2026-03-15

ÇAĞIN ASIL VİRÜSÜ OLAN “FAİZ”

Ölüm döşeğinde iken dahi devletin malına bulaşan birinin hırkasıyla kefenlenmeyi reddeden ve bu sayede de bir çocuğun hırkasıyla kefenlenen Ebuzerr-i Gaffari(ra)’den, devletten alacağı olası maaş imkanının helal olup olmadığı ile ilgili dirsek ve ömür çürüten medrese alimlerine ve oradan da bugün faizi bir dünya gerçeği olarak gösterme gafletinde bulunan din alimlerine(!) nasıl geçmiş olduğumuzun uzun bir hikayesi var evet ama…

İnandığını iddia ettiği dinamiklerin ortaya koyduğu ilahi kodlamada verenin zulmetmemesi, ihtiyaç ve şartlarından dolayı alanın da zulme uğramaması, yani adaleti “diri tutmak” için yasaklanan;

Bu yasağı delenlerin de Allah ve Resülü’ne savaş açtığı “ayetle sabit” olan…

Hatta bir tık daha yukarda “faizin en aşağı derecesinin insanın kendi annesi ile zina etmesi” gibi (zayıf bir rivayet de olsa) siyer kitaplarında hadis olarak zikredilen…

Tüm bu realiteye rağmen bugün içinden çıkamadığımız faiz gibi bir yürek ağrımız var! İşin ekonomik boyutunu bilmiyorum ve ilgi alanıma da girmiyor. Ancak; Bir Arap Prensi’nin tek başına mal varlığı ile dünyadaki tüm açlığı (günde 32 bin insan açlıktan ölüyor) yok edebildiğiniz bir düzende hemen yanı başındaki Sudan açlıktan ölürken Kabe’ye her yıl 200 kilo altın işlenmiş örtü asan… Daha beş on yıl öncesine kadar hacıların kestiği kurban etlerini yoksul ülkelere yollamak yerine toprağa gömen bir inanç turizm anlayışına sahip olan… Ellerindeki toplam serveti peşkeş çektikleri batılı sermayeden çekip kapital dininin şubeleri olan bankaların yanı başına infak ve yardımlaşma kurumları aç(a)mayan… Sahip olduğu doğal zenginlikleri Emperyalizmin kucağına oturtan… Halkını bankalara kölelik etmekten kurtaramayan… (Bugün sadece bizim ülkemizde 45 milyon kredi kartı kölesi var) Kendi dinamiklerini çağa aşılamak ve onlardan esinlenerek çağa şekil vermek yerine “faiz bataklığını” “dünya gerçeği” olarak görüp yaşadığı çağın şeklini alan… Ve sayfalarca yazabileceğim bu bataklığın sebep olduğu canların, malların, hayatların acısını; gözyaşını, göklere yükselen ağıtlarını göremeyen 63 İslam ülkesi ve iki milyar inanan(!) için iş bu faiz bataklığı pislik, bela ve musibet olarak yeter de artar!

Peki nedir İlahi hitabın “Riba” olarak andığı ve bizim “faiz” dediğimiz konu ve neden bu denli korkunç bir çöküşe sebebiyet verir? Bunu anlamak için asıl kaynağımız olan ilahi hitaba gidelim; “Riba” konusu ilahi hitapta, değişik yerlerde bağımsız ayetlerdeki geçişleri dışında, Bakara suresinin 275-281. ayetlerinden oluşan paragrafta yer almaktadır. İlkin bunlara bakalım;

275- O ribayı yiyen şu kişiler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, Alışveriş, riba gibidir” demeleriyledir. Oysa ki, Allah, alışverişi helal, bu ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte onlar ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.

276- Allah, ribayı yok eder, sadakaları da artırır. Allah, tüm aşırı nankör ve günahkar kimseleri sevmez.

277- Şüphesiz iman eden ve salihatı işleyen, salâtı ikame eden ve zekâtı veren kişilerin Rabbleri katında mükâfatları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmezler de.

278- Ey iman etmiş kimseler! Eğer müminler iseniz, Allah’a takvalı davranın ve ribadan kalanı bırakın.

279- Artık böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve elçisinden size savaşı bilin. Eğer tevbe ederseniz, artık sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız.

280- Eğer o (borçlu), darlık içindeyse, kolaylığına kadar mühlet! Eğer biliyorsanız, sadaka olarak vermeniz, sizin için daha hayırlıdır.

281- Ve kendisinde Allah’a döndürüleceğiniz güne takvalı davranın. Sonra da herkes kazancını tastamam alır. Ve onlar zulmedilmezler.

Yol haritamız olan ayetlerden de anlaşılacağı üzere “riba” kelimesi; anlam itibariyle “artma, çoğalma, şişme” demektir. Bir hukuk terimi olarak ise, değiş-tokuş sözleşmelerinde taraflardan birinin hakkı kabul edilen ve sözleşme esnasında şart koşulan “karşılıksız fazlalık” anlamında kullanılmaktadır. Yani riba, sadece parasal işlemlerdeki artmaları, çoğalmaları, şişmeleri değil, mal takası işlemlerindeki artmaları, çoğalmaları, şişmeleri de kapsamaktadır.

Araplar arasında, biri “nesi’e ribası”, diğeri de “fazlalık ribası” olmak üzere iki türlü riba uygulaması olduğu, yani hem ödünç verme işlemlerinde vade karşılığı olarak alınan para veya mal fazlasına (faize), hem de peşin yapılan mal değişiminde oluşturulan fazlaya riba dendiği bilinmektedir. Şimdi bunlara bakalım;

a) Nesi’e ribası (vade faizi); cahiliye devrinde daha yaygın olarak uygulanan riba türü olup, belirli bir vade ile verilen ödünç para veya mal karşılığında, vade boyunca her ay ya da vade sonunda, ödünç verilen para veya maldan ayrı olarak alınan fazlaları (faizi) ifade eder.

b) Fazlalık ribası; aynı cinsten olan malların peşin olarak birbiriyle değiştirilmesi sırasında gram, litre, adet gibi miktar cinsinden ortaya çıkan fazlalık kısmı ifade eder.

Bu iki riba arasında; “nesi’e ribası”nın vadeli işlemlerden, “fazlalık ribası”nın ise peşin işlemlerden kaynaklanıyor olması sebebiyle bir fark vardır ama, aslında her iki riba da, taraflardan birinin “karşılıksız fazla” elde etmesi esasına dayanmaktadır. Kelime anlamının tespitinden sonra, konumuz olan “riba”nın doğru anlaşılması yolunda bana göre atılması gereken ikinci adım, 275. ayetin ilk cümlesinde yer alan iki kavramın (“ribayı yemek” ve “şeytanın çarpması” kavramlarının) tahlili olmalıdır:

Ribayı yemek: 275. ayetteki “O ribayı yiyen şu kişiler” ifadesi, riba doğuran işlemlerle varlıklarını arttıran, çoğaltan, şişiren kimseleri işaret etmektedir. Bu kimselerin ribayı yemeleri de, oluşturdukları fazlalıkları -bu fazlalıklar para veya her çeşit mal olabilir- “madde olarak yemeleri” anlamına değil, “bu fazlalıkların onlara sağladığı imkânlardan faydalanmaları” anlamına gelmektedir.

Şeytanın çarpması: De ki: “Allah’ın astlarından bize yarar sağlamayan ve zarar vermeyen şeylere mi yakaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, kendisinin ‘bize gel’ diye doğruya ve güzele çağıran arkadaşları varken şeytanların kendisini ayartıp yeryüzünde şaşkın dolaşır hâle getirdiği kimseler gibi gerisin geri mi döndürülelim? De ki: “Şüphesiz Allah’ın doğru yolu, gerçek doğru yolun ta kendisidir. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla ve ‘salatı ikame ediniz ve O’na takvalı olunuz’ diye emrolunduk. Ve O [Allah], sadece Kendisine toplanacağımız kimsedir.” (En‘âm/71, 72)

Görmedin mi? Şüphesiz Biz şeytanları o kâfirler üzerine gönderdik. Onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar. (Meryem/83)

O ribayı yiyen şu kişiler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, ”Alış-veriş, riba gibidir” demeleriyledir. Oysa ki, Allah, alış-verişi helal, bu ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte onlar ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. (Bakara/275)

Âyetin orijinalindeki [lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmullezî yetehabbetühü'ş-şeytânü mine'l-messi] ifadesi aslında, “şeytânın dokunuşuyla düşürdüğü, aklını azalttığı, normal durumunu bozduğu kimse gibi” demektir. Ama bu ifade tefsirciler tarafından pratik olarak “şeytânın çarptığı kimse” olarak meallendirilip geçilmiştir. Hâlbuki insanların, “Nedir bu şeytânın aklı azaltması, düşürmesi, normal durumu bozması?” diye düşünmelerini sağlamak için orijinal anlamın aynen verilmesi çok daha iyi olacaktır.

Halk dilinde “şeytân çarpması” diye, kişinin ağzının, yüzünün eğilmesine denmektedir. Meselâ, yüz felci geçiren kişi de bu anlamda, “şeytân çarpmış” olarak nitelenmektedir ancak halk arasında yaygınlaşmış olan bu anlamdaki bir çarpılmanın, İlahi hitapta bahsedilen “şeytân çarpması” ile bir alâkası yoktur. Halk arasında “şeytân” sözcüğünün yanlış anlaşılması, doğal olarak “şeytân çarpması”nın da yanlış anlaşılmasına yol açmaktadır.

Kur’ân'ın bildirdiği şeytân çarpması, yukarıdaki âyetlerde tanıtılmış olan şeytânî karakterleri taşıyan şeytânların/insanların bu olumsuzlukları bir kişiye telkin edip onu kontrol altına almasıdır. Yani, şeytânî özellikte olan şeylerin bir kişiyi ele geçirmesidir. İşte o zaman o kişiyi şeytân çarpmış demektir.

Şeytânın çarptığı bir kişi ise; Allah'a karşı gelir, Hayâsızdır, edepsizdir, kötüleşmiştir, Hakksız kazanç peşinde koşar, Bilmediği şeyleri konuşur, Fakirlikten, fakir düşmekten korkar, Savurgandır, Kuruntuludur, şımarıktır, kışkırtılmıştır, Aldanmıştır, Azmıştır, çevresiyle arası bozulmuştur, Dönektir, Bilgilenmeye, aydınlanmaya kapalıdır.

Herhangi bir insanın yukarıdaki özellikleri taşıyor olması, onun bu hâle şeytan tarafından getirildiğini gösteren temel ölçüttür. Bu özellikleri taşıyan kişiler ise, “Onu şeytan çarpmış”, “Onu şeytan oyununa getirmiş, aklını azaltmış, düşürmüş” şeklinde tasvir edilirler. Geçimlerini faiz yiyerek/tefecilik yaparak kazanan kimseler, aslında varlıklarını şeytânın kontrolüne girerek sürdüren ve bu şekilde ayakta kalan kimselerdir. Bu kişiler, Bakara 279'daki ifade ile, “Allah ve Elçisi'ne savaş açmış” kimselerdir. Bu konuyu iyi anlamak için, 279. âyetin bulunduğu tüm pasajın [261-281. âyetler] bir bütünlük içerisinde okunup düşünülmesi gerekir. Bu pasajda konu, muhtaçlara karşılıksız yardım [sadaka, infak] ile muhtaçları sömürü [ribâ/faiz] arasındaki karşıtlık ilişkisi içinde açıklanmaktadır.

Tefsircilerin pek çoğu 279. âyetin ihtarını kıyâmet gününe hamledip, “Faiz yiyenler kıyâmet günü, saralılar gibi dengeleri bozulmuş/şeytân çarpmış gibi kalkarlar ve bu halleriyle faiz yiyenlerden oldukları belli olur” şeklinde açıklamışlardır. Hâlbuki âyetin zâhirî [sözel] manası, böyle değildir. Olay tamamen dünya ile ilgilidir. Bana göre bu hatalı yorumlar, şeytân ve şeytân çarpması ifadelerinin, Kur’ân dışı kabullerinden kaynaklanmaktadır.

275. ayetin ifadesinden; şeytan çarpmış, yani şeytanın oyununa gelmiş kimselerin bu duruma, “Alışveriş riba gibidir.” demeleri yüzünden düştükleri anlaşılmakta, bir başka ifade ile, Rabbimiz onları, kendilerini bu şekilde kandırdıkları için “şeytan çarpmış” diye nitelemektedir. Ancak, bu kişilerin anlam bakımından birbirinden farklı şeyler olan “alışveriş” ile “riba”yı aynı görmelerinin, kendilerine göre mantıklı bir gerekçesi olması lâzımdır ki bu gerekçe olsa olsa; alışverişte de, riba doğuran işlemlerde olduğu gibi kazanç sağlama amacının güdülmesi ve alışverişle sağlanan kazancın da, varlıklarda bir artış, büyüme, fazlalık (riba) meydana getiriyor olmasıdır.

Yani, Rabbimizin “şeytan çarpmış” olarak nitelendirdiği bu kişiler; kendi yaptıkları ödünç verme ve taraflardan birine “karşılıksız fazla” sağlayan mal takası işlemleri sonucu elde ettikleri artışın, büyümenin, fazlalığın (ribanın), alışveriş sonucu elde edilen kazançtan farklı bir şey olmadığını ileri sürmekte, alışveriş ile ribayı aynı görmektedirler.

Rabbimiz ise bu görüşe karşılık önce, “alışveriş”i helâl kılmak suretiyle “alışveriş”in tüm sonuçlarıyla meşru olduğunu ilân etmiş, yani alışveriş yoluyla sağlanan kârları, fazlaları (ribaları) yasak kapsamı dışına taşımıştır. Sonra da, ayette “er riba” şeklinde belirteçli olarak ifade ettiği “o riba”yı haram kılarak, yasaklanan ribanın; “alışveriş riba gibidir” diyenlerin kendi yaptıkları ödünç verme ve peşin mal takası işlemlerinde taraflardan birine sağlanan “karşılıksız fazla” olduğunu belirtmiştir.

Peki yasaklanan “er riba” nasıl bir ribadır? Rabbimiz, riba hakkındaki yasağı, daha önce gönderdiği vahiylerle, tüm inanmışlara yönelik olarak koymuştur: Âl-i İmran; 130: Ey iman etmiş kimseler! Kat kat artırılmış olarak ribayı yemeyin. Felâh bulmanız için Allah'a takvalı davranın. Aslında bu yasak daha eski toplumlara da getirilmiştir. Meselâ riba konusu, bugünkü Kitab-ı Mukaddes’te aşağıdaki gibi yer almaktadır:

Tesniye 23/ 19, 20. cümleler: 19 - "Kardeşinize para, yiyecek ya da faiz getiren başka bir şey ödünç verdiğinizde, ondan faiz almayacaksınız. 20- Yabancıdan faiz alabilirsiniz ama kardeşinizden almayacaksınız. Böyle yapın ki, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede el attığınız her işte Tanrınız RAB sizi kutsasın.

Nehemya; 5/10. cümle: 10 - Kardeşlerim, adamlarım ve ben ödünç olarak halka para ve buğday veriyoruz. Lütfen faiz almaktan vazgeçelim!

Çıkış; 22/ 25. cümle: 25- "Halkıma, aranızda yaşayan bir yoksula ödünç para verirseniz, ona tefeci gibi davranmayacaksınız. Üzerine faiz eklemeyeceksiniz.

Ama kıblelerini altın yapmış olan Yahudiler, yasaklanmış olmalarına rağmen riba konusunda da her yolu mübah saymışlardır: Nisa; 160, 161: Sonra da Yahudileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde riba (faiz) almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.

Görüldüğü gibi riba, bir kısım kimselerin çok eski çağlardan beri yasaklanmalarına rağmen, bir türlü vazgeçemedikleri bir kazanç türüdür. Rabbimizin “Yahudileşen kimseler” olarak isimlendirdiği bu bir kısım kimseler, sağladıkları bu tür kazançlardan mahrum olmak istemedikleri için konulan yasağa direnmişler ve ribanın, alışverişten sağlanan kazançtan bir farkı olmadığını ileri sürmüşlerdir.

Oysa, alışveriş ile riba doğuran işlemler arasındaki farkları görmek için, her iki faaliyetin hangi aşamalardan geçtiğini kaba hatlarıyla gözden geçirmek yeterlidir:

İlk aşamada; alışveriş yaparak kazanç sağlamayı planlayan kişi, önce bir malı satın alarak o malın sahibi olur. Riba doğuran işlemlerden kazanç sağlamayı planlayan kişi ise, sahibi bulunduğu para veya malı ödünç vermek için, bu para veya mala ihtiyaç duyan bir başka kişiyi arar veya ihtiyaç sahibinin, kendisini bulmasını bekler.

İkinci aşamada; alışveriş yaparak kazanç sağlamayı planlayan kişi, sahibi olduğu malın alış fiyatı üzerine, elde etmeyi düşündüğü kârı ilâve ederek bir satış fiyatı belirler. Bu kâr içinde, malın alışından itibaren yaptığı masraflar ile kişinin yaptığı bu hizmet karşılığı kendisine değer biçtiği ücret vardır. Riba doğuran işlemlerden kazanç sağlamayı planlayan kişinin ise, belirlediği riba miktarına kaynak olacak ne bir masrafı ne de değer biçeceği bir hizmeti vardır. O sadece, kendisi gibi ribadan kazanç sağlayanlarla birlikte belirlediği riba miktarını ödünç isteyene bildirir.

Üçüncü aşamada; alışveriş yaparak kazanç sağlamayı planlayan kişi malını, kendi belirlediği fiyata göre değil de iradesi dışında piyasada oluşan fiyata göre satmak zorundadır. Riba doğuran işlemlerden kazanç sağlamayı planlayan kişi ise sözleşmesini, kendi belirlediği riba miktarı üzerinden yapar.

Görüldüğü gibi, alışveriş yaparak kazanç sağlamayı planlayan kişi ile riba doğuran işlemlerden kazanç sağlamayı planlayan kişi, yukarıdaki aşamaları farklı davranışlarda bulunarak geçirirler ve farklı sonuçlar elde ederler: Alışveriş yaparak kazanç sağlamayı planlayan kişi, eylemli olarak gerçekleştirdiği iki hukukî işlemle, söz konusu malı üreticiden alarak tüketiciye ulaştırır. Bu kişinin belirlediği kâr, verdiği hizmete karşılıktır ama garanti değildir, risk altındadır. Riba doğuran işlemlerden kazanç sağlamayı planlayan kişi ise, sözleşme imzalamak suretiyle eylemsiz yaptığı bir hukukî işlemle, herhangi bir masraf ve hizmet karşılığı olmadan belirlediği fazlayı, vade süresince almayı sürdürür. Riski; ödünç alanın ödeyemez duruma gelmesidir ki bu ahval de muhtemelen önceden düşünülmüş ve risk, rehin veya kefil yoluyla bertaraf edilmiştir.

Alışveriş ile riba doğuran işlemler arasındaki bu çok önemli farklar, sadece ticarî alanda değil, sanayi ve tarım sektörlerinde emek harcanarak yapılan üretim faaliyetleri için de söz konusudur. Yani kol gücü ve beyin gücü konularak meydana getirilmiş bir üretimin satışından elde edilen kâr ile, borç para vererek borçlunun serveti, emeği üzerinden sağlanan fazla, bir tutulamaz. Yukarıda sayılan farklar, bir cümle ile ifade edilmeye çalışılsa, şunu söylemek mümkündür: Alışverişteki, sanayideki, tarımdaki emek; “yapıcıdır” ve bu emek karşılığı elde edilen kâr helâldir, riba doğuran işlemler sonucu elde edilen fazla ise; “yıkıcıdır” ve bu yolla sağlanan kâr haramdır.

Bu mukayeseden hareketle, yasaklanan ribanın özellikleri hakkında şunları söylemek mümkündür: Rabbimizin yasakladığı “er riba”; herhangi bir masraf veya hizmet karşılığı olmadan alınan, yani ödeyenin kazancına risksiz bir şekilde ortak olmak anlamına gelen ribadır. Başka bir söyleyişle Rabbimiz, “karşılıksız” ve “risksiz” olan “fazla”yı yasaklamıştır.

“Er riba” neden yasaklanmıştır? Bu soruya cevap ararken hatırdan çıkarılmaması gereken bir ayet vardır: Necm; 39 - Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur. Yukarıdaki ayette, Rabbimiz nezdinde emeksiz, risksiz, çalışıp çabalamadan kolayca elde edilen kazançların bir değeri bulunmadığı bildirilmektedir. Rabbimiz başka ayetlerinde ise, bu türden kazanç elde etmeyi; “malların haksız yolla yenmesi” olarak tanımlamakta ve “insanların kendilerini öldürmesi” olarak nitelemektedir:

Bakara; 188: Aranızda mallarınızı da batıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bilerek ve günah ile yemek için, hâkimlere aktarmayın.

Nisa; 29: Ey iman etmiş kişiler! Mallarınızı kendi aranızda yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere, aranızda haksız yolla yemeyin, kendilerinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, size çok merhametlidir.

Rabbimiz, bir “şeytan emri” olduğuna dikkat çektiği ve bir “tehlike” olduğunu ilan ettiği bu tür davranışlardan, insanların kendilerini ancak infak yaparak kurtarabileceklerini bildirmiştir:

Bakara; 268: Şeytan, sizi fakirlikle korkutur ve size aşırılığı (çirkin hayasızlığı) emreder. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vaat eder. Ve Allah Vâsi’dir (ilmi ve rahmeti sonsuz geniş olandır), en iyi bilendir.

Bakara; 195: Ve Allah yolunda infak yapın, ellerinizi (kendinizi)/ellerinizle tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin, güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri, güzelleştirenleri sever.

Bunlardan başka Allah, mal ve servetin, toplumda belli bir zümrenin kontrolünde bulunmasını da istememektedir: Haşr; 7, 8- Allah'ın, o kent halkından, Resulüne verdiği ganimetler, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşmasın diye Allah'a, Elçi’ye, yakınlık sahiplerine; göç eden fakirler -ki onlar, Allah’ın lütuf ve rızasını ararken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır, Allah'a ve Elçisine yardım ederler. İşte onlar, doğruların ta kendileridir-, yetimlere, miskinlere, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdiyse onu hemen alın. Sizi neden alıkoyduysa ondan geri durun. Allah’a da takvalı davranın. Şüphesiz Allah, kovuşturması çok çetin olandır.

Yukarıdaki ayetlerden kolayca anlaşılacağı üzere Yüce Allah; mal ve servet verdiği kimselerin, ellerinde tuttukları fazlalıkları muhafaza etmelerine veya daha da arttırmalarına imkân veren davranışlardan kaçınmalarını, kendilerine verilen bu fazlalıkları infak yoluyla harcamalarını, kişilerin gerçek kazançlarının ancak çalışıp didinerek elde edilecek cinsten olması sebebiyle boşu boşuna karşılıksız kazanç sağlama girişiminde bulunmamalarını istemekte, aksi davranışların ise “insanların kendi kendilerini tehlikeye atmaları”, hatta “birbirlerini öldürmeleri” anlamında olacağı ihtarını yapmaktadır.

Bu noktada, her Müslüman’ın, Allah’ın helâl kıldığı “alışveriş”in ve haram kıldığı “er riba”nın kapsamları üzerinde iyice düşünmesi lâzım geldiğine inanıyorum. Çünkü konu; “o riba”dan vazgeçmeyenlerin, “Allah ve elçisinin kendilerine savaş açmış olduğu kimseler” olarak ilân edilmesi sebebiyle, büyük önem taşımaktadır. Allah ve elçisiyle savaşan biri ise, Allah ve elçilerinin mutlak galip gelecek olmaları sebebiyle, mutlaka mahvı perişan olacaktır: Mücadele; 21: Allah, “Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir.

“Er riba”nın kapsamı

Bu çok önemli konudaki kapsam belirleme tahliline, en baştan, yani Kur’an’ın indirildiği dönemde uygulanmakta olan riba çeşitlerinden başlamakta yarar görüyorum; İster paraya, ister mala bağlı olsun “nesi’e ribası”nın bütün işlemlerinde, verilen ve geri alınan para veya mal miktarları arasındaki fark, vade sebebiyle oluşturulduğundan, yani bu riba çeşidi, vadeye bağlı bir ödünç verme işleminden kaynaklandığından, bu kapsamdaki işlemlerden sağlanan kazançlar tam anlamıyla “karşılıksız fazla” hükmündedirler, dolayısıyla da “er riba”dırlar. Örnek olarak, nasıl, ödünç olarak verilen para karşılığında ana paranın haricinde alınan her türlü fazla (faiz), “karşılıksız fazla”, yani “er riba” ise, elinde 10 kilo buğdayı olan bir kişinin bu malını ödünç verip, ödünç verdiği kişiden altı ay sonra 12 kilo buğday alması durumunda da, miktarlar arasındaki 2 kilo buğday, aynı şekilde “karşılıksız fazla”dır, yani “er riba”dır.

“Fazlalık ribası”nın söz konusu olduğu, peşin yapılan mal değiştirmelerde ise, ortaya bir “karşılıksız fazla”nın, yani “er riba”nın çıkması, mantığa uygun görünmemektedir. Çünkü ister farklı, ister aynı cinsten olsun iki malın takas edilmesinde işlem, o malların ederleri ölçü alınarak yapılacağı için, böyle işlemlerde taraflardan herhangi biri lehine bir “karşılıksız fazla” oluşması anlamsızdır. Örnek olarak 1 Kg hurmanın ederi 20.-TL, 1 Kg sofralık zeytinin ederi 10.-TL ve 1 Kg yağlık zeytinin ederi 5.-TL ise, 1 Kg hurması ile zeytin almak isteyen kişi, ya 2 Kg sofralık zeytin veya 4 Kg yağlık zeytin alacaktır. Böyle bir işlemde miktarlar arasındaki farkların “karşılıksız” olduğunu söylemek mümkün değildir. Veyahut, elinde 1 Kg sofralık zeytini olan kişi malını yağlık zeytinle takas etmek isterse, 2 Kg yağlık zeytin talep edecektir. Çünkü ederi yüksek olan malın sahibinin, kendi malının bir ölçeğine karşılık, ederi düşük olan maldan daha fazla ölçekte mal talep etmesi kadar doğal bir şey yoktur.

Kaldı ki, ederi yüksek olan malın sahibi, böyle bir takası tercih etmeyip alışveriş yoluyla önce kendi malını para ile satsa, sonra da diğer malı başkasından parayla satın alsa, ederi düşük olan maldan yine aynı ölçekte alacaktır. Yani, ortada herhangi bir aldatma veya aldanma yoksa, bu takas ticarî bir alışveriştir. Dolayısıyla da, aynı cins malların takası sırasında, miktarlar arasında kalitesi sebebiyle ederi yüksek mal sahibinin lehine oluşan farkın “er riba” olarak değerlendirilmesi söz konusu olmamalıdır.

“Riba”nın en başta gelen ögesi, ister parayla ister malla olan ödünç verme işlemlerinde alınan fazlalıktır, yani faizdir. “Ribanın en başta gelen ögesi” olarak gördüğüm faizi, “ribanın en müptezeli” olarak tanımlayanlar da vardır. Faizin, Rabbimizin haram kıldığı riba kapsamı içinde olduğu hususu tartışmasız olmasına rağmen, bir kısım kişiler günümüzdeki faizli muamelelerin, “zaruret hâli” istisnası gibi mütalâa edilip edilmeyeceğini tartışmaya açmışlar ve faizi; “paranın, enflâsyon karşısında değer kaybını önler” veya “paranın kirasıdır” gibi bir takım düşüncelerle yasak kapsamı dışına alma gayreti içine girmişlerdir.

Allah’ın yasaklamış olmasına hiç önem atfetmeyen bazı kişiler ise faizi, ekonomik gelişmenin en önemli araçlarından biri olarak ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki faiz; Rabbimizin bildirdiği gibi, kişiler, aileler ve ülkeler için tehlikedir, her zaman da baş belâsı olmuştur. Faizin nasıl bir belâ olduğunu anlamak için, yakın tarihimize bakmak yeterlidir:

Osmanlı Devleti, ilk kez 1854’te Kırım Savaşının getirdiği mali yükü hafifletmek amacıyla istikraz (tahvil çıkarma) yoluyla dış borç aldı. Dış borçlar, yatırım alanı arayan Avrupa sermayesinin özendirmesi ve bazı yenilikler için yapılan harcamalar nedeniyle hızla arttı. 1854-74 arasında 15 kez istikraz yoluyla dış borç alındı. Borcun toplamı 5.297.676.000 altın franka, bunların yıllık faizi de 300 milyon franka ulaştı. Osmanlı Devleti bu borçların faizlerini bile ödeyemez duruma düşünce, Ekim 1875’te vadesi gelen taksitlerin yarısını ödeyeceğini açıkladı. Ama bu taksitleri de ancak üç ay ödeyebildi ve Mart 1876’da ödemeler bütünüyle durdu. Osmanlı hükümeti daha sonra Galata bankerlerinin verdiği kısa vadeli borç ve avanslardan oluşan iç borç ödemelerini de durdurdu. 22 Kasım 1879’da imzalanan anlaşmayla bu borçların faiz ve anaparası karşılığı olarak damga, müskirat, balık avı, tuz ve tütün resmi 10 yıl süreyle alacaklılara bırakıldı. (Ana Britannica, c:11, s:22)

Osmanlı İmparatorluğu örneğinde olduğu gibi, devletlerin yaptıkları borcu ve faizi aslında, o paradan yararlanmayan halk ödemektedir. Hatta bazen de, batan kredi kurumlarının borçlarının devlet kasasından ödenmesi suretiyle, bir kısım mevduat sahiplerinin kurtarılması yükü de yine, borç alma ve verme ilişkilerinin tamamen dışında olan halka çektirilmektedir. Bunlar ise, “zulüm”den başka bir kelime ile açıklanması mümkün olmayan durumlardır.

“Er riba”nın bir numaralı unsuru olan faizin, bireyler üzerindeki etkilerine gelince, faiz gerçekten, insanlar üzerinde tehlikeli, manevî anlamda öldürücü etkiler doğurmaktadır:

Faiz, insanları çalışmaktan alıkoyar. Çünkü imkânı olan kimseler, paralarını faize vermek suretiyle kolayca; emek vermeden, riske girmeden kazanç sağlayacaklarından, çalışmaya gerek duymayabilirler. Bu durum, toplumsal hareketliliğin düşmesine, verimliliğin azalmasına yol açar. Zira borç alan kişi çalışır ve kazanır ama bu kişinin çalışması ile elde ettiği kazançtan, faiz alan kişi de çalışmadan beslenir. Oysa bir ülkenin refahının artması, ancak her alanda daha fazla çalışmak ve daha fazla üretmek ile mümkün olabilir. Kısacası daha az zahmet, daha az rahmet getirir.

Faiz, toplumlarda yardımlaşmayı, dayanışmayı ortadan kaldırır. Faiz gibi kolay elde edilen ve risksiz kazanç, genellikle insanları bencilliğe iter. Dolayısıyla, bir başkasına yardım edecek kadar birikimi olan kişiler, paralarını ihtiyacı olan kardeşlerine verecekleri yerde faize yatırmayı tercih ederler. Allah’ın emrettiği “ihtiyaç sahiplerine yardım” yolunun açılması için ise, faizin reddedilip bu yolla elde edilecek kazanca itibar edilmemesi gerekmektedir.

Faiz, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapar. Yüksek oranlı ve uzun süreli enflâsyon dönemlerinde spekülâtif yatırım yapanlar hariç, borç alıp faiz ödeyenin zengin olduğu görülmüş bir olay değildir. Çünkü faiz oranları, elinde parası olanlar tarafından belirlenir ve bu kişiler faiz oranlarını, içinde bulunulan ekonomik ortamın imkân verdiği kazanç oranlarındaki aslan payını kendileri alacak şekilde belirlerler.

Yani faiz oranları, o ortamda sağlanabilecek ortalama rantın daima büyük kısmına tekabül eder. Dolayısıyla faizle borç alan yatırımcının zengin olmasına değil, ancak geçinmesine, başka bir ifade ile ancak borçlanmayı sürdürebilmesine izin verilir. Eğer borç alan yatırımcı değil de ihtiyaç sahibi, yani fakirse, bu kişinin faiz ödeyerek daha da fakirleşeceği zaten ortadadır. İşte bu yüzden; toplumda küçük bir azınlığın refah, çoğunluğun ise yoksulluk içinde yaşamalarını sağlayan ve sürekli kılan bir ortamın sebebi olduğu için faiz, fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapar.

Ama iş bununla bitmez, bu tarz bir düzenin, çoğunluğu teşkil eden dar gelirliler bakımından giderek cehenneme dönüşmesi kaçınılmazdır. Çünkü böyle toplumlardaki faizci zenginler, zenginleştikçe hayatlarından ve servetlerinden daha fazla endişe eder hâle gelirler ve onları koruyabilmek için de daha değişik zulüm yollarına başvururlar.

Faiz, kulun şükretmesine engel olur, kişiyi Allah’a karşı nankör yapar. Allah tarafından fazlalıklı kılınmış varlıklı kimselerin, bu fazlalıklarının karşılığını zekât, sadaka ve infak yollarıyla ödeyerek Allah’a şükretmeleri gerekmektedir. Ama kolay ve risksiz bir kazanç olan faizin cazibesine kapılan insan, Allah’ın kendisine verdiği nimetlerin karşılığını Allah’ın gösterdiği adreslere iletmek yerine faize meyleder ve tuzağa düşüp bu görevleri yerine getirmez.

İnsanın bu yanlışa düşme ihtimalinin çok yüksek olduğunu, onun Rabbi olması dolayısıyla çok iyi bilen Allah, Bakara suresinin 276. ayetinde “Allah, ribayı yok eder, sadakaları da artırır. Allah, tüm çok nankör ve günahkâr kimseleri sevmez.” ifadesiyle; faizi de kapsayan ribanın kimseye hayrının, bereketinin olmayacağı, çünkü kendisinin onu yok edeceği tehdidi ile sadakaların ve infakın dünyada ve ahirette kat kat iade edileceği vaadini birlikte yapmış, böylece de insanların nankörlüğü değil, şükrü tercih etmeleri gerektiğini bir kez daha hatırlatmıştır.

Kur’an’da; “Allah’ın ‘yaklaşma’ dediği ağaçtan Âdem’in tadıvermesi ve hemen de istifçiliğe başlaması” şeklinde temsilî olarak anlatılan da, aslında bu meseledir. Görüldüğü gibi faiz, kişilerin psikolojilerinden başlayarak iş hayatlarını, geçimlerini değiştirmekte, aile düzenlerinin alt üst olmasına yol açmaktadır. Böyle bireylerin toplum içinde giderek çoğalması, o toplumu adım adım tehlikeye yaklaştırmakta, faizin kölesi hâline gelmiş böyle bir toplum da üzerinde yaşadığı ülkeyi, yukarıda arz ettiğim Osmanlı örneğinde olduğu gibi, yerüstü ve yeraltı servetlerinin bitirilmesi sonucuna doğru, yani sömürgeleşmeye doğru, yani ateşe doğru götürmektedir.

Özet olarak faiz, sonuçları itibarıyla, fakirlerin köle, ülkelerin de sömürge hâline gelmesinde en büyük etkenlerden biridir. Ancak, “er riba” faize indirgenemez. Çünkü yukarıda saptadığım gibi Rabbimiz faizi değil, “karşılıksız” ve “risksiz” fazlayı yasaklamıştır. Dolayısıyla Müslümanların, sadece faizden uzak durup da, “er riba” kapsamına giren diğer karşılıksız fazlaları yemek gibi kendi kendilerini kandırma sapkınlığına düşmemeleri lâzım geldiğine inanıyorum. Fakat ne yazık ki “er riba” insanlara vazgeçilmez gelmiş, bu tatlı kazancı bırakmak istemeyenler, “er riba”yı faize indirgemek ve yedikleri “er riba”yı da muamele-i şer’iyye denilen uygulamalarla faiz görüntüsünden çıkarmak suretiyle, yaptıklarının, Allah’ın yasakladığı “er riba” kapsamında olmadığına kendilerini inandırmışlardır.

Eğer söylenenler doğru ise, muamele-i şer’iyye denilen ve “Alacaklı tarafın borçludan, faiz sayılmayacak bir menfaat elde etmesini temin için yapılması gereken işlem” olarak tarif edilen bu çeşit uygulamalara dayanak teşkil eden fıkhî çözümlerin (!) bulunuşu, çok eski zamanlara; 700’lü yıllara kadar gitmektedir. Çeşitli usuller ihtiva eden bu uygulamalardan biri meselâ şöyledir:

“Para sahibi, vadeli olarak vereceği 10 dirheme karşılık 13 dirhem almak istiyorsa o zaman borçlanacak olan tarafa, 13 dirheme bir mal satar ve teslim eder. Borçlanacak olan kişi de o malı üçüncü bir şahsa 10 dirheme satar ve teslim eder. Sonra bu üçüncü şahıs da o malı ilk sahibine 10 dirheme satar, parayı peşin alıp malı teslim eder. Sonra biraz önce aldığı malın bedeli olmak üzere 10 dirhemi, borçlanacak olan kişiye verir. Böylece mal, ilk sahibine yani karşı tarafa borç vermek isteyen kişiye 10 dirhem karşılığında dönmüş ve karşı tarafın ona vadeli 13 dirhem borcu olmuş olur.” (İslâm Ekonomisinde Finansman Meseleleri, Ensar Neşriyat, İstanbul 1992, s: 316, 317)

Görüldüğü gibi, tarifinde bile “alacaklı, borçlu, menfaat elde etme” gibi, ödünç verme işlemlerine has kavramlar olan bu uygulamalar özünde; şikeli alışverişlerle borçlunun alacaklıya faiz kadar fazla ödemesini sağlamaktan başka bir şey değildir. Sadece ödemeler faiz adıyla yapılmamaktadır. Hukuk dilinde “kanunu dolanma” denilen bu tür davranışlarla Allah’ın koyduğu yasağı dolandığını zanneden bazı kıt akıl ürünü sapkın anlayışlar maalesef günümüzde de varlıklarını sürdürmektedirler.

Meselâ, bankacılık sisteminin varlık sebebinin faiz olmasına rağmen bir takım çevreler “faizsiz bankacılık” diye bir kavram icat ederek, bu iddia ile kurdukları şirketlerden, kendilerine para yatıranlara “kâr payı” adı altında ödemeler yapmaktadırlar. Bu kâr payları, isteyene üç aylık, isteyene altı aylık, isteyene de yıllık olarak ödenmekte ve ne enteresandır ki, dönemlere göre yapılan ödemeler herkes için hep aynı tutarda olmaktadır. Yani bu faizsiz bankaların, topladıkları paralarla ortak oldukları (?) şirketlerin hepsi; tahsilâtlarını hep aynı dönemlerde yapmakta, dolayısıyla da kârlarını, ilan ettikleri ödeme dönemlerine uygun olarak elde etmekte ve hep aynı oranda kâr etmektedirler.

Oysa, bu şirketlerin hepsinin; kârlarını, bütün giderlerini öngörerek dağıtılabilir kazanç olarak hesaplamaları mümkün olsa bile, tahsilâtlarını bu faizsiz bankaların ilan ettikleri kâr dağıtım dönemlerine uygun bir şekilde yapmaları ve kârlarını dağıtılabilir hâle getirmeleri mümkün değildir. Bu durumda, bu şirketlerin kâr payı adı altında yaptıkları ödemelere “karşılıksız fazla”dan başka bir şey denemez. Bu yargımı doğrulayan bir diğer husus da, bu faizsiz bankaların birçok şirkete ortak olduklarını ilân etmelerine rağmen, sanki bir tek şirketin kârını dağıtıyormuş gibi, hep aynı oranda kâr payı dağıtmalarıdır.

“Er-riba”nın bir diğer önemli unsuru spekülâsyondur. Spekülâsyonu; “ileride fiyat değişikliğine uğrayacak malların aradaki fiyat farkından yararlanarak kâr etmek amacıyla önceden satın alınması” şeklinde tarif eden Ekonomi Ansiklopedisi, spekülâsyona sebep olacak fiyat değişikliği beklentilerinin başlıcaları arasında savaş, kıtlık ve enflâsyonu saymıştır.

Görüldüğü gibi spekülâsyonda kâr beklentisi, herhangi bir çalışmaya veya hizmete değil, sadece fiyat artışına dayanmaktadır. Üstelik bu fiyat artışlarının da, birçok kişinin mahvına yol açacak afetler sebebiyle gerçekleşmesi beklenmektedir. Böyle bir kazancı umarak yapılacak alışverişten sağlanan kârın, Rabbimizin helâl kıldığı alışveriş kârı cinsinden bir kâr olmayacağı ortadadır. Özünde yine spekülâsyon gibi fiyat artışından kâr sağlama anlayışı olan ama ondan çok daha çirkin başka bir “er riba” unsuru daha vardır ki bu; “istifçilik” veya “karaborsacılık” denen rezilliktir.

Adına ister spekülâsyon densin, ister istifçilik densin, bu davranışların “er riba” kapsamına girmelerinin sebebi; her iki davranışın da, herhangi bir çalışıp didinme karşılığında olmadan kazanç sağlamaya yönelik oluşlarıdır. Zira Rabbimiz, insan için çalışıp didindiğinden başkasını, “yok” mesabesinde saymaktadır. Bu açıdan bakıldığında, Allah’ın kendilerine bahşettiği fazlalıklarını yabancı ülkelerin paralarına yatırarak, ileride kendi ülkesinin parası aleyhine gelişecek kur farklarından kazanç sağlamayı umanların veya şirketlere borsa kanalıyla ortak olanların, vicdan muhasebelerini tekrar gözden geçirmelerinde yarar vardır.

Ülkemizde son zamanlarda uygulamaya konmuş bir diğer “er riba” sağlama işlemi de Vadeli İşlemler Borsası denilen kuruluş bünyesinde yapılmaktadır. Özetle bu işlemler gerçek alışverişlerle ilgili olmayıp, bir takım nesnelerin ileride oluşacak fiyatlarının tahmini üzerinden oynanan bir çeşit kumardır ve bu işlemlerin, Rabbimizin helâl kıldığı alışveriş ile hiç alâkaları yoktur. Ancak, kapitalizm dininin önemli unsurlarından olan borsalar hakkında bir takım fikirler ileri sürülmektedir. Bu görüş sahiplerine önce; “tamamen riskten ibaret olan kumar, bu mantığa göre helâl mi sayılacak” sorusu sorulmalı, sonra da helâl kazancı, “er riba” işlemlerinden sağlanan kazançtan ayıran esas özelliğin risk değil, “bir emek karşılığı olması” olduğu hatırlatılmalıdır.

Bankacılık ve İslâm

Bankalar, birikim sahiplerinden faiz karşılığında topladıkları fonları yine faiz karşılığında kullanmayı esas iş edinmiş finansman kurumlarıdır. Yani faiz, bankaların yegâne hayat kaynağı, vazgeçilmez unsurudur. İslâm’da ise “er riba”, dolayısıyla da faiz, tartışmasız olarak haram kılınmıştır. Bu duruma göre aslında, sistem çarklarının dönmesi için faizin gerekli olduğu kapitalist düzenin ve faiz temeli üzerine kurulmuş bankacılık sisteminin İslâm’la bağdaşması mümkün değildir.

Fakat ne yazık ki halkının büyük çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerin hemen hepsinde kapitalist sistem tercih edilmiş ve o ülkelerdeki Müslümanlar da, özünde birbirlerine taban tabana zıt olan İslâm dini ile kapitalizm dinini birlikte yaşar hâle gelmişlerdir. Faiz konusundaki gayretler ise âdeta saldırıya dönüşmüştür. Bir taraftan ulema sıfatlı kişiler faize fıkhî çözümler (!) üretmişler, diğer taraftan kapitalist zihniyet sahipleri insanların akıllarını çelmeye uğraşmışlardır.

Gerek ulema sıfatlıların gerekse kapitalist zihniyetlilerin konuya yaklaşımları; faizi, helâl kılınan alışveriş kârına benzeterek onunla eşdeğer kılmaya, yani Allah’ın koyduğu yasağı yasaklıktan çıkarmaya yönelik olup, Allah ve elçisi ile yapılan savaş hükmündedir. Bir başka ifade ile bu şeytan çarpmış kişilerin, Allah ve elçisi ile savaşı göze almalarının tek sebebi, kapitalizm dininin vazgeçilmez unsuru olan faizi Müslümanlara uygulattırabilmektir.

Aslında faizli sistemin bu uygulaması, benzetme yerindeyse, ödünç aldığı yumurtayı kıran birisinden, “bu yumurta civciv, tavuk veya horoz olacaktı” mantığıyla civciv, tavuk veya horoz parası almaktan başka bir şey değildir. Allah’ın koyduğu yasağı, yorumlarıyla sulandırıp Müslümanlara kısmen de olsa faizi uygulattırmak çabasında olanlar; “Haram olan faiz, fakire verilen ödünç paradan alınan faizdir. Bankaya para yatırıp da bankadan faiz alınmasında sakınca olmamalıdır.” tarzında bir fikir daha ortaya atmışlardır. Tabii ki bu düşüncenin de İslâm açısından kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü Allah, yasağı, ödeyecek olanın güçlü olup olmaması şartına göre koymamıştır.

Peki çözüm nedir?

Kapitalizm dini, hem ahlâken, hem vicdanen İslâm dininin tam tersidir. Böyle olmasına rağmen Müslüman olduklarını iddia eden insanların, Allah’ın istediği sistem ve kurumları oluşturmak yerine Kapitalizm dininin ilkeleri içerisinde kendilerine bir yer bulmak için gayret göstermeleri, gerçekten utanılacak bir davranıştır. Müslümanlara yakışan davranış ise; Allah’ın önerdiği hayat tarzına uygun olan bir ekonomik sistem kurmak, ama daha önce “Allah ve Elçisinin düşmanı” konumundan çıkmak için “er riba”dan hemen uzaklaşmaktır.

Rabbimiz, kurtuluş için gerekli sistem ve kurumların nasıl oluşturulacağına dair yolları Kur’an’da açıkça göstermiştir. Maide; 12: Allah, İsrailoğullarından söz almıştı... Salâtı ikame eder, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzelce ödünç verirseniz ant olsun ki sizin günahlarınızı örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim.

Teğabün; 17, 18: Eğer Allah'a güzel bir ödünç verirseniz, O, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağışlar.

Bakara; 219: Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını infak edin.”

Tövbe; 34, 35: Ey iman etmiş kişiler! Kesinlikle, hahamlardan, rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar. Ve kesinlikle altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar; hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!

Bakara; 45, 46: Bir de sabırla, salâtla (eğitimle, öğretimle, sosyal destek kurumlarıyla) yardım isteyin.

Ankebut; 45: Sen, sana kitaptan vahyedileni oku/izle ve salâtı (eğitimi, öğretimi, sosyal destek kurumlarını) ikame et (oluştur, ayakta tut). Muhakkak ki salât, fahşadan ve kötülükten alıkoyar.

Yukarıdaki ayetler, “er riba”dan uzaklaşmanın yollarından olan zekâtı, sadakayı, salâtı ve salâtın ikamesini emreden yüzlerce ayetin bir kısmıdır. Bu ayetler ile Rabbimiz; müminlerin teşkilâtlanarak birlik ve beraberlikler oluşturmalarını, ihtiyaç fazlası birikimlerini Allah için infakta bulunmalarını emretmekte, bunları yerine getirmeyenlerin ise hüsrana atacaklarını, dünyada cehennem hayatı yaşayacaklarını, kenz yapanların (paralarını biriktirerek tedavüle çıkarmayanların) cezalandırılacaklarını açık bir dille haber vermektedir.

Meselâ Müslümanlar bu ayetler ışığında, Allah’ın kendilerine bahşettiği fazlalarını, spekülâtif yatırımlara veya faize yatırmak yerine birleştirebilirler. Daha sonra ise, bu ortaklıklardan sağlanan kazançlarla, infak amaçlı sosyal yardım ve destek kurumları kurabilirler ve bu kuruluşlar vasıtasıyla ihtiyacı olan Müslümanlara karz-ı hasen; faizsiz ödünç verebilirler. Tabii ki, bu yardımlaşma sandıklarından yapılan ödünç verme işlemlerinde, eğer ödünç alan borcunu gerçekten ödeyemiyorsa, Allah’ın tavsiyesi gereği borcun silinebilmesi, hatta gerekiyorsa daha da takviyenin yapılabilmesi mümkün olmalıdır.

Böyle bir sistemde ne faize, ne borsaya, ne de “er riba”nın başka bir unsuruna gerek vardır, daha doğru bir ifade ile “er riba”nın hiçbir türüne yer yoktur. Çünkü bu tarz bir ekonomik düzenin yürümesi için kamu otoritesi, yani devlet; halkın elindeki fazlaları toplama, toplanan fazlaları yatırımlarda kullanacak ortaklıkların istifadesine sunma gibi işleri faizsiz olarak gerçekleştiren kurumlar tesis etmek durumundadır. Bu kurumlar sadece kapitalist sistemin bankalarının yaptığı işleri yerine getirmekle kalmayacak, havale işlemlerini de masrafı yoksa ücretsiz yerine getirecektir.

Kapitalizm dinini benimseyip, bu dinin haksız kazançlarıyla beslenmeye alışmış zihniyet tarafından böyle bir sistemin yürütülebileceğine yapılacak ilk itiraz muhtemelen, bu sistemde enflâsyonun hiç hesaba katılmamış olduğu yönünde olacaktır. Çünkü bu zihniyete göre faiz, enflâsyonun olumsuz etkilerini dengeleyen bir araçtır. Tarifinden de anlaşılacağı gibi enflâsyon kesinlikle ekonomik sistemle alâkalıdır ve bir “arzu edilmeyen artış” mahiyetindedir. Yani enflâsyon, ekonomik düzendeki çarpıklıkların istenmeyen bir ürünüdür. Bu da demektir ki, ekonomik düzende bazı çarpıklıklar mevcut değilse, enflâsyon diye bir şeyden bahsedilemez.

Meselâ, eğer bir ekonomide faiz uygulaması yoksa, enflâsyonun en önemli sebeplerinden biri olan “yüksek faiz haddi” kendiliğinden ortadan kalkmış olur. Ya da bir ülkenin insanları, ellerindeki fazlalar ile spekülâtif amaçlı alımlar yapmak yerine, devletçe planlanmış yatırımlara yönelirlerse, kimsenin talep artışına bağlı bir enflâsyondan korkmasına gerek yoktur. Kısacası, eğer bir ülke halkı, Allah’ın emirlerine samimiyetle uyar ve bu emirlerin hâkim olduğu bir ekonomik düzen kurarsa, o ülkede enflâsyon gibi bahaneler ileri sürülerek “er riba” doğuran işlemler yapılması söz konusu olmayacak, böylece Allah ve elçisi ile savaş hâline girme riski herkes için ortadan kalkacaktır.

Bu konuda üzerinde durulmasında yarar olan bir husus da, enflâsyon sebebiyle zarara uğranılacağından korkularak, şahıslar arasındaki ödünç verme işlemlerinde yabancı para veya eşya cinsinden ölçüler kullanılmasıdır. Bu gibi durumlarda meseleye borçlu açısından bakılması gerekir. Çünkü, zarar etmekten korkan borç veren belki kendini bu yolla enflâsyondan korumaktadır ama bu korumayı borçlu karşılamakta, bu kez enflâsyondan zarar gören borçlu olmaktadır. Bir başka deyişle, borçludan daha kuvvetli olan borç veren, çarpık ekonominin ceremesini zaten güçsüz olan borçluya ödettirmektedir.

Böyle bir davranışın, Rabbimizin “Eğer o (borçlu), darlık içindeyse, kolaylığına kadar mühlet! Eğer biliyorsanız, sadaka olarak vermeniz, sizin için daha hayırlıdır.” şeklinde ifade ettiği sözlerine pek uymadığı ortadadır. Çünkü Rabbimiz bu ifadesi ile; Müslümanların, gerekirse kardeşleri için zararı göze almaları gerektiğini bildirmektedir. Buna göre Müslümanların, zarara uğrama korkusuyla bu gibi davranışlarda bulunmamaları, hele hele daha kötü bir davranışa yönelerek borç vermekten vazgeçme gibi bir ilke edinmemeleri gerekmektedir. Sebebi farkedenlere selam olsun!