ÖLSEK YÜZÜMÜZ YOK
Yazılı Makale

ÖLSEK YÜZÜMÜZ YOK

10 dk okuma

Ki­mi­nin adını “tek­no­lo­ji çağı” koy­du­ğu ve benim gibi gaz lam­ba­sın­dan bil­gi­sa­yar çağına, oradan da bu çağa ışık hı­zıy­la geçen­le­rin, “benim bu kirli çağda ne işim var?” diye zihin­le­ri­ni pat­lat­tı­ğı bu çağ; tam an­la­mıy­la “ilgi ti­ca­re­ti” üze­ri­ne kurulu artık ve bu ti­ca­ret­te ga­rip­tir ki herkes ‘ken­di­si­ne’ pa­zar­la­nı­yor.

Zira herkes, kendini “gö­rü­nür” kıl­mak için ih­ti­ras­la vit­ri­ne çık­mak is­ti­yor.

Çünkü bil­gi­nin gü­cü­nü eline geçiren muk­te­dir­ler, özel­lik­le de eli­miz­de­ki ekran­lar ma­ri­fe­tiy­le ve adeta şey­ta­na rah­met oku­tan kur­gu­lar­la; biz­le­ri bu­lun­du­ğu­muz her or­ta­mın ışığı ol­du­ğu­mu­za inan­dır­ma­ya ça­lı­şı­yor ve yazık ki ba­şa­rı­yor­lar da.

Bu yüzden olsa gerek ki başta kendi za­val­lı nef­sim ol­mak üzere birçok­la­rı­nın kendini ispat ve be­ğen­dir­me te­la­şıy­la içine düş­tü­ğü bu ezik­lik gir­da­bın­da; her bi­ri­miz, kendini “ışık kay­na­ğı” san­ma­ya baş­la­dı­ğı gibi, ken­di­si­ni “ışı­ğın ta ken­di­si” sanan­lar da bir idrak yol­la­rı en­fek­si­yo­nu ile hızla artı­yor.

Bakın hâlimize!

Bil­gi­nin dip­lo­ma müh­rün­den kur­tul­ma­sı ile bugün hemen herkes; ken­di­si­ni her­kes­ten fark­lı, her­kes­ten başka, her­kes­ten akıl­lı, her­kes­ten dolu, her­kes­ten haklı, her­kes­ten iler­de, her­kes­ten doğru zan­ne­di­yor.

Yüz­yıl­lar boyunca insan­lık ta­ri­hi­ne hük­met­miş ecda­dın ha­ki­ka­ti sa­de­ce bir tane idi, to­run­la­rı­nın ise bugün artık sa­de­ce ego­la­rı­nı to­kuş­tur­du­ğu “kişi sa­yı­sın­ca” ha­ki­ka­ti var.

Onlar kay­bet­tik­le­ri­ni ha­tır­la­dık­ça el­le­rin­de­ki­ne daha bir sıkı sa­rı­lır­dı, bizim kay­bet­mek gibi bir kor­ku­muz dahi kal­ma­dı.

Çünkü ruh­la­rı­mı­zın kapı ve pen­ce­re­le­ri ardına kadar açık ve bu sayede de açık bı­ra­kıl­mış her ara­lık­tan, en­for­mas­yon sa­ğa­na­ğı ile bize ait ol­ma­yan yığın­la “ya­ban­cı madde” gi­ri­yor.

Sizi bil­mi­yo­rum ama benim zihin tor­bam­da; bugün karşısında ol­du­ğu­muz şeyin yarın ya­nın­da, bugün ya­kı­nın­da ol­du­ğu­muz şeyin bir son­ra­ki gün uza­ğın­da ola­bil­me­mi­zin de bu kadar ze­min­siz ve ta­rifsiz ola­bil­me­mi­zin de başka bir se­be­bi yok.

Maruz kal­dı­ğı­mız algı ope­ras­yon­la­rı ve top­lum mü­hen­dis­lik­le­ri ile ken­di­miz­den, fi­kir­le­ri­miz­den, ka­naat ve yar­gı­la­rı­mız­dan o kadar emi­niz ki, bırakın bu acıklı man­za­ra­yı veya bu idrak kö­rel­me­si­nin sebep ol­du­ğu zih­ni­yet uyuş­ma­sı­nı görmeyi; İlahi kelamın “umut kesen” olarak tarif ettiği İblis’in zafer san­ca­ğı­nı dik­ti­ği gönül­le­ri­miz, sa­de­ce “umut­suz­luk ve bez­gin­lik” ko­ku­yor.

Umutsuzluk kokuyoruz evet.

Zira sanal alem­deki bütün du­yar­lı insan­lık at­rak­si­yon­la­rı, his­si­yat ve has­sa­si­yet bir­li­ği­mi­zi yok ede­rek, gerçek ya­şa­mın somut ih­ti­yaç­la­rın­dan rol çalıyor.

Çünkü ka­fa­mı­zı te­le­fon­la­ra, bil­gi­sa­yar­la­ra, te­le­viz­yon­la­ra göm­müş du­rum­da de­be­le­ni­yo­ruz ve bu uyuş­ma hâli, bizi gerçek ya­şa­mı­mız­da her an var olan ve sürekli bir de­ği­şim içinde olan yaşam denen ilahi mu­ci­ze­ye tu­tun­mak­tan alı­ko­yu­yor.

Yazık ki gönüllü bir kör­leş­me içinde ba­şı­mı­zı ki­lit­len­di­ği­miz ekran­lar­dan kal­dı­rıp bak­mı­yo­ruz ama mevsimler gelip ge­çi­yor; ağaçlar ye­şe­rip açıyor, başaklar dolup bo­şa­lı­yor; tüm kâinat her sa­ni­ye sayı­la­maz gü­zel­lik­ler­le ku­lak­la­rı­mı­za ha­ki­ka­ti fı­sıl­dı­yor ve işin en acı ta­ra­fı da gerçek ya­şam­la­rı­mı­za ait dağ gibi biriken prob­lem­le­ri­miz, her­han­gi bir ça­re­nin ucun­dan tu­ta­bi­len gerçek insan­la­rı bek­li­yor.

Dü­şün­me­den, üret­me­den, çare ara­ma­dan, ger­çek­ler­le yüz­leş­me­den ya­şa­dı­ğı­mız için de ömür­le­ri­mi­zi şi­kâ­yet ede­rek umut­suz­luk içinde ge­çir­me­ye mah­kûm hâle ge­li­yo­ruz.

Bakın yaşamlarımıza!

Geçim­le­ri­miz ko­lay­laş­tık­ça ge­çim­siz­lik­le­ri­miz ar­tı­yor. Çünkü ma­ne­vi yük­sel­me değil “mad­di kal­kın­ma­yı” ön­ce­li­yo­ruz. Bırakın artık bir ma­hal­le­yi veya apar­tı­ma­nı; aynı evin içinde ya­şa­yan anne, baba ve ço­cuk­la­rın dahi ai­di­yet bağ­la­rı kop­muş veya ço­ğun­luk­la za­yıf­la­mış du­rum­da.

Ulaşım kolay ve hızlı hâle gel­dik­çe, kalp­le­ri­miz ara­sın­da­ki me­sa­fe artı­yor. İle­ti­şim ola­nak­la­rı art­tık­ça hep ko­nuş­tu­ğu­muz için di­li­miz ku­lak­la­rı­mı­zı sa­ğır­laş­tı­rı­yor. Bir­bi­ri­mi­zi an­la­ma­nın di­li­ni hızla unuttuğumuz için fark­lı bir ses, hatta haklı bir iti­ra­za dahi ta­ham­mü­lü­müz kal­mı­yor.

Üstelik bu kadarla da sı­nır­lı değil!

Çev­re­ye karşı du­yar­lı­lı­ğı­mı­zı gös­ter­mek için, kul­lan­dık­la­rı faz­la­dan enerji se­be­biy­le çev­re­yi birinci de­re­ce­den tah­rip eden tek­no­lo­jik araç­la­rı kul­la­nı­yo­ruz. İs­ra­fa karşı bilinç oluş­tur­mak için yap­tı­ğı­mız şey­ler­le bile is­ra­fa yol açı­yo­ruz. Eğitim adına sözüm ona ge­le­cek adına kur­gu­la­dı­ğı­mız plan­lar­la çocuk­la­rı­mı­zı test çözen ama ha­ya­tın re­a­li­te­sin­den zerre kadar haberi ol­ma­yan birer ro­bo­ta dönüştürdük.

Günün ge­tir­dik­le­rin­den ha­ber­dar olmak için gös­ter­di­ği­miz oran­tı­sız çaba ve ba­şı­mız­dan aşa­ğı yağan yedi yirmi dört en­for­mas­yon sa­ğa­na­ğı; bizi gi­de­rek kadim de­ğer­le­ri­mi­zi idrak et­me­ye, onları ya­şa­ma­ya, hâl di­li­miz­le başka yü­rek­le­re ta­şı­ma­ya vakit ayı­ra­maz hâle ge­tir­di.

He­pi­mi­zin omuz ver­di­ği, inan­dı­ğı­nı iddia et­ti­ği bir davası var belki ama o dava ne olur­sa olsun hiç­bi­ri­mi­zi içine düş­tü­ğü­müz aynı­laş­ma­nın dı­şı­na çı­kar­mı­yor. Çünkü yanlış is­ti­ka­me­te gidip bir­bi­ri­mi­zi doğru yola ça­ğır­dı­ğı­mı­zı sa­nı­yo­ruz.

Lafın kı­sa­sı; bu çağ, sır­tı­nı ka­ran­lı­ğa da­ya­yıp dost­lu­ğun be­de­li­ni öde­mek­ten ka­çı­nan­la­rın; insan öl­dür­me yarı­şı içinde olan­la­rın insan­lık dersi ver­di­ği; ka­ra­kı­şı don­du­ru­cu so­ğuk­lar­da so­kak­lar­da ge­çir­mek zorunda olan­la­rın der­di­ni, sa­ray yav­ru­su ev­le­rin­de­ki sıcak oda­lar­da “di­ji­tal do­ku­nuş­lar” va­sı­ta­sıy­la sözüm ona paylaşmaya ça­lış­tı­ğı; üze­ri­ne bom­ba­lar yağdırılan ça­re­siz çocuk­la­rın kişi başına düşen utan­cı­nı, azı­cık hafifletebilmek için zalimleri yine “dijital ortamda” sözüm ona sözleriyle ya­ra­la­dı­ğı ve en ni­ha­ye­tin­de kendi ge­mi­si­ni kur­tar­mak için limanı ateşe ver­mek­ten zerrece ürk­me­yen­le­rin, cel­la­dı­na âşık olmakla ye­tin­me­yip onun­la iş tutan­la­rın, men­fa­at­le­ri din­le­ri hâline gel­miş­le­rin çağı.

Hâl bu olunca da bu sancılarla kıv­ra­nan­la­rın ça­ba­sı, ham­le­si, fe­da­kâr­lı­ğı sı­fır­la çar­pı­lı­yor ki sırf bu yüzden bü­yü­ye­mi­yor, art­mı­yor, ge­niş­le­mi­yor, de­rin­le­şe­mi­yor, zen­gin­le­şe­mi­yo­ruz.

Çünkü üç yüz yılı aşkın bir sü­re­dir ör­güt­lü kö­tü­lü­ğün ta­hak­kü­mün­de olan bir coğ­raf­ya­nın ev­lat­la­rı olarak kâ­ğı­da simit çizip martı do­yur­du­ğu­mu­zu sa­nı­yo­ruz. Bu yüzden de olay­la­rın sey­ri­ni de­ğiş­tir­me­ye, insan­lı­ğı­mı­zı pe­kiş­tir­me­ye ne sö­zü­müz ne de gü­cü­müz ye­ti­yor artık.

Yani arif­le­rin de­yi­miy­le ölsek yü­zü­müz yok, yaşasak sab­rı­mız!

Sizi bil­mi­yo­rum ama dün­ya ha­ya­tı­nın “geçici bir oyun ve eğ­len­ce­den başka bir şey ol­ma­dı­ğı­nı” ıs­rar­la ben­li­ği­mi­ze fı­sıl­da­yan ilahi hi­ta­ba rağ­men yaşı yet­mi­şe da­yan­mış olan­la­rın “yaş­lan­ma­yı ge­cik­ti­ri­ci ça­re­ler” pe­şin­de ko­şa­rak ge­le­cek plan­la­rı ya­pa­bil­di­ği bu ih­ti­ra­sın gir­da­bın­da bo­ğu­lan­la­rı ben an­la­ya­mı­yo­rum.

Olası bir ak­sak­lı­ğı veya be­şe­rî bir ku­su­ru görüp; onu, mu­ha­tap aldığı ki­şi­nin tek ger­çe­ği imiş gibi ıs­rar­la anons eden­le­ri ben kav­ra­ya­mı­yo­rum.

Dav­ra­nış­la­rı sert, ko­nuş­ma­la­rı kı­rı­cı, ta­vır­la­rı ren­ci­de edici olan­la­rın dil­le­rin­den dü­şür­me­dik­le­ri mer­ha­met, sevgi ve ada­let söz­cük­le­ri­ni inan­dı­rı­cı ve sa­mi­mi bu­la­mı­yo­rum.

Konforlu bir ha­ya­ta ulaş­mak adına gece gün­düz ça­lı­şan ama buna rağ­men kendi içinden çıkıp kendine bak­mak için bir on dakika vakit ayı­ra­ma­yan insan­la­rın, ge­ce­le­ri sa­at­ler­ce ipe sapa gel­mez di­zi­ler­de baş­ka­la­rı­nın ha­ya­tı­nı iz­le­me­si; elin­deki ekran­lar­la gerçek ya­şa­mın so­run­la­rı­na katkı yap­tı­ğı­nı san­ma­sı ve ortaya konan kla­vye sa­vaş­la­rı; sözüm ona akla en çok ya­tı­rım ya­pı­lan bir çağda bana akıl tu­tul­ma­sı olarak geli­yor.

Bu yüzden olsa gerek; top­lum­sal ya­pı­mız­la nasıl oy­nan­dı­ğı­nı, ruh kök­le­ri­mi­zin nasıl tah­rip edil­di­ği­ni ıs­rar­la ve yıl­ma­dan iş­le­me­ye ça­lı­şı­yor; bunun­la bir­lik­te cılız ça­ğrı­la­rı­mı bu kadim coğ­raf­ya­nın aslını hiç unut­ma­yan, ruh kök­le­ri­ne sıkı sıkı bağlı, hep bir güç­len­me gay­re­ti içinde olan ve de­rin bi­lin­ci­ni işaret eden halk ir­fa­nıyla bes­li­yo­rum.

Çünkü; mer­ha­met­siz bü­yü­me­nin ağaç­la­rı, ye­şil alan­la­rı ve se­rin boş­luk­la­rı birer ikişer yut­tu­ğu; aynı ol­ma­ma­nın “ayrı olmak” olarak yo­rum­lan­dı­ğı, en haksız kim­se­le­rin bile ken­di­ne göre haklı ge­rek­çe­ler su­na­bil­di­ği; nice alçak iş­le­re “yüksek ideal” kı­lı­fı­nın giy­di­ri­le­bil­di­ği; kutsal­la­rın ne­re­dey­se her kişi ve top­lu­ğun zevk ve fik­ri­ne göre şe­kil­len­di­ril­di­ği; insan denen var­lı­ğın kendi için­de­ki ilahi te­ra­zi­yi dahi nefsine yont­tu­ğu bu sisli ik­lim­de; bu top­lu­ğun diri kal­ma­sı ve ge­le­ce­ğe hitap ede­bil­me­si için bu halk irfanı diri kal­mak, diri tu­tul­mak zorunda.

Fark ve dert etmeliyiz ki artık bu çağ hak ile bâtıl arasındaki amansız mücadelede namaz ve orucun neyi bozduğunu sorgulamanın çağı değil; yalanın, gıybetin, iftiranın, fesadın, hasedin, kindarlığın, bozgunculuğun, gammazlığın, madrabazlığın, laf taşımanın, ona buna çakmanın, şunu bunu yargılamanın, ötekine berikine kötü sıfatlar takmanın insanlığımızı ne kadar bozduğunu sorgulamanın ve bu sorguyu yüreğine yük etmenin çağı.

Ruh kök­le­ri­mi­zin fı­sıl­da­dı­ğı me­su­li­yet duy­gu­su­nu rafa kal­dı­rıp “uydum dün­ya­ya” desek de far­kın­da­yız ki; iyi ile kö­tü­nün, zalim ile maz­lu­mun, suçlu ile suç­su­zun bir­bi­ri­ne ka­rış­tı­ğı ve geçmişi ka­ran­lık, sa­bı­ka def­te­ri ka­ba­rık top­lum mü­hen­dis­le­ri ta­ra­fın­dan sis­tem­li olarak bu­dan­dı­ğı­mız şu paslı zaman di­li­min­de kar­deş­lik ah­lâ­kı­mız, dost­luk hu­ku­ku­muz, itimat duy­gu­muz emsali görül­me­miş bir hızla kay­bo­lu­yor.

Belki de bu yüzden “insan” denen en büyük kutsalı, kıb­lem bi­le­rek hemen her sa­tı­rım­da her ne olur­sa olsun iyi olmak, iyilikte kal­mak zorunda ol­du­ğu­mu­zu; iyi­le­rin, iyilik­le­rin, iyiki­le­rin sa­yı­sı­nı bıkıp usan­ma­dan art­tır­mak borcunda ol­du­ğu­mu­zu; kö­tü­lü­ğün haince kış­kırt­ma­la­rı­na rağ­men iyilikte ısrar etmek, iyi­li­ğe sımsıkı sa­rıl­ma­yı yü­re­ği­mi­ze yük et­me­miz ge­rek­ti­ği­ni; iyi­li­ğe kö­tü­lük bu­laş­ma­sı­na mâni olmak zo­run­da ol­du­ğu­mu­zu ıs­rar­la hay­kı­rı­yo­rum.

Zira kadim öğre­ti­le­rin göğ­sün­den em­di­ğim hik­me­tin ışığıyla his­se­di­yo­rum ki, son­ra­dan türe­ye­ni iç­ten­lik­le be­nim­se­ye­nin, cid­di­ye­ti kun­dak­la­nı­yor; kadim olan­la bağı yavaş yavaş ko­pu­yor; ha­ki­kat­le ir­ti­ba­tı ke­si­li­yor ve bu sayede doy­mak bil­mez bir iş­tah­la ke­mir­di­ği­miz her şey kı­ya­sı­ya bizi ke­mi­ri­yor. Karanlıklarımız bu yüzden aydınlanmıyor.

Anlıyorum ki hakikat sadece bir tanedir ve her devre göre değişen hakikat yoktur.

En önemlisi de biliyorum ki cesaret ile esaret ve külfet ile nimet arasındaki tek harflik farklar hem insanın hem de toplumun kaderini tayin eder.

Bu nedenle cesaret edip, külfetsiz nimet olmayacağının bilinci içinde birbirimizle yeniden tanışmanın heyecanına sarılarak kimin ne bahanesi olursa olsun bizim hiçbir bahanemiz olmadığını idrak etmek zorundayız.

Bu idrake ulaştığımızda anlayacağız ki; fenalıkta sınır tanımayanlara, düşmanlıkta ısrarcı olanlara, fitneyi yoldaş edinenlere inat; aklımızın yanına kalplerimizi de koyarak kendisi için istediğini kardeşi için de isteyen, kader birliği için çabalayan, imkân ve insanlara emanet gözü ile bakan, dostluklarında sebat eden; vefa, mesuliyet ve merhametin ruh köklerine kodlanan değerler olduğunun farkında, kötülükten medet ummayan, insanların beşeriyetlerinden kaynaklı kusurlarını biriktirmeyen, verdiklerini alacak hanesine yazmayan insanlara ihtiyacımız var.

Bu yüzden de ek­silt­mek yerine ço­ğalt­mak, öteki bel­le­dik­le­ri­mi­zi kay­bet­mek­ten zi­ya­de ka­zan­mak, ay­rı­lık­tan şid­det­le ka­çın­mak, bir­lik­te ol­ma­ya ısrarla devam etmek, fark­lı­lık­la­rı değil ben­zer­lik­le­ri ko­nuş­mak, ortak müş­te­rek­ler­de bu­luş­mak, ma­ri­fet­le­ri il­ti­fa­ta tabi tu­ta­rak ye­te­nek­le­ri­mi­zi öne çı­kar­mak zo­run­da­yız.

Çünkü sıkılaştıramadığımız saflarımızda sebep olacağımız her boşluk, karanlıktan beslenenlere fırsat ve cesaret verecektir.

Farkındalık temennisiyle.