MUHAFAZAKÂR
Yazılı Makale

MUHAFAZAKÂR

10 dk okuma

MUHA­FA­ZA­KÂR­LIK PU­TU

Ya­şa­dı­ğı top­lu­mu 180 de­rece de­ğiş­ti­ren, dö­nüş­tü­ren, ye­ni­le­yen, dü­zel­ten Âlem­le­re rah­met ola­nın “mu­ha­fa­zakâr” olup ol­ma­dı­ğıy­la il­gi­li bey­ni­niz­de bir sek­me aça­rak baş­la­mak is­ti­yo­rum. Zira O’nun (sav) ha­ya­tın­da oku­du­ğum ve al­gı­la­dı­ğım ka­da­rıy­la bugün an­la­dı­ğı­mız ma­na­da bir “mu­ha­fa­zakârlık” ol­du­ğu­na veya ya­şa­dı­ğı top­lu­ma dair bir şey­le­ri “mu­ha­fa­za” et­ti­ği­ne denk gel­me­dim hiç.

Çünkü O (sav), ya­şa­dı­ğı top­lu­mun “mu­ha­fa­za” et­me­ye ça­lış­tı­ğı de­ğer­le­re karşı çıkan bir dev­rim­ci olarak göze çar­pı­yor. De­ği­şi­me ve ge­li­şi­me ka­pa­lı kap­ka­ra gra­nit­le­rin kar­şı­sı­na geç­miş ve “dev­rim” ru­hu­nu o denli be­nim­se­miş­tir ki; ya­şa­dı­ğı dö­nem­de bı­ra­kın mü­da­ha­le et­me­yi, sor­gu­la­ma­ya bile kim­se­nin ce­sa­ret ede­me­di­ği ta­bu­la­rı yerle bir et­miş; 23 se­ne­lik mü­ca­de­le­si­nin ar­dın­dan kö­mür gibi bir top­lu­mu el­ma­sa dö­nüş­tür­müş­tür.

O yüz­den kim bana ne der­se de­sin; bugün İs­lâm Âle­mi­nin üze­rin­de­ki mis­kin­li­ğin, ses­siz­li­ğin, ka­yıt­sız­lı­ğın, du­ra­ğan­lı­ğın, mu­ta­as­sıp­lı­ğın, ba­na­ne­ci­li­ğin, ca­hil­li­ğin, ide­al­siz­li­ğin, bil­gi­siz­li­ğin, fe­râ­set­siz­li­ğin, ba­si­ret­siz­li­ğin ana kay­na­ğı mu­ha­fa­zakârlık pu­tu­dur. Sor­gu­lan­ma­yan, sor­gu­la­na­ma­yan, en­teg­re edil­di­ği inanç sis­te­mi­ni sö­mü­ren bu tabu var ol­du­ğu müd­det­çe, İs­lâm âle­mi­nin mu­va­ze­ne un­su­ru bir yapı oluş­tur­ma­sı da müm­kün ol­ma­ya­caktır.

Evet, daha ön­ce­ki tes­pit­le­rim­den anım­sa­ya­ca­ğı­nız gibi ge­nel­de tüm dünya müs­lü­man­la­rı, özel­de ise Tür­ki­ye­li Müs­lü­man­lar olarak eş­ya­nın do­ğa­sın­da­ki di­na­mik­lik ve de­ği­şi­mi kav­ra­ya­ma­mız bir ta­ra­fa; man­tı­ğı­mız­la bir­lik­te ge­le­nek­sel din, dil ve hayat al­gı­mız da, Eflatun’un id­dia et­ti­ği gibi, eş­ya ve ha­ya­tın sabit ol­ma­sı üze­ri­ne şe­kil­len­di­ği için çağ­da­ki hızlı de­ği­şi­mi bir şe­kil­de ya­şa­dı­ğı­mız hâlde gör­me­mi­zi en­gel­li­yor ve bizi de­ği­şim kar­şı­sın­da aciz bir du­rum­da bı­ra­kı­yor.

Yani en önem­li ne­den­ler­den biri, müs­lü­man­lar olarak son iki asrın bütün de­ği­şim­le­ri­ne ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­dı­ğı­mız gibi, hız ça­ğı­nın ge­tir­di­ği di­ji­tal dünya ça­ğı­na da ayak uy­du­ra­ma­mış ol­ma­mız.

Zira za­ma­nın, eş­ya­nın, dü­şün­ce ve fi­kir­le­rin du­ra­ğan, ha­ki­ka­tin geç­miş­te bir yerde sabit olduğu, de­ğiş­me­di­ği, de­ğiş­me­ye­ce­ği, ki­şi­nin her dö­nem­de bu sa­bi­te­ye göre kod­lan­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­yen bir ha­fı­za­ya ve din ta­sav­vu­ru­na sa­hi­biz. Ancak buna rağ­men ba­tı­lı bir pa­ra­dig­ma, de­ğer­ler di­zi­si ile dü­şü­ne­rek yer­yü­zün­de­ki her şe­yin bizim için ya­ra­tıl­dı­ğı­nı, onların sa­hi­bi­nin insan ol­du­ğu­nu, onu elde etmek için her yolu kul­la­na­bi­le­ce­ği­mi­zi, elde edin­ce de onu sı­nır­sız­ca tü­ke­te­bi­le­ce­ği­mi­zi söy­le­yen; böy­le­lik­le in­sa­nı so­rum­suz­laş­tı­ran ve ala­bil­di­ği­ne yü­cel­ten, yani mer­ke­zin­de insanın bu­lun­du­ğu se­kü­ler, dün­ye­vi bir zih­ne sa­hi­biz.

Yani, ba­tı­lı gibi ya­şı­yor ama atamız, de­de­miz gibi dü­şü­nü­yo­ruz. Bu yüzden de hep an­dı­ğım gibi söy­lem ve ey­lem­le­ri­miz bi­ri­bi­ri­ni ya­lan­lı­yor.

Biz “nasıl” bu hale gel­dik de­me­ye­ce­ğim. Çünkü “nasıl” so­ru­su, her zaman uy­gu­la­na ge­le­ni, şekil açı­sın­dan ta­nım­la­ma ih­ti­ya­cıy­la so­ru­lur ve bu­ra­da­ki çaba, ey­le­mi şek­len ta­nı­mak içindir.

“Niçin” bu hale gel­dik di­ye­ce­ğim. Çünkü “niçin” so­ru­su, ha­re­ke­ti ve var olan du­ru­ma karşı al­ter­na­tif bir ge­li­şi­mi ya da iyi olanı daha ileri bir se­vi­ye­ye ge­tir­me­yi amaç­lar; ya­pı­la­cak olanın ya da ya­pıl­mış olan­la­rın ama­cı­nı ve so­nu­cu­nu or­ta­ya koy­mak için so­ru­lur.

Ancak şunu da be­lirt­mek ge­re­ki­yor ki bugünkü asıl tab­lo­nun se­be­bi “niçin” diye ak­let­mek ye­ri­ne “nasıl”ın pe­şi­ne düş­me­miz.

Çünkü so­ru­la­bi­le­cek “nasıl” so­ru­su ra­hat­sız edi­ci değil­dir. Bu so­ru­nun mu­ha­tap­lık alanı ak­lı­nı­zın ala­ma­ya­ca­ğı kadar ge­niş­tir ve “nasıl” so­ru­suy­la or­ta­ya konan araş­tır­ma­la­rın so­nu­cun­da; “asıl” olan ya boya de­ğiş­ti­rir ya da mu­ha­fa­za edi­lir. Do­la­yı­sıy­la “nasıl” so­ru­suy­la keş­fe­di­le­cek bu­luş ve ye­ni­lik­le­rin mev­cut tab­lo­ya karşı söy­le­ye­ce­ği hiçbir şey yok­tur.

Mi­sal ve­re­lim…

Abbasi ve Emevi ilim hav­za­la­rın­da olu­şan bin­ler­ce cilt­lik ese­rin için­de İs­lâm’ın şek­len nasıl ya­şa­na­ca­ğı­na dair en ince ay­rın­tı­sı­na kadar her şeyi bu­lur­su­nuz. Öyle ki bir la­va­bo ih­ti­ya­cı için bile bir me­ra­sim ge­re­kir ade­ta. Ancak he­men hiçbir eserde Abbasi ve Emevi sal­ta­nat­la­rı­na veya bu sal­ta­nat­la­rın zulüm­le­ri­ne karşı İlahi ke­la­mın ne de­di­ği­ni asla bu­la­maz­sı­nız. Çünkü bu­ra­da niçin so­ru­su dev­re­ye gir­mek­te­dir ve bu soru tarih bo­yun­ca birçok fa­zi­let­li is­min can ver­me­si­ne, dil­le­ri­nin ke­sil­me­si­ne se­bep olmuş; niçini sormak ye­ri­ne mas­la­hat gö­ze­til­miş, vahiy ba­zı­la­rı­nın göz hap­si­ne alın­dı­ğı için de iç­ti­hat ka­pı­sı ka­pa­tıl­mış­tır.

Niçin so­ru­su er­te­len­di­ği için artık dü­şün­mek ya­sak hale gel­miş; “mu­ha­fa­zakârlık” pu­tu baş kö­şe­ye otur­muş; “nasıl”ın oluş­tur­du­ğu bil­gi yı­ğı­nıy­la araç ile amaç yer de­ğiş­tir­miş­tir. Çünkü bu kadar âlim, hoca, arif benim kı­ya­me­te kadar olan so­run­la­rı­mı tes­pit et­miş, rü­yam­da gör­dü­ğüm asan­sö­rün bile ne an­la­ma ge­le­ce­ği­ni yedi yüz sene önce haber ver­miş­tir.

Artık Taif’te ayağı ya­ra­la­nan, zulüm ve mu­ha­sa­ra al­tın­da acı çeken ama buna rağ­men “ah” et­me­yen bir pey­gam­be­ri örnek ala­maz; Hz. Bilal (ra)’in taşlar al­tın­da ka­lı­şı­na rağ­men zulme olan kı­ya­mı­nı ve di­ra­ye­ti­ni ilke edi­ne­mez­si­niz. İs­lâm’ın ilk anları olduğu için duyduğu bir­kaç ayete olan sar­sıl­maz ima­nı ne­de­niy­le ilk şehit olan Hz. Sü­mey­ye (ra) sizi o kadar il­gi­len­dir­mez bile…

Çünkü nasıl so­ru­su yö­nü­nü­zü de kut­sa­lı­nı­zı da ye­ni­den şe­kil­len­dir­miş­tir.

Bu yüz­den de Osman Gazi’nin oda­da bu­lu­nan Kur’an için sa­ba­ha kadar yat­ma­dı­ğı­nı ve ayakta dik­il­di­ği­ni okur­su­nuz ama; bu ha­re­ke­te öze­nir­ken, Al­lah’ın ge­ce­yi kul­la­rı için is­ti­ra­hat ga­ye­siy­le ya­rat­tı­ğı­nı ve ya­tar­ken ken­di­si­ne vahiy gelen bir pey­gam­be­ri he­sa­ba ka­ta­rak bu ha­re­ke­tin övü­nü­le­cek bir ya­nı­nın ol­ma­dı­ğı­nı dü­şü­ne­mez­si­niz.

Eli­ni­ze al­dı­ğı­nız bir hadis ki­ta­bın­da Buhari’nin nak­let­ti­ği her hadis için iki rekat namaz kı­lıp bir boy ab­des­ti al­dı­ğı­nı okur­ken “bu yüce takva!” kar­şı­sın­da “bunların aya­ğı­nın tozu ola­ma­yız” der; inancı­nı­za zarar gelir en­di­şe­siy­le nak­le­di­len her hadis için ay­rı­lan namaz ve boy ab­dest­le­ri­ne har­ca­na­cak top­lam sü­re­nin Buhari’nin öm­rü­nü kat be kat ge­çti­ği­nin he­sa­bı­nı bile ya­pa­cak kadar dü­şün­me ce­sa­re­ti­ne sahip ola­maz­sı­nız.

Ashab-ı Kehf’in ma­ğa­ra­sı­nı, sa­yı­sı­nı, kö­pe­ği­nin adını, hatta nasıl uyuduklarını so­rar­sı­nız ama niçin ma­ğa­ra­ya kaç­tık­la­rı­nı bir türlü sormaz ve dü­şü­ne­mez­si­niz; çünkü size ancak nasılı sorma hakkı ta­nın­mış­tır.

Sizin için Mer­yem su­re­sin­den alı­na­cak ders sadece üze­ri­ne hurma dökülen bir kadın ve bu hur­ma­nın ver­di­ği doğum ra­hat­lı­ğı gibi uy­du­ruk bir tıbbi tav­si­ye­dir sadece. “Hz. Mer­yem kim­dir, niçin ai­le­sin­den ay­rıl­mış­tır, niçin susması em­re­dil­miş­tir, niçin âlem­le­rin ka­dın­la­rı­na üs­tün kı­lın­mış­tır?” bunlar ak­lı­nı­za dahi gel­mez.

Çünkü; “niçin Müslüman olmalıyım?” so­ru­sun­dan önce “nasıl bir Müslüman olmalıyım?” so­ru­su ön­ce­li­miz olduğu için di­ni bir mu­ha­fa­za­lar sil­si­le­si olarak oku­yor; atamız­dan, de­de­miz­den, ba­ba­mız­dan al­dı­ğı­mı­zı mu­ha­fa­za et­me­ye ça­lışıyor; ri­a­yet değil ri­va­yet üze­ri­ne bir yaşam sü­rü­yo­ruz. Bu sa­ye­de de “niçin Müslüman olmalıyım?” so­ru­su­na odak­lan­dı­ğı­mız­da; dü­şü­ne­rek, araş­tı­ra­rak bulup kabul ede­ce­ği­miz İslâmımızın hem bize, hem de et­ra­fı­mız­da­ki­le­re hayat ve­re­ce­ği­ni atlamış olu­yo­ruz.

Bunun en canlı ör­ne­ği yer­yü­zün­de ha­ya­tı Al­lah’ın is­te­di­ği nok­ta­da inşa etme yolunda iflas et­miş, Al­lah’ın bu dün­ya­da kur­ma­mı­zı is­te­di­ği cen­ne­ti bu dün­ya­da kur­ma­yı ba­şa­ra­ma­mış ama gözünü öte­le­re di­ken üç kıta dolusu Müslümanlığımız değil mi?

Allah aşkına hangi İslâm ül­ke­sin­de kan, gözyaşı, ba­rut ko­ku­su yok? Han­gi­sin­de is­tis­na­sız her gün an­ne­le­rin göz­le­ri iki re­sim ka­re­si­ne mah­kûm bı­ra­kıl­mı­yor?

Tüm bu olup bi­ten­ler aslında bir türlü görmek is­te­me­di­ği­miz nasılı bol ama niçini ol­ma­yan ha­ya­tı­mı­zın avu­cu­mu­za bı­rak­tık­la­rı.

Zira inan­dı­ğı­mı­zı iddia et­ti­ği­miz ama bir türlü okuyup, an­la­yıp ya­şa­mak­tan kaç­tı­ğı­mız ki­ta­bın tam 75 aye­tin­de em­re­dil­me­si­ne ve “akletmezseniz başınıza pislik yağar” ilahi ikazına rağ­men dü­şün­me­den, ak­let­me­den, sor­ma­dan, sor­gu­la­ma­dan kabul et­ti­ği­mi­zi san­dı­ğı­mız ve bu ka­bu­lün te­za­hü­rü din­dar­lı­ğı­mı­zı test etmek için fazla uğ­raş­ma­dan sadece et­ra­fı­mız­da­ki in­san­la­rın bil­gi­len­me kay­nak­la­rı­na ve hayat tarz­la­rı­na bak­mak; söy­lem ve ey­lem­le­ri­mi­zin ara­sın­da­ki te­za­dı gör­mek ye­ter­lidir.

Niçin bu hale geldik an­la­şı­lı­yor mu biraz?

Na­sıl di­rilt­ile­ce­ği­ni sor­mak­tan önce niçin ya­ra­tıl­dı­ğı­nı sor­gu­la­ma­yan bir zihin pek tabi ki top­lu­mun ka­bul­le­ri­nin pe­şi­ne düşüp onlara kut­sal­lık at­fe­de­cek ve giy­dir­di­ği kut­sal­lık göm­le­ği­ni ıs­rar­la “mu­ha­fa­za” et­me­ye ça­lışa­caktır.

Kadın ve kız­la­rı­mı­za nasıl ör­tü­ne­cek­le­rin­den önce niçin ör­tün­me­le­ri ge­rek­ti­ği an­la­tıl­mış ol­say­dı et­ra­fı­mız “ör­tü­lü çıp­lak­lar” ile dolup taşar mıydı? Veya te­set­tür kav­ra­mı âlim­le­rin te­fer­ru­at­la­rı ara­sı­na ka­rı­şır­ken, te­set­tür mo­da­sı mil­yar do­lar­la anı­lıp Ka­ru­ni çı­kar­lar ara­sın­da ka­pi­ta­liz­me kur­ban gider miydi?

Bugün te­set­tür mo­da­sı­na akan pa­ra­lar ile dün­ya­da­ki aç­lı­ğı kaç kez kö­kün­den ku­ru­ta­ca­ğı­nı bir araş­tı­rın is­ter­se­niz!

Nasıl namaz kı­la­ca­ğı­mız, nasıl oruç tu­ta­ca­ğı­mız, nasıl hac ya­pa­ca­ğı­mız­dan önce bun­la­rın ama­cı­nı ve dışa dönük yan­sı­ma­sı­nı or­ta­ya koyan “niçin yapmalıyız” so­ru­su­nu ken­di­mi­ze sor­muş ol­say­dık; bu say­dı­ğım ri­tü­el­ler ruh­suz birer tek­ra­rın dışına çıkıp ha­ya­tı­mı­za can ka­ta­rak et­ra­fı­mı­za sevgi, say­gı, şef­kat, rah­met ve mer­ha­met yay­ma­mı­zı sağ­la­maz mıydı?

Her yıl din gö­rev­li­le­ri reh­ber­li­ğin­de kut­sal top­rak­la­ra giden bin­ler­ce hacı ada­yı­mı­za tavafın nasıl olacağı, kur­ba­nın nasıl ke­si­le­ce­ği, şey­ta­nın nasıl taş­la­na­ca­ğı an­la­tı­lır­ken haccın niçin em­re­dil­di­ği ve orada or­ta­ya konan her dav­ra­nı­şın niçin ya­pıl­dı­ğı an­la­tıl­mış, idrak et­ti­ril­miş ol­say­dı, bu ama­ca ula­şa­bi­len­le­re se­lam olsun, şeytan taş­la­yıp hacı olan kar­deş­le­ri­miz, dön­dük­le­ri zaman hâlâ aynı şey­ta­ni dü­şün­ce ve sis­tem­le­rin pe­şin­de olur veya dün taş­la­dı­ğı­nın bugün ya­nın­da yer alır mıydı?

Niçin so­ru­su so­ru­la­ma­dı­ğın­dan değil mi­dir ki; Pey­gam­be­rin yirmi üç yıl­da inşa et­ti­ği top­lu­luk asır­lar sonra da olsa bir daha ortaya çık­ma­mış­tır.

Niçin so­ru­su so­ru­la­ma­dı­ğın­dan değil mi­dir ki; tevhit tec­vi­din ar­ka­sın­da, iti­kat amel­le­rin ge­ri­sin­de, şuur ve tah­kik tak­li­din göl­ge­sin­de kal­mış­tır.

Bugüne kadar gir­di­ğim her kon­fe­rans sa­lo­nun­da genç­le­re ıs­rar­la “sor­gu­la­ma­la­rını” tav­si­ye eden biri olarak, sor­gu­la­ma, dü­şün­me, ak­let­me ile ula­şı­lan ger­çek­le­rin bizi ha­ki­ka­te eriş­ti­re­ce­ği­ni ve bu ha­re­ke­ti­mi­zin tertemiz bir baş­lan­gı­cın ilk adım­la­rı olarak “dilde değil özde” insan ol­ma­mı­zın yol­la­rı­nı aça­ca­ğı­nı sa­vu­nan biriyim. Çünkü bu te­miz baş­lan­gıç, at izi­nin it izi­ne ka­rış­tı­ğı, İb­lis’in İd­ris li­ba­sın­da do­laş­tı­ğı gü­nü­müz­de bil­gi­yi bu­lan­ma­dan al­ma­mı­za ve ta­nı­ma­mı­za ya­ra­ya­caktır.

Ak­lı­mı­za ve gön­lü­mü­ze zerk edi­len bir takım boş inanç­lar­dan kay­nak­lı kimi ta­bu­la­rı yı­ka­rak ce­sa­ret­le söy­le­me­li­yiz ki; Allah, “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz” derken, aynı zamanda da temiz olmayan bir aklın kitaptan herhangi bir nasibe erişemeyeceğini ısrarla bildiriyor.

Zira mus­ha­fı oku­ya­bil­mek için Elif-Ba bil­gi­si ve kafa gözü yetiyor, bu yüzden çocuklar bile kolayca okuyabiliyor mushafı ama Furkan olan kitabı vasfen “faruk” olanlar yani aklen, zihnen, ruhen “diri” olanlar okuyabiliyor.

İslam’ın oluşum süreci olan 23 yıllık zaman diliminde dahi koşullar değiştikçe konulan kuralların da değişmesi söz konusu iken çok daha uzun zaman dilimleri için herhangi bir değişimin olmaması, ısrarla “muhafaza” edilmeye çalışılması ve değişime gerek duyulmaması mümkün değildir.

Öyleyse yenilenmiş bir şuurla en baştan ikrar edelim ki; “muhafaza” etmemiz gereken şey; “aklımızın temizliği”, “ruhumuzun ve zihnimizin diriliği”, “vicdanımızın kıyamı”dır. Bu yüzden de tam ve şeksiz rızanın yolunu bunlarda aramalıyız. İşte o an yeryüzü işlerine hürmet eden birer insan olarak semavi işlerde farkındalık sahibi olacak ve münasebetlerimizi nezaket, şefkat, rahmet, merhamet ve adalet üzerine inşa ederek Allah’ın bu dünyada kurulmasını istediği cennetin temellerini atmış olacağız.

Uyanabilen nasiplilerden olabilmek dileğiyle…