NERDE KAYBEDİYORUZ?
Yazılı Makale

NERDE KAYBEDİYORUZ?

10 dk okuma

Kay­nak­lar­da ge­çer!

‘İmam-ı Azam’ olarak bilinen Ebu Hanife’nin bir öğ­ren­ci­si, ders hal­ka­sın­da­ki öğ­ren­ci­le­ri­ni ders bit­tik­ten sonra ya­pı­lan evin in­şa­a­tı­na yar­dım­cı ol­ma­la­rı için gö­tü­rür.

Öğ­ren­ci­si­nin biri, ken­di­sin­den ta­şın al­tı­na koy­mak üzere kü­çük bir çakıl taşı is­te­yen us­ta­ya, üşen­di­ği için yere eğil­me­ye­rek kom­şu­nun du­va­rın­da­ki eğ­re­ti bir çakılı çe­ker ve uza­tır.

Buna şa­hit olan İmam-ı Azam, öğ­ren­ci­si­ne er­te­si gün ba­ba­sıy­la bir­lik­te gel­me­si­ni söyler.

Ço­cu­ğun ba­ba­sı­na İmam’ın söy­le­dik­le­ri gü­nü­mü­ze bir tokat ni­te­li­ğin­de­dir;

“Bu çocuğu al ister marangoz olsun ister demirci ister ayakkabıcı olsun ister terzi; fakat ilim adamı etme! Yoksa ilmin onurunu ayaklar altına düşürebilir!”

Es­ki­le­rin hi­kâ­ye­si bu.

Bizim hikâyemiz ise daha farklı.

Zira ta­ri­he bak­tı­ğı­nız­da eğitim sis­te­mi­miz, II. Mahmut’tan bu yana hep ‘devrim’ üs­tü­ne dev­rim ge­çir­miş­tir. Fakat hik­me­tin­den sual olun­maz, üze­rin­den ne­re­dey­se iki yüz yıl geç­ti­ği halde hâlâ bir türlü otur­ma­mış; bı­ra­kı­nız otur­ma­sı­nı, gün geç­tik­çe daha da ber­bat hal al­mış­tır.

Öm­rü­nün en de­ğer­li yıl­la­rı­nı okul­lar­da har­ca­yan üni­ver­si­te me­zun­la­rı­na ba­kı­yo­rum; is­tis­na­lar bir yana, bil­gi, kül­tür, dil, bilinç, dü­şün­ce açı­sın­dan ger­çek­ten acı­nı­la­sı bir ir­ti­fa kay­bı söz ko­nu­su. Zira et­ra­fı­mız diplomalı cahiller ordusu!

Öyle ya, bir nes­lin, bir genç­li­ğin, bir top­lu­mun “anlama ve kavrama yeteneğini” okul­lar­da, medya, parti, der­nek, sen­di­ka, ta­ri­kat ve ce­ma­at­ler­de öl­dür­müş, yok et­miş ve bey­ni­ni sabit dü­şün­ce­ye prog­ram­la­mış­sa­nız ona hangi kitabı okutur­sa­nız oku­tun; o, kar­şı­laş­tı­ğı fark­lı dü­şün­ce­le­ri asla haz­me­de­me­ye­cek, ka­ra­la­ya­rak yok et­me­ye ça­lı­şa­cak ve yine her oku­du­ğun­dan ken­di hak­lı­lı­ğı­nı çı­ka­ra­cak­tır!

Kim bilir, belki de sistemin daha başlangıçtan beri üretmeye çalıştığı ‘ideal insan tipi’ buydu!

Eğer cidden böyle ise, bugünkü dö­vün­me­mi­zin se­be­bi neden?

Neden bugün mer­ha­me­tin top­ra­ğın­da ye­şil­len­di­ri­len yaban ot­la­rıy­la tek, bi­rey­ci, acı­ma­sız ve mer­ha­met­siz bir kül­tür oluş­ma­sı­na mü­sa­a­de et­tik?

Yok amaç bu değilse neden üze­rin­de otur­du­ğu ma­ne­vi zen­gin­lik­ten bi­ha­ber bu top­lu­ma di­len­ci olma mu­a­me­le­si­ni reva gö­rü­yo­ruz?

Biz cidden kendi gök kubbemizi kendimiz örebilecek güce gerçekten sahip değil miyiz?

Siz zihin tor­ba­nız­da bu so­ru­la­rın ce­vap­la­rı­nı ara­ya­du­run ben bu ya­ra­mı­zı ka­şı­ma­ya devam edeyim;

Bir kon­fe­rans­ta bayan bir kar­de­şim, Mehmet Akif Ersoy’dan rah­met olsun di­ze­le­ri sı­ra­la­yın­ca sormuştu;

“Hocam, Akif’i anmak güzel ama sizce biz neden artık Akif yetiştiremiyoruz?”

Ce­va­bı basit aslında;

İlahi beyanda anlatılan Habil ve Kabil kıssasını sanırım hepiniz biliyorsunuz.

Bir tarafta elindekinin en iyisini ve en kalitelisini Allah’a layık gören Habil. Öbür tarafta ise sahip olduğunun en değersizini Allah’a sunan Kabil.

Evet, yaratıcı kudret eşreflik sıfatını bahşettiği insana sahip olduğu her şeyi bağışlamış, fakat kul bunca bağış karşısında en gerisini, en düzeysizini, en kötüsünü layık görmüş; kötüyü ona layık görenleri ise Allah, yarattığı sistem gereği kötüye mahkûm ve mecbur etmiştir.

Göğsünden hikmet emdiğimiz Anadolu Medeniyeti ise bunu “Baba oğula bir bağ bağışlamış, oğul babaya bir salkım üzümü çok görmüş” şeklinde ne güzel özetlemiş.

Ba­şı­mı­zı diz­le­ri­mi­zin ara­sı­na, eli­mi­zi vic­da­nı­mı­za ko­yun, gö­zü­mü­zü gö­nü­lü­mü­ze dön­dü­re­rek ko­nuş­mak lazım ki, hiç­bi­ri­mi­zin as­lın­da “Akif yetiştirmek” gibi ne bir hevesi ne de bir gayreti var!

Zira Akif ye­tiş­ti­re­bil­mek için önce aslında Fars­ça olan ve bizdeki an­la­mı “hazine” olan ‘genç’ kav­ra­mı­nın far­kı­na var­mak, yani eli­miz­de­ki ham mad­de­yi fark etmek lazım.

Ancak gelin görün ki, otuz beş milyonluk muhteşem bir genç nüfusa sahip olan bu mümbit coğrafyanın zeki ve işe yarayan çocuklarını bu coğrafyanın ruh köküne kibrit suyu dökmeye yemin etmiş ve dünyanın dört bir yanına kök salmış çok uluslu şirketler paylaşıyor.

Bu şir­ket­ler mev­cut po­tan­si­ye­li­mi­zin kay­ma­ğı­nı yi­yor­lar; zira genç­le­re bol para, statü ve re­fah vaat edi­yor­lar. Kabul etmek gerekir ki; gü­nü­müz ka­pi­tal an­la­yı­şın­da da bu vaat­le­re ‘hayır’ demek müm­kün ol­mu­yor.

Ge­ri­ye kalan ke­si­mi ise gerek hayat pa­ha­lı­lı­ğı gerek sağ­la­ya­ma­dı­ğı­mız is­tih­dam gerek otur­ta­ma­dı­ğı­mız eğitim sis­te­mi ile ken­di el­le­ri­miz­le Av­ru­pa’la­ra biz tes­lim edi­yor; “alın, bunların zihinlerini kendi değerlerinizle kendi okullarınızda inşa edin!” diye ikram ediyoruz.

Onlar da hem eri­yen genç nü­fus­la­rı­nı tak­vi­ye edi­yor hem beyin göçü­nün ha­sı­la­tı­nı dev­şi­ri­yor hem de bu kül­tü­rün ço­cuk­la­rı­nı ken­di­le­ri­ne med­yun ve mef­tun bı­ra­ka­rak bu coğ­raf­ya­nın ge­le­ce­ği için ya­pı­la­cak insan ya­tı­rı­mı­nın önünü kes­miş olu­yor­lar.

Peki başkalarının inşa ettiği zihinden gelecek beklenir mi? Pek tabii ki, hayır!

Yani bugün genç­le­ri­miz­den Akif’ler çık­mı­yor­sa bunu biz is­te­mi­yo­ruz, bu uğur­da yü­rek teri dök­mü­yo­ruz ve Allah da bize ter­cih­le­ri­mi­zin kar­şı­lı­ğı­nı ve­ri­yor.

Öyle ya öz ev­la­dı­na sahip çı­ka­ma­yan ve “üçüncü sınıf” mu­a­me­le­si­ni layık gören bir toplum birinci sınıf bir gelecek hak eder mi?

Gençlerine üçüncü sınıf muamelesi yapan bir toplum pek tabii ki, üçüncü sınıf bir geleceğe mahkûm olacak demektir.

Fark edebilmek temennisiyle!