SEN DÜZELİRSEN DÜNYA DÜZELECEK
Yazılı Makale

SEN DÜZELİRSEN DÜNYA DÜZELECEK

10 dk okuma

TOP­RAK, İD­RAK VE DE­Ğİ­ŞİM

Kâi­na­tın dön­gü­sü için­de top­rak de­nin­ce he­pi­mi­zin an­la­dı­ğı mana akla ge­le­ce­ği gibi top­rak­tan ya­ra­tıl­mış be­de­ni­mi­zi de anım­sa­ya­bi­li­riz sa­nı­rım. Top­rak mi­sa­li be­şe­ri­ye­ti­mi­ze eki­len id­rak to­hum­la­rı da bu yö­nüy­le bak­tı­ğı­mız­da göze göze kay­na­yan ilim su­yu­na muh­taç.

Bu şe­kil­de fi­liz­le­nip göğe doğru akan ve dem­be­dem ul­vi­yet se­ma­sı­na yak­la­şan ağaç­lar za­ma­nın­da ve ye­ter­in­ce su­lan­maz­sa veya ha­şe­rat­tan arın­dı­rıl­maz­sa kök salıp de­rin­le­şe­mez. Üs­te­lik bir ağa­cın ba­kı­mı di­ğe­riy­le aynı ol­ma­dı­ğı için her biri de ken­di­ne özel bir ilgi is­ti­yor. Bun­lar hiç ya­pıl­maz ve eksik bı­ra­kı­lır­sa da, kök sa­la­ma­yan bu ağaç­lar ya im­ti­han rüz­gâr­la­rıy­la dev­ri­lip gider ya da ce­ha­le­tin ku­rak­lı­ğın­da su­suz­luk­tan heder olurlar.

Aynı şe­kil­de iş­ten an­la­yan ehil el­ler­de boy veren ve kök­le­ri be­şe­ri­yet top­ra­ğı­na sa­rıl­dık­ça müs­ta­kim hâle ge­le­bi­len ağaç­lar, za­ma­nı gel­dik­çe meyve ver­me­ye baş­lar­lar. Ni­te­kim ki­şi­nin yap­tık­la­rı­nın veya ge­ri­sin­de bı­rak­tı­ğı iz­le­rin tek tek ya­zıl­ma­sı­nın ve kayıt al­tı­na alın­ma­sı­nın bir se­be­bi de sa­nı­rım on­dan geriye kalan böy­le­si hik­met ve teb­liğ mey­ve­le­ri olsa gerek.

Oysa son­ra­ki ne­sil­le­re ma­ne­vi rızık ve­si­le­le­ri bı­ra­ka­bi­len naim ve na­sip­li kul­lar­dan olmak kadar, ar­ka­sın­da Ebu Ce­hil­ler bı­ra­kan­lar­dan olmak teh­li­ke­si de bâ­ki­dir ma­azal­lah.

Naim­lik ve Ebu Ce­hil­lik, insan doğ­mak ile insan kal­mak ara­sın­da­ki o in­ce­cik çiz­gi­de gidip ge­lir­ken; ‘adem­lik­ten adam­lı­ğa doğru’ yeni bir te­fek­kür sof­ra­sı açalım.

He­pi­ni­zin ma­lu­mu­dur! Kü­re­sel öl­çek­te inşa edi­len, hepsi bir­bi­ri­nin ne­rey­se kop­ya­sın­dan öte­ye ge­çe­me­yen insan türü, insan altı bir var­lı­ğa dö­nü­şü­yor hem de baş dön­dü­rü­cü bir hızla.

Al­lah’ın “en güzel su­ret­te ya­rat­tım” dediği insan; dü­şün­me me­le­ke­le­ri­ni yi­tir­miş bir hâlde, nef­si­nin imam­lı­ğın­da öyle bir hâle geldi ki, hız, haz ve ayar­tı­nın kö­le­si olmuş va­zi­yet­te, “Kalp­ler an­cak Al­lah’ı an­mak­la mut­main olur!” ilahi emri­ne karşı durur­ca­sı­na huzur ve din­gin­li­ği film, müzik, spor, finans, medya, sanal medya en­düst­ri­si­nin zihni kör­leş­ti­ren, beyni felç­leş­ti­ren ve ruhu çöl­leş­ti­ren por­no­gra­fi­si­ne kaç­mak­la ken­di­ni öz­gür sa­nı­yor!

Bu man­za­ra için­de de özel­lik­le son yıl­lar­da genç­le­ri­miz ara­sın­da ya­yı­lan “de­izm” denen bir akıma ve bu akımla ilgili bir yığın ha­be­re, araş­tır­ma­ya, görüş ve dü­şün­ce­ye rastlıyoruz. Hatta bir tık öteye gidip bu ya­yı­lı­şın özel­lik­le İmam Hatip Li­se­le­rin­de yay­gın­laş­tı­ğı­nı öne sürenler bile var.

Bu ko­nu­da de­rin­le­me­si­ne bir araş­tır­ma yap­tı­ğı­nız­da bunun öy­le­si­ne ortaya atıl­mış bir iddia ol­ma­dı­ğı­nı an­lı­yor­su­nuz. Zira benim araş­tır­dı­ğım ka­da­rıy­la bu akım; din karşıtı bir dü­şün­ce olarak, ya­şan­ma­yan ama ve­ril­me­ye ça­lı­şı­lan yoğun dini eği­ti­me karşı ge­liş­ti­ri­len bir ref­leks.

Din yor­gu­nu(!) genç­li­ğin ka­pıl­dı­ğı fel­se­fi bir akım da di­ye­bi­li­riz sa­nı­rım.

Yani sev­di­re­me­yi­şi­mi­zin, müj­de­le­yi­ci ola­ma­yı­şı­mı­zın, ku­cak­la­ya­ma­ma­mı­zın ve en önem­li­si de örnek ola­ma­yı­şı­mı­zın kar­şı­lı­ğın­da ek­ti­ği­mi­zi biç­ti­ği­mi­zin en bariz örneği.

Adına “deizm” denen bu akımı araş­tır­ma­yı biraz daha de­rin­leş­tir­di­ği­niz­de ise, as­lın­da bu ko­nu­yu çok da tak­ma­dı­ğı­mız çıkıyor ortaya. Top­lu­mun belli bir ke­si­mi­nin dil­len­dir­me­siy­le alev­le­ni­yor, sonra da saman ale­vi mi­sa­li sönüp gi­di­yor, ama içten içe ya­na­rak ma­ale­sef.

“De­iz­min ya­yıl­dı­ğı falan yok böyle bir pro­pa­gan­da var sa­de­ce” diyen de var, “De­ist­ler, de­iz­min ya­yıl­ma­sı için bu iddiayı poh­poh­lu­yor” diyen de. Birileri, “bu mu­ha­fa­zakâr din algısı genç­le­ri de­iz­me kay­dı­rı­yor” diye ge­le­nek­sel din al­gı­sı­nı sor­gu­la­ma­ya ça­lı­şı­yor; bir baş­ka­sı, “haz kül­tü­rü ve dün­ye­vi­leş­me genç­le­ri de­iz­me yö­nel­ti­yor” diyor; daha bir baş­ka­sı “de­ğer­le­ri­mi­zi kay­bet­tik, genç­le­re örnek ola­mı­yo­ruz, genç­ler ör­nek­siz ka­lın­ca da de­iz­me kayı­yor” diyor. Ama ka­nım­ca en il­gin­ci “De­iz­min ya­yıl­dı­ğı falan yok. Dinci ku­rum­lar din­sel eği­ti­min do­za­jı­nı ar­tır­mak için ‘deizm’ adı al­tın­da bir öcüyü pi­ya­sa­ya sürüp yeterli dini eği­tim ve­ri­le­mi­yor di­ye­rek dini eği­ti­min ya­yıl­ma­sı için baskı ya­pı­yor­lar” türün­den ortaya atılanı.

Evet, yabancı ma­ka­le­ler de dahil gün­ler süren araş­tır­ma­dan di­ma­ğım­da kalanlar bunlar.

Yani, herkes kendi pen­ce­re­sin­den bakıyor, yo­rum­lu­yor ama hepsi de teh­li­ke­li bir du­rum­dan söz ediyor.

Peki nedir bu “teh­li­ke­li” durum? Sa­nı­rım bu so­ru­ya geç­me­den önce deizm denen kav­ra­mın ta­nı­mı­nı sağ­lık­lı bir şe­kil­de yapmak ge­re­ki­yor!

Deizm dediğimiz şey, tüm ev­re­nin ge­ri­sin­de ha­re­ket veren bir güç ol­du­ğu­na inanan fel­se­fi bir akım. Ama pek çok çeşidi var. Sa­nı­rım ne kadar deist varsa, o kadar deizm çeşidi var da di­ye­bi­li­riz.

Peki, bu fel­se­fe­nin ortak bir dü­şün­ce­si yok mu?

Elbette var.

Bu akımda tek bir Tanrı inancı var ama bu Tanrı in­san­la­rın iliş­ki­le­ri­ne ka­rış­mı­yor. Sa­de­ce ilk ha­re­ke­ti veriyor. Do­la­yı­sıy­la bir elçi gön­der­me­si, kutsal kitap gön­der­me­si, ya­sak­lar koy­ma­sı söz ko­nu­su değil.

Yani deizm denilen “teh­li­ke”, İs­lam’ın pek çok de­ğe­ri­ni red­de­di­yor. Ki­ta­bı, pey­gam­be­ri, ölüm­den sonra di­ril­me­yi, cen­ne­ti, ce­hen­ne­mi, me­le­ği red­de­di­yor. Sa­de­ce birini kabul edi­yor. O da Al­lah’ın var­lı­ğı. Geri kalan esas­la­rın ta­ma­mı­nı inkâr ediyor.

Bu akım aklı esas alıyor ve insan akıl yo­luy­la iyiyi, kötüyü ayırt ede­bi­le­ce­ğin­den “peygamberlere, kutsal kitaplara gerek yoktur” diyor. İnsan, ahlâki ku­ral­la­ra uy­mak­la mü­kel­lef­tir ve bu ku­ral­la­rı da ak­lıy­la ya­şa­ya­rak, öğ­re­ne­rek keş­fe­de­bi­lir diye ekliyor. Yetinmeyip, ölümün ötesi yoktur ve insan iyiliğinin de kötülüğünün de karşılığını bu dünyada alır, esas olan iyi insan olmaktır, günah veya sevap, helal veya haram yerine iyilik ve kötülük vardır diye üç dört tık ileri gidiyor.

Ön­ce­lik­le şunu ifade et­mem gerekir.

“İs­lam’ın Gün­cel­len­me­si” tar­tış­ma­la­rın­da da gö­rül­dü­ğü gibi günümüz ger­çek­li­ği­nin gereği gibi oku­na­ma­ma­sın­dan kay­nak­la­nan temel bir sorun var kar­şı­mız­da.

Sesi fazla çıkan ke­sim­ler, günümüz ger­çek­li­ği­ni ıs­ka­la­yan­lar ve de­ği­şim ih­ti­ya­cı­nı kav­ra­ya­ma­yan­lar, hemen basit bir suç­la­may­la “gençler elden gi­di­yor, deist olu­yor­lar” diye yay­ga­ra­yı ba­sı­yor­lar.

“Neden” so­ru­su­nu sor­du­ğu­nuz­da ise her bir kafadan ayrı bir ses çıkıyor.

Du­ru­mu ir­de­le­di­ği­niz­de ise en önem­li so­ru­nun as­lın­da “de­ği­şi­me” ka­pa­lı olma ve bunun ya­nı­sı­ra “örnek model bu­la­ma­ma”­dan kay­nak­lı ol­du­ğu­nu gö­re­bi­li­yor­su­nuz.

Bu du­rum­da genç­le­ri deist ol­mak­la tenkit eden­le­rin veya gi­di­şat­ta bir teh­li­ke ol­du­ğu­nu var sa­yan­la­rın ön­ce­lik­le ken­di­le­ri­nin dur­duk­la­rı yere, için­de ol­duk­la­rı çev­re­ye, o çev­re­nin trend­le­ri­ne bak­ma­la­rı ge­re­ki­yor.

Yani as­lın­da sorun ta­sav­vur so­ru­nu.

Niye? Bu so­ru­nun ce­va­bı­na yö­nel­di­ği­niz­de ko­nu­nun sa­de­ce bir kuşak ça­tış­ma­sı değil, aynı za­man­da bir zih­ni­yet ve fikir ça­tış­ma­sı ol­du­ğu­nu gö­rü­yor­su­nuz.

Nasıl bir ça­tış­ma?

Farsça bir kelime olan ve bizdeki kelime anlamı “hazine” olan genç; doğası gereği tepkisel ve aceleci, mantığından çok duygusuyla hareket eden bir varlık. Hele aldığı eğitim akletme, sorgulama merkezli değil, ezberci, taklit merkezli ve içinde yaşadığı çevre tasavvuru da daha çok duyguların yönlendirmesi sonucu oluşmuşsa, bu durumdaki bir varlığın önünde “itaat” veya “isyan”­dan başka bir seçenek de kalmıyor.

Yani konu “isyan” so­ru­nu.

Peki kime ve neye isyan?

Bu soru bana “eş­ya­nın do­ğa­sın­da­ki di­na­mik­lik ve de­ği­şi­min kav­ra­na­ma­ma­sı” ce­va­bı­nı ve­ri­yor. Zira Ef­la­tun’un iddia et­ti­ği gibi eşya ve hayat sabit değildir. Bizim ge­le­nek­sel din, dil ve hayat al­gı­mı­zın bu Ef­la­tun­cu ve Aris­to­cu man­tık­la şekil­len­miş ol­ma­sı bu de­ği­şi­mi bir şe­kil­de ya­şa­dı­ğı­mız hâlde gör­me­mi­zi en­gel­li­yor ve bizi de­ği­şim kar­şı­sın­da aciz bir du­rum­da bı­ra­kı­yor. Yani en önem­li ne­den­ler­den biri müs­lü­man­lar olarak son iki asrın bütün de­ği­şim­le­ri­ne ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­dı­ğı­mız gibi, hız çağının ge­tir­di­ği di­ji­tal dünya çağına da ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­mış ol­ma­mız.

Ge­nel­de tüm dünya müs­lü­man­la­rı, özel­de ise Tür­ki­ye­li Müs­lü­man­lar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşıyayız:

Bi­rin­ci­si; batılı bir paradigma, yani değerler dizisi ile düşünerek yeryüzüne ve yeryüzündeki her şeyin bizim için yaratıldığını, onların sahibinin insan olduğunu, onu elde etmek için her yolu kullanabileceğimizi, elde edince de onu sınırsızca tüketebileceğimizi söyleyen; böylelikle insanı sorumsuzlaştıran ve alabildiğine yücelten, yani merkezinde insanın bulunduğu seküler, yani dünyevi bir zihne sahip olmamız.

İkin­ci­si; zamanın, eşyanın, düşünce ve fikirlerin durağan, hakikatin geçmişte bir yerde sabit olduğu, değişmediği, değişmeyeceği, kişinin her dönemde bu sabiteye göre kodlanması gerektiğini söyleyen bir hafızaya ve din tasavvuruna sahip olmamız.

Yani, batılı gibi yaşarken atamız dedemiz gibi düşünüyor; çocuklarımızı ve gençlerimizi onların zihniyle yetiştirmek istiyoruz. Eylemlerimiz söylemlerimizi yalanladığı için de, gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor.

Biz ise itaat edeni alkışlıyor, mevki ve makamları onlara sunuyor, isyan edenlere ise ‘dinden çıkmış’ muamelesi yapıyoruz. Oysa bu gençler bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar. Ya bizim yapmaya çalıştığımız ancak sahip olduğumuz din dili ile maskelemeye çalıştığımız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak istiyorlar, ya da bizim bu riyakâr hayatımıza isyan ederek kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar.

Konuyu biraz daha açmaya çalışarak bir parça empati kuralım ve kendimizi onların yerine koyarak, dünyaya bu satırlarla da olsa onların gözünden bakmaya çalışalım.

Kendi sahasının dışında hiçbir şey bilmemeyi meziyet zanneden akademisyenlerimiz, bir sonraki sınavdan kaç alacağının endişesi içinde ömrünün en güzel yıllarını hebâ ettiği için kendisinden bihaber yaşayan öğrencilerimiz, nasılsa matematik öğreteceği için bilmeye ihtiyaç hissetmediği divan şiirinin üç büyük ismini peş peşe sıralayabilmekten mahrum öğretmenlerimiz yok mu?

İlkokul yılları boyunca ödev yapmaktan oyun oynamaya fırsat bulamayan evlâtlarımız, ortaokul ve lise seviyesine geldikçe adı her geçen gün değişip sayıları sürekli artan o meş’um sınavlarda bir soru daha fazla yapabilmek için biteviye test çözmekten, açıp birkaç kitap okumaya fırsat bulabiliyorlar mı? Hayır!

Bu anlamsız ve bütün bir çocukluğa kast eden maratonun akabinde bir üniversite kazanılıyor, orada başarılı olabilmek için öncekinden çok daha fazla çalışmak gerekiyor ve iş bulmaya yaramayacak bir diploma uğruna cânım gençlik yılları heder ediliyor mu? Evet!

Âşık olduğu kıza okumak için lâzım olan şiirden fazlasını bilmeyen tarihçi, sınavı geçmek için gerekenin ötesinde tarih bilgisi olmayan doktor, dini kültürü ahlâkî bilgi zanneden ve onları da kopya kâğıtlarıyla maziye gömen mühendis, şartlar icap etmedikçe mazisini merak etmeyen bürokrat, okuma yazma bilmeyen çobanların gözyaşlı ibadetlerinin aşk ve zevkinden mahrum ilahiyatçı, Google’dan aparılan malumatla başımızdan aşağı ukalâlık boca eden aydın, hülasa medeniyetimizin estetik, zarafet ve muhabbetinden zerre nasibi olmayan bizden habersiz bir dolu “biz” yetişmiyor mu sizce de?

Kitabı televizyonla, misafirliği AVM gezmesiyle, sohbeti akıllı telefonlarla, bilgiyi malumatla, kültürü zevzeklikle, insan olmayı meslek sahibi olmakla takas ettiğimiz günden beri, bu günah bizim mi, onların mı?

Haddini aşmak olarak okumazsanız bir iki tık daha öteye gidelim!

Orta ve veya yüksek gelir seviyesine sahip muhafazakâr iş adamları, asgari ev kiralarının asgari ücretten fazla olduğu bir dönemde çalışanlarını asgari ücretle çalıştırıyor mu? Evet!

Kendi çocuklarının sıradan bir ihtiyacı için asgari ücretliye verdiğinin onlarca katını çocuğuna harcıyor mu? Evet!

Çocuklarının düğünlerine milyonları harcadığını; evinin şatafattan geçilmediğini, ihaleler için muktedirlerin önünde şekilden şekle girdiğini, her tarafından kibir fışkırdığını, buna rağmen takvadan, bir lokma bir hırkadan, sadakatten, ihlastan, cennetten, cehennemden söz ettiğini görüyor mu? Evet!

Münafık kavramını duyunca sağa sola bakınan ve parmağıyla karşısındakini işaret edenler; “ayet bizden bahsetmiyor” diye arkalarına bakanlar…

Yoksulla, düşkünle aynı mahallede olmamak için semt değiştirenler…

Yanı başında komşusu aç, akrabası sefil iken her yıl “özlüyorum” bahanesi ile umre yapanlar…

Eşitlik ritüelinden, yani tavaftan çıkar çıkmaz Mekke’deki kral dairelerinde konaklayanlar…

Villalara, saray yavrusu evlere taşınıp kendilerine halktan ayrı muamele isteyenler…

Yanında yirmi yıldır çalışan işçisi hâlâ kirada otururken kendisi katlar, yatlar, apartmanlar sahibi olanlar…

Asgari ücretin kaç lira olduğunu bile bilmeyen “Allah’ın velileri!”

Kur’an bilgisine sahip olmayı zenginleşme, sınıflaşma, hiyerarşi ve hegemonya aracı hâline getirerek “din mesleği” icra edenler…

Halkla aynı şeye muhatap olmayı, onların oturduğu yerde oturmayı, onların yediğini yemeyi, giydiğini giymeyi kibirlerine yediremeyenler…

Kur’an’ın “ıcığını cıcığını” halde iş “mülk” ve “infak” konularına gelince sözlerini ve gözlerini muhataplıktan çıkaranlar…

Rabbin kelamı ile uğraşmak kendisine imtiyaz, kariyer, rütbe, titr, makam, mal, para, iktidar, hiyerarşi, cemaat, vakıf getirdiği hâlde, bir türlü halka dönme; onların sorunlarını dillendirme, sokaktaki yangını görme, kum tepelerinden inip kumlara karışma, paylaşma, bölüşme, kardeşlik, sevgi ve merhamet konularını gündeme getirmeyenler…

“Allah’ın seçkin kulu” kasınmasıyla korunaklı evlerde oturanlar, korumalarla dolaşanlar, ellerini öptürenler, eteklerini yalatanlar, cahil ve fakat samimi dindarları kendilerine kıyam, kıraat, rükû ve secde ettirenler…

Yani bütün dini “zengin eğlencesi” hâline getirenler içinde siz genç olsanız hangisini tercih ederdiniz?

Kabul edelim ne olur!

Sayfalar dolusu yazabileceğim bu tespitler içinde; artık günün gerçekliği ile örtüşmeyen fikirlerimizi, İslam’ın temel ilke ve kurallarına ters düşen ve bugüne ait bir şey söylemeyen İslam algımızı, geleneksel İslami zihne sahip bir batılı olduğumuzu veya batılı zihne sahip bir Müslüman olduğumuzu örtmek istiyoruz ama gençler “kral çıplak” dedikleri için kızıyoruz.

Gençler deizme yöneliyorsa, devlet kurumlarıyla, cemaatleriyle, akademisyenleriyle, din adamlarıyla, kanaat önderleriyle, sanatçıları, yazarları, çizerleri, iş adamı, siyasetçisi, yöneticisi ile hep birlikte deizm yollarını biz açıyoruz onlara.

Gençler, bizim gizliden gizliye yaptıklarımızı, üstü örtük bir şekilde yaşadıklarımızı, alenen konuşuyorlar, göstere göstere yaşıyorlar hepsi bu.

Kırmızı ışıkta geçen araç sürücüsünün, çok kazanma hırsına yaptığı inşaattan demir ve çimento çalabilen müteahhidin, mal satabilmek için türlü yeminler ve yalanlar üretebilen esnafın, çay içmek isteyen müşterilerine boya katarak çayını renklendiren çaycının, kalabalık cadde ortasına dahi tükürebilen insanların, yapılan maçlarda şike iddialarına bulaşan futbolcu ve hakemlerin, reyting uğruna insan onurunu hiçe sayarak yalan haber yapabilen gazetecilerin, müşterisinden daha fazla para almak için kısa yol yerine uzun yolu tercih eden taksicinin, organik olmadığı hâlde insanların doğallık duygularını suistimal ederek piyasanın üç katı fiyatına domates satabilen pazarcı ve manavın, kadavradaki altın dişi sökerek rant elde etmeyi düşünebilecek kadar ruhsuzlaşmış mezar hırsızlarının, ebeveynlerinin servetine konabilmek için gözünü kırpmadan onları kesebilen çocukların olduğu bir toplumda siz genç olsanız ne yaparsınız?

Bizim en büyük yanlışımız, ailede başlaması gereken değerler eğitimini sadece başka kurumlardan bekliyor olmamızdır.

Ötesi sadece lafazanlık!

Bu yanlışları yokmuş gibi görmeye devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece “yanlış var” diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuzlamanın külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. “Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak” şuuru içinde emrolunduğu gibi dosdoğru kalmak kaydıyla yaşarsak, işte o zaman gerçekten bir şey yapmış olacak ve kimbilir belki o zaman gençlerimize yaşayan bir örnek olarak hem kendimizi hem de onları bu ateşten kurtaracağız!