GALİPLER VE MAĞLUPLAR
Yazılı Makale

GALİPLER VE MAĞLUPLAR

10 dk okuma

GA­LİP­LER VE MAĞ­LUP­LAR

İçi­ni­zde Ça­nak­ka­le’de ika­met eden veya oraya git­mek gibi bir şansı elde eden var mı bil­mi­yo­rum. Ancak giden­ler bi­lir­ler. Şe­hit­lik­te­ki her bir taşın üze­rin­de şe­hi­din adı, baba adı, mem­le­ke­ti ve yaşı ya­zı­lı­dır:

Üs­küp, Me­di­ne, Gos­ti­var, Bağ­dat, Se­la­nik, Ku­düs, Şam…

O mezar taş­la­rı sanki “bu toplum kimdir?” so­ru­su­nun ce­va­bı.

Evet ama; özel­lik­le bugün dü­şü­nen, fik­re­den ve bu fik­ri­yat­tan yü­re­ği­ni sa­ğan bir insan olarak değil; inanan ve inan­dı­ğı de­ğer­le­re gü­ve­nen, ya­şa­dı­ğı çağa olan bor­cu­nun far­kın­da biri olarak me­rak edi­yo­rum:

Bu in­san­lar ne uğ­ru­na, hangi de­ğer­ler uğ­ru­na can­la­rı­nı, mal­la­rı­nı ve dahi kan­la­rı­nı iman­la­rı­na şa­hit kı­lıp ebe­di di­ri­ler­den ol­ma­yı seçti?

Zil­le­ti iz­ze­te, ata­le­ti gay­re­te, mah­ru­mi­ye­ti ser­ve­te dö­nüş­tü­ren; ta­sav­vur­la­rı­nı, akıl­la­rı­nı ve şah­si­yet­le­ri­ni ila­hi hi­tap­la inşa eden; başı dik, alnı açık, eli açık, yüzü ak, yü­re­ği dolu, gözü pek, sözü kavi, özü doğru şü­he­da;

Gö­nül­le­ri harap, ha­ne­le­ri harap, hep­sin­den be­te­ri akıl­la­rı ve bi­linç­le­ri harap olmuş; çağın öz­ne­si olma gay­re­ti­ni, zaman ır­ma­ğı­nın ya­ta­ğı­nı be­lir­le­me fik­ri­ni bir ta­ra­fa atmış; bı­rak ta­rih yaz­ma­yı ta­ri­hin var­lı­ğın­dan bi­ha­ber çağın imha et­ti­ği; da­ğı­nık, boz­gun, yıl­gın, bık­kın, umut­suz, ira­de­siz, iş­lev­siz, can­sız, izansız biz ben­cil to­run­la­rı­nı gör­se­ler, yine de ölü­me böy­le­si­ne per­va­sız gi­der­ler miy­di?

Emin olun ama­cım ken­di­mi kan­dır­mak ve içimi ra­hat­lat­mak değil.

Ki­ni­ni, çı­ka­rı­nı, ce­bi­ni, ma­ka­mı­nı, ser­ve­ti­ni “din” edin­miş­le­re de sö­züm yok.

Ama bin umudu bağ­rım­da sak­la­ya­rak da dü­şün­sem, yü­re­ğim acı­yor;

Zira bir zamanlar küf­fa­rın aç­la­rı­nı do­yu­ran­lar, şim­di­ler­de küf­fa­rın ek­me­ği­ne muh­taç. Bir zamanlar baş­ka­la­rı­nın ya­ra­la­rı­nı sa­ran­lar, şim­di­ler­de kendi ya­ra­la­rı­nı sa­ra­cak der­man­dan mahrum. Bir zamanlar imanı yu­dum yu­dum fark­lı ik­lim­le­re ta­şı­yan­lar, şim­di­ler­de yü­rek­le­ri­nin iş­ga­li­ni ön­le­mek­ten aciz.

O günün şart­la­rı için­de il­ke­le­ri­nin izini süren, il­ke­le­ri­ni ül­kü­le­re dö­nüş­tür­me ceh­di gös­te­ren; kal ve hâ­liy­le ha­ki­ka­ti ya­şa­yan ve yaşa­tan; fikir, oluş ve va­ro­luş san­cı­sı çeken ve bu mümbit coğ­raf­ya­nın her ka­rı­şı­nı kan­la­rıy­la su­la­ya­rak can­la­rı­nı, mal­la­rı­nı, var­la­rı­nı iman­la­rı­na şa­hit kılan ced­di­miz belki im­kân­sı­zı başa­ra­rak bu coğ­raf­ya­yı kur­da kuşa yem et­me­di ama adam­lar tank­la top­la elde ede­me­dik­le­ri bu coğ­raf­ya­yı da bakir kalan tüm kül­tür­le­ri de bilgiyi elde ede­rek ortaya koy­duk­la­rı tek­no­lo­ji ile çe­pe­çev­re ku­şat­mış du­rum­da.

“Tek kültür” aşkı için­de ortaya öyle öyle bir çaba ko­yu­yor­lar ki ne­rey­se günün yir­mi dört sa­a­ti hiç dur­ma­dan ça­lı­şı­yor­lar ve adam­lar da­va­la­rın­da sa­mi­mi olduğu için de Sü­n­netul­lah ça­lı­şa­na ve­ri­yor.

O gün aziz ced­di­miz, bu coğ­raf­ya­yı par­ça­lat­ma­dı belki ama bugün bizim an­lam ha­ri­ta­la­rı­mız da gönül coğ­raf­ya­la­rı­mız da manevi di­na­mik­le­ri­miz de ya­zık ki pa­ram­par­ça ve bu par­ça­la­rı bı­ra­kın top­la­ma­yı, ka­pıl­dı­ğı­mız sahip olma hır­sı ile bu kadar da­ğıl­dık­la­rı ak­lı­mı­za dahi gel­mi­yor.

Bu coğ­raf­ya­yı böl­me­ye elbet kim­se­nin gücü yet­me­ye­cek ama mad­di­yat­la tı­kın­ma­ya, çıl­gın­ca satın al­ma­ya, tü­ket­me­ye, or­tam­la­ra ak­ma­ya, ken­di­miz­den sak­lan­ma­ya, baş­ka­la­rı­nı bozuk para gibi har­ca­ma­ya, nef­ret et­me­ye, öf­key­le iti­şip kak­ış­ma­ya, ih­ti­ras­la öte­ki­leş­tir­me­ye, kö­tü­lük­le yaşa­ma­ya, zihin­sel olarak gü­dül­me­ye, duy­gu­sal olarak sö­mü­rül­me­ye, sığ­laş­ma­ya ve kli­şe­leş­me­ye, tek­no­lo­jik olarak kö­le­leş­ti­ril­me­ye, gün­cel­le uyuş­tu­rul­ma­ya, mar­ka­lar­la gü­dü­len­me­ye, trend­ler­le ba­ğım­lı­laş­tı­rıl­ma­ya, baş­ka­la­rı­nın hak­kıy­la zen­gin­leş­me­ye, hak­sız­lık­la ka­zan­ma­ya ne kadar devam ede­bi­le­ce­ğiz onu bil­mi­yo­rum.

Peki neden?

Tak­lit kül­tü­rü!

Hayır, başka se­bep yok.

Zira “taklit”, aklı kir­le­ten ve öz­gü­ve­ni kat­le­den en önem­li un­sur­lar­dan biri ol­du­ğu gibi tak­lit eden kişi veya top­lum­lar ait ol­duk­la­rı kök­le­rin­den ve dahi id­dia­la­rın­dan arın­mış; aynı za­man­da da tah­kik ede­me­dik­le­ri di­na­mik­le­ri­nin kar­şı­sın­da baş­ka­la­rı­nı tak­lit ede­rek mağ­dur olmuş­lar­dır.

Benim bu tes­pi­ti­mi ünlü Yu­nan fi­lo­zo­fu Socrates’in de fikir ba­ba­sı olan İbn Haldun “Mukaddime” adlı ese­rin­de “mağluplar galipleri taklit ederler” şek­lin­de özet­le­ye­rek as­lın­da dört yüz yıl­lık bir dra­mı tek cümlede hay­kı­rır.

Ancak tak­lit ile tah­kik ara­sı­na inşa et­ti­ğim köp­rü­de, bir de “onur” me­se­le­si­ni an­mak ge­re­ki­yor ki, bizim onurumuz siz de tak­dir eder­si­niz ki değerlerimizdir.

Gö­rü­nür­de “mağlup” görünen ama her şeye rağ­men yü­rek ve ben­lik­le­ri ile mü­ca­de­le eden­le­re sö­züm yok. Zira onlar mağ­lu­bi­ye­ti iç­sel­leş­tir­me­yen ve bu ye­nil­gi­nin fa­tu­ra­sı­nı değerlerine kesmeyen, tam ak­si­ne ye­nil­gi­yi bir ders ve şef­kat to­ka­dı olarak oku­yan ta­raf­tır.

Çünkü bilirler ki sorun, as­lın­da değer olarak be­nim­se­dik­le­rin­de değil, o de­ğer­ler­le olan iliş­ki­le­rin­de ve bu de­ğer­le­re olan bağ­lı­lık de­re­ce­le­rin­de­dir. En önem­li özel­lik­le­ri ise, “galibi taklit etmenin” as­lın­da onların safına geç­mek ol­du­ğu­nu bi­le­cek kadar onurlu ol­ma­la­rı­dır.

Ama bir de, mağ­lu­bi­ye­tin fa­tu­ra­sı­nı de­ğer­le­ri­ne ke­sip tez el­den ondan kur­tul­ma­nın yol­la­rı­nı arayan bir taraf var ki, bugün ezici bir ço­ğun­lu­ğun yap­tı­ğı gibi, onlar de­ğer­le­rin­den so­yu­nun­ca ken­di­le­ri­nin de galip ola­ca­ğı­nı sanan ah­mak­lar gü­ru­hu­dur. Bu ah­mak­lık onları ga­lip­le­re karşı, önü­ne ge­çi­le­mez bir duy­gu­sal­lı­ğa iter ve mü­te­ca­viz­le­ri­ne aşık olur­lar; bu aşk, onları galip­le­ri tüm ben­lik­le­ri ile tak­lit et­me­ye gö­tü­rür. Ancak bu güruh, ya­zık ki bu tak­lit­le ken­di­le­ri­ni ga­lip­ler sı­nı­fı­na kay­det­ti­ği­ni san­a­cak kadar da idrak ye­ti­mi­dir. Zira, hiçbir efendi “eğlendiği” soy­ta­rı­sı­nın ken­di­siy­le eşit hak­la­ra sahip ol­ma­sı­nı ka­bul et­mez.

Yak­la­şık dört yüz yıl­dır par­sel par­sel edi­len İslâm coğ­raf­ya­la­rı­nın makus hi­kâ­ye­si de bu mağ­du­ri­yet psi­ko­lo­ji­si­nin, artık gen­le­re si­ra­yet etmiş bir ideo­lo­ji­ye dö­nüş­müş ol­ma­sın­dan başka bir şey değil­dir ve bu hi­kâ­ye­nin öz­ne­si de sa­de­ce “inanmış”lardır.

Peki nerde kaybettik?

Sa­nı­rım zaman geç­tik­çe ve özel­lik­le de oku­duk­ça fark edi­yo­rum.

Si­nek ka­rak­ter­li olup ama­cı baş­ka­la­rı­nın ba­lı­na kon­mak ve tü­ket­mek olan; asa­lak, nerde ga­ni­met olsa orda kanat çır­pan, nimet ve ikbal za­man­la­rın­da be­li­ren, bela ve mu­si­bet za­man­la­rın­da kay­bo­lan, tü­ke­te­cek­le­ri şey­le­ri pis-temiz, helâl-haram ay­rı­mı­na tâbi tut­ma­yan, pisi te­mi­ze ka­tıp ka­rış­tı­ran, bu yüz­den te­mi­zi de kir­le­ten­ler var.

Ya­zık ki bunlar ezici bir ço­ğun­lu­ğa sahip ve taklit eden kesim.

Lakin arı ka­rak­ter­li olup üret­mek için ya­şa­yan, ge­ce­si­ni gün­düz ey­le­yen, pis olan şey­le­re kon­mak­tan öd­le­ri pat­la­yan, pis olan­dan temiz şey­le­rin üre­ti­le­me­ye­ce­ği­nin far­kın­da, “ellerin” eme­ği­ni değil “ellerinin” eme­ği­ni yemeyi iba­det sayan­lar da var.

Bunlar ise azınlık ve ya­zık ki yalnızlar gru­bu­na isim­le­ri­ni yaz­dır­mış.

İşte bizim kay­bet­ti­ği­miz yer de, şü­he­da­nın şe­ha­det şer­be­ti­ni içip yaşayan di­ri­ler­den ola­bil­me­si­nin se­be­bi de tam da bu ay­rım­da ya­tı­yor.

Zira, mer­ha­met ve sev­gi­nin ana­va­ta­nı olan bu mümbit coğ­raf­ya­da ha­ya­tı ve ha­yat öte­si­ni cid­di­ye alıp, için­de­ki boş­lu­ğu fark ede­me­miş, ken­di­ni ve kim­li­ği­ni sor­gu­la­ma­mış, kendi ruh kök­le­ri ve ai­di­ye­tin­den bi­ha­ber o kadar çok insan var ki.

Ama in­sa­nın ta­bi­a­tı boş­luk kal­dır­ma­dı­ğı için, kutsallık olarak kod­la­dı­ğı veya öyle kod­la­tı­lan bir şey­ler, gelip gö­nül coğ­raf­ya­la­rı­nı istila et­miş; doğ­ru­lar en­gel­le­di­ği için yan­lış­lar gelip baş kö­şe­ye ku­rul­muş.

Peki biz hangi gruptayız?

Sor­sam başta kendi za­val­lı nef­sim, he­pi­miz ken­di­mi­zi “arı” ka­rak­te­ri olarak tabir ederiz ve sa­nı­rım “sinek” ka­rak­ter­li olan­lar­dan mi­de­mi­zin bu­lan­dı­ğı­nı di­le ge­ti­ri­riz.

Ey­val­lah.

Peki sinekleri pis­lik için­de bı­ra­kıp ka­ran­lı­ğın si­ya­hı­nı daha çok ar­tır­ma­la­rı­na se­yir­ci mi ka­la­lım yoksa on­la­ra da arı tabiatını hâl di­li­miz­le kod­la­ya­rak sev­gi, mer­ha­met ve ışığın ay­dın­lı­ğı­nı mı ya­ya­lım?

İman edi­yo­ruz ki sev­gi­yi İlâhî kud­ret he­di­ye etti. Yine iman edi­yo­ruz ki O’nun sev­di­rip aziz et­ti­ği­ni dün­ya âlem bir araya gelse zelil ve rezil ede­mez. O’nun sev­gi­si­ni yıp­ra­ta­nı ise dün­ya âlem bir araya gelse in­san­la­ra sev­di­re­mez.

Lakin bey­ni­mi tır­ma­la­dı bu soru.

Ya­ra­tı­lış ga­ye­si­ni “ahsen-u amel” olarak be­lir­le­yen kud­ret, bu güzel ame­lin içine sinekleri pis­lik­ler­den kur­tar­ma gö­re­vi­ni de yük­le­me­miş midir sizce?

Yoksa ben mi çok üto­pik ba­kı­yo­rum?

Bul­mak için ara­mak lazım di­yor­du ya arif­ler, ara­mak için de kay­bet­ti­ği­ni bil­mek.

Ru­hu­na üf­le­nen ne­fe­si kendi için­de kay­bet­ti­ği­ni bil­me­yen, kendi dı­şın­da neyi ara­ya­cak? Kal­dı ki bulsa ne ola­cak?

Hem sa­de­ce kay­bet­ti­ği­ni aramaz ki insan, bazen de bu­lun­ca fark eder onun hep ara­dı­ğı şey ol­du­ğu­nu. Her yi­ti­riş­ten bir arayış doğ­mu­yor ama her bul­mak ara­ya­na bir kay­bın­dan ha­ber ve­ri­yor­sa, O’nu bu­lan­lar mı ken­di­ni kay­be­der di­ye­ce­ğiz, yoksa ken­di­ni kay­bet­me­yen­ler mi O’nu asla bu­la­maz?

Evet!

So­ru­lar­la ara­dı­ğı­mı­zı, ce­vap­lar­da kay­bet­ti­ği­mi­zi bir an­la­ya­bil­sey­dik, can evi­mi­zin camsız du­var­la­rı­na perde di­ker miy­dik öz canı­mız­dan?

Dil­ler­de ise bir gaf­let tür­kü­sü; ez­gi­si kayıp, bes­te­si­nin no­ta­la­rı dam­la dam­la akan kanı­mız­dan!

Gafletten kurtulabilme temennisiyle.