LAİKLİK
Yazılı Makale

LAİKLİK

10 dk okuma

Nerden hafı­zam­da kal­mış anım­sa­mı­yo­rum ama; yir­mi yıl­dır Bod­rum’u mes­ken tut­muş İs­veç­li ih­ti­yar bir çif­te mu­ha­bir mik­ro­fo­nu uza­t­mış­tı:
“Ne­den Tür­ki­ye’de ya­şı­yor­su­nuz, bu­ra­da ho­şu­nu­za giden ne­dir?”
Cevap net: “Bi­zim ül­ke­miz­de beş sene son­ra­sın­da neler ola­bi­le­ce­ği­ni ön­gö­re­bi­lir­si­niz ama bu­ra­da beş da­ki­ka son­ra ne ola­ca­ğı bel­li değil. Sü­priz­ler­le yaşa­mak ho­şu­mu­za gi­di­yor.” de­miş­ler­di.

Yani hiç dur­ma­dan de­ği­şen bir gün­de­mi var gü­zel yur­du­mun.

Üs­te­lik bu gün­dem o ka­dar hızlı de­ği­şi­yor ki; in­san neyi fik­re­de­ce­ği­ni de bu fik­rin ye­şert­ti­ği to­hum­lar­la neyi zik­re­de­ce­ği­ni de şa­şı­rı­yor.

Ye­ni gün­de­mi­miz “Lâ­ik­lik!”

Hani duy­muş­su­nuz­dur;
Vak­tiy­le doğu il­le­ri­miz­den bi­rin­de, zo­run­lu ça­ğı­rıl­dı­ğı bir kon­fe­rans çı­kı­şı; mu­ha­bir, elin­de­ki mik­ro­fo­nu yaşlı bir am­ca­ya uza­t­mış:

“La­ik­lik için siz ne di­ye­cek­si­niz efen­dim?”

Yaşlı amca ne bil­sin “la­ik­lik” ne­dir?
“Çok eyi bir şey­dir, çook!” diye ya­pış­tır­mış ce­va­bı.

Ama mu­ha­bir ıs­rar­lı:
“Pe­ki ne de­mek la­ik­lik ne an­lı­yor­su­nuz?”

“Ne ola­cak oğlum” de­miş yaşlı amca; “ca­mi­ye giden ca­mi­ye la­yık­tır, mey­ha­ne­ye giden mey­ha­ne­ye”

Tabi bi­zim la­ik­lik tar­tış­ma­mız yaşlı am­ca­nın gü­lüm­se­ten ce­va­bı ka­dar ba­sit açık­lan­mı­yor.

Bir ta­raf; geç­miş­te di­ni­ni ya­şa­ma­ya ça­lı­şan ‘mü­te­dey­yin’ va­tan­daş­la­ra ya­pı­lan zulüm­ler­den ken­di­ne pay çı­ka­ra­rak ‘Si­yo­nizm’ al­gı­sı­na ça­nak tutan ve ‘oradan bes­le­nen’, ama adını ‘çağ­daş­lık’ koy­du­ğu bir al­gıy­la gös­ter­di­ği “ir­ti­ca” so­pa­sı­nı sal­la­ya­rak ba­ğı­rı­yor;

“Bu top­lum geri kal­dı. İslâm, bizi çağın ge­ri­sin­de bı­rak­tır­dı. Do­la­yı­sıy­la Tür­ki­ye an­cak ‘la­ik­lik’ yolu ile çağ­daş­la­şa­bi­lir.”

Öbür ta­raf ise, yaşan­mış­lık ve yü­re­ğin­de­ki can kı­rık­la­rın­dan, bi­rey­sel ta­ri­hin­de­ki en­kaz­lar­dan yola çı­ka­rak öz­gür­lük na­ra­la­rı için­de la­ik­lik kav­ra­mı­na “din­siz­lik” yaf­ta­sı­nı ya­pış­tı­rıp işin için­e dahi gir­me­den zi­hin kon­fo­ru­nu boz­mu­yor.

Çün­kü onun da bi­rey­sel ve top­lum­sal ta­ri­hin­de “la­ik­lik” adı al­tın­da ka­pa­tı­lan ca­mi­ler, ki­lit vu­ru­lan Kur’an kurs­la­rı, oku­na­ma­yan kut­sal me­tin­ler, Türk­çe iba­det gibi hasar bı­ra­kan trav­ma­la­rı var.

Yani gü­ze­lim ül­kem­de ha­ya­tın­da Atatürk’ün “Nu­tuk” adlı ese­ri­ni bir kez dahi oku­ma­yan ama ban­gır ban­gır “Ata­türk­çü” ol­du­ğu­nu ve onu çok sev­di­ği­ni ilan eden bir ke­sim, “la­ik­lik” na­ra­la­rı ata­rak “çağ­daş­lık” ders­le­ri ve­rip, “la­ik­lik­ten” asla vaz­ge­çi­le­me­ye­ce­ği­ni hay­kı­rı­yor.

Öbür ta­raf­ta ise, iman et­ti­ği di­nin em­ret­ti­ği de­ğer­ler bü­tü­nü­nü kap­sa­yan Ki­ta­bul­lah’ın ken­di di­lin­de­ki an­la­mı­nı bir kez dahi oku­ma­dı­ğı için ora­da­ki sev­gi­yi, mer­ha­me­ti ve ada­le­ti sa­de­ce ‘ken­din­den olan­la­ra, ken­di­si gibi dü­şü­nen ve ya­şa­yan ma­hal­le­si­ne’ yon­tan “di­ni bü­tün(!)” bir ke­sim var!

Evet, oku­ma­mış; çün­kü oku­ma­dı­ğı­nı biz­zat bu ül­ke­nin din iş­le­rin­den so­rum­lu ku­rum olan Di­ya­net İş­le­ri Baş­kan­lı­ğı’nın 2015 yılı araş­tır­ma­sı or­ta­ya ko­yu­yor. Zira bu araş­tır­ma­ya göre yüz­de 98’i Müs­lü­man ol­du­ğu­nu iddia eden bu top­lum­da, tam yüz­de 92’lik bir ke­sim ha­ya­tın­da bir kez “Kur’an Ter­cü­me­si” oku­ma­mış!

Ri­a­yet­le­ri bı­ra­kıp, ri­va­yet­ler üze­ri­ne bina edi­len tak­li­di bir an­la­yış, ana baba veya et­raf­ta­ki mu­ha­fa­zakâr ke­sim­den elde edi­len ku­lak­tan dol­ma bil­gi­le­rin yaşa­ma tah­kik edil­di­ği “Kül­tü­rel Müs­lü­man­lık!”

Bu apa­y­rı bir yazı ve tar­tış­ma ko­nu­su olsa da bey­nim sor­ma­dan ede­mi­yor;

Alem­le­re rah­met olanın 23 yıl gibi bir sü­re­de or­ta­ya çı­kardığı o el­mas gibi top­lum yüz­yıl­lar bo­yun­ca ne­den bir daha or­ta­ya çık(a)madı!

Bu­gün Müs­lü­ma­nın ken­di din kar­de­şin­den al­dı­ğı canı, akıt­tı­ğı kanı tüm İs­lam düş­man­la­rı bir ara­ya gel­se­ler ya­pa­bi­lir­ler mi?

Bu­gün din­sel ter­mi­no­lo­ji­nin hü­küm sür­dü­ğü onca İs­lam Coğ­raf­ya­sın­da ne­den düş­man­lık hâkim, ne­den kan ve ba­rut ko­ku­su din­mi­yor, ne­den he­men her gün ağıt­lar arşa yük­se­li­yor ve ses­siz çığ­lık­la­rı arşı tit­re­ten an­ne­le­rin göz­le­ri iki re­sim ka­re­si­ne mah­kûm bı­ra­kı­lı­yor?

Bu mümbit di­nin vaz et­ti­ği “gü­ze­lin ya­rat­tı­ğı­na çir­kin mua­me­le edil­mez” an­la­yı­şın­dan bes­le­nen ko­şul­suz sev­gi, ka­tık­sız mer­ha­met ve ama­sız ada­le­ti, biz­ler ta­ri­hin hangi say­fa­sın­da unut­tuk?

Evet, uzun yü­rek ağrısı ko­nu­lar!

Biz asıl ko­nu­mu­za dö­ne­lim!

İn­san, ta­nı­ma­dı­ğı­nı nasıl se­ver bil­mi­yo­rum!

An­cak, bu­gün ne ‘çağ­daş­lık” al­gı­sı için­de Atatürk sev­gi­si­ni ‘put­laş­tı­ran’ ve “la­ik­lik” kav­ra­mı­nı Atatürk’ün mi­ra­sı ola­rak da­ya­tanıp elin­deki ir­ti­ca so­pa­sı­nı bı­rak­ma­yan ke­sim Atatürk’ü çok iyi ta­nı­yor; ne de din­dar denen ‘mu­ha­fa­zakâr’ ke­sim, yu­kar­da an­dı­ğım gibi ken­di ki­ta­bı­nın em­ret­ti­ği de­ğer­ler man­zu­me­sin­den tümüyle ha­ber­dar!

Do­ğal ola­rak bu­ra­dan bir ‘an­laş­ma’ çık­mı­yor ki, çık­maz da!

Ne­den çık­maz?

Çün­kü; bir ta­raf, zih­ni­ne zerk edi­len ‘çağ­daş­lık’ al­gı­sı ile, ‘bi­lim­le, tek­no­lo­ji ile, oku­ma ile ya­ra­ta­ma­dı­ğı’ iler­le­me­nin suç­lu­su ola­rak ‘di­ni’ ya da daha açık ta­bir­le ‘İslâm’ı’ gö­rü­yor.

İçim acı­ya­rak söy­lü­yo­rum ama yüz­yıl­lar ön­ce­sin­den donup kal­mış ve gün­cel­le­ne­me­yen bir fı­kıh, ezici bir ço­ğun­luk ve ge­le­nek­çi bir an­la­yış­la ‘İslâm’ ola­rak be­nim­sen­di­ği ve bu ge­le­nek­çi an­la­yı­şın yan­sı­ma­sı diğer İs­lâm id­di­a­sı içindeki ül­ke­ler­de akan kanı, dö­kü­len göz­ya­şla­rı, arşa yük­se­len ağıt­la­rı aynı çağın göğ­sün­den süt eme­rek ya­şa­dı­ğı için mev­cut tablo kor­ku­su­nu kö­rük­lü­yor.

Diğer ta­raf ise yak­la­şık bin küsur yıl bo­yun­ca 72 mil­le­te, dine, ırka men­sup top­lu­mu bir ara­da yaşa­ma tec­rü­be­si üre­te­bil­miş; bu­nun­la dün­ya­ya hü­küm ede­bil­miş bir top­lu­mun, bunu ‘İs­lâ­mi’ an­la­yı­şa borç­lu ol­du­ğu­nu sa­vu­na­rak ve mu­ha­ta­bı­na hak­lı bir eday­la ya­kın geç­miş­te al­dı­ğı ya­ra­la­rı gös­te­re­rek; “la­ik­lik” kav­ra­mı­nı “dine sal­dı­rı, inan­ca say­gı­sız­lık” ola­rak gö­rü­yor.

Hat­ta bir tık yu­ka­rı çı­kıp “la­ik­lik” kav­ra­mı­nı “din­siz­lik” ola­rak al­gı­la­yan önem­li bir ke­sim de yok değil top­lum­da.

Pe­ki ne­dir yeni gün­de­mi­miz olan “La­ik­lik?”

La­ik­lik veya ger­çek te­laf­fu­zu ile la­isizm denen kav­ram; her­han­gi bir dev­le­tin yö­ne­ti­min­de din­sel ri­tü­el­le­rin veya din­siz­li­ğin re­fe­rans alın­ma­ma­sı­nı ve dev­le­tin din veya din­siz­lik kar­şı­sın­da “ta­raf­sız ve tep­ki­siz” ol­ma­sı­nı sa­vu­nan il­ke­dir.

As­lın­da bu ta­nı­mı an­la­ya­bil­mek ve ya­pa­bil­mek için dün­ya ve in­san­lık ta­ri­hi­ne de ay­rın­tı­lı bak­mak ge­re­ki­yor. Zira, bu kav­ra­ma bak­tı­ğı­nız­da “din ile dev­let iş­le­ri­nin bir­bi­rin­den ay­rıl­ma­sı” ola­rak kı­sa­ca ta­bir edi­len la­ik­lik kav­ra­mı­nın Batı men­şei ol­du­ğu aşikâr.

An­cak bu nok­ta­da, yay­gın hu­ku­ki ka­na­a­te göre “din ile dev­let iş­le­ri­nin bir­bi­rin­den ay­rıl­ma­sı” ko­nu­su­na da açık­lık ge­tir­mek ge­re­ki­yor.

“Din ile dev­let iş­le­ri­nin bir­bi­rin­den ay­rıl­ma­sı” de­mek; “dev­let, bir dine ina­nıp inanmama me­se­le­si­ni özel bir prob­lem sa­yar, fert­le­ri­nin sa­de­ce mad­di yö­nüy­le il­gi­le­nir, ken­di­si dev­let ola­rak hiç­bir di­ni ta­şı­maz, hiç­bir di­ni ayi­ne iş­ti­rak et­mez, fa­kat fert­le­rin her tür­lü di­ni ser­best­lik­le­ri­ni kabul eder” an­la­mın­da­dır.

Yani bu an­la­yış­ta dev­let, di­ni esas­la­ra da­ya­nan ka­nun­lar ya­pa­ma­ya­ca­ğı gibi, bü­tün din­le­re eşit me­sa­fe­de du­rur ve hiç­bir şe­kil­de din­le­rin iba­det hü­küm ve ku­ral­la­rı­na mü­da­ha­le ede­mez. Bu­nun­la bir­lik­te din adına dev­let dü­ze­ni­ni bo­za­cak dav­ra­nış­la­rı ön­le­mek­le yü­küm­lü­dür.

Bu nok­ta­dan bak­tı­ğı­nız­da ise dev­let ve din ara­sın­da­ki iliş­ki­le­re bir te­mel sağ­la­yan la­ik­lik, top­lum­sal iliş­ki­ler açı­sın­dan üç özel­lik gös­te­rir:

Ya dev­let dine bağ­lı­dır (te­ok­ra­si);

Ya din dev­le­te bağ­lı­dır (im­pa­ra­tor­luk);

Ya da ikisi de öz­erk­tir (de­mok­ra­si).

Pe­ki “la­ik­lik” nasıl or­ta­ya çık­tı?

Bu kav­ra­mın or­ta­ya çık­tı­ğı yer; ıs­rar­la Fran­sa ola­rak gös­te­ril­se de ta­rih­sel kay­nak­lar bu kav­ra­mın kö­kü­nün Rö­ne­sans Dö­ne­mi’nde baş­la­yan ay­dın­lan­ma­ya ka­dar uzan­dı­ğı­nı gös­te­ri­yor. Zira, la­ik­li­ğin fel­se­fi te­mel­le­ri; Rö­ne­sans, Hü­ma­nizm ve Re­form ha­re­ket­le­ri ile bu akım dü­şü­nür­le­ri­nin eser­le­rin­den bes­le­ni­yor.

An­cak, Batı’da la­ik­li­ğin uzun, uzun ol­du­ğu ka­dar da ‘kan­lı bir ta­ri­hi’ var. Yak­la­şık iki bu­çuk asır süren bu ‘kan­lı’ ta­ri­hin kö­ke­nin­de de tah­min ede­bi­le­ce­ği­niz gibi ‘inan­ç­sal’ ça­tış­ma­lar var.

Çün­kü batı top­lum­la­rı­nın, mo­dern­lik de­di­ği “ta­bi­a­ta hük­met­me” sü­re­cin­de ta­kın­dı­ğı se­kü­ler an­la­yış­ta dev­let iş­le­ri­ne mü­da­ha­le eden, hat­ta çoğu kez bu iş­le­rin biz­zat için­de bu­lu­nan bir “din he­ga­mon­ya­sı” var­dı ve Ki­li­se Hı­ris­ti­yan­lı­ğı, in­san ira­de­si­ni yok sa­yı­yor, in­sa­nın öz­gür­lü­ğü­nü ipo­tek al­tı­na alı­yor­du.

Kı­sa­ca özet­le­mek ge­re­kir­se Rö­ne­sans ha­re­ket­le­ri­nin de var­lı­ğı­na an­ne­lik yapan bu bas­kı­cı din­sel an­la­yış, aynı za­man­da la­ik­li­ğin çı­kı­şı­na da meydan ha­zır­la­mış­tır! Yani la­ik­lik bir an­lam­da din­sel bas­kı­nın dev­let iş­le­rin­de­ki var­lı­ğı­nı or­ta­dan kal­dır­mak için or­ta­ya çık­mış­tır.

Pe­ki ben­ce “la­ik­lik” ne­dir?

Si­zi bil­mem ama be­nim zih­nim­den kal­bi­me dam­la­yan, ak­lım­la kal­bi­min bu­luş­tu­ğu nok­ta­da “la­ik­lik” ta­nı­mı­mı çağ­lar öte­sin­den il­min ka­pı­sı Hz Ali(ra) çok gü­zel özet­le­miş; “dev­le­tin di­ni ada­let­tir” diye! Zira, be­nim pen­ce­rem­de “la­ik­lik” de­di­ği­niz ku­rum, tam da bu cüm­le­nin ete ke­mi­ğe bü­rün­müş hali ve bu­gün­kü an­la­mı­dır!

Ne­den?

Çün­kü; dev­let de­di­ği­miz ku­rum­lar bü­tü­nü, her­han­gi bir inancı, ya­şam bi­çi­mi­ni, de­ğer­le­ri yok say­mak ya da da­yat­mak ile değil; tam ak­si­ne va­tan­daş tüm bun­la­rı öz­gür­ce ya­şa­ya­bil­sin diye var­dır, ol­ma­lı­dır.

An­cak pek tabi ki, ağa­cın kök­le­ri­ni ko­ru­mak, mil­li ve ma­ne­vi di­na­mik­le­ri mut­lak su­ret­te “na­mus” bil­mek şartıy­la! Zira, ken­di geç­mi­şin­den ve onu bes­le­yen ma­ne­vi di­na­mik­ler­den ko­puk te­pe­den inme bir an­la­yış, hem geç­miş­le ge­le­cek ara­sın­da­ki bağı ke­se­cek, hem de tak­dir eder­si­niz ki kökü ol­ma­yan ağaç gök­le­re yük­se­l(e)meyecektir.

Yanisi, evet “la­ik­lik” ol­ma­lı ve ko­run­ma­lı­dır.

Ama bu ne se­kü­ler ke­si­min pom­pa­la­dı­ğı “ir­ti­ca kor­ku­su” ile gücü eline ge­çir­di­ğin­de mu­ha­fa­zakâr ke­si­min inan­cı­nı, ya­şam bi­çi­mi­ni, de­ğer­le­ri­ni gasp et­mek ve ama­cı­na ulaş­mak için tez­gah­lar kur­mak­la olur, ne de mu­ha­fa­zakâr ke­si­min ka­na­yan yer­le­ri­ni gös­te­re­rek bir “in­ti­kam” duy­gu­su için­de tüm top­lu­mu “din­dar(!)” yap­ma­lı­yım an­la­yı­şı ile ha­yat bulur!

Çün­kü din, ki­şi­ye biz­zat O’nu Yara­tan kud­re­tin tek­lif et­ti­ği ama bu tek­lif­te zor­la­ma­dı­ğı ve se­çi­mi ver­di­ği hür ira­de­si­ne bı­rak­tı­ğı bir ya­şam bi­çi­mi­dir.

Ki­şi, bunu ya­şa­yıp ya­şa­ma­mak­ta biz­zat Ya­ra­tı­cısı ta­ra­fın­dan öz­gür bı­ra­kıl­mış ve din­sel ter­mi­no­lo­ji­de anı­lan “cen­net ve ce­hen­nem” kav­ram­la­rı da bu öz­gür­lük ve se­çi­min so­nu­cu ola­rak be­lir­len­miş­tir. Do­la­yı­sıy­la buna hiç kim­se­nin bir da­yat­ma­sı veya en­gel­le­me­si ol­ma­ma­lı­dır.

Ya­pıl­ma­sı ge­re­ken şey; bu ko­nu­da ge­rek­li eği­ti­min ve­ril­me­si, doğ­ru ile yan­lı­şın “vic­dan kök­le­ri­nin” bes­le­ne­rek öğ­re­til­me­si, geri ka­lan kıs­mın ise ki­şi­nin hür ira­de­si­ne bı­ra­kıl­ma­sı ve bu hür ira­de­nin ha­ya­ta yan­sı­ma öz­gür­lü­ğü­nün de biz­zat dev­let ta­ra­fın­dan te­mi­nat al­tı­na alın­ma­sı­dır.

Bunu yap­ma­dı­ğı­nız, ya­pa­ma­dı­ğı­nız tak­dir­de veya bas­kı­cı bir an­la­yış­la ha­re­ket edip ıs­rar­la din kav­ra­mı­nı, din­sel ri­tü­el­le­ri dik­te et­me­ye veya en­gel­le­me­ye ça­lı­ştı­ğı­nız tak­dir­de mu­ha­ta­bı­nı­zın size gücü ye­ti­yor­sa düş­man, gücü ye­ti­mi­yor­sa ise mü­na­fık üre­tir­si­niz.

Bu­gün “din yor­gu­nu” genç­le­rin, söy­lem ve ey­lem­le­ri bir­bi­ri­ni ya­lan­la­yan; de­de­si gibi dü­şü­nüp çağın ge­rek­tir­di­ği gibi ya­şa­yan; inan­cı ve di­na­mik­le­ri ile çağa şekil ver­mek yeri­ne çağın şek­li­ni alan bü­yü­k­le­ri­ne ba­ka­rak ıs­rar­la din­den so­ğu­ma­la­rı ve göz ardı edi­le­me­ye­cek bir hız­la “izm”li kav­ram­la­ra sap­ma­la­rı­nın al­tın­da baş­kaca se­bep ara­mak da ka­nım­ca bey­hu­de­dir!

Yazı­nın bü­tü­nü­nü esas alıp bu açık­la­ma­lar ışı­ğın­da bak­tı­ğı­nız­da, iler­le­me ve çağ­daş­laş­ma­nın önün­de ge­le­nek­sel an­la­yı­şı “İs­lam” zan­ne­dip, elin­den “ir­ti­ca” so­pa­sı­nı bı­rak­ma­yan se­kü­ler ke­sim, suyun mem­ba­ın­da­ki İslam’ı ke­sin­lik­le bil­me­mek­te­dir.

An­cak!

La­ik­lik kav­ra­mı­nı yaşa­tı­lan zulüm­ler­den, al­dı­ğı ya­ra­lar­dan kay­nak­lı “din­siz­lik” yaf­ta­sı ile eti­ket­le­yen “mu­ha­fa­zakâr” ke­sim ise; bu “bi­lin­me­ye­ni” an­la­ta­ma­dı­ğı, ya­şa­ma­dı­ğı, ya­şa­ta­ma­dı­ğı için ağır bir ve­bal al­tın­da­dır ki, onun za­ten en asli gö­re­vi bu şifa kay­na­ğı suyun ta­dı­nı baş­ka bir yü­re­ğe daha tat­tı­ra­bil­mek, onun yü­re­ği­ni fet­he­de­bil­mek­tir!

Bi­ti­rir­ken ıs­rar­la be­lirt­me­li­yim ki İslam, çağa ayak uy­dur­mak­ta, se­kü­ler ke­si­min pa­pa­ğan gibi tek­rar et­ti­ği “çağ­daş­laş­ma­ya” asla bir engel de­ğil­dir!

Çün­kü sorun; İslam’ın, ha­ya­tın atar da­mar­la­rın­da at­ma­sı ge­re­ken ve ko­şul­suz sev­gi, ka­tık­sız mer­ha­met ve ama­sız ada­let üze­ri­ne bina et­ti­ği; he­def ola­rak “da­rüs­se­lam” adı al­tın­da işa­ret et­ti­ği bu dün­ya­da­ki cen­ne­tin her za­man ve mekânda in­şa­sı­nı ya­şam tar­zı ola­rak sun­du­ğu ha­yat­ta değil;

Bunu bah­şe­di­len onca imkâna rağ­men ger­çek­leş­ti­re­me­yen, ya­şa­dı­ğı çağa inan­cı­nın işa­ret et­ti­ği di­na­mik­le­re sa­rı­la­rak şekil ver­mek yeri­ne; bu çağın ki­ri­ni, pa­sı­nı üze­ri­ne bu­laş­tı­rıp çağın şek­li­ni alan Müs­lü­man­lar­da­dır!

Far­kı fark ede­bil­me ve bu far­kı yü­rek­le­ri­mi­ze dert ede­bil­me te­men­ni­siy­le!