MERHAMET, VİCDANIN KALBE OKUDUĞU EZANDIR.
Yazılı Makale

MERHAMET, VİCDANIN KALBE OKUDUĞU EZANDIR.

10 dk okuma

Âlem­le­re rah­met olarak gön­de­ri­len bir el­çi­nin üm­me­ti ol­du­ğu­nu id­dia eden kişi ya da ki­şi­ler “mer­ha­met­ten na­sip­siz ola­bi­lir mi ger­çek­ten” diye sormak is­ti­yo­rum.

He­pi­miz için zor bir soru bu…

Öyle ya mer­ha­met, Rah­man’ın vic­da­nı­mız­da­ki te­cel­li­si olsa ge­rek ve ya­zı­mın baş­lı­ğın­da da sun­du­ğum gibi vic­da­nın kal­be oku­du­ğu ezan ade­ta. Bu ezanı duy­mak is­te­me­yen rah­me­te ta­lip ola­bi­lir mi?

Çünkü kul, mer­ha­met­le do­nan­dık­ça ken­di iç se­sin­den baş­la­ya­rak se­si­ni ile­te­bil­di­ği tüm vic­dan­la­rı ayağa kal­dı­rı­yor; vic­dan ise Rab­bin sesi olarak kal­bi ha­re­ke­te ge­çi­rip in­san­la­rı iyi­lik­ler yap­ma­ya, dert­le­ri paylaş­ma­ya; düş­müşe el, yok­su­la umut, kim­se­si­ze kes ol­ma­ya yön­len­di­ri­yor. Tev­hi­di la­yı­ğın­ca his­se­dip bu şu­ur­la ya­şa­mı­nı ida­me et­tik­çe de O’nun işa­ret et­ti­ği ah­lâk­tan bi­raz daha na­sip­le­ni­yor; böy­le­si bir ah­lâk ve ilimle yeni baş­tan içine hic­ret ede­rek “Rab­bin ha­li­fe­si” sı­fa­tıy­la yer­yü­zü iş­le­ri­ne ve­kâ­let edi­yor.

Meş­gu­li­yet­le­rin sa­yı­la­ma­ya­cak kadar faz­la­laş­mış ol­ma­sı­na mu­ka­bil öm­rü­müz ol­duk­ça kısa, amel­le­ri­miz ku­sur­lar­la dolu, ece­li­miz her dem ya­kın, yol­cu­lu­ğun me­sa­fe­si ise ol­duk­ça uzun.

İm­ti­han dün­ya­sı öyle çe­tin ki, ni­ce­le­ri­ne “asla yapmam!” de­dik­le­ri ne varsa yap­tı­rı­yor, ka­le­min ve ka­de­rin sa­hi­bi­ne karşı küs­tah­lık­la­rı­nın be­de­li­ni hak­kıy­la öde­ti­yor, “o zil­let ben­den uzak­tır” de­dik­le­ri şey­ler­le onları rezil rüsva ede­rek kaç ayar­lık ol­duk­la­rı­nı cümle âleme gös­te­ri­yor. Sa­hip­len­me tut­ku­su­nu, öf­ke­si­ni, ki­ni­ni, hır­sı­nı, kıs­kanç­lı­ğı­nı, ce­ha­le­ti­ni kal­bin­den söküp ata­ma­yan her insan da; içine hic­ret edip onların ye­ri­ni sevgi, şef­kat, mer­ha­met, en çok da ada­let ile do­nat­ma­dı­ğı sü­re­ce nef­si­ni vic­da­nı­na imam kı­lı­yor.

Ha­tır­la­mak ge­re­ki­yor ki kibir, İb­lis’i Allah’ın hu­zu­run­dan uzak­laş­tır­mış; hırs, Âdem ile Hav­va’yı cen­net­ten çı­kar­mış; haset ise kar­deş ka­til­li­ği­ne gö­tür­müş­tü. Yanisi kibir ima­nı, hırs nef­si, haset ise cana mu­sal­lat olarak onları heba et­me­nin res­mi­ni koy­muş­tu or­ta­ya.

Bu ne­den­le de başa ge­le­cek­le­re razı olmak kadar, sa­nı­rım onlara ha­zır­lık­lı olmak da önem­li.

Kâi­na­tın dön­gü­sü için­de iyi ile kötü, hak ile bâtıl bir mü­ca­de­le hâlinde ve bu mü­ca­de­le sün­ne­tul­la­hın ge­re­ği olarak ha­yat­la­ra yan­sı­yor. Gü­zel­li­ğin or­ta­ya çık­ma­sı için nasıl çir­kin­li­ğe ih­ti­yaç varsa, kö­tü­lük ol­ma­dan da iyi­lik te­cel­li et­mi­yor. Allah, kul­la­rı­nı hak ve bâtıl yolunda seç­mek ve ille de ay­rış­tır­mak için onları hür ira­de­le­rin­de ser­best bı­rak­mış du­rum­da ve or­ta­ya şer gibi çıkan mu­si­bet­ler, başa gelen be­lâ­lar, esen sert fır­tı­na­lar ise bu ay­rış­ma­yı sağ­la­yan mih­enk taş­la­rı ade­ta.

Hz. İsa’nın de­yi­miy­le kur­tu­lu­şa giden ka­pı­lar da­ra­cık ve ka­pa­lı, helâke giden ka­pı­lar ise ge­niş ve ağzına kadar açık.

Kim­bi­lir bel­ki de bu yüz­den de vahiy ile be­re­ket­le­nen gül bah­çe­le­rin­de Fi­ra­vun ötüşlü bay­kuş­lar tü­ne­di; İslâm’ın di­ril­ti­ci so­lu­ğu ile abad edi­len top­rak­lar adım adım zul­mün, göz­ya­şı­nın, hak­sız­lı­ğın mer­ke­zi ol­ma­ya baş­la­dı. Bel­ki de bu yüz­den âlem­le­re rah­met olanın mü­te­va­zi evinin ye­ri­ne sa­ray­lar; gönül­ler inşa edil­me­den şa­şalı mes­cid­ler, ca­mi­ler inşa edil­di. Büyük çi­le­ler­le sü­rü­len, şehit kan­la­rıy­la su­la­nan iman top­ra­ğın­da açması ge­re­ken çi­çek­le­rin ye­ri­ni di­ken­ler kap­la­ma­sı­nın se­be­bi bel­ki de buydu. Ye­ti­min çığ­lı­ğı­nın, düş­kü­nün fer­ya­dı­nın duyul­ma­ma­sı; yok­su­lun, sa­hip­si­zin göz­yaş­la­rı­nın gö­rül­me­me­si de bu yüz­den­di.

“Mer­ha­met” ile baş­la­dık, oradan devam ede­lim.

Evet, sü­rek­li Âlem­le­re rah­met olanın müthiş biri ol­du­ğu­nu ve biz­ler için mu­az­zam bir örnek teş­kil et­ti­ği­ni söy­lü­yo­ruz ama aynayı ken­di­mi­ze çe­vi­rip, onun bize bı­rak­tı­ğı ne­be­vi ah­lâk­tan na­sip­len­mek söz ko­nu­su olun­ca da ne kadar uzak­ta ol­du­ğu­mu­zun far­kı­na va­ra­mı­yo­ruz.

Ama Allah, O’nun gü­zel ah­lâ­kı­nı sırf biz tak­dir ede­lim diye değil; eli­miz­den gel­di­ğin­ce o ör­ne­ğe ye­tiş­me­ye ça­lı­şa­lım diye örnek kıl­dı.

Bir­ço­ğu­nu­zun bil­di­ği­ne emi­nim, ba­zı­la­rı­nız da söy­le­yin­ce ha­tır­la­ya­cak­lar.

Bedir Mu­ha­re­be­si, mu­az­zam bir za­fer­di. Müs­lü­man­lar ken­di­le­rin­den hem sayı olarak hem de sa­vaş teç­hi­za­tı olarak çok büyük olan Ku­reyş or­du­suy­la karşı karşıya gel­miş, tüm olum­suz­luk­la­ra rağ­men onlar­dan yet­miş li­de­ri or­ta­dan kal­dır­mış­tı.

Ama Uhud’ta bunun tam tersi oldu. Sa­vaş, aynı Bedir gibi coş­kuy­la baş­la­dı. Baş­lan­gıç­ta, müs­lü­man­lar ka­zan­mış gö­rün­se de Hz. Pey­gam­ber’in te­pe­ye yer­leş­tir­di­ği ok­çu­la­ra “ce­set­le­ri­mi­zi kuş­la­rın parça parça et­ti­ği­ni gör­se­niz dahi bur­dan ay­rıl­ma­ya­cak­sı­nız” de­me­si­ne rağ­men; Ku­reyş’in mağ­lup olup ge­ri­sin­e ka­çtı­ğı­nı gö­rün­ce, bunun ra­hat­lı­ğıy­la ken­di­le­ri­ne ve­ri­len ta­li­ma­tı unu­tu­yor ve aşağı ini­yor­lar­dı.

Henüz İslâm ile şe­ref­len­me­yen ve Ku­reyş sa­fın­da yer alan ko­mu­tan Ha­lid Bin Ve­lid ise bu hata sonrası as­ke­ri de­ha­sıy­la du­ru­mun far­kı­na var­mış; bir bu­luş­ma nok­ta­sı ayar­la­mış, tüm Ku­reyş­li­le­ri orada top­la­mış ve bu ita­at­siz­li­ği en iyi şe­kil­de kul­la­na­rak müs­lü­man­la­ra ar­ka­dan sal­dırt­mış­tı.

Hz. Pey­gam­ber’in bile yara al­dı­ğı, diş­le­ri­nin kı­rıl­dı­ğı o hen­ga­me­de bir savaş hi­le­siy­le “Pey­gam­ber öldü” fit­ne­si Ku­reyş­li­ler ta­ra­fın­dan ya­yıl­mış ve Hz. Ömer gibi bir cen­ga­ver dahi kı­lı­cı­nı kuma sa­pa­ya­rak “eğer pey­gam­ber öl­düy­se tüm bu mü­ba­re­ze­nin an­la­mı ne” di­ye­rek diz­le­ri üze­ri­ne çökmüş, müs­lü­man or­du­sun­da­ki mo­ral­ler alt üst ol­muş­tu.

Fit­ne­nin far­kı­na varan Hz. Pey­gam­ber (sav), kısa süre için­de ayağa kal­ka­rak ye­ni­den sa­vaş­ma­ya baş­la­yın­ca bunu gören müs­lü­man­lar dağa çe­kil­miş­ler­di. Ama sa­vaş­ta tam yet­miş sa­ha­bi şehit olmuş­tu ki, bun­la­rın ara­sın­da şe­hit­ler ser­darı Hz. Ham­za (r.a) da vardı. Hz. Pey­gam­ber’in onun için ne kadar göz­ya­şı dök­tü­ğü­nü siyer ki­tap­la­rın­dan oku­ya­bi­li­yo­ruz.

Birkaç kişinin ha­ta­sı yüzünden hem ka­za­nıl­mak üzere olan savaş mağ­lu­bi­yet­le so­nuç­lan­mış, hem de yet­miş sa­ha­bi şehit olmuş­tu. Emre ita­at et­me­ye­rek bu so­nu­ca se­bep olan­lar ise öyle bir hâlde­ler ki pey­gam­be­rin ya­nı­na gidip ta­zi­ye­le­ri­ni bile suna­mı­yor­lar mah­cu­bi­yet­ten. Hz. Pey­gam­ber ise kız­gın, üzgün ve mah­sun bir hâlde­ydi.

Ama tam da bu nok­ta­da müthiş bir ders var;

Savaş bitip şe­hit­ler ge­ti­ril­di­ğin­de, yani Hz. Pey­gam­ber (sav) bu ha­ta­yı yapan sa­ha­bi­ler­le yan yana gel­me­den; kız­gın­lı­ğı­nı, si­te­mi­ni, üzüntü­sü­nü dile ge­tir­me­den önce müthiş ve sar­sı­cı bir uyarı ile iniyor Ceb­rail:

“Ey Mu­ham­med (sav)! Allah’ın rah­me­ti sa­ye­sin­de sen onlara yu­mu­şak dav­ran­dın!”

Dikkat edin ne olur. Allah “yu­mu­şak davran” de­mi­yor. Böyle ol­ma­lı­sın diyor. Yani ko­nuş­man, yüz ifa­de­le­rin, duy­gu­la­rın, onlara ba­kı­şın hilm için­de ol­ma­lı, yu­mu­şak ol­ma­lı. Onlarla bu­luş­ma­ya git­ti­ğin zaman onlara kızma. Onlara gü­zel şey­ler söyle. Onların iyi yön­le­ri­ni ön plana çıkar. Onlar zaten pe­ri­şan ve ye­terin­ce mah­cup­lar. Be­şer­di­ler ve hata et­ti­ler. Ama dikkat et; onlar, canlarını ve mallarını bu uğurda ortaya koyup savaş meydanına kadar geldiler. Orada ölüm isabet etmiş olsaydı dahi hiçbiri kaçmayacaktı. Onların şu an morale ihtiyacı var. Biliyoruz, senin de yüreğin yaralı ama onlar en büyük desteği senden alıyorlar. Bu sebeple git ve onlara güzel şeyler söyle.

Yani Hz. Musa’ya, Firavun’a bile gittiğinde “ona yu­mu­şak davran, ha­lim ol” me­sa­jı­nın ay­nı­sı var burada da.

Ar­dın­da­ki ayet ise ko­nu­ya nok­ta­yı ko­yu­yor:

“Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın, onlara kızıp bağırıp çağırsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi.”

Neden? Çünkü zaten yeterince mahcup, ezik ve hüzünlüler. Eğer sen kaba davranırsan bir daha asla senin karşına çıkacak cesareti bulamazlar.

Sonuçta ne oldu? Ayetin hükmünce Hz. Peygamber (sav) tüm acısı ve hüznüne rağmen, Rabbimizin kalbine ilka ettiği rahmet ve merhamet ile onlara kızmıyor, bağırmıyor, çağırmıyor. Ama ayet bitmiyor. Ne diyor?

“Onlar için Allah’tan bağışlanma dile. Yapacağın bir iş konusunda da onlara danış.”

Yani, onların yaptığı hata ile amcan ölmüş, yetinilmemiş vücudu deşilmiş, ciğeri çıkarılmış, zalim bir kadın tarafından dişlenip atılmış; yine yetinilmemiş, tam yetmiş sahabin şehit olmuş. Buna rağmen “yu­mu­şak davran, onlara dua et ve onlara danış!”

“Sübhanallah!”

“Allah’ın rahmet ve merhametine bakar mısınız?”

Ni­te­kim Hz. Pey­gam­ber, bunları har­fi­yen uy­gu­lu­yor da. Hemen son­ra­sın­da­ki savaş­ta biz­zat bu ha­ta­yı yapan sa­ha­bi­le­ri­ni ça­ğı­rıp is­ti­şa­re edi­yor ve onların ver­di­ği karar üze­ri­ne ha­re­ket edi­yor, savaş ise za­fer­le so­nuç­la­nı­yor.

Şu ibret dolu yaşanmışlıktan da anlıyoruz ki ancak sıdk ile meziyetlenme şerefine nail olan sadıklar, Hakk davalarından ödün vermezlerse “sıd­dık” oluyorlar ve idrak edebilmek, ışığın yanında olmak ise nasipli gönüllerin işi.

Öyle ya sıdk; özüyle, sözüyle dosdoğru kalıp bâtıla meyletmemek; sadakat ise kalpteki niyetin ağızdan çıkana uyması değil mi?

Öylesine bir tarih olayı olarak okuduğunuz bu yaşanmışlıktan bize düşen pay ne sizce?

Kanımca hak ve hakikat kaleleri yıkılmadan evvel oraları mesken eyleyen kötülere kötü, yaptıkları yanlışlara yanlış, çirkinliklerine çirkinlik diyebilmek.

Bunu yaparken de tamahkâr bir tüccar gibi; fayda zarar hesabı ile değil; hakiki bir Müslüman hasbîliği içinde faydadan feragat ederek zararı göze alarak kötünün kötülüğünü, çirkinin çirkinliğini, yanlışın yanlışlığını ifade edebilmek.

Çünkü kişinin yahut eylemin iyi-kötü, doğru-yanlış olmasında tek mihenk hak ve hakikattir. Kişiler ve eylemler bize yahut sevdiklerimize sağladıkları fayda sebebiyle değil, hakikate nispetlerine göre iyi-kötü, doğru-yanlış diye tarif edilir. Aksi halde bize faydası olduğu düşüncesiyle kötüyü ve yanlışı sahiplenip, bize zararı olduğu vehmiyle iyiyi ve doğruyu ortadan kaldırmak durumunda kalırız.

Öyleyse ne yapacağız?

Nemrut’un ateşine su taşıyan karınca misali gücümüz neye yetiyorsa onu.

Yıllarca yan yana evlerde oturduğu gayrimüslim komşusuyla bir gaza meydanında karşı karşıya gelince; “ola ki üstümde hakkın vardır, çekil önümden ki seni bir başkası tepelesin” dedirtecek asalet ve dava şuuru, dürüstlüğün göze sokulurcasına değil, başka türlüsünü bilemediğimizi haykırırcasına; azına çoğuna bakmadan, ileri geri konuşana aldırmadan, iltifat edenin övgüsü ile kınayanın kınaması arasında nefsimizi tahrike yahut kalbimizi tahribe yol açacak bir fark görmeden, hesabî değil hasbî bir gönülle ama.

Her konuştuğu kelimeyle, ortaya koyduğu her davranışıyla dışarıdan bakıldığında dünya için yapıldığı hissi veren en alelade işlerini dahi, yaptığı sağlam ve halis niyetle ahiret akçesi eyleyebilen bir gönülle.

Bu dünyada yaratılmışlara nasıl muamele ediyorsa yarın Hakk’ın divanında kendisine öyle muamele edileceğinin farkında; fakat yarın bana iyi muamele etsinler tüccarlığı ile değil; “güzelin yarattığına çirkin muamele edilmez” safiyeti ile güzel ahlakı kendisine mülk eyleyen bir gönülle.

Bir günahkâr gördüğü vakit, “bana verilen nimetler ona lütfedilseydi o benden çok daha iyi bir insan olurdu, onun imtihanı bana verilseydi ben ondan daha beter bir hale düşerdim” diye düşünerek, karşılaştığı herkesi kendisinden daha iyi ve faziletli bilecek bir gönülle.

Bir başkasında hata ve noksan gördüğü vakit, “şayet bu hata ve kusur bende olmasaydı bir başkasında da görebilmem mümkün olmazdı” şuuruyla, elde gördüğü her yanlışta kendisinde düzeltilmeye muhtaç bir hal olduğunu fark edecek, “hata yapanın değil görenindir” bilinci içinde, kâinatta en ufak bir noksan göremeyesiye tam ve kâmil olma derdine düşecek bir gönülle.

Oturuşuyla, kalkışıyla, davranışlarıyla, kısacası her anıyla bunu alenen vazeden bir gönülle. Herhangi bir musibet, hastalık yahut dertle sınanmadığı vakitler “acaba ne hata ettim ki Rabbim beni unuttu” endişesiyle boyun büküp hamd içre yakaran; kendisine bir nimet ihsan edildiği vakit “yoksa iyiliklerimin karşılığı bu dünyada mı veriliyor” tedirginliği ile istiğfar içre hamd eden bir gönülle.

Yaptığı her ibadetin öncesinde; layık olamayışının hüznüyle, sonrasında ise hakkını veremeyişin ezikliğiyle istiğfar eden; ibadetine karşılık bir mükâfat beklemek edepsizliğine düşmek bir yana, ibadet edebilenlerden olmanın mükâfatların en büyüğü olduğunu bilerek istiğfarına şükrünü katık eyleyen bir gönülle.

Yani cennet olmasa dahi, elinden iyilerden olmaktan ve iyilik yapmaktan başka bir şey gelmeyecek; cehennem olmasa dahi kötülük etmeye ve kötülerden olmaya kabiliyeti olmayacak bir gönlü inşa etmeli insan. Ne sevabı cennet arzusuyla işleyecek, ne günahtan cehennem korkusuyla kaçacak; cennet ve cehennemin Rabbine duyduğu sevgi ve o sevgiyi kaybetme korkusu ile istese de günah işleyemeyecek, istemese de her halini ibadet zevkine bürüyecek bir gönül cennete çevirebilir bu dünyayı.

Diliyle değil hâliyle sabrı ve hakkı tavsiye eden insan, asra yemin edenin hatırına işlediği salih amellerle insanların da hüsranına perde olarak, salt kendisi için yaşamanın ölmekten beter olduğunu anlatarak, “bir başkası yaşasın diye ölebilmenin” yaşamaktan güzel olduğunu fark edebilmelerini sağlayacaktır. Ve biz imkân için adam gibi çalışıp, imanın hakkını vermek için hakikaten gayret edersek, Ebabillerin Rabbi bize kim olduğumuzu elbet hatırlatacaktır.

Kimsesizlerin bayramı, mahzunların mutluluğu, dertlilerin dermanı, kalbi kırıkların dostu, dizlerinde takat kalmayanların çalacak kapısı olmak adına; yeryüzünün yalnızca mazlumlarının yüzünü güldürmekle yetinmeyerek zulümlerine engel olup zalimlerin dahi kendisine muhtaç olduğu o muhteşem adaleti inşa etmek için geldik bu dünyaya. Hiç olmazsa hiç kimsenin acısı, hüznü, derdi, düşmanı, umutsuzluğu, hüsranı olmayalım ki çirkinleşmesin güzel yanlarımız.

Yarın merhametin Rabbine boyun bükecek halimizin olmasını istiyorsak, bugün bizim yüzümüzden boynu bükülmesin çiçeklerin bile. Tevekkeli değildir kulluğun şefkat ile yan yana yazılışı, kişinin kul oluşu kendine şefkatidir, başkasına şefkati Rabbine kul oluşu.

Ey nefsim…

Hal böyle ise kimseyi incitme, kalbin yeterse seni incitenlere dua et, hatta sen kalbine yet kimselerden incinme.