MERHAMET ACIMAK DEĞİL, “ACITMAMAKTIR.
Yazılı Makale

MERHAMET ACIMAK DEĞİL, “ACITMAMAKTIR.

10 dk okuma

Âlem­le­re rah­met olarak gön­de­ri­len, mer­ha­me­tin yer­yü­zün­de­ki en muh­te­şem tim­sa­li; ken­di­siy­le 21 yıl düş­man­lık yapan­la­rı, canına ma­lı­na kast edip O’nu ye­rin­den yur­dun­dan eden­le­ri, öz am­ca­sı­nın ka­ti­li­ni dahi af­fe­de­bi­len ve “yer­yü­zün­de­ki­le­re şef­kat ve mer­ha­met gös­te­ri­niz ki, gök­yü­zün­de­ki­ler de size mer­ha­met et­sin!” diyen bir kâmi­lin ah­lâ­kı­nın va­ris­le­ri olarak “mer­ha­met ne­dir?” diye sor­sam sa­nı­rım he­pi­mi­zin ayrı ayrı ta­sav­vur ve ta­rif­le­ri olur bu ko­nu­da.

Benim na­çi­za­ne mer­ha­met ta­nı­mım; “Al­lâh’ın bize ih­sân et­ti­ği nî­met­ler­den mah­rum bu­lu­nan­la­ra dil, din, ırk, renk, mez­hep, fik­ri­yat gö­zet­mek­si­zin ikram ede­rek onların ek­si­ği­ni, nok­sa­nı­nı telâfî et­me­miz” şek­lin­de.

Çünkü iman id­di­a­sın­da olan bir bi­re­yin bu id­di­a­sı­nın ilk mey­ve­si tüm ya­ra­tıl­mışa karşı şef­kat ve mer­ha­met­tir. Ni­te­kim Kur’ân-ı Kerîm’i aç­tı­ğı­mız­da Ya­ra­dan’ın kar­şı­mı­za çıkan ilk sı­fâ­tı “Rahmân” ve “Rahîm”dir. Son­ra­sın­da ise üç yüz­den fazla ayet­te mer­ha­met tel­kî­nin­de bu­lu­nul­mak­ta­dır. Rab­bi­miz ise ken­di­si­ni “mer­ha­met­li­le­rin en mer­ha­met­li­si” olarak müj­de­ler ve biz kul­la­rı­na ken­di­si­nin bu ah­lâ­kıy­la ah­lâk­lan­ma­mı­zı emir bu­yu­rur. Do­la­yı­sıy­la Hakk’a mu­hab­bet­le dolu bir mü’min; yü­re­ği­ni öte­ki­leş­tir­me­den tüm ya­ra­tıl­mışa karşı şef­kat ve mer­ha­met­le ku­şat­ma­sı îcâb eder.

Bu gi­riz­gâh­tan sonra ik­ra­ren di­ye­bi­li­riz ki;

Allah'tan rah­met talep eden kul; önce ken­di­sin­de be­li­re­cek mer­ha­me­ti ara­ma­lı­dır. İnan­dı­ğı ki­ta­bın ne­rey­se her bir ke­li­me­sin­de; eli­nin yet­ti­ği, ba­kış­la­rı­nın ulaş­tı­ğı, vic­da­nı­nın şa­hit­lik yap­tı­ğı her yer­de bu mer­ha­me­tin iz­le­ri­ni ta­şı­ya­ma­ya­nın se­çe­bi­len bir kal­bi, temiz bir akla sahip ol­du­ğu söy­le­ne­bi­lir mi?

İşte bu yüz­den vic­da­nı­nız­da yan­kı bu­lan ses­le bir­lik­te varsa bir ha­ce­ti­niz, sı­kın­tı­nız, ta­sa­nız ve ke­de­ri­niz ki “Bana ih­ti­ya­cı­nız kadar itaat edi­niz” İlahi ika­zı­na kar­şı­lık, “Ayak­ka­bı­nızın ba­ğı­nı dahi Allah'tan is­te­yi­niz” ne­be­vi müj­de­sin­ce, her gör­dü­ğü­nü hayra ve gü­zel­li­ğe yoran O'nun rah­met ik­li­min­de ye­tiş­me­ye ça­lı­şan ah­lâ­kı­nın va­ris­le­ri olarak ilkin muh­taç birini se­vin­di­rin, düş­müş birini kal­dı­rın, bir yok­su­la sof­ra­nız­da yer verin, bir ye­ti­min yü­zün­de gü­lüm­se­me olun ki azı­cık bir be­del­le türlü ni­met­ler sunan rah­me­tin kay­na­ğı hoş­nut olup size mer­ha­met et­sin di­yo­ruz.

Peki…

İman id­di­a­sın­da olan biz­ler bugün “mer­ha­met, şef­kat ve rah­met­ten uzak” ha­li­mi­zi nasıl de­ğer­len­di­re­ce­ğiz? Ya da kal­bin­de iman ta­şı­dı­ğı­nı id­dia eden insan mer­ha­met­siz, ada­let­siz, şef­kat­siz ola­bi­lir mi di­ye­rek ek­le­ye­lim; sev­gi­ye, em­pa­ti­ye, ada­le­te, mer­ha­me­te, şef­ka­te, ne­za­ke­te dö­nüş­me­yen bir iman “iman” ola­bi­lir mi?

Demek ki inanç an­la­yı­şı­mız­da bir sı­kın­tı var ki ol­du­ğu­nu san­dı­ğı­mız, var ol­du­ğu­nu id­dia et­ti­ği­miz ima­nı­mız ame­li­mi­ze yan­sı­mı­yor. Öyle ol­ma­sa rah­met tim­sa­li bir el­çi­nin ah­lâ­kı­nın va­ris­le­ri “mer­ha­met­ten na­sip­siz” ola­bi­lir mi?

Tüm bu so­ru­la­rın ce­va­bı­nı ön­ce­ki ya­zı­la­rım­da arz et­ti­ği­mi anım­sı­yo­rum. Yük­sek bir bina inşa ede­ce­ği­niz zaman te­me­li çok derin ka­zar­sı­nız. Bina ne kadar yük­sek ola­cak­sa zemin de o kadar derin ol­ma­lı­dır. Zira zemin de­rin­leş­tik­çe bi­na­yı yük­selt­me im­kâ­nı­mız da ar­ta­cak­tır. Eğer zemin ka­zan­ma­ya çok zaman ayır­maz­sa­nız çok yük­sek­le­re çıka­maz­sı­nız ve elde ede­ce­ği­niz bi­na­nın yük­sek­li­ği de ze­mi­nin de­rin­li­ğiy­le oran­tı­lı olur.

Teo­lo­jik olarak bu ko­nu­yu ele al­dı­ğı­mız­da aynı şey ima­nı­mız için de ge­çer­li. İnanç sa­hi­bi ol­du­ğu­muz hu­sus­la­rın çok de­rin­le­re nü­fuz et­me­si ge­re­ki­yor. Neye, ni­çin ve nasıl inan­dı­ğı­mı­zı ku­lak­tan dolma bil­gi­ler­le değil, me­ra­kın ilmin ho­ca­sı ol­du­ğu ger­çe­ğin­den yola çı­ka­rak inan­dı­ğı­mız şeyin ke­sin­li­ği ko­nu­sun­da kal­ben de emin ol­ma­mız ge­re­ki­yor. Ancak bu şe­kil­de amel­le­ri­miz inan­cı­mı­zı yan­sı­ta­bi­lir.

Yanisi ze­mi­ni­miz derin değil. Zemin derin ol­ma­yın­ca da İslâm gibi ha­ya­tın her ala­nı­na ya­yıl­ma­sı ge­re­ken dini mer­ke­ze ala­mı­yor, be­lir­li zaman di­lim­le­ri­ne hap­se­di­yor ve bu sığ ze­mi­ne iman gibi muh­te­şem ve çok katlı bir bina inşa ede­mi­yo­ruz.

Özel­lik­le Hz. Os­man (r.a) dö­ne­min­den beri gün­dem­de­ki can­lı­lı­ğı­nı hep ko­ru­yan “Mür­cie iti­ka­dı” de­di­ği­miz fik­ri­yat hâkim top­lu­mu­zun ge­ne­lin­de.

“Ben iman eder­sem yani; ‘La İlahe İl­lal­lah’ der­sem kur­tu­lur ve cen­ne­te gi­re­rim. Hatta öl­dür­sem, çal­sam, yalan söy­le­sem, zina et­sem, hep­si­ni Allah af­fe­der, yeter ki ona ina­na­lım!”

Evet, de­di­ğim gibi ma­le­sef genel inanç bu!

Ama bakın Mülk su­re­si­nin ikin­ci aye­tin­de “Han­gi­niz daha gü­zel işler ya­pa­cak­sı­nız diye sizi sı­na­mak için ölümü de, ha­ya­tı da yaratan O’dur” diyen Rab­bi­miz, “ah­se­nu iman” de­mi­yor; “ah­se­nu amel” diyor. Güzel iman değil, güzel amel. Çünkü imanı “güzel amel” güzelleştirecek ve bu imanın davranışlara yansıması ile etrafına sevgi, şefkat, merhamet saçan bir ahlâk anlayışı ortaya çıkacak.

Yani “La ilahe illallah” demekle bu iş bitmiyor demek ki! Ayrıca devamı var Ankebut suresinin hemen girişinde ne diyor Allah?

“İnsanlar, inandık demeleriyle kendi hallerine bırakılacaklarını ve hiçbir imtihana çekilmeyeceklerini mi sandılar!”

Siz sadece “İnandım ki Allah birdir ve Hz. Peygamber (sav) O’nun elçisidir” demekle; davranışlarınızdan test edilmeden, bırakılacağınızı, cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?

Hayır! Demek ki sınanmadan cennet yok! Peki bizim ahvalimiz ne?

Kelime-i şehadet getirdim! Namaz kılıyorum! Oruç tutuyorum! Malımın kırkta birini (ki Bakara 219 infak için “ihtiyaçtan fazla her şeyi” diyor) zekât veriyorum! E hacca da gittim, geldim. Ben kurtuldum!

Hayır efendim.

Kelime-i Şehadet dil ile ikrar ve kalp ile tasdik olunca iman dairesine giriyor; hep dediğim gibi bu daireye girmekle de Kur’an’i hükümler, Muhammedi hakikatlerin altına ıslak imzayla “ben bunları kabul ettim” diyoruz. Kıldığımız namaz, tuttuğumuz oruç, gittiğimiz hac ise bizimle Rabbimiz arasında.

Yani?

Yaptığımız “ibadet” hükmündeki bu ritüellerin insanlara yansıması gerekiyor. Öyleyse namaza, oruca, gusle, hacca gösterdiğimiz hassasiyeti sevgiye, şefkate, rahmete, merhamete ve en çok da adalete gösteremiyorsak din ayarlarımızı gözden geçirmek zorundayız.

Zira hayat tarla ise kıldığımız namaz, tuttuğumuz oruç, yaptığımız gusül, gittiğimiz hac, verdiğimiz zekât o tarladan sevgi, şefkat, rahmet, merhamet ve adaleti hasad etmen için bize verilmiş birer tohumdur.

Peki, ektiğimiz tohum yeşermiyorsa eğer; neyi hasad edecek, Huzur-u İlahi’ye hangi mahsulle çıkacağız?

Bastığımız toprak, kokladığımız çiçek, su içtiğimiz kap, giydiğimiz ayakkabı, kapımızdan geçen bir kedi, aldığımız nefes dahi bizden incinmeyecek.

Neden ortalıkta bunca güzel söz söyleyen varken bir o kadar da yanlış işimiz var anlaşılıyor mu biraz?

Çünkü söylemlerimiz eylemlerimizi yalanlıyor ve söz sadece dudaklarımızda kalıyor, gırtlağımızdan aşağı inmiyor.

Çünkü müslüman “İslâm dairesine” girebilme müjdesini doğuştan gelen bir hak değil; gerçekleştirilmesi gereken bir ödev olarak görmeli ve bu yükümlülüklere uygun istikamette bir yaşam sürmeli. Bu da dil, din, ırk, renk, mezhep ayırmadan tüm yaratılmışı sevgiyle, şefkatle, merhametle kucaklamakla mümkün olur.

O yüzden ısrarla haykırıyoruz ya Müslümanlık insanlığın “annelik” makamıdır diye.

Yanisi kalem erbabının deyimiyle “Müslüman, faturasını kendisi ödemeyecek olsa bile suyu ihtiyacından fazla kullanamayan insandır” demeli; “parasını peşin ödemiş olsa bile bir otel odasında fazladan yanan lambanın kalbini huzursuz ettiği kimsedir” diye eklemeliyiz. “Giydiği elbisenin üzerinde, o elbiseyi dikebilmek için bir konfeksiyon atölyesinde gecesini gündüzüne katarak çalışan işçinin alın teri hakkı olduğunu bilen ve bu şuurla elbisesini kaldırıp bir kenara öylesine fırlatamayan insandır” diye bahsetmeliyiz iman ehlinden.

“Yarım bıraktığı çay bardağının hüzünlü bakışında Rize tepelerindeki annelerin yorgunluğunu, çöpe attığı bir ekmeğin kaş çatışında kırış kırış alnı, çatlamış elleriyle bir Anadolu çiftçisinin sitemini, ihtiyacı olmayan şeye verdiği her kuruşun üstünde Afrikalı bir bebeğin açlıktan kıvranış sancılarını ve o annelerin semaya yükselen perdesiz yakarışlarını seyredebilen adamdır” diye tarif etmeliyiz Müslümanı...

İşte o an merhametin acımak değil acıtmamak olduğunu anlayacak; bu dünyaya başka bir şey için değil, bizi göndereni razı etmeye geldiğimizin farkına varacak; iyi, güzel ve doğru olanı sadece dillendirmeyip aynı zamanda yaşamaya başlayacak; başkasının kusur, hata ve yanlışlarıyla vakit kaybetmek yerine içimize hicret edecek ve “razı olunmuş” bir ömür ile emaneti asıl sahibine teslim edeceğiz.