2026-03-15
EN SON NE ZAMAN?
Malum bu gece Kitabullah’ın indirildiği ve ayetle sabit olan Kadir Gecesi. Ben, bu gecede “okumadığımız, bilmediğimiz, anlamadığımız ve bunlar yüzden de onunla amil olmadığımız bir kitabın inişini neden kutluyoruz” diye soracağım bu yazımda. Zira Kur’an-ı Kerim, Hz Peygamberin kıyamet günü Allah’a şöyle şikâyette bulunacağını söyler Furkan Süresi 30.ayette; “Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur’an-ı Kerim’i terk etti.”
Ayette geçen “mehcur” tabiri sözlük anlamıyla “terk edilmiş, bir kenara atılmış, bırakılmış, uzaklaşılmış” demek. Hz. Peygamber Rabb’ine hangi halkı şikâyet edecek dersiniz? Kim bu Kur’an-ı Kerim’i bir kenara atan halk? Elinize aldığınız herhangi bir mushafın üzerinde “Kur’an-ı Kerim” yazar. “Kerim” yani “ikram eden!” Hayatınıza bakın “Allah Kerim” ifadesi, halkımız arasında Allah lafzı ile en çok kullanılan isimlerden birisidir ve muhatabına şu mesajı verir; “Şimdiye kadar bize sayısız ikramda bulunan Rabbimiz bir vesile ile yine ikram eder. Bize şimdiye kadar yaptığı ikramlar, yapacağına şahittir. Allah’tan ümit kesilmez, bekleyip görelim!”
Bu tanımdan yola çıkarak diyebiliriz ki Kur’an-ı Kerim dediğimiz zaman, Allah’ın kullarına en büyük ikramı olarak algılamamız gerekiyor! Bu büyük ikram olan şanlı, asil Kur’an-ı Kerim; içinde insanlığın şerefi ve itibarı olan, kemikleşmiş değer ve ilkeleri bulunan, onları ısrarla vurgulayan, insanlığa sürekli bunları hatırlatan (zikr), temel değerlerinin (hablun min’ennâs) savunucusu, vicdanının sesi (basâiru li’nnâs) olan Kur’an-ı Kerim demek! Ne asil bir isim değil mi?
Ama girizgahta andığım ayetle bugün “terkedilmiş bir ikram” bu! İslam’ın çiğnenmiş diyarından, viran olmuş yurtların, metruk binaların, ot basmış evleRefin, örümcek bağlamış duvarlarında asılı duran, artık bir manası kalmamış, bunun için de dönüp bakmaya gerek olmayan, terkedilmiş, bir kenara atılmış, kendi haline bırakılmış bir ikram! Öyle ya, bu ikram Mekke’de nazil oldu, her yerde okundu, gürül gürül okunmaya da devam ediliyor ama nerede anlaşıldı, nerde yaşandı? Bu yazıyla olsun yoklayalım mı kendimizi? En son ne zaman bu ikramı okuduk demeyeceğim; söylediklerini, emirlerini, buyruklarını en son ne zaman anlamaya çalıştık? Alemlere rahmet olanın ayetteki ifadesi ile en son ne zaman terk ettik?
Peki biz bu ikramı ayetin ifadesiyle nasıl mehcur bırakıyor yani terk ediyoruz? Kimimiz “okuyarak” terk ederez. Gece gündüz hatim indiririz. Bir ölünün toprağına okuyup geçeriz. Şifa niyetine okur, fal bakar, şifre ararız, teberrüken tilavet ederiz. Ne dendiğine hiç bakmayız çünkü önemli değildir. Önemli olan lahuti bir sesin içimizi huzurla doldurmasıdır. İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur!
Kimimiz “saygı göstererek” terk ederiz. İşlemeli kılıflara koyup duvarlara asarız. Belden aşağıya indirmeyiz. “Abdestim yok, hayızlıyım” diyerek zinhar el sürmeyiz. Öyle saygılıyızdır ki Kur’an-ı Kerim’e, saygımızdan ne dediğini anlamayı bile saygısızlık sayarız. İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur! Kimimiz “yazarak” terk ederiz. Hat ve tezhip sanatının mükemmel örneklerini sergileriz. İnceden inceye yazar, bir noktası için kırk divid harcarız. İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur!
Kimimiz “konuşarak” terk ederiz. Kur’an-ı Kerim üzerine bol bol konuşur, nutuklar atarız. Konuşmalarımızı en güzel ayetlerle süsleriz. Tefsir derleri yapar, tapınaklarda vaaz verir, kürsülerde gerdan kıvırmaya bayılırız. İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur! Kimimiz “kenarında dolanıp durarak” terk ederiz. Emsile, bina, fıkıh, kelam vadilerinde dolanır dururuz. Ömür biter 72 ilim bitmez. Meslek kaygılarından, kariyer hesaplarından ilahi mesajın özünu unutur gideriz.
Kimimiz “açık arayarak” terk ederiz. Kur’an-ı Kerim’de habire açık ararız. Dörde kadar evlenmeyi emrediyormuş, köleliği onaylıyormuş diyerek terk ederiz. Onu sönmüş bir yıldız gibi görürüz. Çağa ayak uyduramadığını söyleriz. Bütün bunları gösterebilmek için açık üstüne açık ararız. İşte bu Kur’an-ı mehcur’dur!
Oysa bu kitap esas itibarîyle bizzat kendi hitabıyla “kayyum” sıfatına sahiptir ve “yaşayan hayatın” içinde “okunur”. Zira O, iki kapak arasındaki bir kitap değil yaşayan ve hayatın içinde olan bir kitaptır; yaşayan hayattan koptuğu, koparıldığı an da terkedilmiş (mehcur) olur. Çünkü bu kitap tapınaklarda değil, varoluş sancısı çeken bir öksüzün mağaradan şehre inmesiyle şehrin sokaklarında, çarşılarında, pazarlarında, savaş alanlarında doğmuştur. Bu nedenle onu okurken, içinden, “dışarıda gürül gürül akan hayatın” sesini; diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının yalvarışlarını, kölelerin zincir seslerini duymuyorsanız onu asla okumuş olamazsınız.
“Metinde geçmeyeni duyabilmek” işte bu bunun için vardır. Çünkü Kur’an-ı Kerim sadece bir “metin” değildir. Bilakis meal, metinde geçmeyeni duyabilme çabasının adıdır. Zira üzerinde çalıştığınız metin, metinlerden bir metin değildir. Arkasında yirmi üç yıl boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coşkun bir hareket vardır. Bunlardan nasibiniz yoksa Kur’an-ı Kerim okumak kuru bir emek olmanın ötesine geçmez.
Peki, nedir Kur’an-ı Kerim? Kur’an-ı Kerim, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dâhildir. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah şuuru” (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye” davet eder. Bu şuur uyandıktan sonra insan bilgiye zaten kendisi ulaşacaktır. Çünkü bilgi tarih, tabiat ve hayat olgularıyla bütün varlığa saçılmıştır ve bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir.
Bu yüzden, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği halde uygulanmayan, savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun li’n-nâs) uyandırmak ister. Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler; iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet gibi temel insanlık değerleri (hablu’n-nâs) üzerinde ısrarla durur. Yani kelamullah bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister.
Taklit tahkike neden dönüşmüyor? Kabul edersiniz ki, bir şeyi birinin “nasıl” yaptığına bakarak yapmak taklittir. Ama onu “neden ve niçin” yaptığıni bilmek tahkiktir! Kur’an-ı Kerim’in sesi ve lafzı yazık ki mana ve anlamanın çok önüne geçmiştir. Bu yönüyle çölde suyu bulan ama onu susuz insanlara götürmek için hiçbir gayreti olmayan insanlara benziyoruz. Binlerce alim, öğretim görevlisinin bir araya gelip her kesimden insanın anlayacağı düzeyde bir meal hazırlayamamış olmasını anlamak mümkün değildir.
“Peki nasıl okumalıyız, hangi meali seçmeliyiz, hep söz edildiği gibi bu kitapta şifreler var mı, neden herkes anlamıyor?” sorularına başka bir yazıda cevap aralalım inşaAllah.