NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ?
Yazılı Makale

NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ?

10 dk okuma

Ner­den oku­du­ğu­mu anım­sa­mı­yo­rum ama ün­lü ro­man­cı­mız Kemal Tahir, bir gece sa­ba­ha karşı eşi Se­mi­ha Ha­nım’ı uyan­dır­mış, Se­mi­ha Ha­nım da te­laş ve kor­kuy­la “Ne oldu Kemal?” diye ayak­la­nın­ca Kemal Tahir, “Ha­nım” demiş, “ne ola­cak bu mem­le­ke­tin hâli?” Se­mi­ha Ha­nım “Hay Allah! Bu soru bu sa­at­te mi so­ru­lur? Bunun için mi uyan­dır­dın beni?” deyin­ce Kemal Tahir, “Ha­nım” der, “mem­le­ke­tin hâ­li­ni dü­şün­me­nin günü ve sa­a­ti mi olur?”

Sos­yal med­ya­ya ba­kı­yo­rum, genel mesaj net: “2020 yılı felaketlerle başladı; yetsin artık!”

Elâ­zığ-Ma­lat­ya dep­re­min­de kırk bir kişi ya­şa­mı­nı kay­bet­ti… Van çığ fe­la­ke­tin­de kırk bir kişi ha­ya­tı­nı yi­tir­di… İd­lib sal­dı­rı­sın­da sekiz şe­hit ver­dik… Sa­bi­ha Gök­çen Ha­va­li­ma­nı’nda uçak pist­ten çı­ka­rak par­ça­lan­dı: üç ölü, yüz se­ken yaralı.

Sa­de­ce bugün; bir baba on ye­di ya­şın­da­ki kı­zı­nı “sev­gi­li­si var” diye öl­dür­üp yol ke­na­rı­na attı. Hak­kâ­ri’de bir baba “açım, iş is­ti­yo­rum” diye ken­di­ni yakıp kal­dı­rıl­dı­ğı has­ta­ne­de vefat etti. Ül­ke­nin en büyük memur kon­fe­de­ras­yo­nu­nun bir il baş­ka­nı yol­suz­luk ve ta­ciz­den göz­al­tı­na alındı.

Anım­sı­yo­rum; yir­mi yıl­dır Bod­rum’u mes­ken tut­muş İs­veç­li ih­ti­yar bir çif­te mu­ha­bir mik­ro­fo­nu uzat­mış­tı: “Neden Tür­ki­ye’de ya­şı­yor­su­nuz, bu­ra­da ho­şu­nu­za giden ne­dir?” Cevap net­ti: “Bizim ül­ke­miz­de beş sene son­ra­sın­da neler ola­bi­le­ce­ği­ni ön­gö­re­bi­lir­si­niz ama bu­ra­da beş da­ki­ka sonra ne ola­ca­ğı belli değil. Sürp­riz­ler­le yaşa­mak ho­şu­mu­za gi­di­yor.”

Yani hiç dur­ma­dan de­ği­şen bir gün­de­mi var güzel yur­du­mun. Tabi yu­kar­da an­dık­la­rım med­ya­nın ser­vi­si. Kim­bi­lir bil­me­di­ği­miz, duy­ma­dı­ğı­mız ne çok şey var; ama bir sa­nat­çı­nın çı­kart­tı­ğı al­bü­mün ken­di­ni yakan ba­ba­dan daha çok ön plan­da ol­du­ğu ve ya­zık ki rağ­bet gör­dü­ğü bir ül­ke­de ya­şı­yo­ruz.

Ge­le­nek­çi al­gı­dan ise ses­ler yük­se­li­yor: “uğursuz sene”. Ka­la­kal­dım öyle­ce, kal­bim mah­zun, göz­le­rim nemli… İnsan ka­de­rin Rab­bi­ne iman ede ede, ka­der ya­za­ma­ya­ca­ğı­nı bile bile yine de ka­der ya­zı­yor; sev­dik­le­ri­ne, ül­ke­si­ne, dün­ya­sı­na. Bir fark­la ki, bu ka­der yazma işi­nin adı bazen umut olu­yor, bazen hayal, bazen te­men­ni, bazen de plan. İşler hayal et­ti­ği, güzel olur zan­net­ti­ği, plan­la­dı­ğı gibi ol­ma­yın­ca da kah­ro­lu­yor için­den içe.

Cid­den sene mi uğur­suz, biz mi gö­zü­mü­zün gör­dü­ğü­ne, ku­la­ğı­mı­zın duy­du­ğu­na, vic­da­nı­mı­zın şa­hit ol­du­ğu­na sırtı­mı­zı dön­me­yi yaşam bi­çi­mi hâline gel­dir­dik bil­mi­yo­rum; ama bil­di­ğim bir şey var ki zih­nen, aklen, ruhen artık korunaksız bir hâl­de­yiz. Çünkü oku­ma­nın di­li­ni bil­mi­yor ama ko­nuş­ma­nın di­li­ni sök­müş du­rum­da­yız; an­la­ma­nın al­fa­be­sin­den ha­be­ri­miz yok lakin an­la­tır­ken kim­se eli­mi­ze su dö­ke­mi­yor; bir olay, bir durum hak­kın­da oku­du­ğu­muz iki satır ya­zı, ahkâm kes­me­mi­ze, hü­küm ver­me­mi­ze hatta asıp ke­sip biç­me­mi­ze ye­ti­yor.

Ak­lıy­la izah ede­me­di­ği şeye “yok” mu­a­me­le­si yapan­lar nasıl izah et­sin ki bu hâli? Bak­tı­ğı­mız yere göre de­ği­şen ve çokça tek­rar eden ha­ta­mız, ne yapsak dü­zel­te­me­di­ği­miz yan­lı­şı­mız var, kabul… Başta kendi nef­sim; doğruyu bil­me­di­ği için yan­lı­şa gönül ver­e­ni­miz de, iyi ni­yet­le yap­tı­ğı işi tam ya­pa­ma­ya­nı­mız da, doğru ya­pa­ca­ğım der­ken yan­lış yapanı­mız da, hâlâ hayal et­ti­ği­miz kıvamı tut­tu­ra­ma­yan mü­nev­ve­ri­miz de, oyunda oy­naş­ta­ki ta­le­be­miz de, de­de­si­nin ka­bir taşı­nı oku­ya­ma­yan gen­ci­miz de, üs­lu­bu tut­tu­ra­ma­yan ha­ti­bi­miz de, ir­fan­dan na­sip­siz âli­mi­miz de, yolunu şa­şıran der­vi­şi­miz de, yoldan ha­ber­siz gü­nah­kâ­rı­mız da var evet; ama insan bey­ni bu işte, so­ru­yor:

Bizim, “bizi biz yapan” muh­kem sa­bi­te­le­ri­miz, doğru re­fe­rans­la­rı­mız, ha­ki­kat der­di­miz, as­ga­ri dahi olsa şah­si­ye­ti­miz ve hay­si­ye­ti­miz, in­saf­tan ha­be­ri­miz, ze­ra­fet­ten na­si­bi­miz ne­re­ye kay­bol­du?

Du­ruş­la­rı­nı men­fa­at um­duk­la­rı ki­şi­le­rin küçük bir göz işa­re­tiy­le be­lir­le­yen; kıb­le­le­ri­ni yüksek­ler­den esen rüz­gâ­ra göre tayin eden; hâl böyle olun­ca dün söv­dük­le­ri­ni bugün se­ve­bi­len, sabah sev­dik­le­ri­ne akşam sö­ve­bi­len, bugün yan­lış de­dik­le­ri­ne yarın doğru di­ye­bi­len; hiçbir ko­nu­da tam an­la­mıy­la bil­gi­si ol­ma­ma­sı­na rağ­men her me­se­le­de zır­va­la­ya­cak kadar ma­lu­mat­la­rı olan­lar ara­mız­da nasıl tü­re­di?

Ben söy­le­ye­yim! Eh­li­yet­siz ki­şi­le­ri bizim doğru­mu­zun sa­vu­nu­cu­lu­ğu­nu ya­pı­yor diye sevmeye baş­la­dık, li­ya­kat­li adam­la­ra bizim yan­lı­şı­mı­zı eleş­ti­ri­yor diye söv­mek böy­le­lik­le nor­mal­leş­ti. Eleş­tir­di­ği için yerin­den edi­len ehil in­san­la­rın boş­lu­ğu­nu da met­het­ti­ği için layık ilan edi­len ehliyetsizler dol­dur­du. Eh­li­yet ve li­ya­ka­tin öl­çü­sü, işi ya­pa­bil­me hu­su­sun­da­ki ka­bi­li­ye­ti­niz değil, işi elde ede­bil­mek için eği­le­bil­me po­tan­si­ye­li­niz oldu.

“Liyakat değil sadakat” ile baş­la­yan bu hi­kâ­ye­miz­de; eh­li­yet­siz­le­re bizim der­di­mi­zin ami­go­lu­ğu­nu ya­pı­yor diye iyi de­dik, ehil­le­re bizim da­va­mı­zın slo­ga­nı­nı at­mak­tan im­ti­na edi­yor diye kötü de­dik; bir de bak­tık ki or­ta­da ne doğru­dan eser kal­mış ne güzel­den bir ha­ber. Men­fa­a­ti için eği­l­me­yi ma­ha­ret sanan­la­rın da­va­sı için dik dur­ma­sı­nı bek­le­ye­bi­lir mi­si­niz?

Li­ya­kat ol­ma­yın­ca ema­net kay­bol­du, ema­net yi­tin­ce de ada­le­tin ye­rin­de yel­ler es­me­ye baş­la­dı. İlahi adalet te­cel­li edin­ce de neye uğ­ra­dı­ğı­mı­zı şa­şı­rıp suçu senenin uğursuzluğuna attık. Öyle bir hâl aldık ki kim­se­nin te­fek­kü­re, ten­ki­de, ilme, ha­ki­ka­te ta­ham­mü­lü yok artık. Soru belli ve tek: “Sen kimden yanasın?” Bu kadar.

Bu fik­ri­yat sabit ol­du­ğu için de da­va­mı­zı an­la­ta­cak dert­li­le­re değil, slo­ga­nı­mı­zı ata­cak ami­go­la­ra ih­ti­yaç du­yu­yo­ruz. Bil­gi gay­ret is­ti­yor, te­fek­kür ıs­tı­rap, ha­ki­kat bedel, dert nasip… Slo­gan öyle mi ya? Ka­rış ka­la­ba­lık­la­ra, sesin kı­sı­la­na kadar bağır kâfi. Hatta se­si­ni de men­fa­a­ti­ni de se­vi­yor­san slo­gan atan­la­rın ara­sı­na ka­rış, sa­de­ce du­dak­la­rı­nı kı­pır­dat, ba­ğı­rı­yor­muş gibi yap. Play­back’ini fark et­tir­me­di­ğin sü­re­ce na­mus­lu­sun!

Kav­ga­mı­zın se­be­bi bu; çünkü fik­ri­miz yok, zira bil­gi­miz yok. Ma­lu­mat da yetecek ama o da yok. Söy­le­ne­ne dair ma­lu­ma­tı­mız bile ol­ma­yın­ca ge­ri­ye bir tek şey ka­lı­yor: “sözü söyleyene duyduğumuz sevgi yahut nefret.” Duy­gu­su bizi tat­min et­ti­ği için ih­ti­yaç duy­ma­dı­ğı­mız basit bilgi kı­rın­tı­la­rı­nın, sahte ai­di­yet­le­rin için­de ömür tü­ke­ti­yo­ruz.

“Sen varsın diye yüzü gülen bir kişi olsun, yoksa senin varlığının da bir anlamı yok” an­la­yı­şı üze­ri­ne dün­ya­ya bin yıl bo­yun­ca hü­küm­met­miş ve bu an­la­yı­şı “kendin için biriktirmek zilletinden başkası için harcama izzetine davet” olarak kök­leş­tir­miş ma­ne­vi di­na­mik­le­rin üze­rin­de bu hâle ge­le­bil­miş ol­ma­nın bende başka bir izahı yok çünkü.

Peki onlar yer­yü­zü­nün en te­sir­li, en kavi, en şe­ref­li, en ihya edi­ci dö­ne­mi­ni nasıl yüz yıl­lar boyu canlı tu­ta­bil­di­ler; dünya ni­met­le­riy­le alış­ve­ri­şin­de az şeye ih­ti­yaç his­se­dip lazım olan­dan faz­la­sı­na te­nez­zül et­me­ye­cek kalbî nasıl bul­du­lar dersiniz? Büyük bir ço­ğun­lu­ğu­nun oku­ma yaz­ma­sı dahi ol­ma­dı­ğı hâlde içine doğru de­rin­le­şe de­rin­le­şe üm­mî­li­ğin dip­le­rin­den in­ci­ler top­la­ya­rak nef­si­ni ıs­lah ede­me­ye­nin baş­ka­sı­na salah gö­tü­re­me­ye­ce­ği­nin bi­lin­cin­de, dü­zelt­me­ye ken­di­le­rin­den baş­la­dı­lar; yalan dert­le­re derman ara­mak çu­ku­run­dan, ha­ki­ki derdi bul­ma­nın gö­ğü­ne yük­sel­di­ler.

Bu yolda çe­ki­len bü­tün ce­fa­la­rı, dert­le­ri, be­la­la­rı sev­gi­li­den gel­miş bir demet çi­çek gibi koy­nun­da sak­la­yıp sı­kın­tı­sız geçen ne­fes­le­rin sı­kın­tı­sıy­la kah­rol­du­lar ve bu kahır on­la­ra kim ol­duk­la­rı­nı; bu yangın ye­rin­de ne ara­dık­la­rı­nı kalp­le­ri­ni par­ça­lar­ca­sı­na ih­tar etti; bu sa­ye­de de insan ol­ma­nın, bil­me­nin, ta­nı­ma­nın ka­pı­sı­nı ar­a­la­ya­bi­le­cek ma­ne­vi ni­met­le­re er­di­ler.

Ya­ra­dan’ın hür­me­ti­ne; di­liy­le değil hâ­liy­le sabrı ve hakkı tav­si­ye ede­rek, abde vefanın ahde ve­fa­ya denk düş­tü­ğü­nün id­ra­ki için­de; dil, din, ırk, renk, mez­hep ayırt et­mek­si­zin küçük bir he­di­yey­le, umul­ma­dık bir zi­ya­ret­le, bir cebe ken­di­le­rin­den bile giz­li sı­kış­tır­dık­la­rı üç beş ku­ruş harç­lık­la, mu­hab­be­ti ar­tı­ra­cak içten tebessüm­le­riy­le, küs­lük­le­ri bi­ti­re­cek harbî se­lam­la­rıy­la, ye­ti­min ba­şın­da şef­kat­le do­la­şan avuç­la­rıy­la gö­nül­le­ri fet­het­ti­ler. Kim­se­siz­le­rin bay­ra­mı, mah­zun­la­rın mut­lu­lu­ğu, dert­li­le­rin der­ma­nı, kalbi kı­rık­la­rın dos­tu, diz­le­rin­de takat kal­ma­yan­la­rın ça­la­cak ka­pı­sı, hüs­ra­na uğ­ra­yan­la­rın na­si­ha­ti oldular.

Ne gi­de­cek­le­ri yeri unut­tu­lar ne gel­dik­le­ri yeri ha­tır­la­rın­dan çı­kar­dı­lar. Ce­na­b-ı Hakk’ın bir lüt­fu, mu­az­zam bir is­ti­dat ol­ma­nın öte­sin­de bu in­san­la­rın doğup bü­yü­dük­le­ri iklim ve şart­la­rın da bu hu­sus­ta payı var gibi gelir bana. Biz, bize asla lazım ol­ma­ya­cak her lü­zum­suz bil­gi­nin cep te­le­fon­la­rı ara­cı­lı­ğıy­la ba­şı­mız­dan aşa­ğı bo­ca edil­di­ği, ma­lu­ma­ta maruz kal­mak­la malûl, güya ile­ti­şim çağı ku­şa­ğı­yız; onlar, belki de orta yaş­la­rın­da ev­le­ri­ne giren siyah be­yaz bir te­le­viz­yon­dan bile uzak dur­ma­ya ça­lı­şan, ken­di­le­ri­ni sohbet mec­lis­le­rin­de ve ki­tap­la­rın say­fa­la­rın­da kay­bet­mek su­re­tiy­le hu­zu­ru ve mu­hab­be­ti tah­sil eden se­çil­miş va­kit­ler taife­si…

Peki ya bugün? Ev­la­dın hâli ec­da­da hiç ben­ze­mi­yor ne ya­zık ki. Mum di­bi­ne ışık ver­mi­yor yani. Onlar bam­baş­ka bir dün­ya­nın tu­tar­lı­lık âbi­de­si ku­ru­cu­la­rı iken; biz bir baş­ka­sı­nın kur­du­ğu dün­ya­nın çe­liş­ki yu­ma­ğı­nın ya­ban­cı­la­rı.

Yaz­mış­tım bu yüz­den bü­tün dert­le­ri­mi­zin se­be­bi bir, su­re­ti başka diye ve devam et­miş­tim: Para, iş, eş, aş, aşk, evlat, ev, araba, kıyafet, sağlık, itibar. Benim hayatım, benim malım, benim çocuğum, benim arabam, benim diplomam, benim makamım...

İba­de­ti tü­ket­mek, mâbe­di AVM’ler, azizi pop figür­ler, çağ­rı­sı rek­lam­lar, mi­na­re­si rek­lam pa­no­la­rı, çan ku­le­si ekran­lar, ağ­la­ma du­va­rı elma stor­lar, se­va­bı har­ca­mak, gü­na­hı ye­tin­mek, kut­sa­lı kut­sal ta­nı­ma­mak olan en­te­re­san bir din olan ka­pi­ta­liz­me iman et­tik. Bu din gel diyor, kim olur­san ol yine gel. İster Müs­lü­man ol, ister Budist, ister ate­ist, hiç fark etmez; yeter ki harca, yeter ki tüket.

Hayatın her ala­nı­na dair tek­li­fi olan bu din, tıp­kı bir afyon gibi bizi ba­ğım­lı­sı kıldı. Çer­çe­ve­mi­zi çizdi, sta­tü­mü­zü be­lir­le­di, değer yar­gı­la­rı­mı­zı tes­pit etti ve ni­ha­yet bizi ken­di­miz­den başka bir şeye dö­nüş­tür­dü. Bu dine iman et­ti­ği­niz anda me­se­le si­zin­le ce­bi­ni­zde­ki pa­ra­nın, eli­ni­zde­ki mül­kün, mevcut im­kân­la­rı­nı­zın mü­na­se­be­ti ol­mak­tan öte­ye ta­şı­nı­yor. İnsana, eş­ya­ya, ha­di­se­ye, var­lı­ğa, değere ba­kı­şı­nı­zı ister is­te­mez yeni di­ni­ni­zin pers­pek­ti­fi şekil­len­di­ri­yor. Ne yerde bul­du­ğu­nuz ek­me­ği öpüp başa gö­tür­me­ye gerek ka­lı­yor ne de bir de­re­den bile abdest alır­ken suyu israf et­me­me­ye ih­ti­yaç du­yu­yor­su­nuz.

Cânım yıl­la­rı­nı heba ede­rek ka­vuş­tu­ğu okul dip­lo­ma­sı­nı ge­le­ce­ği­nin ga­ran­ti bel­ge­si olarak gören ama dip­lo­ma­sı­na ka­vuş­tu­ğun­da ya­şa­dı­ğı hayal kı­rık­lı­ğıy­la ordan oraya bu kez iş ara­mak­la ömrü­nü tü­ke­ten genç­le­ri­miz; mes­le­ği­ni ço­luk ço­cu­ğu­nun na­fa­ka­sı için sı­nıf­ta ders an­lat­mak­tan iba­ret bilen öğ­ret­me­ni­miz, has­ta­sı­nı ek­mek ka­pı­sı gibi gören dok­to­ru­muz, suçlu ol­du­ğu­nu bil­di­ği mü­vek­ki­li­ni be­raat et­tir­me­yi başarı sayan avu­ka­tı­mız, ma­hal­le­nin ber­be­ri ol­mak­la ima­mı ol­mak ara­sın­da­ki farkı idrak­ten mah­rum ka­na­at ön­de­ri­miz, işgal et­ti­ği kol­tu­ğu ya­kın­la­rı­na is­tih­dam alanı olarak par­sel­le­yen si­ya­set­çi­miz, işi ki­ta­bı­na uy­dur­ma­yı işin ki­ta­bın­dan daha iyi bilen bü­rok­ra­tı­mız, mesai sa­a­ti­ni laklakla dol­du­ran memu­ru­muz, me­sai­si­nin içini la­kayt­lık­la bo­şal­tan iş­çi­miz, zalim mü­te­ah­hi­di­miz, üç­kâ­ğıt­çı tüc­ca­rı­mız, mil­yo­ner di­len­ci­miz, du­a­sız anne­miz, zam­pa­ra ba­ba­mız da bu di­nin din­dar­la­rı…

Bu din sa­ye­sin­de de avuç­la­rı­mız­dan kayıp gitti o dil­le­re des­tan mu­hab­be­ti­miz, ma­hal­le soh­bet­le­ri­miz, her biri ana­mız­dan ba­ba­mız­dan ve­fa­lı kom­şu­la­rı­mız. Tü­ket­me hır­sı­mız art­tık­ça da ken­di­mi­zi kay­bet­tik.

Bü­tün dünya maz­lum­la­rı dua, za­lim­ler ise en­di­şe ile o gün­le­rin ye­ni­den var­lı­ğı­na dair bir emare gör­mek için avuç­la­rı­mı­za ba­kı­yor. Avu­cu­mu­za di­ki­len ba­kış­lar­la göz göze gel­dik­çe yi­ti­ği­mi­zi ha­tır­la­yıp ba­kış­la­rı­mı­zı biz de bir ümitle ha­ya­tı­mı­za çe­vir­di­ği­miz­de acı için­de gö­rü­yo­ruz ki; bı­ra­kın avuç­la­rı­mız ara­sın­da o gü­zel­lik­le­ri bul­ma­yı, onu kav­ra­ya­cak avuç­la­rı­mız ye­rin­de yok.

Öyle ya, bir şeyin ha­ki­ka­ti­ne sahip olmak is­te­yen insan, ilkin o şeyin aslın­dan mahrum ol­du­ğu­nu fark ede­cek. İnsanın ken­di­sin­de var zan­net­ti­ği şeyin aslın­da var ol­ma­dı­ğı­nı an­la­ma­sı için mut­la­ka ona ger­çek­ten sahip olanı ta­nı­yıp bil­me­si ge­re­kir; çünkü sah­te­nin sah­te­li­ği, ha­ki­ki­nin ya­nın­da orta­ya çıkar.

Bugün hâlâ ara­mız­da var olan ak­sak­kal­lı de­de­le­ri­mi­zin, nur yüz­lü ni­ne­le­ri­mi­zin, ab­dest­siz ha­mu­ra dokun­ma­yan ana­la­rı­mı­zın ya­nın­da so­luk­la­dı­ğı­mız hu­zu­run se­be­bi bu işte. Çünkü var zan­ne­den aramaz, bulanı gören ol­ma­dı­ğı­nı anlar, an­la­yan arar, bulmak is­te­yen taklit eder, taklit eden tah­ki­ki­ne erer; o da na­si­bi kadar.

Kar­nı tok, sırtı pek, elek­tri­ği, doğalgazı, suyu, fa­tu­ra­la­rı öde­ye­me­di­ği için ke­sil­me­miş, ka­pı­sın­da hiç ha­ciz memuru gör­me­miş in­san­lar için bıdı bıdı ko­nuş­mak; yü­re­ğin­de­ki acı, be­de­nin­de­ki acıyı bas­tır­dı­ğı için ken­di­ni yakan adam­ca­ğı­zı eleş­tir­mek bu yüz­den kolay. Kıv­ran­ma­mız, şi­kâ­ye­ti­miz, sız­lan­ma­mız bu yüzden. Yi­tik­le­ri­mi­zin far­kın­da bile de­ği­liz.

Şimdi üs­tat Kemal Tahir gibi ye­ni­den so­ra­lım: “Ne olacak bu memleketin hâli?” diye. Zira bu kafay­la bı­ra­kın kendi ço­cuk­la­rı­mı­zın is­tik­ba­li­ni gü­zel­leş­tir­me­yi, baş­ka­la­rı­nın ço­cuk­la­rı­nın ma­zi­si­ni bile ifsat ederiz.

Aciz ka­na­a­tim­ce karar ver­me­miz ge­re­ken şey net: Sağcı, solcu, İslamcı, liberal, seküler ne olur­sak ola­lım; ol­du­ğu­muz o şeyin ar­ka­sın­da du­ra­bi­le­cek kadar bi­ri­ki­mi­miz, doğru­la­rı­mız­dan taviz ver­me­ye­cek bir ka­rak­te­ri­miz, ba­ya­ğı ih­ti­ras­lar için ya­mul­ma­ya­cak bir şah­si­ye­ti­miz ol­ma­lı. Dos­tu­muzun biz­den ter­ed­düt ede­ce­ği kadar ba­ya­ğı bir insan değil, düş­ma­nı­mı­zın dahi biz­den emin ola­ca­ğı kadar harbî bir eday­la; baş­ka­la­rı­nın ya­la­nıy­la kendi gü­zel­li­ği­mi­zin sar­ho­şu olup ken­di­mi­zi kan­dı­ra­ca­ğı­mı­za, inan­dı­ğı­mız doğru­la­rın hakkını verip sa­mi­mi­yet­le yaşa­mak­la; baş­ka­la­rı­nı, ken­di­mi­zin değil gönül ver­di­ği­miz der­din sar­ho­şu ve müp­te­la­sı kı­la­rak ama.

Nem­rut ate­şi­ne su taşıyan karınca mi­sa­li gü­cü­müz neye ye­ti­yor­sa; azı­na ço­ğu­na bak­ma­dan, ileri geri ko­nu­şa­na al­dır­ma­dan, il­ti­fat ede­nin öv­gü­sü ile kı­na­ya­nın kı­na­ma­sı ara­sın­da nef­si­mi­zi tahrike yahut kal­bi­mi­zi tah­ri­be yol aça­cak bir fark gör­me­den, he­sabî değil has­bî bir gö­nül­le ya­pa­ca­ğız iş­le­ri­mi­zi. Na­si­hat ede­rek değil, na­si­hat olarak; söy­le­me­yi bı­ra­kıp ey­le­me­ye ba­ka­rak!

Ne kadar im­kâ­nı­mı­zın ol­du­ğu­nu bil­mi­yo­rum ama bil­di­ğim bir şey var ki, o kadar ima­nı­mız yok. Eğer o iman gü­cü­ne sahip ol­say­dık; bizi içe­ri­y­le oyala­ya­rak dışa­rı­da adım ata­maz hâle ya da dışa­rıy­la meş­gul ede­rek içe­ri­ye dönüp ba­ka­maz hâle ge­tir­me­ye ça­lı­şan­la­rın de­ğir­me­ni­ne su taşımak ye­ri­ne; ken­di­miz için yaşa­ma­nın öl­mek­ten beter ol­du­ğu­nu an­lar­dık ki, bir baş­ka­sı ya­şa­sın diye öle­bil­me­nin yaşamaktan güzel ol­du­ğu­nu fark ede­bi­le­lim.