2026-03-15

İDAM İSTERÜK

Ar­tan şid­det o­lay­la­rı, ci­na­yet­ler ve ah­la­ki kör­lü­ğü­mü­zün art­ma­sıy­la son gün­ler­de ö­zel­lik­le “i­dam ce­za­sı” gi­bi bir söy­le­min yi­ne gö­nül coğ­raf­ya­mı­zın burç­la­rı­na bay­rak dik­ti­ği­ni gö­rü­yo­ruz. Ben din a­da­mı de­ği­lim, Rab­bim böy­le­si bir me­su­li­ye­ti de o­muz­la­rı­ma yük et­me­sin. An­cak in­sa­nın iç hu­zu­ru, se­la­met ve far­kın­da­lı­ğı­nın da “sa­de­ce” i­la­hi bağ­lar­la müm­kün ol­du­ğu­nu id­rak e­de­bi­le­cek yaş, çağ, e­ği­tim ve ol­gun­luk­ta­yım.

Ön­ce­lik­le şu bi­lin­me­li­dir ki de­ğil sa­de­ce in­san, han­gi can­lı o­lur­sa ol­sun “ca­nı” a­ziz ve mu­kad­des o­lup i­la­hi hi­tap­la “do­ku­nul­maz­lık” zır­hı i­çi­ne a­lın­mış­tır. An­cak, söz ko­nu­su ko­nu ka­i­nat­ta­ki en bü­yük kut­sal o­lan ve tüm kut­sal­la­rın ‘hu­zur­lu, mut­lu ol­sun, re­fah i­çin­de in­san­ca bir ö­mür sür­sün’ di­ye a­yak­la­rı­nın al­tı­na se­ril­di­ği in­san o­lun­ca, bu “mu­kad­de­sat” da­ha bir ö­nem ka­za­nı­yor ki, bu yüz­den i­la­hi kod­la­ma tek bir ki­şi­nin öl­dü­rül­me­si­ni “tüm a­lem­le­rin ö­lü­mü­ne”, tek bir ki­şi­nin ha­ya­ta bağ­lan­ma­sı­nı yi­ne tüm a­lem­le­rin ka­za­nıl­ma­sı o­la­rak kod­lu­yor.

Bu­ra­dan ha­re­ket­le di­ye­bi­li­riz ki, “ka­til” de­nen ki­şi bir an­lam­da, bu mu­kad­de­si çiğ­ne­ye­rek ke­li­me­nin tam an­la­mıy­la “i­lah­lı­ğa so­yun­muş” ve “i­la­hi i­ra­de­ye or­tak ol­mak” gi­bi bir gaf­le­tin i­çi­ne düş­müş­tür. Sö­zün gü­cü­nü yi­ti­rip, gü­cün sö­zü­ne baş­vu­ran ki­şi de uy­gu­la­dı­ğı fi­zik­sel, psi­ko­lo­jik ve al­gı­sal şid­det­le bu küs­tah­lı­ğa so­yun­muş ki­şi­dir. Zi­ra bu­ra­da da ay­nı kut­sa­la sal­dı­rı var­dır.

Bu­nun te­me­lin­de “mo­dern­lik” şem­si­ye­si al­tın­da a­i­le gi­bi top­lu­mu a­yak­ta tu­tan bir ko­lo­nun ya­vaş ya­vaş sar­sıl­ma­sı i­le bir­lik­te, mis­yo­nu bi­ti­ri­len ba­ba kav­ra­mı ve ya­şam ga­i­le­si­ne kur­ban e­di­len an­ne­lik kav­ra­mıy­la sev­gi­siz bü­yü­yen ka­yıp ço­cuk­lar ve ço­cuk­luk­lar ol­du­ğu­nu da­ha ön­ce yaz­mış­tım.

Fa­kat i­la­hi hi­ta­bın hiç­bir ye­rin­de “i­dam” di­ye bir ce­za yok­tur. A­yrı­ca “recm” o­la­rak ta­bir e­di­len zi­na ya­pan er­kek ve ka­dın­la­rın taş­la­na­rak öl­dü­rül­me­si­nin de İ­sla­mi li­te­ra­tür i­le il­gi­si yok­tur.

An­cak i­la­hi hi­tap; bu kut­sa­lın ko­run­ma­sı a­dı­na, mak­tu­lün a­i­le­si­ne “kı­sas” hak­kı ta­nı­mış ve bu hak­la vic­da­ni bağ­lam­da bir te­sel­li im­kâ­nı ta­nı­mış­tır. A­yrı­ca “kı­sas­ta ha­yat var­dır” di­ye­rek bu­nu be­yan et­miş; hat­ta ka­til, mak­tu­lün a­i­le­si ta­ra­fın­dan ba­ğış­la­nır­sa bu­nun da­ha “mak­bul” o­la­ca­ğı bu i­şa­ret­ler­de be­yan e­dil­miş­tir;

“Ey i­man e­den­ler! Öl­dü­rü­len­ler hak­kın­da si­ze kı­sas farz kı­lın­dı. Hü­re hür, kö­le­ye kö­le, ka­dı­na ka­dın (öl­dü­rü­lür). An­cak her ki­min ce­za­sı, kar­de­şi (öl­dü­rü­le­nin ve­li­si) ta­ra­fın­dan bir mik­tar ba­ğış­la­nır­sa ar­tık (ta­raf­lar) hak­ka­ni­ye­te uy­ma­lı ve (öl­dü­ren) o­na (ge­re­ken di­ye­ti) gü­zel­lik­le ö­de­me­li­dir. Bu söy­le­nen­ler, Rab­bi­niz­den bir ha­fif­let­me ve rah­met­tir. Her kim bun­dan son­ra had­di a­şar­sa mu­hak­kak o­nun i­çin e­lem ve­ri­ci bir a­zap var­dır. Ey a­kıl sa­hip­le­ri! Kı­sas­ta si­zin i­çin ha­yat var­dır. U­mu­lur ki suç iş­le­mek­ten sa­kı­nır­sı­nız." (Ba­ka­ra, 178-179)”

Bu a­yet­ler­le di­ye­bi­li­riz ki kı­sas gi­bi cay­dı­rı­cı bir hü­küm, top­lum ve ki­şi ha­ya­tı­nın ga­ran­ti­si­dir. Böy­le­ce, dün­ya ha­ya­tı­nı­zı ol­du­ğu gi­bi a­hi­ret ha­ya­tı­nı­zı da ko­rur­su­nuz. An­cak kı­sas de­nen kav­ram “su­ça eş­de­ğer, denk ve a­dil kar­şı­lık” ve­ya en kı­sa ta­ri­fi i­le “ö­deş­mek” ol­ma­sı­na rağ­men, bu­gün ba­zı o­to­ri­te­ler ta­ra­fın­dan “i­dam ce­za­sı” o­la­rak lan­se e­dil­mek­te­dir. O­ysa ki kı­sas “af e­di­le­bi­len” bir ce­za­dır ve dev­le­te a­it bir ce­za de­ğil, mak­tu­lün ya­kın­la­rı­nın vic­da­ni yet­ki­si­ne bı­ra­kı­lan bir hü­küm­dür.

A­yrı­ca yu­kar­da an­dı­ğım kı­sas a­yet­le­ri­nin ko­nu­su ce­za de­ğil, a­da­let­tir. Zi­ra ay­nı a­ye­tin i­çe­ri­sin­de af, rah­met, mer­ha­met, ba­ğış­la­ma gi­bi kav­ram­lar hep be­ra­ber ge­çi­yor. Bu da a­ye­tin de laf­zıy­la kı­sa­sın as­lın­da “rah­met” ol­du­ğu­nu zi­ya­de­siy­le gös­te­ri­yor.

A­yet­le­rin ı­şı­ğın­da kı­sas i­le il­gi­li şart­la­rı kı­sa­ca şöy­le sa­ya­bi­li­riz:

  • Kı­sas, ci­na­ye­ti (su­çu) kim iş­le­miş­se o­na uy­gu­la­nır.
  • Kı­sa­sı an­cak o­to­ri­te sa­hip­le­ri ye­ri­ne ge­ti­rir.
  • Bir ci­na­ye­ti bir­kaç ki­şi be­ra­ber iş­le­miş­se, kı­sas hep­si­ne uy­gu­la­nır.
  • Ci­na­ye­tin iş­len­di­ği tam ke­sin ol­maz­sa, ya­ni şüp­he ha­lin­de kı­sas uy­gu­lan­maz.
  • Su­çun, kas­ten ya­ni bi­le­rek iş­len­me­si ge­re­kir. Ha­ta­lı öl­dür­me ve ya­ra­la­ma­lar­da baş­ka ce­za­lar uy­gu­la­nır.
  • Öl­dü­rü­le­nin vâ­ris­le­ri ‘di­yet’ is­ter­se ve­ya af­fe­der­se, kı­sas uy­gu­lan­maz.
  • Kı­sas, ken­di den­gi­ne gö­re uy­gu­la­nır, a­şı­rı­ya gi­dil­mez.

Bu tes­pit­ler ı­şı­ğın­da di­ye­bi­li­riz ki kı­sas­ta, tam bir “tat­min ol­ma” söz ko­nu­su­dur. An­cak, ya­zık ki bu ko­nu­da bi­zim uy­gu­la­dı­ğı­mız ce­za hu­ku­ku (ö­zel­lik­le a­yet­le­rin ı­şı­ğın­da) zik­re­di­len a­da­le­tin te­cel­li et­me­si ve­ya sö­zü­nü et­ti­ğim tat­min­kâr ol­ma ko­nu­sun­da sa­kın­ca­lar i­çe­ri­yor;

Mi­sal, bu­gün ba­ba­sı öl­dü­rü­len ki­şi­nin da­va aç­ma hak­kı yok. Da­va­yı mak­tu­lün ya­kın­la­rı de­ğil, sav­cı a­çı­yor ve siz bu da­va­ya sa­de­ce “mü­da­hil” o­la­rak gi­re­bi­li­yor­su­nuz. Çı­kan o­la­sı ce­za­lar­da da ta­raf­lar tat­min ol­mu­yor ve mah­ke­me­nin ni­ha­ye­tin­de o o­nu, di­ğe­ri de ö­bü­rü­nü öl­dü­rü­yor ve o­lay kan da­va­sı­na dö­nü­şe­bi­li­yor. Ya da yi­ne (a­ye­tin hük­mün­ce) ta­raf­lar an­laş­sa bi­le, bu kez ce­za hu­ku­ku­muz bı­rak­mı­yor ve ben ce­za­lan­dı­ra­ca­ğım di­ye di­re­ti­yor. O­ysa ki öl­dü­re­ni af­fet­mek de bu ko­nu­da­ki ce­za yet­ki­si de mak­tu­lün a­i­le­si­ne ve­ril­miş bir hak ve bu hak a­yrı­ca öl­dü­re­nin (ka­ti­lin) ba­ğış­lan­ma­sı­nı tav­si­ye et­mek­le bir­lik­te yal­nız­ca ö­le­nin ya­kın­la­rı­na a­it.

Dik­kat e­di­lir­se bu uy­gu­la­ma­da a­yet­le ö­le­nin ya­kın­la­rı­na ve­ri­len “kı­sas, af ve­ya di­yet” hak­kı ken­di­le­ri­ne so­rul­ma­dan el­le­rin­den a­lı­nı­yor ve on­la­rın a­dı­na mah­ke­me­ler ka­rar ve­ri­yor. Ya da arz et­ti­ğim gi­bi ve­ri­len ce­za, mak­tu­lün a­i­le­si­ni tat­min et­me­di­ği i­çin in­ti­kam duy­gu­la­rı­nı da­ha çok ka­bar­tı­yor ki; bir­çok yer­de, ka­til­le­re hak et­ti­ği ce­za ve­ril­me­di­ği i­çin mak­tu­lun ya­kın­la­rı­nın “tat­min ol­mak” i­çin ce­za ver­me­ye kalk­tık­la­rı­nı o­ku­yor, du­yu­yor, gö­rü­yo­ruz!

Ce­za hu­ku­ku bağ­la­mın­da an­la­ma­lı ve gör­me­li­yiz ki; İ­slam hu­ku­ku­nun a­na ku­ral­la­rın­dan bi­ri o­lan kı­sa­sın a­na ga­ye­si suç­lu­ya, iş­le­di­ği suç ka­bi­lin­den ce­za ver­mek­tir. Kas­ten ve hak­sız ye­re bir in­sa­nı öl­dü­ren kim­se­ye ha­pis ce­za­sı ver­mek ak­lın da hür bir vic­da­nın da ka­bul e­de­ce­ği bir şey de­ğil­dir. Çün­kü öl­dü­ren ka­ti­lin ya­şa­ma hak­kı, ö­le­nin­kin­den da­ha kut­sal de­ğil­dir. Kı­sas­ta­ki ah­lâ­ki yö­n, sos­yal ba­rış yö­nü, cay­dı­rı­cı­lık yö­nü ve mer­ha­met yö­nüy­le su­nu­lan “ha­ya­tı” gö­re­mi­yo­ruz! Kal­dı ki bu ka­nu­nu ko­yan ve uy­gun gö­ren, farz­dır di­yen ca­nı ve­ren biz­zat Al­lah­tır.

Pe­ki ne ya­pıl­ma­lı? Mak­tul, ka­ti­li ken­di­si mi her­han­gi bir yar­gı­la­ma ol­ma­dan öl­dür­me­li? Pek ta­bi ki bu­nu kas­tet­mi­yo­rum. An­cak kı­sas, dev­le­tin e­li­ne ve­ril­miş bir ö­lüm ce­za­sı de­ğil­dir. Dev­le­tin bu ko­nu­da ya­pa­ca­ğı şey, mev­cut ku­rum­la­rı a­ra­cı­lı­ğıy­la a­dil bir mu­ha­ke­me ya­pıl­ma­sı­nı sağ­la­mak ve kı­sa­sın so­nu­cu­nu mak­tu­lün a­i­le­si­nin vic­da­ni ka­ra­rı­na bı­rak­mak, mak­tu­lün a­i­le­si ye­ri­ne ka­rar ver­me­mek­tir.

Bu, ay­nen bu şe­kil­de ka­nun­la­ra yer­le­şir­se e­min o­lun ki bu tür o­lay­lar a­za­la­cak­tır. Çün­kü kim o­lur­sa ol­sun bir in­sa­nı hak­sız ye­re öl­dür­dü­ğü tak­dir­de ken­di­si­nin de öl­dü­rü­le­ce­ği­ni bi­len in­san, kim­se­yi öl­dür­me­ğe ce­sa­ret e­de­mez. Böy­le­ce top­lum­da ci­na­yet o­lay­la­rı çok a­za­lır. E­vet, a­ra­da sı­ra­da gö­zü dön­müş, i­ra­de kri­zi ya­şa­yan ka­til­ler çı­ka­cak­tır bel­ki a­ma bu za­lim­le­rin i­pi, maz­lum o­la­rak öl­dü­rü­len kim­se­nin ya­kın­la­rı­nın e­li­ne ve­ril­di­ğin­de mak­tu­lün a­i­le­si­nin kal­bin­de kin ve in­ti­kam his­si kal­maz. Hak ye­ri­ni bu­la­ca­ğı i­çin, fert­ler in­ti­kam his­si­ne ka­pı­lıp ken­di­le­ri ce­za ver­me­ye kalk­ma­ya­cak­la­rı gi­bi sık­lık­la duy­du­ğu­muz kan da­va­la­rı da ol­maz.

Arz et­ti­ğim çö­züm dı­şın­da baş­ka bir ah­la­ki o­na­rı­mı na­sıl ya­pa­cak ve yü­re­ği yan­mış­la­rın, ha­yat­la­rı­na kast e­di­len­le bir­lik­te di­ri di­ri top­ra­ğa gö­mü­len­le­rin yü­re­ği­ne na­sıl su ser­pe­riz, o hınç duy­gu­su­nu na­sıl i­yi­leş­ti­ri­riz bil­mi­yo­rum a­ma bu iş, yu­kar­da an­ma­ya ça­lış­tı­ğım hu­sus­lar ı­şı­ğın­da an­la­şıl­ma­lı­dır ki, mey­da­na çı­kıp “i­dam is­te­rük” di­ye ba­ğır­mak­la o­la­cak ka­dar ba­sit bir şey de­ğil.

A­yrı­ca bu­ra­ya ka­dar an­dı­ğım kı­sım, i­şin sa­de­ce din­sel ter­mi­no­lo­ji bo­yu­tu. Bu­nun bir de top­lum­sal bo­yu­tu var ve biz bo­yu­tu gör­mez­den ge­le­me­yiz. Zi­ra bu bo­yu­tun üs­tü­nü ör­ter­sek, bu zih­ni­ye­ti ü­re­ten ba­tak­lı­ğı i­çin­den da­ha da çı­kı­la­maz ha­le ge­ti­ri­riz. Bu­gün, ben de siz de ö­bü­rü de di­ğe­ri de far­kın­da­yım, far­kın­da­yız, far­kın­da­lar; Ba­tı dün­ya­sın­da tü­ke­tim hır­sı­nın sa­de­ce a­lış­ve­riş bi­çim­le­ri­ni de­ğil bü­tün bir ha­ya­tı de­ğiş­tir­me­si gi­bi, bu­gün de ba­ğım­lı­sı ha­li­ne gel­di­ği­miz di­ji­tal ağ­lar, ben­lik­le­ri­mi­zi ve ha­yat­la­rı­mı­zı top­ye­kûn de­ğiş­ti­ri­yor.

Bu göz­le top­lu­ma bak­tı­ğı­mız­da bu­gün i­yi­ce fark e­di­yo­ruz ki, Ün ve ser­vet, pek çok ki­şi i­çin ha­ya­tın a­ma­cı ha­li­ne ge­lir­ken hız kes­me­yen rek­lam­cı­lık i­se her tür­lü ar­zu­yu do­yu­ra­cak ma­ter­yal­le­ri gö­zü­mü­zün i­çi­ne so­kar ha­le gel­di. Bu, ken­di­ne gö­mül­me ve ken­di­ni bir “ta­pınç” nes­ne­si ha­li­ne ge­tir­me i­se, za­ma­nın ah­la­ki ze­mi­ni­ni o­luş­tur­du. San­ki “ya­rın” yok­muş gi­bi her tür­lü ar­zu­yu he­men şim­di is­te­yen bir “öz­gür­lük” sap­lan­tı­sı da bu ze­mi­nin te­me­li­ni o­luş­tur­du. “Ya­rın” di­ye bir kay­gı ol­ma­dı­ğın­dan ol­sa ge­rek ge­le­cek ne­sil­le­re ne ve­ri­le­bi­le­ce­ği ar­tık kim­se­nin il­gi a­la­nı­na gir­mi­yor.

An­cak “ha­sar” sa­de­ce bu ka­dar de­ğil! İ­ler­le­yen tek­no­lo­ji, bu i­ler­le­me­nin se­bep ol­du­ğu a­cı­ma­sız e­ko­no­mik ya­rış, “el­a­lem ne der” ta­kın­tı­sı, sa­hip ol­ma hır­sı der­ken da­ha hız­lı, da­ha hırs­lı ve da­ha gös­te­riş­li ol(a)­ma­dı­ğı i­çin kay­be­den, iş­siz, her­han­gi bir vas­fı ve­ya i­şe ya­rar­lı­lı­ğı ol­ma­yan mil­yar­lar­ca bi­rey ya­rat­tı. Zi­ra “tü­ket­ti­ğin ka­dar var­sın” di­yen bu an­la­yış, ki­şi­ye sa­hip ol­du­ğu iş­lev­sel­lik ka­dar bir an­lam ve ö­nem at­fe­di­yor. Ya­ni de­ğer­li ol­du­ğu­muz ka­dar ka­zan­mı­yor, ka­zan­dı­ğı­mız ka­dar de­ğer­li o­lu­yo­ruz. Böy­le bir or­tam­da da dav­ra­nış, dü­şün­ce, duy­gu ve ö­zel­lik­le de bil­gi a­kı­şı­nın kon­tro­lü im­kân­sız ha­le ge­li­yor.

Ar­tık i­ra­de­le­ri­mi­zi a­şan bu kon­trol­süz­lük; tu­tun­du­ğu­muz ah­la­ki kök­ler za­ten tah­kik de­ğil tak­lit ol­du­ğu i­çin top­lum­sal ka­bul gö­ren ah­la­ki öğ­re­ti­le­ri bi­re­yin em­ri­ne a­ma­de kı­lı­yor ve ah­lak, bu ne­den­le bi­rey­sel­le­şi­yor. Top­lum i­se, bu sa­ye­de sa­de­ce ken­di­si i­çin ya­şa­yan, ken­di Ka­be’si­ni ta­vaf et­mek ve a­ma­cı­na u­laş­mak i­çin her a­ra­cı “mu­bah” gö­ren nar­sist, ben­cil bi­rey­ler­le iç i­çe ya­şar ha­le ge­li­yor. Ba­şa­rı, ö­ne çık­ma, sa­hip ol­ma hır­sı, haz ve hız gi­bi sa­yı­sı­nı çok­ça ar­tı­ra­bi­le­ce­ği­miz et­men­ler top­lum­sal ah­la­ki öğ­re­ti­le­rin ö­nü­ne ge­çin­ce, kül­tü­rü­müz de do­ğal o­la­rak tam bir “cin­net” ha­li ya­şı­yor!

A­çın ba­kın lüt­fen; is­ta­tis­ti­ki bil­gi­ler 20.yüz­yıl­da öl­dü­rü­len top­lam in­san sa­yı­sı­nın ön­ce­ki beş bin yıl­da öl­dü­rü­len in­san­la­rın sa­yı­sın­dan da­ha faz­la ol­du­ğu­nu ha­ber ve­ri­yor. “Öz­gür” ve “mo­dern” bi­re­yin, ga­ye­yi sa­de­ce “ken­di­sin­de” a­ra­dı­ğı­nı keş­fe­den ya­şam koç­la­rı, i­yi ya­şam gur­me­le­ri, her şe­yi bi­len ki­şi­sel ge­li­şim uz­man­la­rı der­ken se­kü­ler ra­hip­le­rin bu ka­dar art­ma­sı­nın se­be­bi­ni baş­ka yer­de a­ra­ma­ya ge­rek var mı?

Pe­ki çö­züm ne der­se­niz? Ön­ce­lik­le arz et­ti­ğim gi­bi, ce­za hu­ku­kun­da e­vet yar­gı­la­ma­yı a­dil bir şe­kil­de dev­let de­di­ği­miz ku­rum­lar yap­ma­lı. An­cak bu ko­nu­da­ki vic­da­ni hü­küm, her bo­yu­tuy­la mak­tu­lün a­i­le­si­ne ve­ril­me­li ve bu ko­nu­da top­lum­sal bir mu­ta­ba­kat­la ya­sal ze­min o­luş­tu­rul­ma­lı­dır. Ba­tak­lık bo­yu­tu­nu ku­ru­ta­bil­mek i­çin de çö­züm bel­li. Ko­şul­suz sev­gi, ka­tık­sız mer­ha­met ve a­ma­sız a­da­let den­ge­si­ni ço­cuk­la­rı­mı­za a­şı­la­mak!

Biz“bü­yük­ler(!)” ü­ze­rin­de te­pin­di­ği­miz ma­ne­vi mi­ra­sı­mı­za rağ­men “top­lum­sal ah­la­ki öğ­re­ti­le­ri “ya­zık ki “ça­ğa a­yak uy­du­ra­lım” di­ye bi­rey­sel ta­ri­hi­mi­zin toz­lu raf­la­rın­da bı­rak­ma­yı yeğ­le­sek de; hep söy­lü­yo­rum ba­ri ço­cuk­la­rı­mı­za bu kö­tü­lü­ğü yap­ma­ya­lım. Pe­ki ne ya­pa­lım?

Sa­vun­du­ğu de­ğer­le­rin ar­ka­sın­da du­ra­bil­me­yi, sev­di­ği in­sa­nın yü­re­ğin­den tu­ta­bil­me­yi, ta­kı­yor­sa tak­tı­ğı ör­tü­nün “iz­ze­ti­ni” mu­ha­fa­za et­me­yi, tak­mı­yor­sa ta­ka­nın “in­an­cı­na” de­ğil say­gı duy­ma­yı, ay­nı za­man­da sa­hip çık­ma­yı, yük­len­di­ği da­va her ne i­se o­nun “o­nu­ru­nu” yü­re­ği­ne yük et­me­yi, sö­zün na­mu­su­na sa­hip çık­ma­yı, ye­mi­nin er­de­mi uğ­run­da her tür­lü ce­fa­ya kat­lan­ma­yı, in­san­lık da­va­sı uğ­run­da ö­mür tü­ket­me­yi, i­yi­li­ği ye­şert­me­yi, mer­ha­me­ti ço­ğalt­ma­yı, a­da­le­ti ye­şert­me­yi, ya­şat­ma­nın ya­şa­mak­tan çok da­ha an­lam­lı ol­du­ğu­nu; e­me­ğin, yü­rek te­ri­nin, a­lın te­ri­nin ne ka­dar kut­sal ol­du­ğu­nu; bi­ze “gül­lük gü­lis­tan­lık” bir dün­ya va­at e­dil­me­di­ği­ni; her­ke­sin an­cak “ça­ba­sı” ve “te­miz ni­ye­ti” ka­dar na­sip­le­ne­bi­le­ce­ği­ni; hak­sız­lık kar­şı­sın­da dik du­ra­bil­me­yi; zul­me, a­cı­ya, göz­ya­şı­na, ö­lü­me renk bu­laş­tır­ma­ma­yı; in­an­dı­ğı de­ğer­ler uğ­ru­na ge­re­kir­se can ve­re­bil­me­yi; şe­ref­le bi­ti­ril­me­si ge­re­ken en ö­nem­li gö­re­vin “ha­yat” ol­du­ğu­nu; bu dün­ya­ya “i­yi ol­mak i­çin” de­ğil, “i­yi iş­ler yap­mak i­çin” gön­de­ril­di­ği­ni; bu dün­ya­yı i­mar­la mü­kel­lef ol­du­ğu­nu; bu­ra­da ku­ru­la­ma­yan cen­ne­tin ö­te­ler­de im­kân­sız ol­du­ğu­nu; top­ra­ğı­n e­şit­len­me ma­ka­mı ol­du­ğu­nu; bü­tün kö­tü­lük­le­rin ü­ze­rin­de he­pi­mi­zin par­mak i­zi ol­du­ğu­nu; gü­cün hak­kı­nı de­ğil, hak­kın gü­cü­nün kut­sal­lı­ğı­nı; en bü­yük kut­sa­lın “in­san” ol­du­ğu­nu; gü­ze­lin ya­rat­tı­ğı­na “çir­kin” mu­a­me­le e­dil­me­ye­ce­ği­ni; bı­ra­kın ma­lı mül­kü al­dı­ğı ne­fe­sin bi­le e­ma­net ol­du­ğu­nu la­fın kı­sa­sı “in­san” ka­la­bil­me­yi öğ­re­te­lim.

Si­zin de ya­şam bi­çi­mi­niz, ha­ya­ta ba­kı­şı­nız, bi­rik­tir­di­ği­niz de­ğer­ler, sos­yo-e­ko­no­mik du­ru­mu­nuz ve pek ta­bi ki al­dı­ğı­nız e­ği­tim­le sa­yı­sı­nı çok­ça ar­tı­ra­bi­le­ce­ği­niz bu de­ğer­ler bü­tü­nü­nü ço­cuk­la­rı­mı­za a­şı­la­ya­bil­di­ği­miz tak­dir­de; ya­rı­na da­ir u­mu­du­muz i­na­nı­yo­rum ki da­ha par­lak ve da­ha di­ri o­la­cak­tır!

U­nut­ma­ya­lım kö­tü­lü­ğün si­ya­hı­nı yok et­mek i­çin di­ren­me­yen her “pa­sif” i­yi ay­nı za­man­da kö­tü­lü­ğün yar­dım­cı­sı­dır. Zi­ra kö­tü sa­de­ce i­yi­le­rin ses­siz­li­ğin­den bes­le­nir! Far­kın­da­lık di­lek­le­rim­le!