2026-03-15

HAZ VE HIZ ÇAĞI

İn­gil­te­re'de ya­şa­yan So­ma­li­li muh­taç bir ka­dın, yar­dım al­mak i­çin bir rad­yo is­tas­yo­nu­nu a­rar ve bu rad­yo prog­ra­mı­nı din­le­yen a­te­ist bir İn­gi­liz, bu Müs­lü­man ka­dın­la dal­ga geç­me­ye ka­rar ve­rir.

Ka­dı­nın i­sim ve ad­re­si­ni al­dık­tan son­ra sek­re­te­ri­ni ça­ğı­ra­rak o­na bü­yük mik­tar gı­da ve yar­dım mal­ze­me­le­ri a­lıp ka­dı­na gö­tür­me­si­ni is­ter ve sek­re­te­re; "e­ğer ka­dın gı­da­yı ki­min gön­der­di­ği­ni so­rar­sa, o­na şey­tan­dan ol­du­ğu­nu söy­le" di­ye em­re­der.

Sek­re­ter, ka­dı­nın e­vi­ne gel­di­ğin­de, ka­dın ge­len mal­ze­me­le­ri mem­nu­ni­yet­le ka­bul e­der. Sek­re­ter o­na: "Bun­la­rı ki­min gön­der­di­ği­ni bil­mek is­te­mi­yor mu­sun?" di­ye sor­du­ğun­da;

Fa­ti­ma i­sim­li o­ku­ma yaz­ma bil­me­yen bu ka­dın, a­te­ist İn­gi­liz dü­şü­nü­rü Dr. Ti­mot­hy Win­ter'in, Müs­lü­man o­lup a­dı­nı Ab­dül­ha­kim Mu­rad o­la­rak de­ğiş­tir­me­si­ne ve­si­le o­la­cak şu ha­ri­ka ce­va­bı ve­rir:

"Ki­min gön­der­di­ği i­le il­gi­len­mi­yo­rum. Çün­kü var­lı­ğı­na şa­hit­lik yap­tı­ğım Al­lah, bir şe­yin ol­ma­sı­nı is­te­di­ğin­de şey­tan­lar bi­le o­na i­ta­at e­der" der.

E­vet,sa­hip­lik ve şa­hit­lik.

Ya­zı, e­ser ve ma­ka­le­le­rim­de­ki yü­rek te­rim­de ıs­rar­la gün­dem­de tut­ma­ya ça­lış­tı­ğım i­ki ko­nu. Zi­ra ruh kök­le­ri­miz, a­it ol­du­ğu­muz di­na­mik­ler ve kod­la­nan i­nanç­sal öğ­re­ti­ler; sa­hip ol­ma­dı­ğı­mı­zı, o­la­ma­ya­ca­ğı­mı­zı, ca­nı­mız da­hil her şe­yin ge­lip ge­çi­ci bi­rer e­ma­net ol­du­ğu­nu, an­cak ve an­cak şa­hit ol­ma­ya gel­di­ği­mi­zi fı­sıl­dı­yor.

An­cak i­çin­de ya­şa­dı­ğı­mız ça­ğın va­zet­ti­ği di­na­mik­ler bu­nun tam zıd­dı­nı ak­ta­rı­yor ve ken­di­ni “mo­dern” o­la­rak ta­bir e­den bu a­kıl, an­mış ol­du­ğum şa­hit­li­ği ıs­rar­la “sa­hip ol­ma­ya” çe­vir­me uğ­ra­şın­da ru­hu­mu­zun en üc­ra hüc­re­le­ri­ne kök sa­la­rak tü­ke­tim hır­sı­mı­zı tet­ik­li­yor. Ö­zel­lik­le de e­li­miz­de­ki ek­ran­lar va­sı­ta­sıy­la ıs­rar­la em­po­ze e­di­len bu a­kıl, dün­ya­ya ge­liş ne­de­ni­mi­zi, bi­ze “sa­hip ol­mak” şek­lin­de dik­te e­de­rek şa­hit­lik ol­du­ğu­muz tüm ka­le­le­ri tek tek e­le ge­çi­ri­yor.

Bu iş­ga­li a­ma far­kın­da­lık a­ma far­kın­da da­hi ol­ma­dan ka­bul e­den ve ken­di­ni ça­buk tat­mi­ne a­yar­la­yan “ye­ni” zi­hin; bü­tün bir öm­rü, hep­si de “ta­dım­lık haz” ve­ren dün­ya­lık­la­ra sa­hip ol­mak uğ­ru­na har­cı­yor ve en so­nun­da “sa­hip ol­dum” de­dik­le­ri ta­ra­fın­dan ku­şa­tı­lı­yor. An­cak ya­zık ki sa­hip ol­du­ğu­nu san­dı­ğı her şey, dö­nüp ken­di­si­ne sa­hip o­lu­yor ve as­lın­da ra­hat et­sin, hu­zur bul­sun di­ye ken­di­si­ne bah­şe­di­len ni­met­ler, sır­tın­da yü­ke dö­nü­şü­yor.

An­cak du­rum san­ki bu ka­dar­la sı­nır­lı de­ğil. Zi­ra bu haz­cı ve hız­cı mo­dern(!) ak­lın i­şi gü­cü “fi­yat” i­le. Çün­kü o­nun top­lu­mu top­lum ya­pan, top­lu­ma de­ğer ka­tan ve top­lum­sal ah­lâ­kı bir a­ra­da tu­ta­rak top­lum vic­da­nı­nı ko­ru­yan “de­ğer­ler­le” i­şi yok. Hat­ta gö­rül­dü­ğü ka­da­rıy­la de­ğer­le­ri yık­ma­yı, i­nanç­sal ka­le­le­ri tek tek iş­gal e­de­rek ken­di bay­ra­ğı­nı bu burç­la­ra dik­me­yi ken­di­si­ne a­maç e­din­miş du­rum­da.

Çün­küde­ğer­le­rin yük­se­li­şi­ni, i­nanç­sal di­na­mik­le­ri; tü­ke­tim ve sa­tın al­ma hır­sı­nın ö­nün­de bir en­gel o­la­rak gö­rü­yor. Bu yüz­den de in­sa­nın da­ha faz­la pa­ra­ya sa­hip ol­du­ğun­da da­ha faz­la mut­lu o­la­ca­ğı fik­ri­ni her plat­form­da ıs­rar­la dik­te e­de­rek, or­ta­ya koy­du­ğu mi­li­tan bir dil ve a­yak ba­sıl­ma­dık top­rak bı­rak­mak is­te­me­yen sö­mür­ge­ci man­tı­ğı i­le ma­ne­vi de­ğer­le­ri ters düz e­di­yor.

Öy­le ya; ka­na­at sa­hi­bi, ya­zı­mın ba­şın­da an­dı­ğım So­ma­li­li kar­de­şi­mi­zin şu­u­ruy­la şa­hit ol­ma­ya gel­di­ği­nin far­kın­da bi­ri­nin ih­ti­ya­cı sa­de­ce ya­şa­mı­nı i­da­me et­ti­re­bi­le­ce­ği ka­dar o­lur. Böy­le­si bir şu­ur ih­ti­ya­cın­dan ar­ta ka­la­nı i­se, yok ye­re har­ca­mak ye­ri­ne in­fak e­de­rek ka­na­yan ya­ra­la­ra pan­su­man ol­ma­ya ça­lı­şır. Bu tür in­san­lar, ruh­la­rı­nı gü­nün ge­lip ge­çi­ci haz­la­rı­na re­hin bı­rak­ma­dık­la­rı i­çin dik dur­ma­yı ba­şa­rır. Çün­kü böy­le in­san­lar, “ta­nık­lı­ğı” bir yü­küm­lü­lük o­la­rak gö­rür ve bu­nu hak­kıy­la ye­ri­ne ge­tir­me­nin gay­re­ti i­çin­de gö­nül coğ­raf­ya­la­rı­nı ma­ya­la­ma­ya, an­lam ha­ri­ta­la­rı­mı­za de­ğer kat­ma­ya ve bu hâl­le­riy­le de son ne­fes­le­ri­ne ka­dar yü­rek fe­tih­le­ri­ne de­vam e­der­ler.

Öy­le ya, ya­şa­ma­sı bi­le ken­din­den ol­ma­ya­nın sa­hip­li­ği ne ka­dar sa­hi­ci­dir ki? Al­dı­ğı ne­fe­si bi­le ö­dünç o­lan, ver­di­ği ne­fe­si de e­ma­net ve­ren na­sıl o­lur da sa­hip­lik da­va­sı gü­de­bi­lir ki? Bu yüz­den­dir ki, ken­di­si­ni dün­ya­nın ku­ru­cu­su ve e­fen­di­si ol­du­ğu­na, de­ğer yar­gı­la­rı­nın tek ya­ra­tı­cı­sı ol­du­ğu­na i­nan­dı­ran mü­te­keb­bir ak­lın or­ta­ya koy­du­ğu haz­cı ve hız­cı a­kıl; de­ğer­le­ri de bu de­ğer­le­ri ya­şat­ma­ya ça­lı­şan­la­rı da düş­man o­la­rak al­gı­lı­yor ve on­la­ra kar­şı ge­ce­li gün­düz­lü bir sa­vaş ve­ri­yor.

Üs­te­lik bu sa­vaş, “kö­le­si ha­li­ne gel­di­ği­mi­zi” ıs­rar­la zik­ret­ti­ğim e­li­miz­de­ki ek­ran­lar ma­ri­fe­tiy­le ha­ya­tın her a­la­nın­da mev­cut. Zi­ra, bu sa­va­şın ar­ka­sın­da ya­tan te­mel ne­den “şa­hit ol­ma” fik­ri­ya­tı­nın yok e­di­lip“sa­hip ol­ma” hır­sı­nın tet­ik­len­me­si ve ka­pi­tal di­ni­nin var­lı­ğı­nı sür­dür­me­si­ne kod­lan­mış.

On­la­rın bu sa­vaş­ta­ki sa­mi­mi­ye­ti­ne, bi­zim di­li­miz­den ey­le­mi­mi­ze nak­şe­de­me­di­ği­miz sev­gi, mer­ha­met ve a­da­let söy­lem­le­ri­miz i­le il­gi­li pa­sif­li­ği­miz de ek­le­nin­ce, ma­ne­vi di­na­mik­ler su­yun tu­zu e­rit­me­si gi­bi gün­den gü­ne e­ri­yor ve ya­zık ki yi­ne bu sa­ye­de ka­ran­lık si­ya­hı­nı her ge­çen gün bi­raz da­ha ar­tı­rı­yor.

Zi­ra ge­rek ye­rel ge­rek­se de u­lus­la­ra­ra­sı bağ­lam­da ya­pı­lan ça­lış­ma­lar; mad­de­ci de­ğer­le­re çok faz­la o­dak­la­nan in­san­la­rın za­man­la tat­min duy­gu­su­nu yi­tir­dik­le­ri, di­ğer in­san­la­ra o­ran­la da­ha mut­suz ol­duk­la­rı, i­liş­ki­le­rin­de çok da­ha de­ği­şik so­run­lar ya­şa­dık­la­rı, da­ha faz­la al­kol ve mad­de ba­ğım­lı­sı o­la­bil­dik­le­ri ve ö­zel­lik­le de i­çin­de ya­şa­dı­ğı top­lum­da da­ha az de­ğer kat­tık­la­rı­nı gös­te­ri­yor. En net i­fa­de i­le “kim­li­ği­mi kay­bet­tim, hü­küm­süz­dür” tab­lo­su ya­ni.

Zi­ra a­kıl, ha­ya­tın an­la­mı­na u­laş­mak a­dı­na “a­raç” ol­mak­tan çı­kıp “a­maç” o­lun­ca, ha­ya­tın tüm sır­rı da an­lam de­rin­li­ği de kay­bo­lu­yor. So­nuç­ta da or­ta­ya ya a­kıl­sız kalp­ler ya da kalp­siz a­kıl­lar çı­kı­yor. Çün­kü a­kıl kalp­le, dü­şün­ce i­se duy­guy­la ça­tı­şı­yor. Duy­gu­da bir­lik ol­ma­yın­ca da top­lum a­dım a­dım kal­biy­le ak­le­de­bil­me ye­ti­si­ni kay­be­di­yor. Kalp i­le ak­le­de­bil­me ye­ti­si­ni yi­ti­ren bir top­lum­da da pek ta­bi ki de­ğer­ler bir tür­lü di­kiş tut­tu­ra­ma­ya­cak, bir­bi­riy­le a­henk­li bir de­ğer­ler sis­te­mi var­lı­ğı­nı sür­dü­re­me­ye­cek ve ah­la­ki kör­lük ka­ran­lı­ğı­n si­ya­hı­nı ar­tır­ma­sı­na se­yir­ci ka­la­cak­tır.

Biz bu­gün ne­den bu hal­de­yiz, ka­ran­lık ne­den her ge­çen gün si­ya­hı­nı bi­raz da­ha ar­tı­rıp bi­zi ruh kök­le­ri­miz­den çok u­zak­la­ra fır­la­tıp ken­di­mi­zi u­nut­tu­ru­yor, vic­dan­la­rı­mı­zı ka­na­tı­yor an­la­şı­lı­yor mu bi­raz? Çün­kü ha­yat­la­rı­mı­za an­cak ak­le­de­bi­len kalp­ler­le bir an­lam duy­gu­su ka­ta­bil­di­ği­miz za­man da­ha sa­kin, da­ha hu­zur­lu, da­ha far­kın­da ya­ni es­ki­le­rin de­yi­miy­le “mut­ma­in” bir ya­şam sü­re­bi­li­yo­ruz. Çün­kü biz ma­ne­vi ma­su­mi­ye­ti­mi­ze ya­pı­lan sal­dı­rı­lar­la ye­tin­me­yi u­nut­tuk. De­ğe­ri fi­ya­ta ter­cih et­tik ve en a­cı­sı da sa­de­ce bir göl­ge­lik o­lan bu şa­hit­lik­te son­suz­luk sev­da­sı­na ka­pıl­dık!

Bu yüz­den in­san­lar ar­tık bir­bir­le­ri­ni din­le­me­ye gi­de­rek da­ha az va­kit a­yı­rı­yor­lar. Mad­di­ya­ta dö­nüş­me­yen, dö­nüş­tü­rü­le­me­yen de­ğer­ler, bu yüz­den gi­de­rek da­ha de­ğer­siz ad­de­dil­me­ye baş­la­nı­yor ve in­san­lı­ğı­n or­tak i­de­al­le­ri her ge­çen gün a­za­lı­yor. E­vet, eş­kı­ya dün­ya­ya hü­küm­dar ol(a)­maz­dı, bi­ze böy­le öğ­re­til­miş­ti a­ma bi­zim ba­si­ret­siz­li­ği­miz ve ö­zel­lik­le de gay­ret­siz­li­ği­miz yüz­ün­den ol­du. A­ma eş­kı­ya­nın dün­ya­sın­dan da­ha kü­çük de ol­sa baş­ka bir dün­ya da­ha var ki bu dün­ya eş­kı­ya­nın gü­cü­ne ve e­le ge­çir­di­ği kud­re­te rağ­men ki­şi­yi “ev­li­ya” ol­ma­ya ça­ğı­ran, yer­yü­zün­de nef­ret ye­ri­ne sev­gi to­hum­la­rı ek­me­yi ö­ğüt­le­yen, mer­ha­me­tin ken­din­den o­la­na de­ğil ken­din­den ol­ma­ya­na gös­te­ril­di­ğin­de a­sıl an­la­mı­nı ka­za­na­ca­ğı­nı hay­kı­ran, a­da­le­tin tüm bas­kı­lar­dan kur­tu­la­rak vic­dan­la­ra ha­va­le e­di­lip a­ma­sız ha­le ge­ti­ril­di­ği; doğ­ru, i­yi ve gü­ze­lin ü­re­ti­le­bi­le­ce­ği ma­ya­nın kö­kü­nün ku­ru­ma­dı­ğı­nı gös­te­ren bir dün­ya bu.

Ay­nı­la­rı ço­ğalt­ma­ya ay­rı­la­rı a­zalt­ma­ya gay­ret e­den­le­rin ya­şa­dı­ğı bu dün­ya, eş­kı­ya­la­rın dün­ya­sı­na gö­re e­vet da­ha kü­çük a­ma, bu dün­ya­da­ki­ler e­ba­bil­le­rin fil­le­ri ye­ne­bi­le­ce­ği­ne i­na­na­cak ka­dar güç­lü.

Pe­ki biz bu kü­çük dün­ya­ya da­hil o­la­maz­sak da­hi on­la­rın i­şa­ret et­ti­ği sev­gi, mer­ha­met ve a­da­let yo­lu­nu ye­ni­den na­sıl bu­la­ca­ğız? Ben­ce, bu­nun ka­ra­rı­nı ve­re­bil­mek i­çin ön­ce­lik­le bil­me­li­yiz ki, Bil­gi­nin er­de­min­den ve gü­cün ah­lâ­kın­dan yok­sun kü­re­sel top­lum mü­hen­dis­le­ri­nin dün­ya­yı ken­di he­ves ve is­tek­le­ri uğ­ru­na is­te­dik­le­ri gi­bi di­zayn et­mek i­çin her tür­lü ta­ci­zi­ne ma­ruz ka­lan in­san­lı­ğı­n kur­tu­lu­şu; gü­cün sö­zün­de de­ğil, sö­zün gü­cün­de­dir. Ya­ni ey­lem­le­ri­miz i­le ruh ka­ta­ca­ğı­mız sö­ze, güç ver­me­li­yiz ve ke­li­me­le­rin şa­hı o­lan i­la­hi hi­ta­bın in­san­lı­ğa son ses­le­ni­şi; her tür­lü yol­la an­la­mı ça­lı­nan ha­ya­ta, an­la­mı­nı ye­ni­den i­a­de et­me­li.

Bu sa­ye­de de a­raç­lar­la a­maç­la­rın yer de­ğiş­tir­di­ği, hak­kın gü­cü­nün de­ğil gü­cün hak­kı­nın ha­ki­mi­ye­ti e­li­ne ge­çir­di­ği ve zihin­le­ri­mi­ze mo­dern o­la­rak kod­la­nan dün­ya, i­la­hi hi­ta­bın in­şa et­ti­ği ki­şi­ler­ce ye­ni­den di­zayn e­dil­me­li ve do­ğa­ya mey­dan o­ku­yan, o­nu yok e­den de­ğil, o­nun­la di­ya­log i­çin­de o­nun den­ge­si­ni ko­ru­ya­cak bir ta­sav­vur in­şa e­dil­me­li. E­lin­den, di­lin­den, be­lin­den sa­de­ce in­san­la­rın de­ğil; hay­van­la­rın, bit­ki­le­rin, hat­ta can­sız­la­rın da­hi za­rar gör­dü­ğü had­di­ni zi­ya­de­siy­le aş­mış ve az­mış o­lan in­san tü­rü­nün ye­ri­ni, “had­di­ni ve kad­ri­ni bi­len” i­la­hi hi­ta­bın ih­ya et­ti­ği in­san mo­de­li al­ma­lı. Zi­ra ka­yıp in­sa­nın ye­ni­den bu­lu­nu­şu ve in­san­lı­ğı­n ye­ni­den ih­ya­sı an­cak İ­la­hi be­ya­nın in­şa et­ti­ği bir ta­sav­vur ve ak­la sa­hip şah­si­yet­ler e­liy­le ku­ru­lan bir dün­ya­da müm­kün o­la­cak­tır.

Bu ol­ma­dı­ğı, o­la­ma­dı­ğı tak­dir­de kı­la­vu­zu kar­ga o­la­nın ko­na­ca­ğı yer bel­li­dir ki bu­gün bu­nun san­cı­sı­nı hem ye­rel­de hem u­lu­sal­da hem de u­lus ö­te­sin­de çok ba­riz bir şe­kil­de her­kes çe­ki­yor. İş­te bu yüz­den­dir ki, bu­gün in­san­lık da­va­sı­nı yü­re­ği­ne yük e­den­le­rin, za­ma­nın taş­kın ve kir­li su­la­rın­da bir sa­man çö­pü gi­bi a­kın­tı­ya ka­pı­lıp git­me­me­le­ri ne ka­dar ö­nem­liy­se, ha­di­se­le­re se­yir­ci ka­la­rak ha­ya­tın kı­yı­sın­da ya­şa­ma­ma­la­rı da o ka­dar ö­nem­li­dir.

Öy­ley­se di­ye­bi­li­riz ki, ken­di­ni bil­mez­le­rin çir­kin­leş­tir­di­ği bir dün­ya­yı, yal­nız­ca ken­di­ni bi­len­ler gü­zel­leş­ti­re­cek­tir. Çün­kü di­lin­de­ki man­zu­me­le­ri ha­ya­tı­na nak­şe­de­me­ye­nin i­nan­cı yü­re­ği­ne yük­tür ve ko­şul­suz bir sev­gi­yi, ka­tık­sız bir mer­ha­me­ti ve a­ma­sız bir a­da­le­ti ya­şa­ma­yan, ya­şa­ta­ma­yan bir i­nanç; be­den ül­ke­si­nin baş­ken­ti o­lan yü­rek­te hâ­kim de­ğil, mah­kum­dur!

O va­kit (ben­ce) bu­gün bi­ze dü­şen şey; ken­di za­man, me­kân ve şu­u­ru­nun far­kın­da in­san­lar o­la­rak; a­kıp ge­len ta­ri­he, a­i­di­ye­te, hay­si­yet ve me­de­ni­ye­te a­it or­tak a­kıl ve vic­da­nın sa­vu­nu­cu­su bi­rey­ler o­la­rak, ağ­la­mak­tır. E­vet e­vet yan­lış o­ku­ma­dı­nız. Ağ­la­ma­lı­yız! Üs­te­lik, in­sa­nın in­sa­ni ta­ra­fı­nın kü­çü­lüp be­şe­rî ta­ra­fı­nın bü­yü­dü­ğü bu kir­li çağ­da bu öy­le bir ağ­la­ma ol­ma­lı­dır ki; an­la­dı­ğı­mız, his­set­ti­ği­miz, da­ha­sı ya­şa­dı­ğı­mız bel­li ol­sun. Bu öy­le bir ağ­la­ma ol­ma­lı­dır ki; ka­ra­ya o­tur­tan i­nanç ge­mi­mi­zi yüz­dü­re­cek su yük­sel­sin. Bu öy­le bir ağ­la­ma ol­ma­lı­dır ki; bel­ki sa­mi­mi a­kan göz­yaş­la­rı­mız, bi­ri­le­ri­nin çö­le dön­müş yü­re­ği­ne rah­met sa­ğa­na­ğı gi­bi i­ner de a­cı­mı­zı bi­raz­cık ol­sun his­se­der­ler ve o a­cı­yı on­lar da yü­rek­le­ri­ne dert e­der­ler.

U­nut­ma­ya­lım ki, biz, ken­di kül­le­rin­den bir kez de­ğil, bir­çok kez ye­ni­den do­ğan bir dün­ya­nın ço­cuk­la­rı­yız. Far­kın­da­lık te­men­ni­siy­le!