2026-03-15
EKTİĞİNİ BİÇECEKSİN
Rivâyete göre Beşinci Abbâsî halifesi Hârun Reşid, sarayın bahçesindeki bir gül fidanını çok beğenir. Biçimi, eşsiz kokusu ve müstesnâ rengiyle dikkatini çeken bu gülü özel bakıma alması için bahçıvana emir verir. Bahçıvan da sultandan aldığı bu emir dolayısıyla, gülün üzerine âdeta titremeye başlar. Her seher ilk işi, o gülün bakımını eksiksiz yapmak olur.
Yine bir sabah gülün bakımını yapmak için yanına gittiğinde bir de bakar ki, gülün dalına konan bir bülbül, ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürmüş. Gülün dallarında tek bir yaprak bırakmamış. Büyük bir korku içerisinde halifeye koşar. Huzûra kabul edilince: “Sultanım!” der, “Üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak yere dömüş, gülün üstünde tek bir yaprak bırakmamış.”
Hârun Reşid, bahçıvanın söylediklerini sükûnetle dinledikten sonra, telâş göstermeksizin şu cevâbı verir: “Üzülme bahçıvan efendi, üzülme! Bülbülün yaptığı yanına kâr kalmaz.” Sultanın bu cevabı üzerine rahat bir nefes alan bahçıvan ise işine döner.
Aradan henüz birkaç gün geçmiştir ki, bahçıvan, gülün yapraklarını düşüren bülbülü bir yılanın yakaladığınu ve yutmak için otların arasında kaybolup gittiğini görür. Heyecanla yine halifeye gelir: “Sultanım! Çok sevmiş olduğunuz gülün yapraklarını döken bülbülü bir yılan yakalamış, yutarken gördüm.” Sultan yine telâşsız: “Merak etme efendi!” der, “Bülbülün âhı yılanda kalmaz. O da ettiğini bulur.”
Bahçıvan yine işine döner. Bir ara bahçede çalışırken, bülbülü öldüren yılanın otların arasından kendisine yaklaşmakta olduğunu görür. Hemen elindeki küreğiyle vurarak yılanı öldürür. Yine halifenin huzuruna gelip sevinç içerisinde: “Sultanım! Bülbülü öldüren yılanı, ben de bahçede küreğimle öldürdüm.” diyerek durumu anlatır. Hârun Reşid yine sakin: “Bekle bahçıvan efendi bekle!” der, “Yılanın âhı da sende kalmaz. Sen de yaptığının karşılığını görürsün.”
Nitekim çok geçmez, bahçıvan işlediği bir hata sebebiyle halifenin huzuruna çıkarılır ve cezalandırılması istenir. Halife de onun zindana atılmasını emreder. Askerler, yaka paça zindana doğru götürürken geriye dönen bahçıvan Sultana şunları söyler: “Sultanım! Bülbülün yaptığı yanına kâr kalmaz dediniz, onu yılan yuttu. Bülbülün âhı yılanda kalmaz dediniz, onu da ben öldürdüm. Şimdi benim yaptığım da yanıma kalmıyor, zira sen zindana attırıyorsun. Kimsenin yaptığı yanına kalmıyor da, senin ki mi kalacak? Demek sana da bir yapan çıkacak, öyle ise gel sen bana yapma ki, bir başkası da sana yapmasın.”
Hârun Reşid bir müddet sükût ettikten sonra, bahçıvana hitâben «Doğru söyledin!» diyerek askerlere şu emri verir: “Bırakın bahçıvanı, çiçeklerini sulamaya devam etsin.” Bunun üzerine, Sultan ile bahçıvan arasındaki konuşmaya şâhit olan veziri şöyle der: “Sultanım, gereken cezâsını vermediğiniz takdirde bahçıvanın yaptığı yanına kalmış olacak.” Hârun Reşid, bu sözler üzerine şu hakîkati ifâde eder: “Hayır! Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmaz. En ağır şekilde âhirette ödemeye tehir edilir! Ama gâfil insanlar bunun farkına varamaz da, yaptığı yanına kâr kaldı sanır.”
Evet, farklı kişilere isnad edilerek anlatılan çok farklı versiyonları olsa da ibret dolu bu nükte “alma mazlûmun âhını, çıkar âheste âheste” şeklinde yerleşmiş dilimize. Diyor ya hani irfan ehli; “Gücüne güvenip zayıfları ezme. Yarın kıyamette bir arpa değerindeki bir kul, koca bir padişahı çekip yüce mahkemeye götürür.” diye.
Dinsel terminoloji açısından bakıp manevi dinamiklerimize döndüğümüzde bu konu çok net aslında; Kitabullah’ta 324 yerde “zulüm”, 174 yerde de “şirk” kavramı geçer. Zulüm “ötekine haksızlık yapmak”, şirk de “Allah’a ortak koşmak” demek ve bu iki kavramın nerede ve nasıl kullanıldığına baktığımızda, ikisi hakkında da “affetmez” dendiğini görüyoruz. Mesela; “Zulmedenleri Allah affetmez ve onlara bir yol da göstermez.” (Nisa;168) ve “Allah ortak koşanları affetmez, bundan başka dilediğini (layık gördüğünü) affeder.” (Nisa;48).
Keza zulmün Allah’a karşı haksızlık, kendi nefsine karşı haksızlık ve öteki (insanlara) karşı haksızlık şeklinde üç anlamda kullanıldığınu görüyoruz; Buradan ilk ikisi için tek yanlı af ve mağfiret yolunun açık, ancak üçüncüsü için hakkını yediği kişiden “daha dünyadayken helallik dilemedi ve bunu sonraki davranışları ile de ispat etmedi ise” tek yanlı af ve mağfiret yolunun kapalı olduğunu görüyoruz. Yani tabiri caizse “Bana veya kendi nefsinize karşı işlediğiniz suçları affedebilirim, ama kul hakkı ile karşıma gelmişseniz sizi ben bile kurtaramam” denmek isteniyor.
Ayrıca konuyu irdelediğinizde insanlara önderlik etmenin ölçüsünün soy sop değil; adalet ve zulüm ölçütü olduğunu görüyoruz; “Bir zamanlar, Rabbi İbrahim’i bir takım olaylarla sınamış, kendini ispat edince ‘Ben seni insanlara önder yapacağım.’ demişti. ‘Soyumdan da önderler yap.’ deyince Allah, ‘Zalimler önder olamaz’ buyurmuştu.” (Bakara; 124).
Ayetin mesajı çok açık; Ey “Allah ile yürüyen”in (İsrail) torunları olduklarını iddia edenler! Keza Ey “Allah’a kulak veren”in (İsmail) torunları olduklarını iddia edenler! Ey “Sevgi ve merhametin babası”nı (İbrahim) ataları olarak kabul edenler! Allah İbrahim’i sizden iki bin yıl önce tıpkı bu yetim Muhammed (s.a.v) gibi doğruluk ve dürüstlük (el-emin) üzere buldu. Onun Allah’ın yani vicdanın ve merhametin evrensel sesi olabileceğini gördü. Buna lâyık olduğunu gösterdi. İbrahim soyumu da önder yap diye talepte bulununca ona, iyilik ve adalet yolundan ayrılanlar, zalimler önder olamaz dedi.
Bu nedenle yeryüzünde seçilmiş bir soy yoktur. Kim iyilik ve adaleti ayağa dikerse, kim vicdan merhametin sesi olursa, kim doğruluk, dürüstlük yolunda yürürse ancak onlar insanlığa öncülük etmeye lâyıktır. Soyunuzla övünmeyi bırakın.
Konuya devam edip aynı yöntemle ilerlediğimizde zu&lümedenlerden başkasına düşmanlık beslenemeyeceğini, dahası “savaşın” yegane sebebinin inkar, şirk veya başka dine mensup olma değil; baskı, zulüm ve zorbalık olduğunu okuyoruz; “Hiçbir fitne (zulüm ve zorbalık) kalmayıncaya ve din (adalet) Allah için sağlanıncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara; 193)
Bu ayette de “halka eziyet eden, insanları baskı ve zulüm altında inleten, bundan vazgeçmeye niyetli olmadığını da her defasında ispat eden zorbalara anladığı dilden cevap vermeniz gerekiyor. Barış için gerekirse savaşmaktan çekinmemelisiniz. Unutmayın, savaşın bir tek sebebi vardır; baskı, zulüm ve zorbalık. Bunun dışında kimseye durduk yere saldırmayın” mesajı var.
Görülüyor ki Kitabullah “zulüm” kavramına olağanüstü bir vurgu yapıyor. “Şirk en büyük zulümdür” demesinden de anlaşılacağı gibi, zulmü şirkten daha büyük bir suç ve günah olarak görür. Yeryüzün önderliğini (devlet, siyaset) ve savaşın yegane meşru sebebini buna bağlıyor ve nihayet ahirette affedilmeyecek yegane suç ve günahın da “zulüm” olduğunu söylüyor.
Tüm bu tespitleri alt alta topladığımızda görüyor ve anlıyoruz ki Allah, kendine karşı işlenen suçlar dahil tüm günahları layık gördüğüne (dilediğine) affedeceğini söylüyor, fakat kul hakkı yemeyi (zulmü), hakkı yenene sormadan affetmeyeceğini ısrarla hatırlatıyor. Kul hakkı yenince yani “ah” alınınca da kısaca anlatmaya çalıştığım bu kodlama üzerinden sayısız ilişkiler ağı içinde yaşam süren insan “ah” aldıkça “ah” doğurur.
Konferans ve söyleşilerimde sıklıkla yer verdiğim bu örnekleme aslında aynı zamanda anlatmaya çalıştığım sürecin de kodlarını fısıldıyor. Yani aldığımız her nefesin, dillendirdiğimiz her kelimenin, yediğimiz her hakkın, ağlattığımız her gözün, acıttığımız her kalbin hesabını zerre kadar şaşmaksın soruyor İlahi kodlama. “Hani nerde, görmek istiyorum!” diyenlere de Şems-i Tebrizi çağlar ötesinden cevap veriyor; “Sana affedilemeyecek kadar büyük hata yapan birine,akıl sınırlarının bittiği yerden başlayacak ceza vermek istiyorsan bütün samimiyetinle affet. Hissedilen her şeyi arşivleyen kader, kendisiyle en iyi biçimde ilgilenecektir.”
Bu yüzden diyor ya ârifler, “ne yaparsanız yapın tenha bir köşede ağlayan iki çift göze sebep olmayın, ömrünüze bulaşır temizleyemezsiniz“ diye. Ama "kul hakkı"nın öyle kafamıza vura vura öğretildiği gibi "sadece elle tutulup gözle görülen kavramlar"olmadığını; "güven,samimiyet,dostluk,kardeşlik,vefa,arkadaşlık" kavramlarının 'can kırık'larına dönüşmesinin de bu hukuka dahil olduğunu unutmamamız gerekiyor.
Bu yüzden yapmamız gereken şey adaletle, eşitlikle, hoşgörüyle, kutuplaştırmadan; dinini, dilini, rengini,ırkını sormadan; o an gereken her neyse, geçmişin veya geleceğin etkisinde kalmadan, bunu "mutlak doğru" olan iyiliğe bağlı kalarak, dünyevi ihtirasların gölgesinde değil, vicdanın ışığında yapmak zorunluluğumuz var. Çünkü insanın ilacı yine insan ve başkasının kalbinden başka evi yok hiçbirimizin.