce­ğiz.

Bu da bize baş­ka­sı­nın gö­zün­de­ki çöp­le uğ­raş­ma­yı bı­ra­kıp kendi gö­zü­müz­deki dal budak­la meş­gul ola­bil­me has­sa­si­ye­ti­ni ka­zan­dı­ra­cak ki bu has­sa­si­yet “biz” to­hu­mu­na su olacak, güneş olacak, gübre olacak ve bir ba­ka­ca­ğız ki “biz” ye­şer­miş, dal budak sar­mış ve o asır­lar­dır bizi ar­ka­mız­dan ko­va­la­yan “ölüm­süz” ruhla sar­maş dolaş ol­muşuz.