NE OLACAK BU MEMLEKETİN HALİ?
10 dk okuma
Nerden okuduğumu anımsamıyorum ama ünlü romancımız Kemal Tahir, bir gece sabaha karşı eşi Semiha Hanım’ı uyandırmış, Semiha Hanım da telaş ve korkuyla “Ne oldu Kemal?” diye ayaklanınca Kemal Tahir, “Hanım” demiş, “ne olacak bu memleketin hâli?” Semiha Hanım “Hay Allah! Bu soru bu saatte mi sorulur? Bunun için mi uyandırdın beni?” deyince Kemal Tahir, “Hanım” der, “memleketin hâlini düşünmenin günü ve saati mi olur?”
Sosyal medyaya bakıyorum, genel mesaj net: “2020 yılı felaketlerle başladı; yetsin artık!”
Elâzığ-Malatya depreminde kırk bir kişi yaşamını kaybetti… Van çığ felaketinde kırk bir kişi hayatını yitirdi… İdlib saldırısında sekiz şehit verdik… Sabiha Gökçen Havalimanı’nda uçak pistten çıkarak parçalandı: üç ölü, yüz seken yaralı.
Sadece bugün; bir baba on yedi yaşındaki kızını “sevgilisi var” diye öldürüp yol kenarına attı. Hakkâri’de bir baba “açım, iş istiyorum” diye kendini yakıp kaldırıldığı hastanede vefat etti. Ülkenin en büyük memur konfederasyonunun bir il başkanı yolsuzluk ve tacizden gözaltına alındı.
Anımsıyorum; yirmi yıldır Bodrum’u mesken tutmuş İsveçli ihtiyar bir çifte muhabir mikrofonu uzatmıştı: “Neden Türkiye’de yaşıyorsunuz, burada hoşunuza giden nedir?” Cevap netti: “Bizim ülkemizde beş sene sonrasında neler olabileceğini öngörebilirsiniz ama burada beş dakika sonra ne olacağı belli değil. Sürprizlerle yaşamak hoşumuza gidiyor.”
Yani hiç durmadan değişen bir gündemi var güzel yurdumun. Tabi yukarda andıklarım medyanın servisi. Kimbilir bilmediğimiz, duymadığımız ne çok şey var; ama bir sanatçının çıkarttığı albümün kendini yakan babadan daha çok ön planda olduğu ve yazık ki rağbet gördüğü bir ülkede yaşıyoruz.
Gelenekçi algıdan ise sesler yükseliyor: “uğursuz sene”. Kalakaldım öylece, kalbim mahzun, gözlerim nemli… İnsan kaderin Rabbine iman ede ede, kader yazamayacağını bile bile yine de kader yazıyor; sevdiklerine, ülkesine, dünyasına. Bir farkla ki, bu kader yazma işinin adı bazen umut oluyor, bazen hayal, bazen temenni, bazen de plan. İşler hayal ettiği, güzel olur zannettiği, planladığı gibi olmayınca da kahroluyor içinden içe.
Cidden sene mi uğursuz, biz mi gözümüzün gördüğüne, kulağımızın duyduğuna, vicdanımızın şahit olduğuna sırtımızı dönmeyi yaşam biçimi hâline geldirdik bilmiyorum; ama bildiğim bir şey var ki zihnen, aklen, ruhen artık korunaksız bir hâldeyiz. Çünkü okumanın dilini bilmiyor ama konuşmanın dilini sökmüş durumdayız; anlamanın alfabesinden haberimiz yok lakin anlatırken kimse elimize su dökemiyor; bir olay, bir durum hakkında okuduğumuz iki satır yazı, ahkâm kesmemize, hüküm vermemize hatta asıp kesip biçmemize yetiyor.
Aklıyla izah edemediği şeye “yok” muamelesi yapanlar nasıl izah etsin ki bu hâli? Baktığımız yere göre değişen ve çokça tekrar eden hatamız, ne yapsak düzeltemediğimiz yanlışımız var, kabul… Başta kendi nefsim; doğruyu bilmediği için yanlışa gönül verenimiz de, iyi niyetle yaptığı işi tam yapamayanımız da, doğru yapacağım derken yanlış yapanımız da, hâlâ hayal ettiğimiz kıvamı tutturamayan münevverimiz de, oyunda oynaştaki talebemiz de, dedesinin kabir taşını okuyamayan gencimiz de, üslubu tutturamayan hatibimiz de, irfandan nasipsiz âlimimiz de, yolunu şaşıran dervişimiz de, yoldan habersiz günahkârımız da var evet; ama insan beyni bu işte, soruyor:
Bizim, “bizi biz yapan” muhkem sabitelerimiz, doğru referanslarımız, hakikat derdimiz, asgari dahi olsa şahsiyetimiz ve haysiyetimiz, insaftan haberimiz, zerafetten nasibimiz nereye kayboldu?
Duruşlarını menfaat umdukları kişilerin küçük bir göz işaretiyle belirleyen; kıblelerini yükseklerden esen rüzgâra göre tayin eden; hâl böyle olunca dün sövdüklerini bugün sevebilen, sabah sevdiklerine akşam sövebilen, bugün yanlış dediklerine yarın doğru diyebilen; hiçbir konuda tam anlamıyla bilgisi olmamasına rağmen her meselede zırvalayacak kadar malumatları olanlar aramızda nasıl türedi?
Ben söyleyeyim! Ehliyetsiz kişileri bizim doğrumuzun savunuculuğunu yapıyor diye sevmeye başladık, liyakatli adamlara bizim yanlışımızı eleştiriyor diye sövmek böylelikle normalleşti. Eleştirdiği için yerinden edilen ehil insanların boşluğunu da methettiği için layık ilan edilen ehliyetsizler doldurdu. Ehliyet ve liyakatin ölçüsü, işi yapabilme hususundaki kabiliyetiniz değil, işi elde edebilmek için eğilebilme potansiyeliniz oldu.
“Liyakat değil sadakat” ile başlayan bu hikâyemizde; ehliyetsizlere bizim derdimizin amigoluğunu yapıyor diye iyi dedik, ehillere bizim davamızın sloganını atmaktan imtina ediyor diye kötü dedik; bir de baktık ki ortada ne doğrudan eser kalmış ne güzelden bir haber. Menfaati için eğilmeyi maharet sananların davası için dik durmasını bekleyebilir misiniz?
Liyakat olmayınca emanet kayboldu, emanet yitince de adaletin yerinde yeller esmeye başladı. İlahi adalet tecelli edince de neye uğradığımızı şaşırıp suçu senenin uğursuzluğuna attık. Öyle bir hâl aldık ki kimsenin tefekküre, tenkide, ilme, hakikate tahammülü yok artık. Soru belli ve tek: “Sen kimden yanasın?” Bu kadar.
Bu fikriyat sabit olduğu için de davamızı anlatacak dertlilere değil, sloganımızı atacak amigolara ihtiyaç duyuyoruz. Bilgi gayret istiyor, tefekkür ıstırap, hakikat bedel, dert nasip… Slogan öyle mi ya? Karış kalabalıklara, sesin kısılana kadar bağır kâfi. Hatta sesini de menfaatini de seviyorsan slogan atanların arasına karış, sadece dudaklarını kıpırdat, bağırıyormuş gibi yap. Playback’ini fark ettirmediğin sürece namuslusun!
Kavgamızın sebebi bu; çünkü fikrimiz yok, zira bilgimiz yok. Malumat da yetecek ama o da yok. Söylenene dair malumatımız bile olmayınca geriye bir tek şey kalıyor: “sözü söyleyene duyduğumuz sevgi yahut nefret.” Duygusu bizi tatmin ettiği için ihtiyaç duymadığımız basit bilgi kırıntılarının, sahte aidiyetlerin içinde ömür tüketiyoruz.
“Sen varsın diye yüzü gülen bir kişi olsun, yoksa senin varlığının da bir anlamı yok” anlayışı üzerine dünyaya bin yıl boyunca hükümmetmiş ve bu anlayışı “kendin için biriktirmek zilletinden başkası için harcama izzetine davet” olarak kökleştirmiş manevi dinamiklerin üzerinde bu hâle gelebilmiş olmanın bende başka bir izahı yok çünkü.
Peki onlar yeryüzünün en tesirli, en kavi, en şerefli, en ihya edici dönemini nasıl yüz yıllar boyu canlı tutabildiler; dünya nimetleriyle alışverişinde az şeye ihtiyaç hissedip lazım olandan fazlasına tenezzül etmeyecek kalbî nasıl buldular dersiniz? Büyük bir çoğunluğunun okuma yazması dahi olmadığı hâlde içine doğru derinleşe derinleşe ümmîliğin diplerinden inciler toplayarak nefsini ıslah edemeyenin başkasına salah götüremeyeceğinin bilincinde, düzeltmeye kendilerinden başladılar; yalan dertlere derman aramak çukurundan, hakiki derdi bulmanın göğüne yükseldiler.
Bu yolda çekilen bütün cefaları, dertleri, belaları sevgiliden gelmiş bir demet çiçek gibi koynunda saklayıp sıkıntısız geçen nefeslerin sıkıntısıyla kahroldular ve bu kahır onlara kim olduklarını; bu yangın yerinde ne aradıklarını kalplerini parçalarcasına ihtar etti; bu sayede de insan olmanın, bilmenin, tanımanın kapısını aralayabilecek manevi nimetlere erdiler.
Yaradan’ın hürmetine; diliyle değil hâliyle sabrı ve hakkı tavsiye ederek, abde vefanın ahde vefaya denk düştüğünün idraki içinde; dil, din, ırk, renk, mezhep ayırt etmeksizin küçük bir hediyeyle, umulmadık bir ziyaretle, bir cebe kendilerinden bile gizli sıkıştırdıkları üç beş kuruş harçlıkla, muhabbeti artıracak içten tebessümleriyle, küslükleri bitirecek harbî selamlarıyla, yetimin başında şefkatle dolaşan avuçlarıyla gönülleri fethettiler. Kimsesizlerin bayramı, mahzunların mutluluğu, dertlilerin dermanı, kalbi kırıkların dostu, dizlerinde takat kalmayanların çalacak kapısı, hüsrana uğrayanların nasihati oldular.
Ne gidecekleri yeri unuttular ne geldikleri yeri hatırlarından çıkardılar. Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu, muazzam bir istidat olmanın ötesinde bu insanların doğup büyüdükleri iklim ve şartların da bu hususta payı var gibi gelir bana. Biz, bize asla lazım olmayacak her lüzumsuz bilginin cep telefonları aracılığıyla başımızdan aşağı boca edildiği, malumata maruz kalmakla malûl, güya iletişim çağı kuşağıyız; onlar, belki de orta yaşlarında evlerine giren siyah beyaz bir televizyondan bile uzak durmaya çalışan, kendilerini sohbet meclislerinde ve kitapların sayfalarında kaybetmek suretiyle huzuru ve muhabbeti tahsil eden seçilmiş vakitler taifesi…
Peki ya bugün? Evladın hâli ecdada hiç benzemiyor ne yazık ki. Mum dibine ışık vermiyor yani. Onlar bambaşka bir dünyanın tutarlılık âbidesi kurucuları iken; biz bir başkasının kurduğu dünyanın çelişki yumağının yabancıları.
Yazmıştım bu yüzden bütün dertlerimizin sebebi bir, sureti başka diye ve devam etmiştim: Para, iş, eş, aş, aşk, evlat, ev, araba, kıyafet, sağlık, itibar. Benim hayatım, benim malım, benim çocuğum, benim arabam, benim diplomam, benim makamım...
İbadeti tüketmek, mâbedi AVM’ler, azizi pop figürler, çağrısı reklamlar, minaresi reklam panoları, çan kulesi ekranlar, ağlama duvarı elma storlar, sevabı harcamak, günahı yetinmek, kutsalı kutsal tanımamak olan enteresan bir din olan kapitalizme iman ettik. Bu din gel diyor, kim olursan ol yine gel. İster Müslüman ol, ister Budist, ister ateist, hiç fark etmez; yeter ki harca, yeter ki tüket.
Hayatın her alanına dair teklifi olan bu din, tıpkı bir afyon gibi bizi bağımlısı kıldı. Çerçevemizi çizdi, statümüzü belirledi, değer yargılarımızı tespit etti ve nihayet bizi kendimizden başka bir şeye dönüştürdü. Bu dine iman ettiğiniz anda mesele sizinle cebinizdeki paranın, elinizdeki mülkün, mevcut imkânlarınızın münasebeti olmaktan öteye taşınıyor. İnsana, eşyaya, hadiseye, varlığa, değere bakışınızı ister istemez yeni dininizin perspektifi şekillendiriyor. Ne yerde bulduğunuz ekmeği öpüp başa götürmeye gerek kalıyor ne de bir dereden bile abdest alırken suyu israf etmemeye ihtiyaç duyuyorsunuz.
Cânım yıllarını heba ederek kavuştuğu okul diplomasını geleceğinin garanti belgesi olarak gören ama diplomasına kavuştuğunda yaşadığı hayal kırıklığıyla ordan oraya bu kez iş aramakla ömrünü tüketen gençlerimiz; mesleğini çoluk çocuğunun nafakası için sınıfta ders anlatmaktan ibaret bilen öğretmenimiz, hastasını ekmek kapısı gibi gören doktorumuz, suçlu olduğunu bildiği müvekkilini beraat ettirmeyi başarı sayan avukatımız, mahallenin berberi olmakla imamı olmak arasındaki farkı idrakten mahrum kanaat önderimiz, işgal ettiği koltuğu yakınlarına istihdam alanı olarak parselleyen siyasetçimiz, işi kitabına uydurmayı işin kitabından daha iyi bilen bürokratımız, mesai saatini laklakla dolduran memurumuz, mesaisinin içini lakaytlıkla boşaltan işçimiz, zalim müteahhidimiz, üçkâğıtçı tüccarımız, milyoner dilencimiz, duasız annemiz, zampara babamız da bu dinin dindarları…
Bu din sayesinde de avuçlarımızdan kayıp gitti o dillere destan muhabbetimiz, mahalle sohbetlerimiz, her biri anamızdan babamızdan vefalı komşularımız. Tüketme hırsımız arttıkça da kendimizi kaybettik.
Bütün dünya mazlumları dua, zalimler ise endişe ile o günlerin yeniden varlığına dair bir emare görmek için avuçlarımıza bakıyor. Avucumuza dikilen bakışlarla göz göze geldikçe yitiğimizi hatırlayıp bakışlarımızı biz de bir ümitle hayatımıza çevirdiğimizde acı içinde görüyoruz ki; bırakın avuçlarımız arasında o güzellikleri bulmayı, onu kavrayacak avuçlarımız yerinde yok.
Öyle ya, bir şeyin hakikatine sahip olmak isteyen insan, ilkin o şeyin aslından mahrum olduğunu fark edecek. İnsanın kendisinde var zannettiği şeyin aslında var olmadığını anlaması için mutlaka ona gerçekten sahip olanı tanıyıp bilmesi gerekir; çünkü sahtenin sahteliği, hakikinin yanında ortaya çıkar.
Bugün hâlâ aramızda var olan aksakkallı dedelerimizin, nur yüzlü ninelerimizin, abdestsiz hamura dokunmayan analarımızın yanında solukladığımız huzurun sebebi bu işte. Çünkü var zanneden aramaz, bulanı gören olmadığını anlar, anlayan arar, bulmak isteyen taklit eder, taklit eden tahkikine erer; o da nasibi kadar.
Karnı tok, sırtı pek, elektriği, doğalgazı, suyu, faturaları ödeyemediği için kesilmemiş, kapısında hiç haciz memuru görmemiş insanlar için bıdı bıdı konuşmak; yüreğindeki acı, bedenindeki acıyı bastırdığı için kendini yakan adamcağızı eleştirmek bu yüzden kolay. Kıvranmamız, şikâyetimiz, sızlanmamız bu yüzden. Yitiklerimizin farkında bile değiliz.
Şimdi üstat Kemal Tahir gibi yeniden soralım: “Ne olacak bu memleketin hâli?” diye. Zira bu kafayla bırakın kendi çocuklarımızın istikbalini güzelleştirmeyi, başkalarının çocuklarının mazisini bile ifsat ederiz.
Aciz kanaatimce karar vermemiz gereken şey net: Sağcı, solcu, İslamcı, liberal, seküler ne olursak olalım; olduğumuz o şeyin arkasında durabilecek kadar birikimimiz, doğrularımızdan taviz vermeyecek bir karakterimiz, bayağı ihtiraslar için yamulmayacak bir şahsiyetimiz olmalı. Dostumuzun bizden tereddüt edeceği kadar bayağı bir insan değil, düşmanımızın dahi bizden emin olacağı kadar harbî bir edayla; başkalarının yalanıyla kendi güzelliğimizin sarhoşu olup kendimizi kandıracağımıza, inandığımız doğruların hakkını verip samimiyetle yaşamakla; başkalarını, kendimizin değil gönül verdiğimiz derdin sarhoşu ve müptelası kılarak ama.
Nemrut ateşine su taşıyan karınca misali gücümüz neye yetiyorsa; azına çoğuna bakmadan, ileri geri konuşana aldırmadan, iltifat edenin övgüsü ile kınayanın kınaması arasında nefsimizi tahrike yahut kalbimizi tahribe yol açacak bir fark görmeden, hesabî değil hasbî bir gönülle yapacağız işlerimizi. Nasihat ederek değil, nasihat olarak; söylemeyi bırakıp eylemeye bakarak!
Ne kadar imkânımızın olduğunu bilmiyorum ama bildiğim bir şey var ki, o kadar imanımız yok. Eğer o iman gücüne sahip olsaydık; bizi içeriyle oyalayarak dışarıda adım atamaz hâle ya da dışarıyla meşgul ederek içeriye dönüp bakamaz hâle getirmeye çalışanların değirmenine su taşımak yerine; kendimiz için yaşamanın ölmekten beter olduğunu anlardık ki, bir başkası yaşasın diye ölebilmenin yaşamaktan güzel olduğunu fark edebilelim.