MÜSLÜMANLIK KALİTEYE MECBUR OLMAKTIR
Yazılı Makale

MÜSLÜMANLIK KALİTEYE MECBUR OLMAKTIR

10 dk okuma

Al­lah (c.c), Kur'an-ı Ke­rim'de ayet­ler boyunca "ak­let­mez mi­si­niz, dü­şün­mez mi­si­niz, ak­lı­nı­zı kul­lan­maz mı­sı­nız?" de­dik­ten sonra; Yunus su­re­si 100. ayet­te "Al­lah, ak­lı­nı kul­lan­ma­yan­la­rın üze­ri­ne iğ­renç (rics) bir pis­lik atar" di­yor.

Demek ki her türlü pis­lik­ten kur­tul­mak için “akıl” ni­me­ti­nin kul­la­nıl­ma­sı esas ve bu ni­met aynı za­man­da mut­lak ha­ki­ka­te sı­mı­kı tu­tun­ma­nın ve Hakk'a bağ­lan­ma­nın da anah­ta­rı.

Ama ak­lın da başlı ba­şı­na te­miz­len­me­si ge­re­ki­yor.

Ha­ki­ka­te ulaş­mak için aklı kul­lan­mak; ak­lın da kul­la­nı­la­bil­me­si için “te­miz” kal­ma­sı, “te­miz” kal­ma­sı için de onu örten dav­ra­nış ve ey­lem­ler­den uzak kalın­ma­sı ge­re­ki­yor. Zira ki­ta­bı­mız­da Al­lah'ın pis­lik (rics) olarak say­dı­ğı kumar, fal, içki gibi kötü alış­kan­lık­la­rın ak­lın ha­ki­ka­te ulaş­ma­sı­nı en­gel­le­ye­rek hak­kıy­la iman et­me­nin de önüne geç­ti­ği aşikâr.

Yani nef­sin zaptına uğ­ra­mış veya kir­len­miş akıl, he­sap­sız is­tek­ler için makul gö­rü­nen ge­rek­çe­ler uy­du­rur; vicdan ise tüm bunları ak­la­yıp ki­şi­nin ken­di­si­ni “kan­dır­ma” uğ­ra­şı­nı te­nef­füs eder. Eğitilmemiş nefis, böy­le­lik­le aklı kirli bir dü­şü­nüş üze­ri­ne iş­le­tir ve vic­da­nı uy­ku­da bı­ra­kır demek. Aslında her biri birer nimet olan bu lü­tuf­lar­la hayır ye­ri­ne şer­rin em­ri­ne giren kişi de kendi el­le­riy­le ken­di­si­ni ate­şe atar demek.

Bu id­ra­ki ka­zan­dık­tan sonra bu kez ana kay­na­ğı­mı­za dö­ne­lim.

Ka­bir­ler­de ölülere oku­ma­yı adet haline ge­tir­di­ği­miz ve ya­zık ki ken­di­mi­zin zer­re­ce na­sip­len­me­di­ği Ya­sin su­re­si 70. ayet hay­kı­rı­yor;

“Diri olanı uyarsın ve kâfirler hak­kın­da­ki hüküm yerini bulsun diye biz ona Kur’an’ı ver­dik.”

Demek ki Kur’an’ın in­di­ri­li­şi diri olan kim­se­le­ri uyar­mak içindir.

Demek ki Al­lah te­miz akıl­la bir­lik­te hi­ta­bı­nın, vah­yi­nin kar­şı­sın­da ölü ruh­lar, ölü be­den­ler, şu­ur­suz in­san­lar is­te­mi­yor. Tabi bu­ra­da­ki di­ri­lik hepimizin de an­la­ya­ca­ğı gibi fi­zi­ki bir di­ri­lik değil, zihni, kalbi, ruhi bir di­ri­lik. Bir diğer ayet olan Enfal 24’e ba­ka­lım;

“Ey iman edenler! Size hayat ve­re­cek şeye çağırdığı zaman, Al­lah'a da, Re­su­lü­ne de cevap verin.”

Al­lah ve Re­su­lü neye ça­ğı­rı­yor?

Hayat ve­re­cek şeye, di­rilt­me­ye.

Demek ki Al­lah ve Re­su­lü’nün çağ­rı­sı bir “di­ri­liş” çağ­rı­sı­dır.

Kim­le­re bir di­ri­liş çağ­rı­sı?

El­bet­te ki aklını te­miz­le­miş, yü­re­ği­ni ve zih­ni­ni diri tutan­la­ra bir di­ri­liş çağ­rı­sı.

Bu di­ri­li­şi ebe­di­leş­tir­me, ölüm­süz­leş­tir­me çağ­rı­sı.

Peki bunları bil­mi­yor mu­yuz?

Bence toplumun büyük bir kesimi bu bil­gi­le­re sahip.

Peki sıkıntı nerde?

Neden bu bil­giy­le amel ede­mi­yo­ruz?

Asıl düğüm burada sa­nı­rım.

Çünkü bil­gi­yi edinen kişi bu bil­gi­yi ha­ya­tı­na ya­yıp bil­gi­nin ge­rek­tir­di­ği an­la­yış­la dav­ran­maz­sa bil­gi­len­me­nin şeh­ve­tiy­le bil­gi­si­nin far­kın­da ol­ma­sa dahi ta­pın­ma­ya baş­lı­yor. Bilen olarak salt ken­di­si­ni gör­dü­ğü için de bu ta­pın­ma ken­di­si­ne dö­nü­yor ve bil­gi­si­nin kö­le­si olu­yor.

Olur mu de­me­yin, bakın et­ra­fı­nı­za ne demek is­te­di­ği­mi an­lar­sı­nız.

Kim bilir, belki de bu yüzden kültürel Müs­lü­man­lık ve Mu­ham­me­di ha­ki­kat­le­rin arası bu kadar açıldı. Ken­di­si­ne ulaşan ilk ilahi emre kar­şı­lık "bilmiyorum" ik­ra­rıy­la sar­sı­lan bir önder ve bugün "onu se­vi­yo­rum, zira bu sevgi beni kur­ta­ra­cak" zan­nıy­la O'na zerre kadar ben­ze­me­yi ak­lın­dan dahi ge­çir­me­yen; her şeyi bilen, bil­di­ği­ni sanan ama bil­di­ği iki kı­rın­tı­lık bil­gi­nin şeh­ve­tiy­le huşu duyan bir toplum çıktı ortaya.

Evet, Hira Ma­ğa­ra­sı'ndaki ilk İlahi bu­luş­ma­da OKU em­ri­ne mu­ha­tap ol­du­ğun­da “bilmiyorum” demişti âlem­le­re rah­met olan. Bu, bir öksüz ve ye­ti­min tertemiz vic­da­nın­dan dün­ya­ya ilk be­ya­nı idi; “bilmiyorum!”

O bile “bilmiyorum” ile baş­la­dıysa bu İlahi bu­luş­ma­ya, iki kelam oku­yup “biliyorum” id­di­a­sı­na bü­rün­me­nin şey­ta­ni­li­ğin­den Rab­bin rah­me­ti­ne sı­ğın­ma­mız ge­rek­mez mi sizce de?

Çünkü biz bilmek id­di­a­sıy­la küs­tah­laş­tık.

Bu yüzden de ilahi kelam mehcur kaldı, onu terk ettik. Bu yüzden de ek­sil­dik ve ek­sil­me­ye de devam edi­yo­ruz.

Peki neden bu eksik­le­rin far­kı­na va­ra­mı­yor; dibi delik hey­be­miz, her ha­li­mi­zi yalan­la­yan söz­le­ri­miz­le neden bu ek­sik­le­ri­mi­zi gö­re­mi­yo­ruz?

Sosyal Medya say­fa­la­rı­mı kur­ca­lı­yo­rum.

Üç beş yemek pa­ya­şı­mı, ki bu apay­rı bir gönül yan­gı­nı, bir­kaç si­ya­si, ideolojik pa­ya­laşım dı­şın­da bin­ler­ce hadis ve ayet pa­ya­şı­mı, Kur’an tef­sir­le­ri, Kur’an meal­le­ri almış ba­şı­nı git­miş.

Başımı el­le­ri­min ara­sı­na aldım da­ki­ka­lar­ca.

Madem bu kadar çok bi­li­yor isek biz neden bu haldeyiz.

Ne di­yor­du Saff su­re­si 2. ayet;

“Ey iman edenler! Ya­pa­ma­ya­ca­ğı­nız şeyi neden söy­lü­yor­su­nuz?”

Namaz kı­lı­yor mu­yuz?

Evet. Ama sanki al­dı­ğı­mız abdest sadece uzuv­la­rı­mı­zı te­miz­li­yor ve kal­bi­mi­zin ki­ri­ne pasına ula­şa­mı­yor. Yani ruh­la­rı­mız kirli ka­lı­yor. Çünkü namazı hep de­di­ğim gibi hu­lu­suz, salt bir borç eda­sıy­la kı­lı­yo­ruz.

Oruç tu­tu­yor mu­yuz? Evet. Ama sanki tut­tu­ğu­muz oruç sadece mi­de­mi­zin aç kal­ma­sın­dan ibaret. Zira fe­ra­se­ti­miz, ba­si­re­ti­miz hep kapalı. Gö­zü­müz gö­rü­yor, ku­la­ğı­mız du­yu­yor, vic­da­nı­mız şa­hit­lik edi­yor ama sa­ni­ye­ler süren bir bo­ca­la­may­la sırtı­mı­zı dö­nüp gö­zü­mü­zü ka­pa­tı­yor, ku­la­ğı­mı­zı tı­kı­yor, vic­da­nı­mı­zı ör­tü­yo­ruz.

Hac ve Umre’ye gi­di­yor mu­yuz? Hem de defa­lar­ca.

Ya zekât… Onu da ve­ri­yo­ruz. Üs­te­lik kırkta bir hem de. “Sana neyi infak ede­cek­le­ri­ni so­ru­yor­lar; de ki: ih­ti­ya­cın­dan fazla her şeyi…” aye­ti­ne rağ­men.

Kur’an-ı Ke­rim’in nü­zul sı­ra­sı­na göre ilk 23 su­re­si ıs­rar­la zen­gin­li­ğe kar­şı çık­ma­sı­na, sosyal adaleti hay­kır­ma­sı­na; zen­gin­li­ği öven ve teş­vik eden tek bir ayet ol­ma­ma­sı­na rağ­men.

Cüzler da­ğı­tı­yor, ha­tim­ler in­di­ri­yor, hasıl olan sevabı ölü­le­ri­mi­ze bağışlıyoruz.

Yani, pa­ça­la­rı­mız­dan din akı­yor.

Peki oku­du­ğu­muz ilahi me­saj­dan, içe­ri­ğin­den ne an­lı­yo­ruz?

Hadi ona da ba­ka­lım kı­sa­ca da olsa.

Sof­ra­la­rı­mız­da hiç fakir, fu­ka­ra oturt­tuk mu?

Bir ye­ti­min başını ok­şa­yıp onu bir oy­un­cak, bir çi­ko­la­ta ile bile olsa gül­dü­re­bil­dik mi? Gir­di­ği­miz alış­ve­riş, tü­ke­tim çıl­gın­lı­ğı için­de onların payı ne ka­dar­dı?

Bugün “arefe” idi. O boynu bükük­ler­den ka­çı­nı gü­lüm­se­te­rek ara­cı­lık­la mü­ka­fat­la­na­bil­dik?

Adım başı gör­dü­ğü­müz pe­ri­şan­lık ve se­fa­let için­de yüzen; yer­le­ri, yurt­la­rı başına yı­kı­lan mül­te­ci kar­deş­le­ri­miz­den kaçı konuk oldu sof­ra­la­rı­mı­za?

Ya da kaçının erzak ih­ti­ya­cı­na uzan­dık?

Kaçının evin­de, çadırında, ba­rı­na­ğın­da, kam­pın­da onlarla bir­lik­te iki lokma sok­tuk kur­sak­la­rı­mı­za?

Ya da…

Ye­tim yurt­la­rı­nı zi­ya­ret ede­bil­dik mi? Göz­le­ri her an kapı­da yaşa­dık­la­rı o zem­he­ri yalnız­lı­ğı ilik­le­ri­ne kadar so­lu­muş yaş­lı in­san­la­rın bu­lun­duk­la­rı huzur ev­le­ri­ni?

Bir tık daha ile­ri­ye lüt­fen…

Sahi bugün Hz. Pey­gam­ber (sav) ara­mı­za gel­miş ol­say­dı bize ne diyecekti?

Dün­ya­da “1,5 milyar insanın neden aç ol­du­ğu­nu” sor­maz mıydı sizce?

İn­san­la­rın ezici bir ço­ğun­lu­ğu yiyecek kuru bir ek­me­ğe muh­taç iken TÜİK ve­ri­le­ri­ne göre çöpe at­tı­ğı­mız günlük 7 milyon ton ek­me­ğin he­sa­bı­nı peki?

Ca­mi­ler­de yan yana tu­tu­lan saf­la­rın dı­şar­da neden ol­ma­dı­ğı­nın ce­va­bı­nı nasıl ve­rir­dik?

Her ce­maat namazı son­ra­sı dönüp “ih­ti­ya­cı olan var mı” diye sor­du­ğu sün­ne­ti­nin şimdi ise neden kay­bol­du­ğu­nun he­sa­bı­nı ve­re­bi­lir miy­dik?

Her yıl Kurban Bay­ra­mı’nda ke­si­len mil­yon­lar­ca ton kurban etine rağ­men in­san­la­rın, ço­cuk­la­rın, be­bek­le­rin aç­lık­tan öl­me­si­ni izah ede­bi­le­cek bi­ri­le­ri­ni bulabilir miy­dik sizce?

Emin olun­ma­sı ge­re­ken, kol kanat ger­me­si ge­re­ken Müs­lü­man­dan gay­ri­müs­li­me sı­ğı­nan mül­te­ci kar­deş­le­ri­miz için bir ba­ha­ne­miz ola­cak mıydı?

Zul­me, hak­sız­lı­ğa, ölü­me, acıya renk, dil, din, ırk, mez­hep bü­rü­dü­ğü­müzün; “oh be bizden değilmiş” diye ra­hat­la­yan vic­dan­la­rı­mı­zın he­sa­bı ko­nu­sun­da fikri olan var mı?

En büyük sün­net­le­ri mer­ha­met, rah­met, şef­kat, em­pa­ti ve her ke­si­mi ku­cak­la­ma iken sadece sa­ka­la, sa­rı­ğa, mis­va­ka in­dir­ge­di­ği­miz sün­net­le­ri?

Yazacak o kadar çok şey var ki as­lın­da… Ak­lım tu­tu­lu­yor evet…

İs­lâm coğ­raf­ya­la­rı ba­rut ko­ku­yor­ken, maz­lum­la­rın fer­yat­la­rı arşı yır­tı­yor­ken, analar ömür boyu iki re­sim ka­re­si­ne mah­kûm bı­ra­kı­lı­yor­ken, ye­tim­le­rin sa­hip­siz­li­ği her geçen gün bü­yü­yor­ken, TÜİK ve­ri­le­ri­ne göre huzurev­le­rin­de­ki yaşlı sayısı son 5 yıl­da %540 art­mış iken…

Her yıl Hz. Pey­gam­ber’i öz­lü­yo­rum di­ye­rek umreye gi­den­le­re…

“Pişirdiğiniz ye­me­ğin ko­ku­su ile kom­şu­nu­za eza et­me­yi­niz” Nebevi ika­zı­na rağ­men ha­mi­le­si, canı çe­ke­ni, im­kânı ol­ma­ya­nı, eli uzan­ma­ya­nı yok sa­ya­rak boy boy yemek res­mi pa­ya­şan­la­ra…

Doğan her bebek için bir damla fazla yağmur yağ­dı­ran, bir tutam buğdayı fazla ye­şer­ten Rah­man’a rağ­men mal üs­tü­ne mal bi­rik­ti­ren­le­re…

Ha­ya­tın­da sahip ol­du­ğu bir iğ­ne­nin dahi bir hibe değil bir ema­net ol­du­ğu­nu idrak ede­me­yen­le­re …

Ak­lım tu­tu­lu­yor… Peki nedir çözüm?

Ken­di­mi­zi for­mat­la­ma­lı­yız. Hep de­di­ğim gibi içi­mi­ze hic­ret­le baş­la­ma­lı her şey. Daha fazla geç ol­ma­dan. Bu dün­ya­da­ki va­de­miz dol­ma­dan.

Görmeli ve an­la­ma­lı­yız ki namaz aradan çı­ka­rı­la­bi­le­cek bir şey, oruç ayıp ol­ma­sın diye kat­la­nı­lan aç­lık, zekât nasıl daha azını ve­ri­rim kur­naz­lı­ğı­nı ge­rek­ti­ren bir külfet de­ğil­dir.

Kalp­le­ri­mi­zi idrak ye­tim­li­ğin­den kur­tar­dı­ğı­mız­da an­la­ya­ca­ğız ki aradan çı­kar­dı­ğın­da yük olan namaz, ikâme et­ti­ğin­de yükü­nü alır. Âdet diye tut­tu­ğun­da aç bı­ra­kan oruç, Al­lah’a has­ret­ti­ğin­de gön­lü­nü do­yu­rur. Hile hur­day­la sırf “yapmış olmak için” zoraki ver­di­ğin­de elini tit­re­ten zekât, aşkla, cö­mert­çe ver­di­ğin­de kal­bi­ni ka­nat­lan­dı­rır; seni, ru­hu­nu, ha­ya­tı­nı te­miz­ler.

Çünkü hep­si­nin ortak pay­da­sı güzel ah­lâk­tır. Güzel ah­lâk ise Müs­lü­man­lık; Müs­lü­man­lık ise ka­li­te­ye mec­bur olmak­tır. Rab­biy­le alış­ve­ri­şin­de dahi ka­li­te­yi gö­zet­me­yen ger­çek mü’min olur mu?

Bakın ta çağ­lar öte­sin­den Nebevi bir soluk uya­rı­yor biz­le­ri:

“Nasıl yaşarsanız öyle ölür; nasıl ölürseniz öyle di­ril­ti­li­rsi­niz”

Yani en çok ne ile meş­gul­sen, en çok nerde vakit ge­çi­ri­yor­san muh­te­mel­dir ki; o işle meş­gul­ken ve orada iken ölüm gelip seni bu­la­cak. Di­lin­de en çok neyin soh­be­ti varsa, kal­bi­ni en çok ne sız­la­tı­yor­sa, uy­ku­nu ka­çı­ran ne ise, yüzünü gül­dü­ren, gö­zün­den yaş döken ne ise; muh­te­me­len son ne­fes­te de kal­bin­de, di­lin­de ve özün­de o ola­cak.

Bir de “öyle di­ril­ti­li­rsi­niz” ika­zı var dikkat edil­me­si ge­re­ken. Yani bu, hu­zur-u ilahide de “o halde olur­su­nuz” demek. Verilen mesaj gayet net aslında; “Diriltilmek istediğin gibi öl ey insan ve ölmek istediğin gibi yaşa!”

“Peki insan nasıl yaşamalı?” diye so­rar­sa­nız da; sa­nı­rım buna da cevap gayet açık;

“Son nefeste nasıl olmak is­ti­yor­sa, hep öyle ol­ma­lı!”