NEDEN BU KADAR ÇOK?
Yazılı Makale

NEDEN BU KADAR ÇOK?

10 dk okuma

Ül­ke­miz­de neden bu kadar çok meal var so­ru­su­na gel­me­den önce sık­lık­la gelen bazı so­ru­la­ra cevap verip asıl ko­nu­ya geç­mek is­ti­yo­rum.

Kur’an-ı Kerim’i nasıl okumalıyız?

Allah kelamı olduğu inancı ile

Zira Allah’ın söz­le­ri, bizi mu­ha­tap al­ma­sı, bi­zim­le ko­nuş­ma­sı­dır. Ku­lu­na sun­du­ğu bir hayat öne­ri­si, kendi ak­lı­na da­ve­ti­dir. Farklı değer yar­gı­la­rı­nı dü­şü­nen, sor­gu­la­yan, araş­tı­ran ve yüz­le­şen insan, Ya­ra­tı­cı’sı­nın değer yar­gı­la­rı­nı da merak et­me­li­dir. Sev­dik­le­ri­nin dü­şün­ce­le­ri­ne değer veren insan, Rab­bi­nin hayat öne­ri­le­ri­ne de kulak ver­me­li­dir. İnsan, yüce aklın ışı­ğın­da ay­dın­lan­mak için Rab­bi­nin ke­la­mı­nı, yani ko­nuş­ma­la­rı­nı duy­ma­lı­dır.

Bu Kitap, Ya­ra­tan ta­ra­fın­dan gön­de­ril­miş­tir. Onu okuyan, Allah ile ko­nuş­muş gibi olur. Kur’an, Ya­ra­ta­nı ile ko­nuş­ma im­kâ­nı­nı bize veren ve için­de sa­de­ce Allah’a ait cüm­le­le­rin yer al­dı­ğı bir ki­tap­tır.

“Kuran okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytana karşı Allah’a sığın.” (Nahl 98)

Allah’a sığınarak

İs­tia­ze, “euzu” ke­li­me­siy­le baş­la­yan ve her zaman bes­me­le­den önce söy­le­di­ği­miz cüm­le­dir: Eûzu billâhi mine’ş şeytani’r-racîm. Yani “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.” İs­tia­ze, Allah’ın insan aklı değ­me­miş söz­le­ri­nin ko­na­ca­ğı zihni, şey­ta­ni gü­rül­tü­ler­den ve yan­lış fı­sıl­tı­lar­dan arın­dı­ra­rak sükû­net­le oku­ma­ya ha­zır­la­yan dü­şün­sel bir sı­ğın­ma­dır.

“Oku yaratan Rabbin adına...” (Alak 1)
“Rahman, Rahim Allah adına...” (Fatiha 1)

Allah’ın adı ile

Her işe baş­lar­ken “Bismillahirrahmanirrahim”, yani “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” de­mek İs­lam kül­tü­rü­nün bir par­ça­sı ol­muş­tur. Bes­me­le, Allah’ın be­ğe­ni­si­ne uygun ola­rak yaşa­ma­nın ila­nı­dır. O halde Kur’an-ı Kerim’i okur­ken Allah’ın adı ile baş­la­mak, kimin kitabını okuduğumuz bi­lin­ci­nin tel­ki­ni­dir.

“Ey Muhammed! Sana indirdiğimiz bu kutsal İlahi kelamda her şeyi açıkladık ki; insanlar onun mesajı üzerinde iyice düşünsünler ve akıl iz’an sahipleri ondan ders alsınlar.” (Sad 29)

Anlama niyeti ile

Her kitap an­la­mak için okun­ma­lı­dır. An­la­şıl­ma­dan okunan bir kitap iş­le­vi ol­ma­yan bir metin­dir. Ha­ya­ta her­han­gi bir kat­kı­sı ola­maz. Hiç­bir şeyi boş ve an­lam­sız yere ya­rat­ma­yan Allah’ın bize sun­du­ğu bu kitap, bir anlam ara­yı­şı için­de okun­ma­lı­dır.

“Onu, bir Kur'an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye kısımlara ayırıp ağır ağır indirdik.” (İsra 106)
“Ağır ağır, duyarak Kur’an oku.” (Müzemmil 4)

Tertil ile, yani akıl-dil-kalp iş birliği ile

Ter­til; dü­şü­ne dü­şü­ne, sin­di­re­rek, acele et­me­den, usû­lü­ne uygun, an­la­ya­rak, akıl ve kalp süz­ge­cin­den ge­çi­re­rek iç­sel­leş­tir­mek ve zih­nin­sel özüm­se­me ile kitabın özünü ben­li­ğe katma ey­le­mi­dir. Tıp­kı bir be­si­nin insan vü­cu­du­na, hüc­re­le­re, ar­dın­dan yaşamın can­lı­lı­ğı­na katıl­ma­sı gibi…

“Allah, var olan her şeyin ötesindeki yüceler yücesidir; mutlak ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai gerçektir; dolayısıyla, Kuran’ın vahyi sana bütünüyle ulaştırılmadan önce onun hakkında görüş bildirmekte tezlik gösterme; fakat daima ‘Ey Rabbim, benim ilmimi artır!’ de.”

Aceleci yaklaşımlardan uzak durarak

Söz ko­nu­su ayet­ler­de geçen Hz. Pey­gam­ber’e hi­ta­ben “Kur’an’ı okurken acele etme!” uya­rı­sı­nı, mu­ha­tap biz ol­du­ğu­muz­da “Kur’an’ı anlamaya çalışırken aceleci yaklaşımlarda bulunma!” şek­lin­de an­la­ya­bi­li­riz. Kur’an’ın tek tek ayet­le­rin­den veya ifa­de­le­rin­den ace­ley­le so­nuç­lar çı­kar­ma­ya ça­lış­mak, ki­şi­yi ha­ta­lı yak­la­şım­la­ra gö­tü­re­bi­lir. Kur’an, ay­rın­tı­la­ra ta­kıl­mak­sı­zın bü­tün­cül bir bakış ile okun­du­ğu zaman daha doğru an­la­şı­la­bi­lir. Kur’an’ın bü­tü­nü­nü için­e alan kap­sam­lı bir özü var­dır. O özü kav­ra­ma­dan ay­rın­tı­la­ra ta­kıl­mak, ay­rın­tı­la­rın an­lam­sız­ca bü­yü­me­si­ne ve asıl ger­çe­ği gö­re­me­me­mi­ze yol aça­bi­lir.

“Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbinin sınırsız kudret ve yüceliğini övgüyle an; ve gecenin bazı saatlerinde ve gündüzün belli vakitlerinde yine Rabbinin kudret ve yüceliğini an ki hoşnutluğa, esenliğe erişesin.” (Ta-Ha 130)

Devamlılık içinde

Hayat ve onun ge­tir­dik­le­ri, ih­ti­yaç­lar, hak ve ödev­ler, acı­lar ve se­vinç­ler ve bü­tün bun­la­rın sü­rek­li­li­ği, hayat ki­ta­bı olan Kur’an’ın müm­kün ol­du­ğun­ca de­vam­lı­lık gö­ze­ti­le­rek okun­ma­sı­nı ge­rek­li kı­lar. İnsan, yaşamın hızın­dan veya sı­ra­dan­lı­ğın­dan do­la­yı öğüt­le­ri unu­ta­bi­lir. Hatta bu unut­kan­lık onu du­yar­sız­laş­tı­rıp doğ­ru­lar­dan uzak­laş­tı­ra­bi­lir. İşte bu nok­ta­da bir ha­tır­la­tı­cı­ya ih­ti­yaç var­dır. Kur’an, başka ha­tır­la­tı­cı­nın var­lı­ğı­na ih­ti­yaç duyur­ma­yan bir zikir, yani öğüt ki­ta­bı­dır.

“Sen, üstün bir hayat tarzına sahipsin.” (Kalem 4)
“Siz kendinizi unutarak diğer insanlara erdemli olmayı mı öğütlüyorsunuz. Hem de İlahi Kelam’ı okuyup durduğunuz halde? Siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız?” (Bakara 44)

Hayata yansıtmaya çalışarak

Kur’an “yap” ya da “yapma”ları ile ha­ya­tı şe­kil­len­di­ren bir ki­tap­tır. Gö­nül­lü olarak Allah’ın ha­yat­la­rı­na ka­rış­ma­sı­nı is­te­yen­ler için bir hayat prog­ra­mı­dır. Kitabı ilk olarak ken­di­ne hayat prog­ra­mı kabul eden Hz. Re­sul’ün nasıl yaşa­dı­ğı so­rul­du­ğun­da Hz. Ayşe’nin ver­di­ği cevap, “Siz Kur’an okumuyor musunuz? O’nun ahlakı Kur’an’dı” ol­muş­tur. Hz. Pey­gam­ber’in ar­ka­daş­la­rı da öğ­ren­dik­le­ri­ni en kısa sü­re­de ha­ya­ta dö­nüş­tü­rür ve böy­le­ce öğ­ren­me­ye devam eder­ler­di.

“Gerçek şu ki, insan ziyandadır; meğer ki, iman edip doğru ve yararlı işler yapanlardan olsun ve birbirine hakkı tavsiye edenlerden, birbirine sabrı tavsiye edenlerden...” (Asr)
“Belki içinizden iyi ve yararlı olana davet eden, doğru olanı emreden, eğri ve yanlıştan alıkoyan bir topluluk çıkar: Nihai kurtuluşa erişecek kimseler, işte bunlar olacaktır.” (Âl-i İmran 104)

Paylaşarak

Hayat tarzı edin­miş ol­du­ğu kitabın kendi ha­ya­tı üze­rin­de­ki olum­lu et­ki­le­ri­ni gören ki­şi­nin bu gü­zel­li­ği yay­gın­laş­tır­mak is­te­me­si, in­san­la­rın ha­yat­la­rı­na mü­da­ha­le etmek şek­lin­de değil, salt bir pay­laş­ma ar­zu­suy­la ol­ma­lı­dır.

“De ki: Hiç bilenler ile bilmeyenler bir olur mu? Yalnızca akıl iz’an sahipleri bunun farkındadır!” (Zümer 9)

Bilgilenerek

Her ilim dalının kendine ait bir ter­mi­no­lo­ji­si, daha iyi an­la­şıl­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak anahtar ke­li­me­le­ri, şif­re­si sa­yı­la­bi­le­cek te­rim­le­ri var­dır. Kitabın in­di­ği çağın ko­şul­la­rı, sure­le­rin iniş ne­den­le­ri gibi Kitap’ın daha iyi an­la­şıl­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak ko­nu­lar­da bil­gi­len­mek, ki­şi­ye anlam ka­pı­la­rı­nı daha fazla ara­la­ya­caktır.

“Ey Peygamber! Rabbin, senin ve beraberindekilerin gecenin üçte ikisini, yahut yarısını, yahut üçte birini namaz için uyanık geçirdiğini bilir... O halde Kur’an’ın kolayca okuyabileceğiniz kadarını okuyun...” (Müzemmil 20)

Kendi şartlarına uygun okuma yöntemi geliştirerek

Her insanın farklı oku­ma şekil­le­ri, kendine özgü olarak ge­liş­tir­di­ği oku­ma yön­tem­le­ri var­dır. Önem­li olan ki­şi­nin oku­ma ey­le­mi­ni cid­di­ye al­ma­sı­dır. İnsan­la­rın hayat şart­la­rı­nın fark­lı­lı­ğı, Kitap’ı oku­ma­ya ayı­ra­ca­ğı za­man­la­rı da fark­lı kı­lar. İnsan Kur’an’ı kendi oku­ya­bil­di­ği ka­da­rıy­la ve uygun olan za­man­la­rın­da oku­ma­yı prensip haline ge­ti­re­bi­lir.

“Bakın, Bize düşen doğru yolu göstermektir; ve hem öteki dünya hem de hayatınızın bu ilk bölümü üzerindeki hakimiyet bize aittir.” (Leyl 12-13)

Peki Kur’an-ı Kerim’i nasıl anlamalıyız?

Bir hayat önerisidir…

İnsan bir dünya görüşüne sahip olmak istediğinde hayat onu birçok seçenekle karşılar. Bilgi kaynağı ilahi olan Kitap, doğru bir dünya görüşü ve iyi bir hayat tarzı sunmak için insanı ilk sırada beklemektedir. İnsan doğruyu eğriden ayırt etmek için bir yol göstericiye ihtiyaç duyar. Allah insanın aklının ve yüreğinin elinden tutarak ona yol göstermiştir. Bu ilahi metin bütün cümleleriyle merhametin, sevgi ve şefkatinin yansımasıdır. Nasıl bir yol izlerse onun için iyi olacağı konusunda kararsız bir bekleyişe düşen insana, el değmemiş bir gök müjdesidir.

O, herhangi bir kitap değildir. İnsana yaraşan bir dünya görüşü sunan ve elçisinin örnekliğiyle, farklı yerlerde ve farklı zamanlarda yaşayan bütün insanlara yol gösteren bir kitaptır. O, canlı söylemleri olan bir kitaptır. Satırlarında yürüyen insanın göğsüne, kendi ilahi soluğundan verir. Gökyüzünün henüz alınmamış nefesler dolusu maviyi barındırması gibi, bu kitap da anlaşıldığı zaman hayatı kuşatacak çözüm önerilerini barındırır. Hem hayatın bütününü kuşatan kurallarıyla hayatı ibadete dönüştürür hem de özel ibadetler içinde okunarak ibadetleri hayat kılar. Hayatı olduğu gibi kabullenen fakat onun sıradanlığını ibadet neşesiyle yükselten bir kitaptır Kur’an.

“Gerçek şu ki, Biz Ademoğullarını üstün ve onurlu kıldık...” (İsra 70)
“Sizleri yeryüzüne varis kılan O’dur.” (Fatır 39)

Üstün değeri insandır

Kur’an-ı Kerim odak noktası insan olan ve insanı muhatap alan bir kitaptır. Kur’an bir sorumluluk bilinci kitabıdır ve insan da sorumluluk alabilecek düzeyde yani özgür bir irade ile yaratılmış en değerli tek varlıktır. Allah, insana özgür iradesi ile en doğru seçimi yapabilmesi için bu Kitap’ı göndererek, kendinden en üste, mayasındaki ilahi zirveye çıkabilmesi için yol göstermek istemiştir. Sorumluluk duygusunu derinleştiren insan, Rabbinin yardımıyla bilincini de yükseltecek ve böylece varlık amacını tamamlamış olarak yeniden O’na dönecektir. Bütün bunlarda hedeflenen şey; şimdisinde ve sonsuz geleceğinde insanı mutlu olarak görmektir. Çünkü Yüce Yaratıcının mürüvveti, insanın mutluluğudur.

Kitap; söz konusu kapsamlı mutluluğun gerçekleşebilmesi için, ilk adım olarak insanın can, mal, soy yani nesil, akıl ve din yani yaşam güvenliği ve sağlığını koruyan kuralları düzenler. Yanı sıra insanın kendisiyle, yaradanıyla, toplumla ve bütünüyle evrenle olan ilişkilerini konu edinir. Hem insan doğasına hem de doğasında var olan en yüksek olgunluğa uygun, içi şefkat yüklü bir dizi kuralı insanın seçimine sunarak, onun Hak’la ve halkla ilişkilerinde tutarlı en iyi evren temsilcisi olarak yaşamını sürdürmesini sağlar.

“Bu İlahi Kelam, bütün alemler için ancak bir öğüt ve uyarıdır.” (Sad 87)

Mesajı evrenseldir

İlahi Ha­ki­kat’in ilk yerel tec­rü­be­si her ne kadar Ara­bis­tan’ın Hi­caz böl­ge­sin­de ya­şan­dı ise de, ge­tir­di­ği mesaj tüm in­san­lı­ğı kap­sa­dı­ğın­dan ev­ren­sel­dir. İlahi Ha­ki­kat, doğal olarak ilk ses­len­di­ği çağ ve böl­ge­nin dili, an­la­yı­şı ve kül­tü­rü­ne hitap ederek orta­ya çık­mış­tır. Ha­ki­kat he­pi­mi­zin­dir ve dün­ya­nın ne­re­sin­de ve hangi çağda olur­sa olsun hiç­bir insanın ya­ban­cı­sı değil­dir. Bizler zaman ve mekân fark­lı­lık­la­rı­nı aş­mak için kav­ra­ma ça­ba­sı gös­ter­dik­çe, ha­ki­ka­tin ev­ren­sel­li­ği­ni keş­fe­de­ri­z.

Ya­pıl­ma­sı ge­re­ken, mesajın bü­tün ev­re­ne, hemen her in­sa­na ait ola­bi­le­cek fe­rah­lık­ta­ki özünü, yerel ya­pı­sın­dan sı­yı­rıp almaya ve kendi ev­re­nin­de hangi an­la­ma kar­şı­lık gel­di­ği­ni bul­ma­ya ça­lış­mak­tır. Bunun için zihinde ger­çek­leş­ti­ri­le­cek ilk pra­tik, ta­rih­sel bir empa­ti­dir. Bu ta­rih­sel empa­ti­yi, ayet­le­rin in­di­ği ortam ve şart­lar hak­kın­da bil­gi­ler edin­mek­le baş­la­ta­bi­li­riz. Sonra kendi ortam ve şart­la­rı­mız­da ayet­le­rin bize ne demek is­te­di­ği üze­rin­de dü­şü­ne­bi­li­riz. Bu süreç­te ki­ta­bı­mı­zın kendi ha­ya­tı­mı­za ini­şi­ne tanık ola­bi­lir ve bu inişte doğal olarak kendi olay­la­rı­mı­zın kah­ra­man­la­rı oluruz. Böy­le­ce Kitap bize her oku­yu­şu­muz­da farklı şeyler söy­le­ye­rek defalarca inmeye devam eder.

Kitap, belli bir dö­ne­min ve o dö­ne­min özel şart­la­rı­nın dışı­na çıkan, çağlar üstü il­ke­le­ri olan bir ki­tap­tır. Her dö­ne­min taşıdığı şart­la­ra göre, özün­den et­ki­len­miş yeni bir örf ve yeni ge­le­nek­ler ar­ma­ğan eder in­san­lı­ğa. Böy­le­lik­le ge­le­ce­ği oluş­tur­ma­da ön­cü­lük yapar.

“De ki: Bütün insanlar ve görünmeyen varlıklar bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya gelselerdi...” (İsra 88-89)

Bilinen kitapların dışında kendine özgü bir kitaptır

Kur’an-ı Kerim’in konu di­zi­mi­ne ba­kıl­dı­ğın­da diğer eser­ler­de gö­ze­ti­len sis­tem­li konu di­zi­mi­ne rast­lan­maz. Ko­nu­lar sıra dışı ve kendine özgü bir di­zi­liş­le aniden insanın kar­şı­sı­na çıkarlar. Tıp­kı hayat gibi… Hayat bün­ye­sin­de genel olarak dü­zen­li bir akışı ba­rın­dı­rı­yor olsa da, ani olay­lar­la insanın kar­şı­sı­na çıkar. İnsan ken­di­si­ni ona hazır his­set­me­se de, o insanın kar­şı­sı­na çık­ma­ya hazır­dır. Tıp­kı Kitap’ın bir­bi­rin­den farklı ko­nu­la­rı­nın aniden kar­şı­mı­za çık­ma­sı gibi…

Ko­nu­lar hayatın ko­nu­la­rı­dır ve kitabın ba­şın­dan so­nu­na kadar da­ğıl­mış bir halde ele alın­mış­tır. Do­ğum­dan ölü­me uza­nan çe­şit­li­lik­ler gibi, aynı anda birden çok ko­nu­nun iş­len­di­ği gö­rü­lür. Kitap’ta her an her ko­nu­nun iş­le­ni­yor ol­ma­sı, hayatta da her an her şeyin ola­bi­le­ce­ği ger­çe­ği­ni an­dı­rır.

“Bu mesaj bütün insanlık için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. Doğru yolda yürümek isteyen her biriniz için.” (Tekvir 27-28)

Herkese hitap eden bir kitaptır

Kur’an-ı Kerim farklı kav­ra­yış se­vi­ye­le­rin­de­ki in­san­la­ra ka­pa­si­te­le­ri or­a­nın­da hitap eden, her se­vi­ye­de kav­ra­na­bi­len bir ki­tap­tır. An­lam­la­rıy­la her insanı göğe yük­sel­ten bir miraç gi­bi­dir. İnsana bir gök yol­cu­lu­ğu ya­şa­tır ve asla ilk ba­sa­ma­ğa geri tes­lim etmez. Hep daha üs­tün kav­ra­yış­la­ra, an­lam­la­ra çı­ka­rır insanı… Belli bir ke­si­me değil, bü­tün in­san­lı­ğa ses­le­nen bir ki­tap­tır. Sa­de­ce din adam­la­rı­na veya belli bir cinse ve belli bir ırka ses­len­mez. Aklı olan ve doğruyu bul­mak is­te­yen herkesi mu­ha­tap alır. Her­ke­se, her ke­si­me hitap eder.

“Geçmişte vahyedilenlerden bugüne ulaşan doğru haberleri tasdik eden bu İlahi Kelam’ı sana safha safha indiren O’dur. Tevrat’ı ve İncil’i de O indirmişti.” (Âl-i İmran 3)

Nasıl ortaya çıktığı belirsiz bir kitap değildir

Kur’an, in­san­lı­ğın ya­ra­tı­lı­şın­dan bu yana sayfa sayfa gön­de­ri­len bü­tün ilahi ger­çek­le­rin son ve mü­kem­mel ha­li­dir. Tev­rat’ı, Ze­bur’u, İn­cil’i gön­de­ren Allah ka­tın­dan gelme, geç­miş vahiy ki­tap­la­rın­da­ki doğ­ru­la­rı ye­ni­den di­rilt­en ve onları yan­lış­la­rın­dan ayı­ra­rak ilahi ha­ki­ka­ti bil­di­ren bir ki­tap­tır. İçerik olarak da tü­re­di değil­dir. Çok ön­ce­den beri var olan, kök­lü ve tek de­ğiş­mez ger­çe­ği, yani Tek Allah İnancını ilan eder.

“Bugün dininizi sizin için kemale erdirdim, nimetlerimin tamamını size bahşettim ve Bana teslimiyeti sizin dininiz olarak belirledim.” (Maide 3)

Son kitaptır

İlk ger­çek­ler­den bu yana bü­tün ger­çek­le­ri için­de sak­la­ya­rak ko­ru­yan bir ki­tap­tır. Ondan başka, ondan daha ta­ma­ma ermiş bir kitap daha in­me­ye­cek­tir. Onun son kitap ol­ma­sı, bir başka kitabın in­me­ye­ce­ği an­la­mı­na gelir. Fakat bu durum, onun için­den her çağa hitap ede­bi­le­cek yeni hayat öne­ri­le­ri çı­ka­ca­ğı ger­çe­ği ile çe­liş­mez.

Söz’ün sahibi Allah’tır.

“Bu İlahi Kelam’ın indirilişi güç ve hikmet sahibi olan Allah’tandır.” (Zümer 1)

En doğru habere inanmalı. Hakikati ortaya koyan Allah’ın bu mesajlarını sana aktarıyoruz.

“Eğer Allah’ın bu ibret dolu mesajlarına değilse başka hangi habere inanacaklar?” (Casiye 6)

Şimdi de ülkemizde “neden bu kadar çok meal var” konusuna geçelim.

Kanaatimce Tür­ki­ye’de “meal” kavramı yan­lış kul­la­nıl­mak­ta­dır. Ör­ne­ğin çoğu ki­tap­lar­da şöyle ya­zı­dı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz: “Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali.” Bu as­lın­da şu demek­tir: “Kur’an-ı Kerim ve benim ona getirdiğim yüce yorum.” Bu­ra­da meal met­ni­nin esas metin ol­du­ğu veya onu yo­rum­suz yan­sıt­tı­ğı ya­nıl­sa­ma­sı var­dır. Çünkü “önce metni yorumsuz olarak verip ardından dipnotta kendi yorumunu katmak” gibi bir anlayış yay­gın­laş­mış­tır. Oysa bu yan­lış­tır. Çünkü biz­zat meal zaten “yorumlanmış olan” demek­tir. Sonra dip­not­ta neden böyle yo­rum­la­dı­ğı­nı­zın sa­vun­ma­sı­nı yapar, ge­rek­çe­le­ri­ni gös­te­ri­rsi­niz.

Demek ki “meal” ke­li­me­si­ni yaşayan Türk­çe’de kul­la­nıl­dı­ğı şek­liy­le kul­lan­mak ge­re­ki­yor. Ör­ne­ğin bir Tür­ki­ye­li kah­ve­de ko­nu­şur­ken “Filanın konuşmasını dinledim veya yazısını okudum, mealen şöyle diyordu...” der. İşte meal tam da budur. Çünkü her meal bir yo­rum­dur. Dahası, önceki çağ­lar­da orta­ya çık­mış bir du­ru­mu, yani bu­ra­da metni, mey­dan oku­yu­cu bir di­na­mizm­le sür­dür­mek için ta­ri­hin ge­ri­sin­de kal­ma­ma ça­ba­sı demek olan içtihat ile aynı ka­te­go­ri­de de­ğer­len­di­ri­riz.

Şu halde ya­şan­mış tarih ge­ri­de kal­dı­ğı, eli­miz­de ancak o ya­şan­mış ta­ri­hi yön­len­di­ren metin­ler kal­dı­ğı için metin­de geç­me­ye­ni, metinle bir­lik­te bu­gü­ne ge­le­me­ye­ni an­la­mak is­te­riz. İşte meal tam da bu­ra­da lâ­zım­dır. Oysa çe­vi­ri, yani ter­cü­me için böyle bir şeye gerek yok­tur. Çe­vi­ri için bir eski çağ met­ni­ni fi­lo­lo­jik ti­tiz­lik için­de ter­cü­me et­me­niz ye­ter­li­dir. Çünkü nasıl olsa gü­nü­müz için bir anlamı yok­tur. Onun sa­de­ce dil olarak ne de­di­ği­ni ak­tar­mak ve kendi et­kin ta­ri­hi için­de an­la­yıp orada öy­le­ce bı­rak­mak ye­ter­li­dir.

Demek ki Kur’an’a meal ve­rir­ken zihnî bir per­for­mans orta­ya koy­ma­nız ve ister is­te­mez ken­di­ni­zi anlamın içine kat­ma­nız ka­çı­nıl­maz­dır. Bu du­rum­da “Yorum katmadan veriyorum” sözü bir kast-ı mah­sû­sa mı yoksa okuyanı al­dat­ma olarak mı gö­rül­me­li­dir? Çünkü bir dilden başka bir dile, hele de bir çağdan başka bir çağa ak­tar­ma yap­ma­nın biz­zat ken­di­si zaten yo­rum­dur.

Ör­ne­ğin bir meal ha­zır­la­yı­cı­sı zevç veya zevce ke­li­me­si­ne koca, eş, karı, hanım, hatun gibi söz­cük­ler­den birini seç­me­siy­le zaten yo­rum­la­ma­da bu­lun­mak­ta­dır. Yani zev­ce­yi ha­nı­ma, ka­rı­ya, eşe ya da başka bir an­la­ma yor­mak­ta­dır. Bunu yap­tı­ğı anda da as­lın­da ken­di­si­nin kadına ba­kı­şı­nı çevirdiği metne yan­sıt­mış ol­mak­ta­dır. Yani ken­di­ni an­la­ma kat­mak­ta­dır. Şu halde “yorumsuz yazdım” nasıl de­ni­le­bi­lir?

Keza her insan kendi çağının çocuğudur. Kendi çağ, iklim, dil, tarih, coğrafya ve kültür evreninden adeta süt emerek büyür. Bu durum onu kendi çağının çocuğu yapar. Böylece eski bir çağın göğsünden süt emerek oluşmuş bir metin, kendi çağının süt kardeşliğiyle olgunlaşmış bir zihinde anlam bulur. İşte çeviri, meal, tefsir ve benzeri çalışmaların hepsi değişik oranlarda bu zihindeki yankılanmayı ifade eder.

Demek ki metni yorumsuz, yani yankılanmasız vermek diye bir şey olamaz. Bilakis yorumda isabet etmek diye bir şey söz konusu olabilir. Zihniyet dünyanızdaki yankılanma ile bir şeyi bir şeye yormuş olursunuz. Yani bir dili bir dile, bir çağı bir çağa, bir iklimi, tarihi ve kültür evrenini diğerine “getirerek” yormuş olursunuz. Zaten her hâlükârda yorum yapıyorsunuz da acaba isabet ettiniz mi etmediniz mi, asıl önemli olan budur.

Kur’an meali çalışmasıyla biz aslında şunu yapmış oluyoruz: Yedinci yüzyıl Sami-Arap dil, tarih ve kültür evreni ortamında ortaya çıkmış bir metni, yirmi birinci yüzyıl Türk dil, tarih ve kültür evreni ortamına getirmiş oluyoruz. Zaten ele aldığımız asıl metin yani Kur’an da Allah’ın katından yedinci yüzyıl Sami-Arap dil, tarih ve kültür evrenine bir indirgemeydi. Bu da insan algılamasının haricinde olan bir şeyi, insan zekâsının kavrayabileceği bir şekle sokma fonksiyonuydu. Allah bunun için bir öksüzün vicdanını ve onun yaşadığı ortamı “okuma” yeri olarak seçti ve onunla yirmi üç yıl boyunca “yürüdü”. İşte bu yürüyüşle beraber gerçekleşen okumanın metinlerine Kur’an, yani “okunanlardan toplanan” diyoruz ve şu an biz bu metni o ortamdan alıyor bu ortama getiriyoruz.

Dikkat ediniz! O ortamda ortaya çıkan metni buraya getiriyoruz. Bu metni ortaya çıkaran arka plan ise tüm aktörleriyle birlikte orada kalıyor, çünkü hepsi tarih oldu. Dolayısıyla elde sadece metin var. Metni ortaya çıkaran arka planın buralara gelmesi ise artık tümüyle imkânsızdır. Demek ki sadece metni içinde doğduğu çağın göğsünden sökercesine alıp buralara getirmek pek bir anlam ifade etmemektedir. Ortam oralarda kaldığı için de artık metinde geçmeyeni duyabilme ve bunun için de kendini anlama katma, yani meal verme kaçınılmaz olmaktadır. Bunun tek istisnası bir zaman makinesine binip o günkü çağa gitmektir. Bu ise artık imkânsızdır, çünkü tarih geriye doğru işlemez.

İşte bu nedenle nüzûl ortamından uzaklaştıkça;
“Allah ne dedi?” sorusundan öte,
“Ne demek istedi?”
“Neydi ki böyle dedi?”
“Niçin böyle dedi?”
“Hangi sorunu çözmek için böyle dedi?”
“Sorun neydi ki?”
“Bugün aynı sorun yaşanıyor mu?”
“Bugün için ne anlam ifade ediyor?”
gibi sorular ka­çı­nıl­maz ol­mak­ta­dır.

Çünkü Allah’ın ne dediği apaçık ortadadır ve orada öylece durmaktadır. Dolayısıyla bu soruların muhtemel cevapları metne değil, anlama katılmak veya yorumlamak dediğimiz şeydir. Düz çeviri ise sadece “Allah ne dedi?” sorusuna bulabildiğin karşılığı, yan tarafına yazmaktan ibarettir. Bu manada her meal çeviriyi de içine alır, ama her çeviri meali içine almaz, alamaz.

Demek ki çeviri, karşılık bulmaya yetecek yüzeysel yorumken; meal, anlam bulmaya, hatta anlama katılmaya yarayacak derinlemesine yorumdur. Burada anlama katılmak veya kendini anlama katmak dediğimiz şey, metni orijinal metin olmaktan çıkaracak bir şey değildir. Zira metin orada öylece durmaktadır. Müevvil yani meal verici, metnin kendi zihnindeki yankılanmalarını metne yorum şeklinde geri göndermektedir. Böylece metin ile yorumcu arasında interaktif bir ilişki oluşmakta, her ikisi birden bir dil ve kültür ortamında birlikte yürümektedirler. Bu, metni değil yorumcunun kendisini yeniden inşası anlamına gelmektedir. Yorumcu metni kendini açan bir dış uyarıcı, uyandırıcı olarak kullanmaktadır. Yorumcu kendini metne değil, anlama katmakla metin tarafından yönlendirilmiş, yeniden inşa edilmiş olmaktadır. Ancak yorumcu bunu metinle kendi kendine diyaloga girerek yapmaktadır. Eğer yorumcu bunu yapmazsa metin orada öylece durmaya devam edecektir…