NİTELİK DEĞİL NİCELİĞE ODAKLIYIZ
Yazılı Makale

NİTELİK DEĞİL NİCELİĞE ODAKLIYIZ

10 dk okuma

Eği­tim ve öğ­re­ti­mi sa­yı­sal ve­ri­ler­le oku­mak yap­tı­ğı­mız en büyük yan­lış­lar­dan biri.

Sa­yı­sal ve­ri­ler deyin­ce eko­no­mi­ye ba­kar gibi “üretim ve ihracat patladı, turist sayısı başına düşen harcama ikiye katlandı, otomotiv üretiminde rekora gidiyoruz” şek­lin­de­ki açık­la­ma­lar­dan söz et­mi­yo­rum ama ya­zık ki bu açık­la­ma­la­rın ben­zer­le­ri­ni eği­tim­de de gö­rü­yo­ruz. “Okul ve derslik sayısı şu kadar arttı, öğrenci ve öğretmen sayısı şu kadar yükseldi, şuradaydık buraya geldik, bakanlık bütçemiz şuradan şuraya geldi, çocuklarımızın bursları üçe beşe ona katlandı” türün­den açık­la­ma­lar, eği­ti­me yö­ne­lik söy­lem­le­ri­mi­zin ana ça­tı­sı­nı oluş­tu­ru­yor.

Sa­yı­sal ge­liş­me­ler yok mu? El­bet­te var. Hem de faz­la­sıy­la.

Zo­run­lu eği­tim sü­re­sin­den, ayrı­lan büt­çe­ye; öğ­ren­ci ve öğ­ret­men sa­yı­sın­dan maaş­la­ra kadar hemen her şey dünle kı­yas­lan­ma­ya­cak oran­lar­da ta­bii ki yük­sel­di. Ha­ri­ku­la­de ve şu ya­şı­ma rağ­men gidip öğ­ren­ci­si olmak is­te­di­ğim do­na­nım­lı ve de­va­sa bi­na­lar ya­pıl­dı.

Ama san­ki eği­tim­de çok daha önem­li olan sa­yı­sal artış değil de; kalite, toplum memnuniyeti, çağın gereklerine uyum, uluslararası derecelendirme kurumlarındaki yerimiz, maaşların yeterliliği, peygamberlik mesleğini ifa eden toplum mühendisi yaşları kaç olursa olsun eli öpülesi öğretmenlerimizin saygınlığı; eğitim ve öğretimin toplumda yarattığı katma değer ve en önemlisi de ülkeye, millete, mesleğe, çevreye, tarihe, kültüre, milli ve manevi değerlere yönelik aidiyetlerimize katkı ve bilgiyi hayata ne kadar kattığımızın derdiyle kıvranmamız gerekiyor.

Ancak ya­zık ki özel­lik­le ulu­sal ve ulus­la­ra­ra­sı ve­ri­ler bu ko­nu­da artık gör­me­yi er­te­le­ye­me­ye­ce­ği­miz, ku­lak­la­rı­mı­zı tı­ka­ya­ma­ya­ca­ğı­mız, vic­dan­la­rı­mı­zı ör­tüp ba­şı­mı­zı çe­vi­re­me­ye­ce­ği­miz teh­li­ke sin­yal­le­ri ve­ri­yor ve “hazinemiz” olan genç­le­ri­mi­zi top­rak al­tın­dan çı­ka­ra­rak cev­her­le­ri­ni cü­ru­fun­dan ayı­rı­p in­san­lı­ğa ve top­lu­ma ya­rar­lı birer fert ha­li­ne ge­ti­re­ce­ği­mi­ze onları daha çok göm­dü­ğü­mü­zü gös­te­ri­yor.

Buyurun, bu verilere hep beraber bakalım;

Dünya Ekonomik Forumu ve­ri­le­ri­ne göre “Genel Eğitim Kalitemiz” forum içe­ri­sin­de­ki 143 ülke için­de 2008-2009 Eği­tim Öğ­re­tim yı­lın­da 77. sı­ra­da iken, 2014-2015 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 89. sı­ra­ya, 2015-2016 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 92. sı­ra­ya ve ni­ha­ye­tin­de 2016-2017 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da ise 104. sı­ra­ya düş­müş.

Aynı fo­ru­mun ve­ri­le­ri­ne göre “İlkokul Eğitim Kalitemiz” yine 143 ülke için­de 2008-2009 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 91. sı­ra­da iken, 2014-2015 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 94. sı­ra­ya, 2015-2016 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 100. sı­ra­ya, 2016-2017 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da ise 105. sı­ra­ya düş­müş.

Bitti mi? Yazık ki hayır.

Durum “Temel bilimler” olan Fen ve Ma­te­ma­tik alan­la­rın­da da ol­duk­ça vahim ma­a­le­sef.

143 ülke için­de­ki “Matematik ve Fen Bilimleri eğitim kalitemiz” 2008-2009 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 73. sı­ra­da iken, 2014-2015 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 98. sı­ra­ya, 2015-2016 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 103. sı­ra­ya, 2016-2017 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 107. sı­ra­ya düş­müş.

Dünya Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün her yıl ba­kan­lı­ğı­mız ile or­tak­la­şa yap­tı­ğı PİSA ve­ri­le­ri­ne göre ma­te­ma­tik ve fen bi­lim­le­ri ala­nın­da “mükemmel” ka­te­go­ri­sin­de tek bir öğ­ren­ci­miz dahi yok ma­a­le­sef.

Bu yıl 2018 PİSA’da açık­la­nan ve­ri­ler­de iler­le­me ka­de­dil­miş olsa da ya­zık ki ye­ter­siz ol­du­ğu ko­nu­sun­da top­lu­mun te­pe­den tır­na­ğa tüm ke­sim­le­ri hem fi­ki­riz.

Bizdeki sayısal verilerde de durum çok farklı değil.

Üni­ver­si­te­ye gi­riş sı­nav­la­rın­da 2001 yı­lın­da 9.315 gen­ci­miz, 2002 yı­lın­da 8.919 gen­ci­miz, 2016 yı­lın­da 32.983 gen­ci­miz, 2017 yı­lın­da 37.026 gen­ci­miz “sıfır” çek­miş.

Yani “Temel yeterlilik testi” için ba­raj geçme puanı olan 100 puan ve üstü ala­ma­mış ki bu aday­la­rın yarım net dahi ya­pa­ma­dı­ğı an­la­mı­na ge­li­yor.

2018 yılına bak­tı­ğı­nız­da “sıfır çeken” genç sa­yı­mız 41.281 ki­şi­ye yük­sel­miş ve 2018 yı­lın­da temel ye­ter­lik tes­ti­ni ge­çe­me­yen genç sa­yı­mız 496.616 ki­şi. Geçen yıl sı­na­va giren yak­la­şık iki mil­yon üç­yüz bin aday açı­sın­dan bak­tı­ğı­nız­da bu rakam ne­rey­se her dört aday­dan bi­ri­ne te­ka­bül edi­yor.

Ürkütücü bir tablo değil mi sizce de…

Ama dahası var.

ÖSYM’nin res­mi web si­te­si­ne gi­re­rek ra­hat­lık­la gö­re­bi­le­ce­ği­niz bu ve­ri­le­re göre 2018 yı­lın­da temel ye­ter­lik tes­ti­ne ka­tı­lan aday­la­rın % 8’i yani yak­la­şık 181.000 aday hiçbir matematik sorusuna doğru cevap verememiş. Fen Bi­lim­le­rin­de ise bu oran % 7’lik bir ora­na te­ka­bül edi­yor ve sı­na­va giren 169.000 aday hiçbir Fen bilimleri sorusuna doğru cevap verememiş.

Ba­kan­lı­ğı­mı­zın ya­yın­la­mış ol­du­ğu is­ta­tis­ti­ki ve­ri­le­re bak­tı­ğı­nız­da özel­lik­le bu işin maddi bo­yu­tu çok daha kor­kunç ra­kam­la­ra ula­şı­yor.

Bu işin canını ade­ta di­şi­ne ta­kıp “çocuğum yeter ki okusun” dü­şün­ce­si için­de gece gün­düz ça­ba­la­yan anne, baba ve ebe­veyn bo­yu­tu­nu gör­mez­den gel­se­niz, sı­na­va giren gen­cin ya­şa­dı­ğı hayal kı­rık­lı­ğı­nın üs­tü­nü ört­se­niz bile; 2017 ve­ri­le­ri­ne göre bir or­ta­öğ­re­tim öğ­ren­ci­si­nin ba­kan­lı­ğı­mı­za ma­li­ye­ti­ni kişi başı 6.676 TL olarak he­sap­la­dı­ğı­nız­da “sıfır çeken” 41.281 gencimizin dev­le­te ma­li­ye­ti 2018 yılı için 275.591.956 lira.

Yani yak­la­şık 276 milyon liramız çöpe gitmiş.

Peki onca çabaya rağmen “neden böyle” diye soracaksınız biliyorum;

Çünkü okul­lar, ço­cuk­la­rı­mı­zı ha­ya­ta ha­zır­la­ma­sı ge­re­ken, cev­he­ri cü­ru­fun­dan ayı­ra­rak onları ilgi, is­ti­dat, ka­bi­li­yet ve ye­te­nek­le­ri­ne göre grup­lan­dı­rıp top­lu­ma ve in­san­lı­ğa ya­rar­lı birer fert ha­li­ne ge­tir­me­si ge­re­kir­ken, eği­ti­min onca ka­za­nı­mı­nı bir ta­ra­fa itip sa­de­ce ama sa­de­ce sınavlara odaklandılar.

Neden? Çünkü ve­li­ler öyle is­ti­yor ve ilk sor­duk­la­rı şey okul­la­rın sınav başarısı!

Sadece veliler mi? Hayır!

Okulları de­net­le­yen mü­fet­tiş­le­ri­miz­den ilçe kay­ma­kam­la­rı­mı­za, il va­li­le­ri­mi­ze, ba­kan­lı­ğı­mız yet­ki­li­le­ri­ne kadar hep­si­nin odağı “akademik başarı!” Yani hep de­di­ğim gibi oku­la gön­der­di­ği­miz her gen­cin avu­kat, dok­tor, hâkim, sav­cı, bü­rok­rat ol­ma­sı­nı is­ti­yor; “hiçbir şey olamazsan bari git öğretmen ol” di­yo­ruz!

Bu top­lu­mun aynı za­man­da es­na­fa, ter­zi­ye, ma­ran­go­za, elek­trik­çi­ye, ta­mir­ci­ye de ih­ti­ya­cı ol­du­ğu­nu at­lı­yor; orta­ya koy­du­ğu­muz sı­nav sis­te­mi­ne uyum sağ­la­ya­ma­yan­la­rı “sistem dışına” atı­yor; “başarısız” ilan edi­yor, “işe yaramazsın” fik­ri­ni em­po­ze edi­yor, henüz ha­yat­la­rı­nın ba­ha­rın­da on­la­ra ça­re­siz­li­ği öğ­re­ti­yo­ruz.

Sınavlar önemsiz mi? Elbette önem­li ama her şey değil!

Sınav olmalı mı? İlgi, is­ti­dat, ka­bi­li­yet ve ye­te­nek­le­rin ölçümü için evet ama, eleyip sis­tem dışı­na itip “işe yaramaz” fik­ri­ni em­po­ze edip ça­re­siz­li­ği öğ­ret­mek için ha­yır. Zira sı­nav­lar­da­ki bi­rin­ci­li­ğin ha­yat­ta bir kar­şı­lı­ğı ol­say­dı dün­ya­yı sı­nav şam­pi­yon­la­rı yö­ne­tir­di!

Kabul edelim ki, sınavlar özel­lik­le bizim gibi ül­ke­ler­de, umut tacirliğine dö­nüş­müş du­rum­da ve öğ­ren­ci­ler de ebe­veyn­ler de har­ca­dık­la­rı eme­ğin, pa­ra­nın ve ya­pı­lan fe­da­kâr­lı­ğın kar­şı­lı­ğı­nı ke­sin­lik­le ala­mı­yor.

Alın başınızı ellerinizi arasına düşünün ne olur? Sınav şam­pi­yon­la­rı ha­ya­tın ne­re­sin­de­ler?

Ya­rış atı mi­sa­li bir sı­nav­dan di­ğe­ri­ne koş­tu­ra­rak genç­li­ğin öyle­si­ne oku­yo­ruz ki ha­ya­ta atıl­dık­la­rın­da artık pek çok ko­nu­da ne he­ye­can­la­rı ka­lı­yor ne de onca öz­ve­ri­nin kar­şı­lı­ğı­nı ala­bi­li­yor­lar! Küs­kün­lük­le­ri, orta­dan ka­yo­luş­la­rı, yeni şam­pi­yon­luk­lar pe­şin­de koş­ma­ma­la­rı biraz da o yüz­den.

Siz hiç, her yıl şampiyon olan takım gördünüz mü?

Çok zor ama, biz çocuklarımızdan hep bunu bekliyoruz! Girdikleri her sınavı kazansınlar istiyoruz. O da yetmiyor, dereceye girmelerini bekliyoruz. Olmayınca da zaten içsel dünyalarında yaşadıkları savaşta yanlarında yer almak yerine karşılarına geçiyoruz. Çünkü hemen hepimiz, olması gerekeni değil popüler olanı tercih ediyoruz. Çocuklarımızın ilgi ve yeteneklerini keşfetmeden, hayallerini dinlemeden, beklentilerini göz önünde bulundurmadan, kulaktan dolma bilgilerle bir dayatma içerisine giriyoruz. Bu yüzden okul seçerken ilk sorduğumuz soru kazandırdıkları özgüven değil, sınavlardaki başarıları oluyor.

Eğitime olan inanç azalıyor…

Bakın topluma. Bugün üniversiteyi kazananların üçte ikisi hiç istemedikleri fakültelerde okuyor, yüz binlercesi her yıl kazandıkları fakülteyi bırakıyor, milyonlarca üniversite mezunu da öğrenim gördüğü alandan çok farklı alanlarda çalışıyor.

Üni­ver­si­te me­zu­nu genç­le­rin sa­yı­sın­da hızlı bir artış ol­du­ğu he­pi­mi­zin ma­lu­mu ancak eko­no­mik ve sos­yal ya­şa­mın dışı­na iti­len genç­ler ara­sın­da dip­lo­ma­lı ve va­sıf­lı iş­siz sa­yı­sı da aynı oranda hızla artı­yor.

İşsiz üniversite mezunlarının oranı 2014 yılında yüzde 10.6 iken 2018 yılında yüzde 12.4’e yükselmiş durumda. 2018 verileri derlendiğinde mühendis diploması olan 91 bin, mimar diploması olan 40 bin gencimize iş imkânı sunamıyoruz. Sosyal hizmet bölümü mezunlarının yüzde 24’üne, gazetecilik bölümü mezunlarının yüzde 23.8’ine ve sanat mezunlarının yüzde 17.8’ine istihdam alanı açabilmiş değiliz.

TÜİK’in 2018 ve­ri­le­ri­ne göre 15-24 yaş ara­lı­ğın­da­ki genç nü­fu­sun yüzde 20.3’ü iş­siz iken, bu oran 2019 yı­lın­da yüzde 26.1 gibi de­va­sa bir se­vi­ye­ye yük­sel­miş. OECD ül­ke­le­rin­de genç iş­siz­lik oranı yüzde 10.9 iken Tür­ki­ye’de bu oran yüzde 26 ile OECD ül­ke­le­ri­nin 2 ka­tı­nı aş­mış du­rum­da. Bu da her dört genç­ten bi­ri­nin eko­no­mik ve eğitim ha­ya­tı­nın dışı­n­da kal­ma­sı an­la­mı­nı taşı­yor.

TÜİK’e göre ne eğitim öğretimde ne de istihdamda olamayan gençlerin oranı yüzde 24.8 olurken, erkeklerde bu oran yüzde 17.6; kadınlarda ise yüzde 32.2.

Avrupa Birliği’nin resmî istatistik kurumu Eurostat’ın Nisan 2019’da yayımlanan ‘Çalışmayan, eğitim ve öğrenim görmeyen (20-34 yaş arası) gençler (NEET)’ araştırmasında ise 28 AB ülkesinin ortalaması yüzde 16.5 iken bu oran Türkiye’de yüzde 33.2.

Burada asıl çarpıcı olan, çalışmayan, eğitim ve öğrenim görmeyen genç kadın oranının AB ülkelerinde yüzde 21 iken ülkemizde yüzde 51 gibi çok çarpıcı bir seviyede olmasıdır ki bu da ülkemizde her iki genç kadından birinin ekonomik yaşam ve eğitim sisteminin dışında kaldığını göstermektedir.

He­pi­mi­zin sun­ma­ya ça­lış­tı­ğım ve say­fa­lar do­lu­su an­la­ta­bi­le­ce­ği­miz, cilt­ler do­lu­su ya­za­bi­le­ce­ği­miz tablo için­de farkına var­ma­mız ge­re­ken en önem­li şey top­lum­da eğitime olan inancın azalmış olması teh­li­ke­si­dir.

Fazla değil, daha beş on yıl ön­ce­si­ne kadar bir ço­cu­ğun ge­le­ce­ği için eğitim olmazsa olmazların en ba­şın­da ge­li­yor­du. Aileler yemez, içmez, gezmez, çocuklarının geleceği için her türlü fedakârlığa katlanırlar ve iyi okullara girsin, iyi meslekler edinsinler diye çırpınırlardı. Ama üniversite mezunları işsizlik sıralamasının en tepesinde yer almaya ve eğitime, diplomaya olan ilgi giderek erozyona uğramaya başladı.

Eğitim kalitemiz her geçen yıl düştüğü içindir ki, Süleymaniye taklidi cami yapıyor ama Mimar Sinan’lar yetiştiremiyoruz, adına enstitü kuruyor ama Yunus’ça bir dünya kuramıyoruz, Celalettin-i Rumi’nin sözleri dudaklarımızdan düşmüyor ama ahlâkı ve bakışından nasipsiz haldeyiz.

Eğitim kalitemiz her geçen yıl düştüğü içindir ki, Gazâlî’yi, Râzî’leri, Cürcanî’leri, İbn Arabî’yi, İmam Rabbânî’yi, Sinan’ı, Itrî’yi, Yunus’u, Şeyh Galip’i özümseyen, tartışan; Batı düşüncesinin de Doğu düşünce geleneklerinin de kurucu düşünürlerini, yönelimlerini iyi bilen öncü bir kuşak yetiştirmek bir tarafa girip çıktığınız kurumlarda bu isimler anılınca gençler “kim bunlar” diye aval aval yüzünüze bakıyor.

Bu gaflet uykusundan uyanarak sormamız gerekiyor;

İngilizce kelimeleri canım lisanımızın içinde alelade kullanmayı entelektüellik alâmeti saya saya Türkçe’yi İngiliz aksanıyla konuşmaya başlayan ama “kendi dilinde okuduğunu anlamada” dünyadaki 72 ülke içinde 50. olan neslimizle nereye varacağız?

Kendi dilini anlamayanın kendi dünyasını da kuramayacağını; kendi dünyasını kuramayanların başkalarının dünyasında başkaları gibi yaşamaya mecbur kalacağını, kendisi olamayan kimsenin bir başkasına yeni bir dünya teklifi sunamayacağını ne zaman anlayacağız?

Kelimeleri ile birlikte ruhunu da yitirdiği için varlığı, bilgiyi ve değeri kendisi gibi anlamlandıramayan ve bu anlamlandıramayışıyla mesuliyetinin yükünden bihaber siyasetçimiz; eğitimin sızısından mahrum işi sadece maaş alma, geçimini sağlama olarak gören eğitimcimiz; yardımlaşmanın ruhundan nasipsiz tüccarımız, muhtaç olsa dahi paylaşmanın zevkinden habersiz fukarâmız, tasavvufu mûsikî zanneden dervişimiz, ibadeti cennet beklentisi içinde bir tacir edasıyla muhasebe zanneden âbidimiz, mahallenin berberinden farkı olmayan imamımız; evladının başını emanet bilmeyen annemiz, annesinin ayağını cennet bilmeyen evlatlarımızla geleceğe nasıl yürüyeceğiz fikri olan var mı?

Ortada keşfedilmeyi bekleyen muazzam bir medeniyet birikimimiz, insanlığa sunacağımız muazzam şahsiyetlerimiz; dünyaya yeniden adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği armağan edeceğimiz nefis hikâyelerimiz varken neyi bekliyoruz?

Ne zaman fark edeceğiz?

Devletin en büyük ihalesinden en ücra köşedeki herhangi bir mutfağa kürdan alımına varıncaya kadar her bir şeyiyle dürüst ve şeffaf olduğunu ülkede yaşayan herkes tarafından kabul edilmesine sebep olacak kadar daha fazla dürüstlüğe muhtaç olduğumuzu,

Empatiye ihtiyacımız olduğunu,

Aldığımız her kararda en tepedeki yöneticimizden en alt kademedeki memurumuza kadar herkesin fikir birliği içinde olduğu durumlarda başarının da, kazancın da, bereketin de kendiliğinden geleceğini,

Yöneticiliğin hâkim olmak değil değer katmak olduğu bilinci içinde bunu tüm kurumlara aşılamak zorunda olduğumuzu,

İnsanların dininden, inancından, meşrebinden, ırkından, mezhebinden, siyasi görüşünden, aidiyetlerinden, sadakatlerinden, kim olduğundan, kimin yakını olduğundan, kimin kartvizitiyle geldiğinden ziyade önce bu işi yapmayı ne kadar hak ettiğinin tek ve şaşmaz terazisi olarak liyakati benimsemek dışında çaremiz olmadığını;

Emanetin ehline verilmesinin maneviyatımızın “olmazsa olmazlarından” olduğunu,

Hatta bir tık öteye geçerek ehliyetin olmadığı, emanetin ehlinde olmadığı vakitlerin kıyamet habercisi olduğunu ikaz eden nebevî soluğun tepemizde durduğunu,

Etrafımızda toplananların, bizi onaylama vaktini hesap ederek başını sallamaya hazır bekleyenlerdense, bize yanlışımızı çekinmeden ifade edebilecek birikim ve şahsiyetteki kimselerden oluşmasının gerekliliğini ne zaman fark edeceğiz?

Peki ne zaman kaybettik?

Eflatun’un iddia ettiği gibi eşya ve hayat sabit değildir. Bizim geleneksel din, dil ve hayat algımızın bu Eflatuncu ve Aristocu mantıkla şekillenmiş olması bu değişimi bir şekilde yaşadığımız halde görmemizi engelliyor ve bizi değişim karşısında aciz bir durumda bırakıyor.

Yani en önemli nedenlerden biri müslümanlar olarak son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi, hız çağının getirdiği dijital dünya çağına da ayak uyduramamış olmamız. Genelde tüm dünya müslümanları, özelde ise Türkiyeli müslümanlar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşıyayız:

Birincisi; batılı bir paradigma yani değerler dizisi ile düşünerek, yeryüzündeki her şeyin bizim için yaratıldığını, onların sahibinin insan olduğunu, onu elde etmek için her yolu kullanabileceğimizi, elde edince de onu sınırsızca tüketebileceğimizi söyleyen; böylelikle insanı sorumsuzlaştıran ve alabildiğine yücelten, yani merkezinde insanın bulunduğu seküler, dünyevi bir zihne sahip olmamız.

İkincisi; zamanın, eşyanın, düşünce ve fikirlerin durağan, hakikatin ise geçmişte bir yerde sabit olduğu, değişmediği, değişmeyeceği, kişinin her dönemde bu sabiteye göre kodlanması gerektiğini söyleyen bir hafızaya ve din tasavvuruna sahip olmamız.

Yani batılı gibi modern yaşarken, atamız ve dedemiz gibi düşünüyor; çocuklarımızı ve gençlerimizi onların zihniyle yetiştirmek istiyoruz! Eylemlerimiz söylemlerimizi yalanladığı için de gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor. Biz ise itaat edeni alkışlıyor, mevki ve makamları onlara sunuyor, isyan edenlere ise ‘dinden çıkmış’ muamelesi yapıyoruz. Oysa bu gençler bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar. Ya bizim yapmaya çalıştığımız ancak sahip olduğumuz din dili ile maskelemeye çalıştığımız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak istiyorlar, ya da bizim bu riyakâr hayatımıza isyan ederek kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar.

Peki çözüm ne?

Unutmamalıyız ki, bireyin rolleri ailede şekillenmeye başlar. Çocuklar, ailede ve sosyal çevrede öncelikle rolleri, tercihleri ve sahip oldukları kimliklerle ilgili aidiyetleri öğrenirler. Aile ve yaşadığı toplumun inanç ve ideolojik sistemi yönünde örtük propagandaya maruz kalır ve ilerleyen yıllarda bu öğretilen tercihlerin yaşam tarzına ilişkin algılarına, kabul ve tepkilerine odaklanırlar.

Değerlerin yaşam tarzı haline geldiği, etkili kazandırıldığı toplumlarda çocuklara “üst değerler” kazandırılması zaruridir. Çocuk, aile ve sosyal çevresinden insan hakları, demokrasi, katılımcılık, çevre ve doğa bilinci, hayvan hakları, adaletli paylaşım ve dürüstlük gibi sayısını çokça artırabileceğimiz üst değerleri yaşayarak öğrenir ve bu yönde tutum ve davranışlar geliştirir. Yani böylesi bir toplumda ailesi ve yaşadığı toplumun siyasal tercihi, etnik kimliği, dini inancı ne olursa olsun toplumsal akit çerçevesinde ilkin “ortak değerleri” kazanır ve kişisel hassasiyetlerini bu değerlere odaklaştırmaya, tepki alanlarını bu tutumlarına göre belirlemeye başlar.

Bu sayede de kimseye “düşman” gözüyle bakmayan; insanların tercihlerine, yaşam tarzlarına, kişisel yönelişlerine karışmayan; birbirini “yola getirmeye” çalışmakla vakit kaybetmeyen bir toplum meydana gelir.

Yani, yapmamız gereken şey değerlerimizi yaratan faktörlerin çocuklarımız ve gençlerimiz tarafından rasyonelleşmesini sağlamak; onları sözlerimizle değil davranış biçimlerimizle ikna etmek; uygun ortam ve çevre faktörleri yaratıp pekiştirmek olmalıdır. Bu eğitim de arz ettiğim gibi ailede başlar, okulda devam ederek sosyal çevrede pekişir. Bu üçlü işbirliği yaklaşımı ve karşılıklı davranışsal etkileşim kuşaklar boyu devam ederek niceliğe değil niteliğe odaklı, üst kimlik kazanmış fertlerle “ortak paydayı” oluşturur.

Öyleyse diyebiliriz ki; nitelikli bireyler yetiştirmenin yolu, değerleri sürekli anlatan değil, bizatihi yaşayan bir toplum oluşturmaktan geçer.

Çocuğa söz veriyorsanız sözünüzü tutmanız, dedikodu yapma diyorsanız başkaları hakkında konuşmamanız gerekir. Bir öğretmen olarak öğrencilere ders anlatırken sürekli değerleri anlattığınız halde dersinize dakikalarca geç kalıyor, ders dışı faaliyetler yapıyor, dersten erken çıkıyorsanız; öğrencinin öğrenme hakkından çalarak; yetiştirdiğiniz öğrencinin müteahhit olduğunda demir ve çimentodan, iş adamı olduğunda vergiden, esnaf olduğunda teraziden, çalışan olduğunda raftan çalmasına sebep oluyorsunuz demektir.

Zira öğrenme süreci domino etkisine sahiptir. Bu etki sayesinde de hırsızlık, ahlâksızlık yayılır ve üst değer haline gelir. Çünkü değerler ve değerleri yaşama biçimi bulaşıcı bir hastalık gibidir. Olumsuz davranışların görülme sıklığı arttıkça olumsuz davranışlar başat haline gelir; olumlu davranışların görülme sıklığı arttıkça da olumlu davranışlar başat haline gelir.

Ülke çapında gezmiş olduğumuz binlerce kurumda gördük; gençlerimiz niceliğe değil, niteliğe odaklı ama “kendilerinden” bir dil arıyor. Onları kalplerinden yakalayacak, nasihatlerin hayatlarına yansımasını sağlayacak, durumlarını küçümsemeyen, aksine anlayan ve içlerini gören dupduru bir dil arıyor. Üst perdeden nasihat buyuran üsluplar, gençleri hiçbir şekilde etkilemiyor.

Kendilerinin sansürsüzce ve en önemlisi yargılanmaksızın anlaşılmasını, gündemlerinin yakalanmasını istiyorlar. Konuşan kişinin kullandığı “biz”li üslup, fena halde itici geliyor; dinleyen gençleri mevzu ne kadar sıcak olursa olsun boğuyor.

Konuşmacının “tehdit içerikli” ağır bir dil kullanması yerine, örneklerin içine yedirildiği güncel ve neşeli örneklerle bezeli, daha aktüel bir tarzı tercih ediyorlar. Asla uygulanmayacak uzak ve afaki idealler yerine yakın ve mümkün hedefler, gençlerimize daha çok tesir ediyor. Kişisel tecrübelerle süslenen ve yer yer özeleştiri de içeren üslup gençlerimizde daha kalıcı oluyor.

Sadece ‘başkalarının’ kusursuz, mükemmel ve örnek hayatlarının anlatıldığı, insanlara kusursuzluğu ve mükemmelliği dayatan teorik konuşmalar birkaç dakikadan sonra onlara bir şey söylemez oluyor. Teknolojinin önümüze serdiği sınırsız imkânları da düşündüğümüzde bu ilkeleri benimsemiş samimi ve bilge üsluplara ihtiyacımız var.

Bizdeki boyutuna gelince…

Kabul etmeliyiz artık! Gençlerimizin artık eski, kalın kitapları kafa yoracak ne vakitleri var ne istekleri. Sahip olduğumuz manevi ve milli dinamiklerin ilke ve güzelliklerini tahrif etmeden ama muhatabı taltif ederek sunmamız gerekiyor.

Boş bir vaktinizde dolaşın ne olur okulları.

Gençlerin ezici bir çoğunluğunun ne kendilerini ifade edecek doğru dürüst kelime birikimi var, ne duygularını tanımlayacak refleksleri. Sorarsanız birkaç test sorusu ya da klasik, hemen döktürüveriyorlar ezbere biriktirdiklerini.

Yapmak zorundalar çünkü! Karşılaştırma baskısı yememek, ebeveynleri tarafından dışlanmamak, arkadaşları arasında yetersiz olmamak, bilmediği zaman sınıfta tembeller grubuna girmemek için!

Ama dikkat edin başaramadıklarında duygusal anlamda terk ediyorlar. Önce kendilerini, ardından ebeveynlerini, sonra sosyal yaşamı ve en sonunda okulunu…