´ÖZ´ÜNÜZ NE KADAR ´GÜR´SE O KADAR ´ÖZGÜR´SÜNÜZ!
Yazılı Makale

´ÖZ´ÜNÜZ NE KADAR ´GÜR´SE O KADAR ´ÖZGÜR´SÜNÜZ!

10 dk okuma

GE­CE OR­DU­LA­RI VE ZİH­NİMİ­ZİN İŞ­GA­Lİ

Bun­dan bin yıl ön­ce­ki bir dönem… De­vir Sel­çuk­lu dev­ri.

Dev­rin nam sal­mış veziri Ni­za­mül­mülk, za­ma­nın sul­ta­nı Me­lik­şah´ın hu­zu­run­da­dır. Müthiş bir gayret ve de­va­sâ bir ya­tı­rım­la; ner­dey­se bin­yı­lı inşa eden, İmam Ga­za­li´le­ri dahi bağ­rı­na alan ve Batı üni­ver­si­te­le­ri­ne de kay­nak­lık eden muazzam bir eği­tim ham­le­si baş­lat­mış olan Ni­za­mül­mülk hak­kın­da öne sü­rü­len id­di­a­lar idrak yeti­mi­dir:

“Ni­za­mül­mülk´ün eği­ti­me yap­tı­ğı bu devâsâ ya­tı­rım­la, İs­tan­bul´u fet­he­de­bi­li­riz!”

Ama Ni­za­mül­mülk´ün Sul­tan´a ver­di­ği cevap, bizi de sil­ke­le­yip ken­di­mi­ze ge­tir­me­ye ye­te­cek ni­te­lik­te­dir:

“Sul­ta­nım! Ben, ge­ce or­du­la­rı ye­tiş­ti­ri­yo­rum. İlim, fi­kir, zikir ve ruh or­du­la­rı. Mad­dî or­du­la­rı­nı­zın ula­şa­ma­ya­ca­ğı yer­le­re on­lar­la ula­şa­bi­lir­si­niz. İnanç­la­rı­mı­zı, ruh kök­le­ri­mi­zi her daim diri tu­ta­cak, biz yok ol­sak bile inanç­la­rı­mı­zın ya­şa­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak to­hum­la­rı eki­yo­rum.”

“Ge­ce or­du­la­rı…”

Üze­ri­ne cilt­ler ya­za­bi­le­ce­ği­niz bir ke­li­me as­lın­da.

Çünkü biz bu ge­ce or­du­la­rı­nı yi­tir­dik yi­ti­re­li sa­bi­te­le­ri­mi­zi, doğ­ru­la­rı­mı­zı, bizi biz yapan değer­le­ri­mi­zi kı­sa­ca­sı ken­di­mi­zi yi­tir­dik. Zira zih­ni­mi­zi kay­bet­tik; ze­mi­ni­mi­zi yi­tir­dik, zaman bizim eseri­miz değil, biz za­ma­nın esiri olduk.

Ba­tı­lı kav­ram ve ku­rum­lar­la ger­çek­leş­tir­di­ği­miz mo­dern­leş­me, se­kü­ler­leş­me yol­cu­lu­ğu, bizi biz­den, ruh kök­le­ri­miz­den uzak­laş­tır­dı, bizi bize ya­ban­cı­laş­tır­dı; da­ha­sı bizi bize düş­man etti ama ya­şa­dı­ğı­mız trav­ma­nın ve sav­rul­ma­nın asıl ne­den­le­ri­nin bu­ra­da gizli ol­du­ğu­nu bile gö­re­me­ye­cek kadar zih­nî bir felç­leş­me ya­şı­yo­ruz şim­di­ler­de ve in­san­lık ta­ri­hin­de ya­şan­ma­mış bir kö­le­leş­me bi­çi­mi bu.

Birazcık ge­ri­ye ya­sla­nın ve dün tar­tı­şıl­maz olarak kabul et­ti­ği­miz ama bugün ko­lay­lık­la red­det­ti­ği­miz değer­le­ri­mi­ze ba­kın, tab­lo­yu daha net olarak gö­re­bi­lir­si­niz;

Düne, on yıl veya yüz yıl ön­ce­si­ne kadar çok daha rahat gö­rün­sek de artık “insan” kav­ra­mı­nın “insanlık” kri­ter­le­rin­den ne kadar uzak­laş­tı­ğı­nın; ça­mur­dan ya­ra­tıl­mışın ne kadar ça­mur­laş­tı­ğı­nın, in­sa­nın ne kadar yalnız­laş­tı­ğı­nın, mut­suz ha­yat­la­rın en yüksek per­de­den hay­kı­rış­la­rı­nın ve top­lu­mun hemen her bir fer­di­ni esir alan “boşluk” kav­ra­mı­nın okun­ma­sı için kâhin ol­ma­ya gerek var mı sizce?

İçinde ya­şa­dı­ğı koca ka­la­ba­lı­ğa rağ­men yalnız­lı­ğın dip­siz ku­yu­su­na terk edil­me­di mi insan?

An­ne­nin ba­bay­la, ba­ba­nın oğul­la, an­ne­nin kı­zıy­la ko­nu­şa­ma­dı­ğı; her­ke­sin 120 m2´lik bir çatı al­tın­da dahi ken­di­ne ait bir dün­ya kur­du­ğu ve “an­la­şı­la­ma­mak­tan” şi­kâyet­çi olduğu bir tablo yok mu önü­müz­de?

Güzelim coğ­raf­ya­mız­da ak­ra­ba­dan öte ya­şa­nan kom­şu­luk iliş­ki­le­ri, ma­hal­le soh­bet­le­ri, bir vü­cu­dun aza­la­rıymış­ça­sı­na do­ruk­ta ya­şa­nan mu­hab­bet, ta­ri­hin toz­lu raf­la­rın­da ye­ri­ni alır­ken uğ­ra­dı­ğı­mız bu müthiş bi­linç kay­bı; tek mer­kez­den ser­vis edi­len ve ha­fı­za­la­rı­mı­zı top­ye­kûn yok eden bir kül­tür­süz­lük dal­ga­sı­nın işgal et­me­si ile de zir­ve­ye ulaş­ma­dı mı?

Sahip ol­du­ğu­muz in­sa­nî değer­ler ero­zyo­na uğ­ra­ma­ya yüz tut­muş, sı­nır­sız bir dün­ye­vi­leş­me tüm ben­li­ği­mi­zi esir al­mış; bi­rey­sel­lik, ben­cil­lik, çı­kar­cı­lık, çe­ke­me­mez­lik ve ta­ham­mül­süz­lük gibi olum­suz değer­ler iliş­ki­le­ri­miz­de en ön sı­ra­da­ki ye­ri­ni al­mak­ta ge­cik­me­miş; bütün bu be­şe­rî za­af­lar da top­lu­mu­muz­da mut­suz, umut­suz, olum­lu dü­şü­ne­me­yen ve pay­la­şa­ma­yan ki­şi­le­rin sa­yı­sı­nı ar­tı­ra­rak bugün he­de­fi­ne ulaş­mış du­rum­da değil mi?

Ba­kın te­le­viz­yon­la­rı­mı­za, ga­ze­te­le­ri­mi­ze, tüm medya araç­la­rı­mı­za.

Kül­tü­rü­mü­ze, aile ya­pı­mı­za, değer­le­ri­mi­ze, kut­sal­la­rı­mı­za ve top­lum­sal di­na­mik­le­ri­mi­zi yerle bir etmek adı­na sarf edi­len efo­run dı­şın­da başka ne gö­re­bi­li­yor­su­nuz? Bozuk bir Türk­çe, yarım cüm­le­ler, gü­neş gör­me­miş kü­für­ler, ko­ca­sı­nı aldatan ve bunu gu­rur­la an­la­tan ka­dın­lar, tüm kül­tü­rel değer­le­rin ayak­lar al­tı­na alın­dı­ğı ev­li­lik prog­ram­la­rı, ken­di­si gibi dü­şün­me­yen­le­ri yok et­me­ye odak­lan­mış zih­ni­yet­le­rin ya­ka­lan­dı­ğı ‘tek­fi­ri­yet’ has­ta­lı­ğı, ölü ya­rış­tı­ran bir zih­ni­yet; renge, dile, dine, ırka bürün­müş bir zulüm tab­lo­su.

‘İle­ti­şim’ ça­ğı­nın (!) ba­ro­met­re­si olarak ad­de­di­len sos­yal med­ya­ya ba­kın; haklı olma te­la­şı için­de “ayet­le­ri” bile nes­he­de­cek kadar gözü ka­rar­mış; Al­lah´ın affet­me ih­ti­ma­li son­suz olan kul­la­rı­nın cel­la­dı kesilen ve O´nun “Rah­man” sı­fa­tı­na ortak ola­bil­mek(!) adına ken­di çı­kar­la­rı­na ve “ego put­la­rı­na” tapma te­la­şın­da mil­yon­lar­ca insan var.

Yani amacı amaç­sız­lık olan koca bir güruh var önü­müz­de…

Evet, modern kent­sel ya­şam­la bir­lik­te apart­man ha­ya­tı­nın ar­tı­şı, tek­no­lo­jik alet­le­rin et­ki­si, post-mo­dern an­la­yı­şın ge­liş­ti­re­rek bi­rey­sel ve top­lum­sal ya­şa­mın mer­ke­zi­ne yer­leş­tir­di­ği sanal âle­min et­ki­si ile oluşan yeni ya­şam tarzı; geç­miş­ten, ge­le­nek­ten, dini mo­tif­ler­den ge­len değer­le­ri öte­le­yip top­lum­sal ha­ya­tın dı­şı­na itti ma­a­le­sef.

Yaklaşık iki buçuk asır­dır, dindar ke­sim­le­rin; güç ve tek­no­lo­ji üze­rin­de yük­se­len Av­ru­pa ve on­la­rın ortaya koy­du­ğu mo­dern değer­ler(!) kar­şı­sın­da ye­nil­gi psi­ko­lo­ji­si ile oluşan nis­bet­leş­me duy­gu­su ve ye­ter­siz­lik komp­lek­si de buna ek­le­nin­ce değer­le­rin öte­len­me­si ve yi­ti­ril­me­si hız­lan­dı.

Baş dön­dü­rü­cü hızla mey­da­na ge­len bu et­ki­le­şim biz­ler için ih­ti­yaç­tan zi­ya­de bir özen­ti hali­ni aldı. Bu sa­ye­de de en çok tv prog­ra­mı iz­le­yen, te­le­fon kul­la­nan, in­ter­net ba­şın­da sa­bah­la­yan top­lum­lar­dan biri ha­li­ne gel­dik ru­tin ya­şan­tı­la­rı­mız için­de ve kül­tür em­per­ya­liz­mi­nin il­mi­ği­ni ken­di el­le­ri­miz­le boy­nu­mu­za ge­çir­dik.

Yani; di­li­ne, di­ni­ne, ır­kı­na, ren­gi­ne, cin­si­ye­ti­ne bak­ma­dan; bizi biz yapan, in­sa­na insan ola­rak, Al­lah´ın ha­li­fe­si ola­rak bakan, ha­ki­kat­ten süt eme­rek ye­şert­ti­ği­miz, in­sa­nı ya­şat­ma­yı görev bilen gönül coğ­raf­ya­la­rı­mız istila al­tın­da iki buçuk asır­dır.

İnsanı; in­sa­nın yur­du, umu­du ve ufku yapan bu gönül coğ­raf­ya­sı­nın di­ri­lti­ci ada­la­rı­nı, li­man­la­rı­nı, sı­ğı­nak­la­rı­nı oluş­tu­ran aile kav­ra­mı­mız ya­vaş ya­vaş an­la­mı­nı yi­ti­ri­yor. Te­le­viz­yon­lar, ha­ber site­le­ri, ga­ze­te­le­ri­miz ci­na­yet, hız­sız­lık, te­ca­vüz, şid­det ha­ber­le­rin­den geçil­mi­yor...

Kı­sa­ca­sı adım adım ölü­yor; top­lum ola­rak ür­per­ti­ci, her şe­yi­mi­zi te­fessüh et­ti­ren, bin küsûr yıl­lık çi­ley­le inşa et­ti­ği­miz an­lam ha­ri­ta­la­rı­mı­zı, değer­le­ri­mi­zi yerle bir eden ür­per­ti­ci bir se­kü­ler­leş­me bi­çi­mi ya­şı­yo­ruz.

Kaygan ze­min­ler­de pa­ti­naj yap­tı­ğı­mız, zih­nî felç­leş­me ya­şa­dı­ğı­mız, bunun kö­le­leş­me bi­çi­mi ol­du­ğu­nu gö­re­me­di­ği­miz için sorun­la­rı­mı­zın ne­den­le­ri­ni, kö­ken­le­ri­ni, ne­re­den kay­nak­lan­dı­ğı­nı da bu sorun­la­rı­mı­zın üs­te­sin­den nasıl ge­le­bi­le­ce­ği­mi­zi de bi­le­mi­yo­ruz ve ger­çek­le­ri ört­bas ede­rek at­tı­ğı­mız her adım, bizi bir kez daha yeni ve ama daha büyük çık­maz so­kak­la­rın eşi­ği­ne fır­la­tı­yor.

Tek bir uy­gar­lı­ğın zih­nen bü­tün dün­ya­ya hâkim ol­du­ğu; bütün me­de­ni­yet­le­rin zi­hin­le­ri­ni, var­oluş ze­min­le­ri­ni ve za­man­la­rı­nı yok et­ti­ği, bütün din­le­rin, bütün me­de­ni­yet­le­rin ço­cuk­la­rı­nı kör­leş­me­nin eşi­ği­ne fır­lat­tı­ğı bir “ağ”da sü­rük­le­ni­yo­ruz sa­de­ce... Böy­le­lik­le an­lam­sız­la­şan hayat, gücü ko­ru­ma güdü­sü, or­man ka­nun­la­rı­nın ulus­la­ra­ra­sı iliş­ki­le­re dam­ga­sı­nı vur­ma­sı, dün­ya­yı yeni ça­tış­ma­la­rın, sa­vaş­la­rın ve felâ­ket­le­rin eşi­ği­ne sü­rük­lü­yor...

Tüm bun­la­rı kim yaptı?

Aynı ça­ğın göğ­sün­den süt em­di­ği­miz dün­ya­da, an iti­ba­riy­le bütün in­san­lı­ğın kul­lan­dı­ğı temel kav­ram­lar ve ku­rum­lar mo­dern(!) Ba­tı­lı­la­ra ait…

Peki, Ba­tı­lı­lar ne yap­tı­lar da kur­duk­la­rı sis­te­mi, bütün dün­ya­ya hâkim kıl­dı­lar?

Gücü ele ge­çir­di­ler...

Bil­gi­yi güç ola­rak ko­num­lan­dır­dı­lar ve ta­bia­ta, dış dün­ya­ya hâkim ol­du­lar... Güç üre­ten bi­lim, tek­no­lo­ji gibi araç­la­ra sahip ol­du­lar...

Akla ha­ya­le gel­me­ye­cek büyük pa­ra­lar har­ca­ya­rak kitle ile­ti­şim araç­la­rı sa­ye­sin­de bütün kı­ta­la­ra, bütün ok­ya­nus­la­ra hâkim ol­du­lar...

Adına mo­der­nizm koy­duk­la­rı bir mas­key­le bir­lik­te ge­liş­tir­dik­le­ri sistem için­de ya­ra­tı­cı fik­ri­ni, ha­ki­kat fik­ri­ni yok edip insanı tan­rı­laş­tır­dı­lar.

Yani as­lın­da bugün gel­di­ği­miz ko­nu­mun ana ne­de­ni; in­sa­nın tan­rı­laş­tı­rıl­ma­sı, vic­dan ve ha­ki­kat fik­ri­nin yi­ti­ril­me­si, gücün, güç üre­ten araç­la­rın kut­san­ma­sı, put­laş­tı­rıl­ma­sı; araç­la­rın amaç­la­rı yut­ma­sı, in­sa­nın araç­la­rın kö­le­si ol­ma­sı ve dün­ya­da or­man ka­nun­la­rı­nın hâkim ol­ma­sı­dır.

Ça­ğı­mız­da insan araç­la­rın kö­le­si­ne dön­dü­ğü için de ya­şa­ma dair amaç­la­rı­nı yi­tir­di; gel­me­nin git­me­nin ilk adı­mı ol­du­ğu­nu unut­tu, ha­tır­la­ma ve öz­gür­leş­me me­le­ke­le­ri­ni kay­bet­ti. O yüzden ta­rih­te ilk defa ça­ğı­mız­da insan araç­la­rı kul­la­na­ca­ğı­na, araç­lar insanı kul­la­nır hale geldi.

Evet, ça­ğı­mız­da insan araç­la­rın kö­le­si.

Tek­no­lo­ji adı al­tın­da üre­ti­len “şık” ma­ki­ne­ler insanı ayar­ta­rak ken­di­si­ne esir etti. Ha­ki­kat bu­har­laş­tı­rıl­dı­ğı, kav­ram­la­rın si­nir­le­ri­nin alın­dı­ğı ve kut­sal­la­rın haz­za, hıza ve güce yönel­di­ği bir çağ­da da insan denen kut­sal, büyük bir an­lam boş­lu­ğu­nun eşi­ği­ne sü­rük­len­di. Bunun ka­çı­nıl­maz so­nu­cu olarak da öz­gür­lü­ğü­nü yi­tir­di.

Bu çü­rü­me ve sü­rük­len­me­den en fazla et­ki­le­nen­ler de genç ku­şak­lar oldu. İd­di­a­la­rı, ideal­le­ri, ha­yal­le­ri ol­ma­yan; hız, haz ve ayar­tı­nın kö­le­si­ne dönüştürülen genç ku­şak­lar çık­tı ortaya.

Bakın için­de ya­şa­dı­ğı­mız top­lu­ma…

Her şey öyle bir hale geldi ki artık aile­ler, ço­cuk­la­rı­nı ko­ru­ya­maz hal­de­ler. Hemen hemen hiç­bir anne-ba­ba veya ebe­veyn, ço­cuk­la­rı­nı di­ji­tal med­ya­da kan­ser hı­zıy­la ya­yı­lan çö­zü­cü, sığ, banal post mo­dern, ni­hi­list kül­tü­rün yı­kı­cı et­ki­le­rin­den nasıl ko­ru­ya­bi­le­cek­le­ri­ni bile bil­mi­yor!

Bu bi­lin­mez­lik için­de de bir yan­dan aile ku­ru­mu ça­tır­dı­yor; ruh­suz ve kök­süz ya­pı­laş­ma bi­çim­le­ri ne­de­niyle ma­hal­le kav­ra­mı ve ol­gu­su can çe­ki­yor, kom­şu­luk iliş­ki­le­ri yerle bir olu­yor...

Öte yan­dan, il­gi­siz ve sev­gi­siz kalan genç ku­şak­lar, di­ji­tal dün­ya­nın onto­lo­jik şid­det yüklü dün­ya­sı­na ka­çı­yor­lar; ça­re­yi di­ji­tal dün­ya­da kay­bol­mak­ta bu­lu­yor­lar... Aile il­gi­si ve sev­gi­sin­den yok­sun, ruh kök­le­ri­ni, ideal­le­ri­ni, ha­yal­le­ri­ni yi­tir­dik­le­ri için de baş­ka­la­rı­nın id­di­a­la­rı­nın, ideal­le­ri­nin ve ha­yal­le­ri­nin kö­le­si­ne dö­nü­şü­yor ve gö­zü­mü­zün içine baka baka yok olu­yor­lar...

Eği­tim sis­te­mi­mi­ze ba­kı­yor­su­nuz; ıs­rar­la an­dı­ğım gibi po­zi­ti­vist, se­kü­ler ve ez­ber­ci me­ka­niz­ma ço­cuk­la­rı­mı­zı zih­nen sö­mür­ge­leş­ti­ri­yor, bizim me­de­ni­yet di­na­mik­le­ri­mi­ze ve ideal­le­ri­mi­ze ya­ban­cı­laş­tı­rı­yor.

Peki, bunca ür­kü­tü­cü sorun kar­şı­sın­da çözüm ne?

Na­ci­za­ne ka­na­a­tim özü­mü­ze dön­mek. Bizi biz yapan değer­le­rin in­şa­sı­na top­ye­kûn bir se­fer­ber­lik için­de bir an evvel, sa­ni­ye dahi kay­bet­mek­si­zin baş­la­mak.

Zira ha­ki­ka­tin hayat bul­du­ğu insan zih­ni­ne, ha­ki­ka­tin hayat ol­du­ğu in­san­ca ya­şa­ma ze­mi­ni­ne ve ha­ki­ka­tin her­ke­se, her şe­ye, bütün var­lık­la­ra hayat sun­du­ğu za­ma­na ye­ni­den ka­vu­şa­bi­lir­sek; işte o zaman ye­ni­den top­ar­la­na­bi­lir, ayağa kal­ka­bi­lir ve in­san­lı­ğa adalet, hak­ka­ni­yet ve sulh armağan ede­cek ha­ki­kat me­de­ni­ye­ti yol­cu­lu­ğu­na ye­ni­den baş­la­ya­bi­li­riz...

Bu­nun da ilk adı­mı­nı eği­tim ku­rum­la­rın­dan baş­lat­ma­mız ge­re­ki­yor. Çünkü sa­yı­la­rı mil­yon­la­rı bulan genç ku­şa­ğı­mı­zı kay­be­der­sek inanın ge­le­ce­ği kay­be­de­riz. Başta eği­tim ku­rum­la­rı­mız ol­mak üzere, med­ya­yı, kül­tür ve sanat ha­ya­tı­nı kendi me­de­ni­yet ideal­le­ri­miz ve id­di­a­la­rı­mız çer­çe­ve­sin­de sil baş­tan inşa etmek zo­run­da­yız.

Bir an evvel okul ön­ce­sin­den baş­la­ya­rak eği­tim ku­rum­la­rın­da to­hum­la­rı­nı eke­ce­ği­miz bir bi­linç­le; bu dün­ya­da ya­şa­ya­cak ama bu dün­ya­yı ya­şa­ma­ya­cak, in­san­lı­ğın yükü­nü omuz­la­rın­da taşıma bi­lin­ciy­le nefes alıp ve­re­cek, per­ge­lin sabit aya­ğı­nı bizim muazzam manevi bi­ri­ki­mi­mi­ze ba­sa­cak, per­ge­lin hareketli aya­ğıy­la bütün dün­ya­ya, bütün me­de­ni­yet­le­re ve düşün­ce ge­le­nek­le­ri­ne açı­la­cak, çağ aşa­cak, önü­mü­zü aça­cak öncü ku­şak­lar ye­tiş­ti­re­cek köklü, güçlü bir eği­tim sis­te­mi kur­mak zo­run­da­yız.

Bu ruhun di­ril­me­si, top­ar­lan­ma­sı, ayağa kal­ka­bil­me­si ve ye­ni­den özü­mü­ze dönüp öz­gür­leş­e­bil­me­miz için; dün­ya­nın sorun­la­rı­nı iyi oku­ya­bil­me­miz, yanlış­la­rı­mı­zı gö­re­bil­me­miz; ken­di­mi­zi kı­ya­sı­ya eleş­ti­re­bil­me­miz, sa­hi­ci, sa­mi­mi, zihin ve ufuk a­çı­cı eleş­ti­ri­le­ri bir sal­dı­rı değil bir lütuf olarak gö­re­bil­me­miz, za­af­la­rı­mı­zı değil er­dem­le­ri­mi­zi bü­yüt­me­miz, dün­yay­la ve ken­di­miz­le yüz­le­şe­bi­le­cek bil­ge­li­ğe ve derin­li­ğe eri­şe­bil­me­miz ge­re­ki­yor.

Çünkü hakikat hayatla ru­hu­na ka­vu­şur. Biz de ait ol­du­ğu­muz manevi mi­ra­sın ışı­ğın­da ha­ki­kat­le­ri­miz ha­ya­tı­mı­za nüfuz ettiği an özü­mü­ze ka­vu­şa­ca­ğız. Yeter ki ken­di­miz­le ve dün­yay­la yüz­leş­me­si­ni bi­le­lim. Yeter ki ken­di­mi­zi, za­af­la­rı­mı­zı, sorun­la­rı­mı­zı, im­kân­la­rı­mı­zı ve dün­ya­nın, me­de­ni­yet coğ­raf­ya­mı­zın ve ül­ke­mi­zin ya­şa­dı­ğı temel var­oluş­sal sorun­la­rı, im­kân­la­rı en­le­me­si­ne ve boy­la­ma­sı­na bütün yön­le­riy­le ve bo­yut­la­rıy­la mer­cek al­tı­na alma ça­ba­sı gös­te­re­lim. Yeter ki ken­di­mi­ze gü­ve­ne­lim ve yanlış­la­rı­mız­la yüz­leş­mek­ten çe­kin­me­ye­lim.

Unut­ma­ya­lım ki,

Mad­dî or­du­la­rı­nız ne kadar güçlü olur­sa olsun, ge­ce or­du­la­rı­nız, manevî or­du­la­rı­nız, ilim, fi­kir, zikir, sanat ve ah­lâk or­du­la­rı­nız yok­sa çü­rü­mek­ten ve yok ol­mak­tan kur­tu­la­maz­sı­nız. Baş­ka­la­rı­nın gök kub­be­si al­tın­da ya­şı­yor­sa­nız çir­ki­ni imha et­me­ye ça­lı­şa­bi­lir­si­niz ama gü­ze­li ihya etmek is­ti­yor­sa­nız ya­pa­ca­ğı­nız ilk iş kendi gök kub­e­ni­zi inşa et­mek­tir.