OKU, ANLA, YAŞA VE TAŞI
Yazılı Makale

OKU, ANLA, YAŞA VE TAŞI

10 dk okuma

Zil­le­tin te­va­zu, sü­ne­pe­li­ğin ise te­vek­kül eti­ke­ti ile pa­zar­lan­dı­ğı, hemen her­ke­sin hemen her­şey­den şi­kâ­yet­çi ol­du­ğu, ama bu şi­kâ­yet fu­ri­ya­sı­na rağ­men kim­se­nin hiçbir şey yap­mak için çaba gös­ter­me­di­ği ve es­ki­le­rin “ka­naat” olarak ad­lan­dır­dık­la­rı kav­ra­mın yerin­de yel­ler es­ti­ği puslu bir çağın göğ­sün­den süt emi­yo­ruz he­pi­miz.

Ül­ke­mi­ze ait is­ta­tis­tik­ler ir­de­len­di­ğin­de bile her bin ki­şi­den sa­de­ce iki ki­şi­nin dü­zen­li kitap oku­du­ğu; oku­ma­yan­la­rın ise ya oku­du­ğu üç beş ki­ta­bın ön­sö­zü, ya or­dan bur­dan çal­dı­ğı mâ­lu­mat kı­rın­tı­la­rı ya da google ki­li­se­sin­den apar­dık­la­rı ile ba­şı­mız­dan aşa­ğı bu kı­rın­tı­la­rı boca et­ti­ği bu çağda da her­kes her­şeyi bili­yor.

Bakın ekranlarımıza mesela. Gün­cel­li­ği­ni ko­ru­du­ğu için başta sağ­lık olmak üzere si­ya­set, eğitim, eko­no­mi, ma­ga­zin, spor, alış­ve­riş, dep­rem, sel, yan­gın, terör ve sa­yın sa­ya­bil­di­ği­niz kadar ko­nu­da ko­nu­şan­lar hep aynı ki­şi­ler, hep aynı yüz­ler. Sanır­sı­nız ki her bi­ri­ni ayrı ayrı kop­ya­la­yıp aynı anda fark­lı fa­kül­te­le­re ışın­la­ya­rak, tüm bilim, ilim, eğitim, sağ­lık, eko­no­mi ve si­ya­set okul­la­rın­dan me­zun ede­rek her ko­nu­da bilgi sa­hi­bi yap­mış­lar.

Sadece ekranlarda mı böyle bu durum?

Hayır maalesef.

Ül­ke­de az evvel andı­ğım oku­ma ora­nı­na rağ­men günde iki yüz ci­va­rın­da yeni kitap çı­kı­yor ve köşe ya­za­rı sa­yı­mız mil­yo­nu kat­la­mış du­rum­da. Metin ya­zar­lı­ğı, içerik edi­tör­lü­ğü gibi henüz yeni yeni fi­liz­le­nen alan­la­rı say­ma­ya­ca­ğım.

Böyle olun­ca da doğunca an­ne­si­nin, okul­da öğ­ret­me­ni­nin, ev­li­lik­te eşi­nin, asker­de ko­mu­ta­nı­nın, işte pat­ron veya ami­ri­nin sus­tur­du­ğu bir top­lum ko­nu­şu­yor, ko­nu­şu­yor, ko­nu­şu­yor.

PISA 2018 ve­ri­le­ri­ne göre eline uzatılan Türk­çe metni dahi oku­du­ğu­nu an­la­mak­ta yet­miş üç ülke ara­sın­da el­lin­ci olan bir coğ­raf­ya­da ise araş­tır­ma­lar, yak­la­şık yüz bin ke­li­me ba­rın­dı­ran ve oldukça zen­gin bir dil olan Türk­çe­mi­zi en te­pe­miz­de­ki in­san­lar­dan en avam tabir ede­bi­le­ce­ği­miz in­sa­na kadar aza­mi beş yüz ke­li­me ile an­laş­tı­ğı­mı­zı gös­te­ri­yor.

Evet, yanlış duymadınız; biz bunca ko­nuş­ma­yı sa­de­ce 500 ke­li­me­ye sığ­dır­mış du­rum­da­yız.

Âlem­le­re rah­met olanın dahi ken­di­si­ne inen ilk ilahi emri “bilmiyorum” şek­lin­de bir hi­tap­la kar­şı­la­dı­ğı, es­ki­le­rin “bil­mi­yo­rum er­de­mi” ile te­va­zu­nun zir­ve­si­ne ulaş­tı­ğı bir mâ­ne­vi mi­ra­sın üze­rin­de te­pi­nir­ken, ken­di­le­ri­ni bilgi kum­ku­ma­sı gören; ama gö­nül­le­ri kon­for, ta­hak­küm, tef­ri­ka ve şöh­ret put­la­rı­nın iş­ga­lin­de olan kim­se­ler, inan­mak is­te­dik­le­ri şey­le­re delil bul­mak için belki de bu yüzden akıl ni­me­ti­ni inkâra kadar had­siz­le­şi­yor; göz­le­ri­nin önün­de­ki ger­çek­le­ri gör­me­mek­te di­re­ni­yor­lar.

Belki de bu yüzden kin, ih­ti­ras, in­ti­kam ve ha­set gibi duy­gu­la­rın esiri olan yı­ğın­lar, böylesi la­fa­zan­la­rın ce­ha­le­ti­ni ilim diye sa­tın al­mak­tan te­red­düt dahi et­mi­yor; bir­bir­le­rin­den destek al­dık­ça da inan­mak is­te­dik­le­ri şeye ina­nı­yor­lar. Ki­ta­bın hik­me­ti­ne va­kıf ol­ma­yan idrak­ler, uhuv­vet­ten na­sip­siz gönül­ler­le bu­lu­şun­ca da ümmet sof­ra­sı­na acı to­hum­lar eken ve yi­yen­le­ri ze­hir­le­yen tekfir mey­ve­si veriyor.

Oysa ki ta­rih­sel sah­ne­le­re bak­tı­ğı­nız­da tef­ri­ka­ya dü­şüp par­ça­lan­ma­ya sebep olan tüm il­let­le­rin; ce­ha­le­tin em­zir­di­ği yan­lış­la­rın tekrar edil­me­sin­den kay­nak­lan­dı­ğı ger­çe­ğiy­le yüz­le­şi­yor­su­nuz.

Peki, dünyanın hiçbir coğrafyasına nasip olmayacak kadar zengin bir manevi mirasa sahip olmamıza rağmen neden bu haldeyiz?

Bu so­ru­nun bu­ra­ya sığ­ma­ya­cak kadar uzun bir ce­va­bı olsa da kay­na­ğı “mevcut eği­tim sis­te­min­den” ge­çi­yor.

Test­le­re dayanan, fark­lı ses ve gö­rüş­le­ri yok eden, ken­di­ne öğ­re­ti­len­den başka türlü dü­şün­me­ye izin ver­me­yen mevcut eğitim sis­te­mi “ço­cu­ğum sen kendi cüm­le­ni kurma, baş­ka­la­rı­nın ka­lıp­la­rı­nı öğren ve bun­la­rı yaşam boyu kul­lan” fik­ri­ya­tı üzerine bina edildiği için in­san­la­rın öğrenme arzusu ortadan kalkıyor. Çünkü ezbere dayanan bu sistem kitap okuma alışkanlığını kazandırmıyor; düşünmeye değil, verilen sınırlı sürede kutuları işaretlemeye sevk ediyor. Böyle olunca da kültüre, edebiyata ve sanata inanılmıyor; ortaya da doğal olarak kendini ifadede zorlanan, üç yüz dört yüz kelime ile konuşan bir toplum çıkıyor.

Oysa ki bu toplumun kutsallık atfettiği kavramlar ve büründüğü manevi zırhın karekodları “oku” emri ile başlıyor.

“Oku” ile başlayan bu emir, “anla” ile devam ediyor, “yaşa” ile hayat buluyor, “taşı” ile de kemâle eriyor. Çünkü onunla tanışma şerefini elde etmiş nasiplisine insan kalmanın yol haritasını ısrar yerine teklif eden Kelâmullah, aslında her ayetle “işaret” ederek “bana bak” demek yerine “gösterdiğim yere bak” diyerek kâinat kitabını işaret ediyor.

Bu yüzden olsa gerek ki sadece okuyup, edindiği bu bilgiyi yaşamayanı “kitap yüklü merkeplere” benzetiyor.

Ama her yerde gürül gürül Kur’an okunuyor?

Evet, bugün İslâm coğrafyalarının tamamında “gürül gürül” Kur’an okunuyor; yetinilmiyor, eskiye nazaran imkânlar teknolojik erklerin de yardımıyla zirveye çıkmış durumda, doğru; ama bugünkü okumalar “özünden” değil “yüzünden” yapıldığı için ayetlerin işaret ettiği yer görülemiyor ve bu yüzden de bu okumalar hayatın içine karışamıyor.

Hayatın içine karışmadığı için de sinirleri alınmış, içi boşaltılmış, ihlastan uzak, belli bir zaman dilimine hapsedilmiş şekilsel ibadetler; kutsallık gömleği giydirilen zaman ve mekânlarla toplumun hava, su, toprak kadar ihtiyaç duyduğu Kelâmullah tarafından “işaret edilen” sevgi, merhamet ve adalet kavramları kimseye hayat veremiyor.

Bu kodları birleştirdiğinizde ise aslında muhatap olunan kitaptaki kelimelerin salt “okunmak” için değil, “dönüştürmek” için indiği gerçeği ile yüzleşiyorsunuz ve anlıyorsunuz ki bu işaretler sahih bir okumayla yapıldığında “vahiy” sıfatı ile dönüştürüyor.

Bu dönüşümün adı insan olunca karşınıza “Hz. Muhammed (sav)”, toplum olunca “sahabe”, zaman olunca da “Asr-ı Saadet” olarak beliriyor.

Yani aslında dönüşüm; sanıldığı üzere toplumdan değil, fertten başlıyor ve kendini dönüştürebilen kişiye adım adım niyetinin temizliği ve çabasındaki mukavemet nispetince toplumu dönüştürme nimeti sunuluyor.

Yıllar yılı okumalarımdan elde ettiğim bu farkındalık, yazılarımda hep sızlandığım ve beş yıl önce Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılan araştırmaya göre yüzde doksan sekizi Müslüman olduğunu iddia ettiği halde yüzde doksan ikisinin bir kez dahi olsun Kur’an meali okumadığı bir toplumda, geriye kalan yüzde sekizlik kesimin dahi aslında bu dönüşümü neden yaşayamadığını benliğime tokat gibi çarpıyor.

Zira “oku, anla, yaşa ve taşı” dörtlüsü üzerine bina edilen bu işaretleri; okuyup anlayan yüzde sekizlik kesim, bütüne ait “temsil” olarak nitelendirebileceğimiz “yaşama ve taşıma” kısmında yazık ki eksik kalıyor. Bu kesim, yazık ki birbirini tekfir etmeye odaklandığı için görülemeyen bu eksiklik de toplumun aç ruhunu doyurmuyor, kanayan yaralarını sarmıyor, istikametini asli değerler olan sevgi, merhamet ve adalete yönlendiremediği için dönüşümü sağlayamıyor.

Peki bu işi nasıl başaracağız?

Öncelikle “dönüşümün kendimizden başlaması gerektiği” gerçeği ile yüzleşmek zorundayız. Çünkü âlemlere rahmet olanın hayatına baktığınızda yaklaşık beş yıl süren “Hira Okulu”, bu değişimin bireyden başlaması gerektiğinin en önemli işaretlerinden biridir.

“Nefsini ıslah edemeyen başkasını ıslah edemez” gerçeğini benliğimize fısıldayan bu okul; hakikate talip olan, bilgeliğe erişerek sevgiyi, merhameti, adaleti yaymak isteyen ve bu sayede de toplumun ıslahına çalışan kişiyi özüyle buluşturduğu gibi, aynı zamanda mekânsal olarak bir “mağara” olduğu için hayat standartlarındaki en alt seviyeyi gösteriyor.

Yani bu okulun ilk şartı, “fedakârlık”.

Öyle ya, fedakârlık olmadan hiçbir dava yürümez, yürütülemez. Ama bu fedakârlık, okuyarak ve dinleyerek değil; ancak yaşamakla, yaşatmakla öğrenilir ki, bu durumda yaşayan modeller çok önemlidir.

Konuyu fazla uzatmamak adına “fedakârlık” konusuna burada girmek istemesem de kısaca diyebilirim ki, bugünkü İslâm dünyasının en büyük çıkmazı öndeki zatların sorunlu olmasıdır.

Zira âlemlere rahmet olanın kanaat, şükür, tevazu dolu ve “hiçlik” üzerine bina edilmiş yaşamına rağmen; bu değerleri anlatan, O’nun kürsüsünden, O’nun hırkasıyla bağıran ama bir eli yağda bir eli balda olan lider ve hocalardan fedakârlık değil, ancak sefahat öğrenilebilir.

Çünkü kendinden başlamak adına “Hira Okulu”na adım atan birey; dünya adına tüm beklenti, istek ve taleplerini o “mağara”nın kapısında bırakacak ve böylelikle de bu standarda alışan bir birey olarak hayatta karşısına çıkan hiçbir engele karşı yılgınlık göstermeyecek, şikâyet yerine şükür makamında olacak; okuma ve anlamalarından elde ettiği bilgiyi “hâliyle” yaşamaya başlayacağı için yaşadığı çağa çevresinden başlayarak “taşı”maya da adım atmış olacaktır.

Rabbim her birimize “özünden” okumayı, bu “özü” anlamayı ve yaşamayı; dilimizden ziyade “hâlimizle” taşımayı nasip etsin.