2026-03-15

İBADETLERİMİZ KİME HAYAT VERİYOR?

Gü­nü­müz­de Mu­ham­med İk­bal’in ta­bi­riy­le “İs­lam’da di­ni dü­şün­ce­nin ye­ni­den in­şa­sı­na” şid­det­le ih­ti­yaç var­dır. Çün­kü ta­ri­hin hiç­bir dö­ne­min­de say­gı, sev­gi, an­la­yış ve fark­lı­lık­la­ra a­çık ol­ma an­la­yı­şın­dan bu ka­dar sa­pıl­ma­mış; tek­fir e­di­ci, sert, kış­kır­tı­cı ve he­def gös­te­ri­ci söy­lem­ler bu ka­dar yük­se­li­şe geç­me­miş; ken­di­si gi­bi dü­şün­me­yen­le­rin din dı­şı sa­yıl­ma­sı ve ge­rek­ti­ğin­de kat­le­dil­me­le­ri­nin meş­ru sa­yıl­ma­sı bu den­li ta­raf­tar bul­ma­mış­tı.

Bel­ki de bu yüz­den ta­ri­hin hiç­bir dö­ne­min­de i­man ko­nu­sun­da gü­nü­müz­de ya­şa­nan kar­ga­şa ya­şan­ma­dı. Bu­gün so­run bir mü'­min gi­bi i­man e­den­ler­den ya da bir ka­fir gi­bi in­kâr e­den­ler­den kay­nak­lan­mı­yor. A­sıl so­run; i­man­la in­kâ­rı, İs­lam i­le küf­rü, tev­hit­le şir­ki, hu­ra­fey­le di­ni, bi­dat­le sün­ne­ti, yâ­kin­le zan­nı, i­lim­le ce­ha­le­ti, hak­la ba­tı­lı, gün­düz­le ge­ce­yi, ak i­le ka­ra­yı bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­ran­lar­dan kay­nak­la­nı­yor.

Ya­ni gü­nü­müz­de Müs­lü­man­lar Al­lah'a i­ta­at et­mek ye­ri­ne in­san ü­rü­nü zan­la­ra, din a­dam­la­rı­na ve du­rum­dan fay­da­la­nan her tür­lü e­ko­no­mik ve si­ya­si çı­kar çev­re­le­ri­ne i­ta­at e­der ha­le gel­miş­ler­dir. İs­lam'ın düş­ma­nı o­lan­la­rın, İs­lam a­dı­na di­ne sok­tuk­la­rı yan­lış­la­rın bir so­nu­cu o­la­rak da gü­nü­müz­de Müs­lü­man­lar, pey­gam­be­rin yok et­mek ü­ze­re gön­de­ril­di­ği a­ğır­lık­la­rın ve zin­cir­le­rin bas­kı­sı al­tın­da in­le­mek­te­dir­ler.

"Fi­ra­vun­lar" ya­ni po­li­tik is­tis­mar­cı­lar, "Ha­man­lar" ya­ni din ve bil­gi sö­mü­rü­cü­le­ri ve "Ka­run­lar" ya­ni e­ko­no­mi a­la­nın­da­ki sö­mü­rü­cü­ler, Müs­lü­man dün­ya­da kon­tro­lü e­le ge­çir­miş du­rum­da­dır­lar.

Bu­nun en te­mel se­be­bi i­se din ve i­ba­det an­la­yı­şı­mı­zın i­çi­nin bo­şal­tıl­mış ol­ma­sı ve mu­az­zam bir an­lam kay­ma­sı­na uğ­ra­ma­sı­dır. Bu ne­den­le ol­sa ge­rek mo­dern dün­ya­nın in­sa­nı e­lin­de­ki on­ca im­ka­na rağ­men de­rin bir sı­kış­mış­lık, yal­nız­lık, do­yum­suz­luk ve en çok da hu­zur­suz­luk i­çin­de.

Do­la­yı­sıy­la din ve i­ba­det an­la­yı­şı­nın ye­ni­den ya­pı­lan­dı­rıl­ma­sı, ça­ğa en­teg­re e­dil­me­si ge­re­ki­yor. Çün­kü 1400 kü­sur yıl ön­ce­si­nin don­muş fık­hı ar­tık bu­gü­ne ce­vap ver­mi­yor. “Ne­den” di­ye so­ra­cak o­lur­sak ce­va­bı­nı bul­mak i­çin son ri­sa­let hal­ka­sı­nın gel­di­ği yıl­la­ra dön­mek ge­re­ki­yor.

Zi­ra Re­su­lul­lah (sav)’ın teb­li­ğe baş­la­dı­ğı dö­nem­de Ka­be ve Hz. İb­ra­him (as) o dö­nem i­çin de kut­sal­dı. An­cak bu i­ki is­min ha­tır­lat­tı­ğı tev­hid or­ta­dan kalk­mış, ge­ri­ye sa­de­ce örf ve a­det­ler kal­mış­tı. Za­man­la he­va ve he­ves­le­rin taz­yi­ki al­tın­da tah­ri­fa­ta uğ­ra­yan din­den ge­ri­ye ka­lan­lar i­se as­la Al­lah’ın ça­ğır­dı­ğı kur­tu­luş yo­lu de­ğil­di ve i­çin­de İs­lam’dan ne ka­dar un­sur bu­lu­nur­sa bu­lun­sun öz i­ti­ba­riy­le zi­ya­na uğ­ra­dı­ğı i­çin be­şe­rî bir po­zis­yo­na bü­rün­müş­tü.

Ya­ni va­hiy yi­ne a­ma son kez gel­miş­ti. Çün­kü Kur’an-ı Mü­bin Al­lah’ın bir ök­sü­zün, bir ye­ti­min ter­te­miz vic­da­nın­dan dün­ya­ya son kez hay­kı­rı­şı i­di. A­ma il­ginç­ti ki bu va­hiy ye­ni bir Kâ­be in­şa­a­tın­dan bah­set­mi­yor, Sa­fa ve Mer­ve’yi baş­ka ye­re ta­şı­mı­yor, ih­ram ye­ri­ne baş­ka bir giy­si em­ret­mi­yor­du. Müş­rik­le­rin Kâ­be’ye o­lan hür­met­le­rin­den ve ye­ri­len sa­lat­la­rın­dan bah­se­di­yor; Hz. İb­ra­him, i­nen a­yet­ler­le ye­ni­den ta­nı­tı­lı­yor; O’nun oğ­luy­la in­şa et­ti­ği Kâ­be’den ve genç­lik u­ya­nı­şı o­lan put­la­rı na­sıl kır­dı­ğı an­la­tı­lı­yor a­ma bi­linç mağ­du­ru ol­muş ve ol­ma­ya zor­lan­mış top­lum bu­nu gö­re­mi­yor­du. E­vet Hz. İb­ra­him, ha­la mu­kad­des­ti a­ma Kâ­be e­şit­li­ğin sem­bo­lü de­ğil­di.

İş­te bu­gün sa­hip ol­du­ğu­muz İs­lam an­la­yı­şı ne a­cı­dır ki pey­gam­be­ri­miz dö­ne­min­de­ki Kâ­be’nin ko­nu­mu gi­bi­dir. Ü­ze­ri­miz­de İs­lam’ın var­lı­ğı­nı sa­vu­nur­ken, pa­ça­la­rı­mız­dan a­de­ta din a­kar­ken di­nin ö­zü o­lan “gü­zel ah­lak” tan, sev­gi­den, şef­kat­ten, rah­met­ten, mer­ha­met­ten, em­pa­ti­den bi­ha­ber du­rum­da­yız.

Bu­gün de i­çi­miz­de yer­leş­miş put­la­rı kâh Al­lah’a ya­kın ol­ma ba­ha­ne­siy­le kâh men­fa­at­le­ri­miz ha­yat bul­sun di­ye bi­rik­tir­mi­şiz. İ­çi­mi­zi bu kof­luk­lar­la dol­du­ran E­bu Le­hep­le­rin pe­şin­den gi­der­ken İs­lam’ın yü­ce­li­ği­ni sa­vun­mak, ya­şan­dı­ğı­nı ik­rar et­mek ve­ya bu­gün­kü tab­lo­da i­man id­di­a­sın­da bu­lun­mak, kâ­ğı­da su ya­zıp ıs­lan­ma­sı­nı bek­le­mek gi­bi bir şey.

A­sıl mev­zu o­lan “ne­den” ko­nu­su­na gir­me­den ön­ce; i­ki­de bir fe­ve­ran e­de­rek “İs­lam el­den gi­di­yor” çığ­lı­ğıy­la ba­ğır­mak ye­ri­ne, şu e­li­miz­den gi­de­cek İs­la­m’ın ne ol­du­ğu­na bir ba­kar­sak çok da­ha sağ­lık­lı bir yak­la­şım ser­gi­le­miş o­lu­ruz ka­nı­sın­da­yım.

“Biz han­gi İs­lam’ı kay­bet­mek­ten kor­ku­yo­ruz?” İ­de­o­lo­jik sar­hoş­luk­la­rın al­tın­da kıl­dı­ğı­mız ve bi­zi Al­lah’tan baş­ka her­ke­se sec­de et­ti­ren na­ma­zı­mı­zı mı? On bir a­yın sul­ta­nı Ra­ma­zan a­yın­da ak­şa­ma ka­dar aç ka­lıp sis­te­min kriz, enf­las­yon, dış ve iç borç dal­ga­sı al­tın­da ba­yat ek­mek kuy­ru­ğu­na ge­çen in­san­la­rın on i­ki ay çek­tik­le­ri sı­kın­tı­la­rı­nı ha­tır­la­ma­yı ak­lı­mı­za da­hi ge­tir­me­di­ği­miz if­tar vak­ti­ni mi? Hac­ca gi­dip müş­rik­ler­den kal­ma di­ki­li taş­la­rı taş­la­dık­tan son­ra on­la­rın yer­yü­zün­de­ki va­ris­le­riy­le bi­zi sı­kı fı­kı et­mek­ten çe­kin­me­yen a­ki­de­mi­zi mi?

“Al­lah’tan baş­ka i­lah yok­tur” de­dik­ten son­ra mev­cut i­lah enf­las­yo­nun­da Al­lah’ın i­lah­lı­ğı­nı ne­re­dey­se ak­lı­mı­za ge­tir­me­yen Ke­li­me-i Tev­hi­di­mi­zi mi? A­rap­ça­sıy­la da Türk­çe­siy­le de yıl­lar­dır ü­ze­ri­mi­ze a­tı­lan ö­lü top­ra­ğa ü­für­me­si­ne fır­sat ta­nı­ma­dı­ğı­nız e­za­nı­mı­zı mı? Hak­i­ka­ten biz han­gi İs­lam’ı kay­bet­mek­ten kor­ku­yo­ruz? Ben­ce ce­va­bı ga­yet kı­sa ve ya­lın­dır. Bi­zim kay­bet­mek­ten kor­k­tu­ğu­muz İs­la­mi­yet, kur­du­ğu­muz sis­tem ta­ra­fın­dan as­la kay­bı­na fır­sat ve­ril­me­yen a­ma Hz. Pey­gam­ber (sav) ta­ra­fın­dan da as­la ya­şan­ma­yan İs­lam’dır. Zi­ra bu­gün top­lu­mun so­ru­nu a­mel-i sa­lih de­ğil a­ki­de so­ru­nu­dur.

Ka­bul e­de­lim ki Al­lah Re­su­lü’nün il­ke­le­ri uğ­ru­na çok şe­yi, ö­zel­lik­le ya­şa­dı­ğı di­ya­rı terk et­me­si­ni bil­me­mi­ze rağ­men ma­kam­la­rı­mı­za, ma­aş­la­rı­mı­za ve dip­lo­ma­la­rı­mı­za Al­lah’ın i­pin­den da­ha sı­kı sa­rıl­dık ve Al­lah’ın ye­ri­ne on­la­rı i­lah e­din­dik. İn­san­la­rın a­kın a­kın ve sü­rü­ler ha­lin­de uğ­ra­dı­ğı bu e­roz­yon­da biz de kay­bol­mak is­te­mi­yor­sak sa­de­ce ge­lip ge­çi­ci o­lan şu dün­ya ha­ya­tı­nın ya­lan­lar­la do­lu va­at­le­ri­ni or­ta­ya ko­yan­la­rın pe­şin­den gi­de­rek de­ğil, İn­cir ve Zey­tin Di­ya­rı’nı, Si­na Da­ğı’nı ve E­min Bel­de’yi ay­dın­la­tan kay­na­ğa, vah­ye dö­ne­rek yo­lu­mu­zu bu­la­bi­lir; o za­man top­lum­da bü­tün zor­luk­la­ra rağ­men de­ği­şi­min na­sıl ger­çek­leş­ti­ği­ni, “bir a­vuç” sa­yı­lan­la­rın “za­lim­le­ri na­sıl bir in­kı­la­ba” uğ­rat­tı­ğı­nı gö­re­bi­li­riz.

Pe­ki bu na­sıl o­la­cak?

Ön­ce­lik­le din ve i­ba­det an­la­yı­şı­mı­zı dü­zelt­me­li­yiz. Ya­ni din ve i­ba­det an­la­yı­şı­mı­zı bir­kaç şek­li i­ba­det et­ra­fın­da dö­nüp du­ran bir “to­to­lo­ji” (kı­sır dön­gü, an­lam­sız tek­rar) ha­li­ne gel­me­sin­den kur­tar­ma­lı­yız. Çün­kü bu­gün din ve i­ba­det an­la­yı­şı i­yi­ce da­ral­tıl­mış, ca­mi­ye, kan­dil ge­ce­le­ri­ne ve sa­yı­sı ü­çü be­şi geç­me­yen bir­kaç ri­tü­e­le in­dir­gen­miş du­rum­da­dır. E­ğer öy­le ol­ma­say­dı müs­lü­man zih­nin din ve i­ba­det de­nin­ce ak­lı­na “ca­mi, e­zan, kan­dil, tür­be, şeyh, ye­şil sa­rık, ba­şör­tü­sü, cin, pe­ri, mu­ci­ze, ke­ha­net, sır, mu­sal­la ta­şı, me­zar­lık ve yal­nız -o da ru­hu uç­muş şek­li kal­mış- üç i­ba­det ri­tü­e­li o­lan na­maz, o­ruç ve hac” gel­mez­di.

Ya­zık ki ö­zel­lik­le gü­nü­müz­de baş dön­dü­rü­cü bir hız­la in­di­ği çağ­da za­ten kul­la­nıl­mak­ta o­lan din ve i­ba­det ke­li­me­le­ri­ni sa­ray­la­rın, ta­pı­nak­la­rın ve be­zir­gân­la­rın dün­ya­sın­dan çe­kip a­lan ve o­na bam­baş­ka bir yön ve­ren (as­lı­na dön­dü­ren) Kur’an-ı Ke­rim’in, ta­ri­hi sü­reç i­çin­de meh­cur bı­ra­kıl­ma­sıy­la (terk e­dil­me­siy­le), di­ğer üm­met­le­rin gir­di­ği de­lik­le­re bi­zim­de gir­di­ği­mi­zi ve dö­nüp do­la­şıp on­la­rın din ve i­ba­det an­la­yı­şı­nı be­nim­ser ha­le gel­di­ği­mi­zi gö­rü­yo­ruz.

Pe­ki bi­zim an­la­dı­ğı­mız gi­bi de­ğil­se ki­ta­bı­mız­da­ki din ve i­ba­det ne­dir? A­na reh­be­ri­miz o­lan Kur’an-ı Ke­rim’e bak­tı­ğı­mız­da “Din” ke­li­me­si 103 yer­de ve dört e­sas ma­na­da kul­la­nı­lır. Ya­ni “din” in­sa­noğ­lu i­çin ge­ri­ye doğ­ru (a­det, tö­re), i­le­ri­ye doğ­ru (yol, yor­dam), yu­ka­rı­ya doğ­ru (i­ta­at, bağ­lı­lık), a­şa­ğı­ya doğ­ru (hü­küm, ku­ral, ce­za, mü­kâ­fat) şek­lin­de dört bo­yut­lu bir i­liş­ki­ler a­ğı­nın tü­mü­nü bir­den i­fa­de e­di­yor. Bun­la­rın hep­si­ni bir­den top­la­dı­ğı i­çin ya­ni “ted­vin” et­ti­ği i­çin bir tek ke­li­mey­le du­ru­mu “din” di­ye i­fa­de e­di­yo­ruz. De­mek ki din kav­ra­mı­nın, Kur’an-ı Ke­rim’de kul­la­nım yer­le­ri­ne gö­re ki­min­de a­det, ki­min­de yol, ki­min­de i­ta­at ve bağ­lı­lık, ki­min­de de hü­küm, ku­ral, yar­gı, ce­za ve mü­kâ­fat an­la­mın­da kul­la­nıl­ma­sı bu ne­den­le­dir.

Bu du­rum­da söz ko­nu­su dört bo­yut­lu an­lam­lar, de­ğer­ler ve ku­ral­lar bü­tü­nü “din”, bu­nun bir coğ­ra­fi me­kân­da e­te ke­mi­ğe bü­rü­nü­şü “Me­di­ne”, bu bü­rü­nü­şün men­sup­la­rı “me­de­nî” ve men­sup­la­rın­ca or­ta­ya ko­nan mad­di ve ma­ne­vi tüm in­şa ve i­mar fa­a­li­ye­ti de “me­de­ni­yet” o­lu­yor. Dik­kat e­din lüt­fen. Bu ke­li­me­le­rin hep­si de din i­le ay­nı kök­ten ve a­ra­la­rın­da kop­maz bir bağ var. Kur’an-ı Ke­rim’e bak­tı­ğı­nız­da ken­di an­lam­lar, de­ğer­ler ve ku­ral­lar bü­tü­nü­nü bir “ger­çek ha­yat di­ni” (di­nu’l-gay­yi­me) ve“in­san­lı­ğın a­na yo­lu/i­pi” (hab­lun-mi­ne’n­nâs) o­la­rak ta­nı­tır. Bu­na, san­ki bir ma­dal­yo­nun ö­bür yü­zü gi­bi ay­nı za­man­da “Al­lah’ın yo­lu/i­pi” (hab­lun mi­nel­lah) der.

Al­lah, Kur’an-ı Ke­rim’i in­san­lık â­le­mi­ne, in­san­lık vic­da­nı­nın i­fa­de­si (ba­sa­i­ru li’n­nâs), yol gös­te­ri­ci (hu­da) ve halk­lar i­çin sev­gi ve mer­ha­met kay­na­ğı (rah­met) o­la­rak ta­nı­tır. (Ca­si­ye 20) De­mek ki İs­lam, ken­di­ni in­san­lı­ğın a­na yo­lu, fıt­rat di­ni ve o a­na ka­dar in­san­lık­ta doğ­ru na­mı­na ne kal­mış­sa hep­si­nin de­vam­cı­sı (mu­sad­dık) o­la­rak va­ze­di­yor. İn­san­lı­ğın gel­miş geç­miş tüm o­lum­lu bi­ri­ki­mi­ni sa­hip­le­ni­yor. Ge­ri ka­lan tüm o­lum­suz­luk­la­rı ken­din­den ön­ce­ki dün­ya­da bı­ra­kı­yor ve o­na “ka­ran­lık­lar­da ka­lı­nan dö­nem” (ca­hi­li­ye) di­yor. Ye­ni dö­nem­le bir­lik­te ge­le­ne i­se “ger­çe­ğin ta ken­di­si” (hak) di­yor. Bun­dan ko­pa­na sah­te, i­çi boş, kof, re­a­li­tey­le çe­li­şik bir­ta­kım ku­run­tu­lar (ba­tıl) di­yor. Ger­çe­ğin ta ken­di­si (hak) ge­lin­ce, sah­te­li­ğin ve i­çi boş­lu­ğun (ba­tıl) yok ol­ma­ya mah­kûm o­la­ca­ğı­nı ha­ber ve­ri­yor.

Bu­nun i­çin Al­lah ken­di di­ni­ne, kim­se­nin ken­di te­ke­li­ne a­la­ma­dı­ğı ve a­la­ma­ya­ca­ğı, ger­çe­ğin ta ken­di­si o­lan din (di­nu’l hak); di­ğer­le­ri­ne de ger­çek­lik­ten kop­muş, bir­ta­kım sı­nıf­la­rın, ka­vim­le­rin, ki­şi­le­rin, böl­ge­le­rin te­ke­li­ne gir­miş, ku­run­tu­la­rı­nın i­fa­de­si ha­li­ne gel­miş di­ğer bü­tün din­ler (di­ni kul­li) de­di­ği­ni gö­rü­yo­ruz (Tev­be 33).

Pe­ki bu re­a­li­te­ye rağ­men ya­ni Al­lah’ın Kur’an-ı Mü­bin’de­ki din ta­nı­mı­na rağ­men bu­gün biz “din” kav­ra­mın­dan ne an­lı­yo­ruz o­na ba­ka­lım. Bu­gün din de­ni­lin­ce he­pi­mi­zin ak­lı­na “ho­ca, şeyh, sa­rık, cüb­be, kan­dil, tür­be, mu­ci­ze, ke­ha­net, ke­ra­met, bu­hur, tüt­sü, sır” gi­bi kav­ram­lar ge­li­yor. İ­ba­det de­ni­lin­ce de “na­maz, o­ruç, ab­dest, hacc” gi­bi kav­ram­lar dü­şü­yor zih­ni­mi­ze. A­ma din de­ni­lin­ce hiç­bi­ri­mi­zin ak­lı­na hak, hu­kuk, a­da­let, iş­gal­ler, zu­lüm­ler, te­ca­vüz­ler, yok­sul­luk, yol­suz­luk, so­kak ço­cuk­la­rı, ö­zür­lü­ler, aç­lar, su­suz­lar, gi­de­rek ar­tan bo­şan­ma­lar, da­ğı­lan a­i­le­ler, iş­siz­ler, zam, zu­lüm, iş­ken­ce, plan­sız şe­hir­leş­me, tra­fik, ge­ce­kon­du, sa­nat, e­de­bi­yat, şi­ir, fel­se­fe, mü­zik, si­ne­ma, ta­rih, ta­bi­at, uy­gar­lık gel­mi­yor.

Pe­ki ne­den? Bu­nu an­la­mak i­çin Kur’an-ı Ke­rim’in, 7. yüz­yıl­da put­la­rın, kral­la­rın, im­pa­ra­tor­la­rın, din a­dam­la­rı­nın ö­nün­de yer­ler­de sü­rü­nen in­sa­noğ­lu­nu a­lıp na­sıl yü­celt­ti­ği­ne, öz­gür­leş­tir­di­ği­ne dik­kat e­dil­me­li­dir. Çün­kü Kur’an-ı Ke­rim, İ­lah­lık tas­la­yan o­to­ri­te­le­re (tâ­ğut) ta­pan­lar­dan (Ma­i­de 60), ru­hu­nu kö­tü­lük sar­mış şer o­dak­la­rı­na (şey­tân) ta­pan­lar­dan (Ya­sin 71), put hey­kel­le­ri­ne (es­nâm) ta­pan­lar­dan (Şu­a­ra 71), in­san­la­rın bir­bi­ri­ne tap­ma­sın­dan (A­li-İm­ran 64), a­ta­la­rın tap­tı­ğı­na ta­pıp dur­mak­tan (Hud 62), pey­gam­be­re ve din a­dam­la­rı­na ta­pan­lar­dan (Tev­be 31) ö­zel­lik­le bah­se­der. Bun­la­rın dı­şın­da­ki­le­ri de Al­lah’tan baş­ka­sı (min du­nil­lah) di­ye­rek mah­kûm e­der.

Ya­ni Kur’an-ı Ke­rim’in i­ba­det­ten kas­tet­ti­ği; ha­ya­tı, yu­ka­rı­da sa­yı­lan bir ta­kım ki­şi, o­to­ri­te, o­dak ve mer­ci­le­re ta­pı­na­rak de­ğil; Al­lah bi­lin­ci (şu­u­ru) i­le ya­şa­mak­tır. Bun­dan do­la­yı da i­ba­det ta­ri­hin, ha­ya­tın ve ta­bi­a­tın i­çin­de can­lı bir fa­a­li­yet o­la­rak ta­rif et­mek i­cab e­der. Bu yö­nüy­le bak­tı­ğı­mız­da da İs­lam’da na­maz, o­ruç, hac ta­bi­ri ca­iz­se “i­ba­det do­ğu­ran i­ba­det­ler” dir. Da­ha doğ­ru­su “i­ba­det do­ğu­ran nü­suk­lar­dır”.

Ne­dir nü­suk? Nü­suk ke­li­me­si­ni A­rap ba­kın ne­re­ler­de kul­la­nı­yor: Top­ra­ğı ıs­lah i­çin güb­re­le­mek, ye­ni yağ­mur ya­ğıp ye­şil­len­miş top­rak (ar­dun nâ­si­ke) … De­mek ki nu­suk, top­rak i­çin na­sıl güb­re ve yağ­mur o­lu­yor da ye­ni ü­rün bi­tir­ti­yor, ye­şil­len­di­ri­yor­sa, Müs­lü­man i­çin de böy­le­dir. O da in­san­da ye­ni a­mel­ler do­ğur­tur; baş­ka i­yi, gü­zel ve doğ­ru dav­ra­nış­la­ra ve­si­le o­lur. Bu­nun i­çin ol­sa ge­rek nu­suk­la­rın şa­hı o­lan na­maz bü­tün kö­tü­lük­ler­den a­lı­ko­yar. Ya­ni top­rak i­çin güb­re ve yağ­mur ney­se, in­san i­çin da na­maz o­dur…

De­mek ki İs­lam’da nu­suk bir ta­pın­ma de­ğil­dir. Ya­ni bi­zim an­la­dı­ğı­mız gi­bi ya­par­sın ve o­ra­da bit­mez. Ta­bi­ri ca­iz­se güb­re gi­bi baş­ka bir şe­yin doğ­ma­sı­na, yağ­mur gi­bi de baş­ka bir şe­yin can­lan­ma­sı­na, ha­yat bul­ma­sı­na ne­den o­lur. Bu­nun i­çin sta­tik de­ğil di­na­mik­tir. Sta­tik o­la­na ta­pın­ma, di­na­mik o­la­na nu­suk de­nir. De­mek ki nu­suk şe­kil ve ri­tü­el i­le sı­nır­lı ve da­ha dar i­ken, i­ba­det ha­ya­tın tüm a­lan­la­rı­na ya­yıl­mak­ta­dır. Ya­ni nu­suk, Müs­lü­man in­san yo­luy­la ha­ya­tı güb­re­le­mek­te, yağ­mur o­lup yağ­mak­ta ve ha­ya­tın i­çin­de can­lı bir fa­a­li­yet o­la­rak i­ba­det­le­ri or­ta­ya do­ğur­mak­ta­dır. Böy­le o­lun­ca dün­ya gö­rü­şü­nüz ve ha­yat tar­zı­nız di­ni­niz, di­ni­niz de dün­ya gö­rü­şü­nüz ve ha­yat tar­zı­nız o­lur. Fa­a­li­ye­ti­niz i­ba­de­ti­niz, i­ba­de­ti­niz de fa­a­li­ye­ti­niz ma­na­sı­na ge­lir.

Da­ha a­çık bir i­zah­la… İs­lam’da i­ba­det na­maz, o­ruç, hac, kur­ban de­ğil­dir, bun­lar nu­suk­tur. Nu­suk bu­gün­kü ta­bir­le a­yin an­la­mı­na ge­lir. Nu­suk i­le i­ba­det a­ra­sın­da i­se üç fark var: Nu­suk ön­ce­den be­lir­len­miş ha­re­ket­ler­den o­lu­şur, i­ba­det­te ön­ce­den be­lir­len­miş ha­re­ket­ler yok­tur. Nu­su­kun ye­ri ve za­ma­nı var­dır i­ba­de­tin yok­tur. Nu­su­ku ya­pan her­kes öy­le yap­mak du­ru­mun­da­dır a­ma i­ba­det ki­şi­ye gö­re fark­lı­lık gös­te­re­bi­lir. Me­se­la?

Rü­kû, sec­de nu­suk (ri­tü­el­dir) a­ma ha­yat­ta kim­se­nin ö­nün­de e­ğil­me­me, mü­te­va­zi ol­ma i­ba­det­tir. Ta­vaf nu­suk (ri­tü­el) dur a­ma hal­ka ka­rış­ma, e­şit­len­me i­ba­det­tir. Kur­ban kes­mek nu­suk­tur a­ma ya­kın­laş­mak, kay­naş­mak i­ba­det­tir. Do­muz e­ti ye­me­mek nu­suk­tur a­ma do­muz­laş­ma­mak, yi­yi­ci­lik yap­ma­mak i­ba­det­tir. Kı­sa­ca­sı… Ha­yat bir tar­la; na­maz, o­ruç, hac, kur­ban gi­bi ri­tü­el­ler bi­rer to­hum; sev­gi, şef­kat, rah­met, a­da­let, mer­ha­met, em­pa­ti gi­bi de­ğer­ler i­se bi­rer ü­rün­dür. E­lin­de­ki to­hum ü­rün ver­mi­yor­sa din an­la­yı­şın­da sı­kın­tı var­dır.

Bu ne­den­le di­ye­bi­li­riz ki, ger­çek din ha­va gi­bi­dir. Hiç­bir yer­de gö­rün­mez a­ma her­ke­si ya­şa­tan o­dur. Ger­çek i­ba­det i­se su gi­bi­dir. Her yer­den a­kar, her şek­le gi­rer. Hep baş­ka­sı­na ha­yat ve­rir.

Öy­ley­se şim­di ak­let­me za­ma­nı; “Bi­zim i­ba­det­le­ri­miz ki­me ha­yat ve­ri­yor?”