“KULLAN VE AT”
Yazılı Makale

“KULLAN VE AT”

10 dk okuma

Bizim olan, bizden olan, insanlığımızı inşa, imar ve tahkim eden, hayatımızı güzelleştiren, tezyin eden, kabalıklarımızı incelten, sığlıklarımızı derinleştiren ve bütün boşluklarımızı zevkle ve incelikle dolduran bu zenginliklerimizin ne kadarını kurtarabileceğiz bu muhteris zaman değirmeninin elinden bilmiyorum ama ardımızda bıraktığımız hayatların hızla birer hüzünlü hatıraya dönüştüğünü içim ezilerek de olsa görebiliyorum.

Yaşlı bir adam odun toplamak için çıktığı yolda yürürken yolun sağ tarafında uzun zamandır buralarda olmasına rağmen ilk kez dikkatini çeken derin ve dipsiz bir kuyu ile karşılaşır. Tam eğilip kuyuya baktığı esnada kuyudan büyük bir yılan çıkar ve yaşlı adam korku ile geriler. Hikaye bu ya, yılan yaşlı adama korkmamasını, kendisine zarar vermeyeceğini söyleyerek yalnızlığından ve dertleşecek bir dostu olmadığından bahseder. Yaşlı adam yılanın halini anlar, kendisi bile bazen onca insanın arasında yalnız hissederken, “bir delikte tek başına yaşayan yılan ne yapsın ki” diye düşünür.

İlk başta duyduğu korku kısa sürede yılana karşı bir merhamet ve sempatiye dönüşür ve isterse kendisi ile dertleşebileceğini, bundan keyif alacağını dile getirir. Yılan önce çekingen zamanla güven ile dertleşir yaşlı adamla. Yaşlı adam da yaşadıklarından, sorunlarından dem vurur. Bir süre devam eden bu sohbet sonrası yılan bir ara kuyuya girer dönüşte ağzında tuttuğu bir altın bırakıverir kuyunun başına. Yaşlı adam şaşırsa da hediyesini “dostluk namına” kabul etmesini ister yılan. Bu davranış üzerine yılanla yaşlı amca arasında bir dostluk kurulmuş olur.

Yaşlı amca hemen her gün yılanın bulunduğu kuyunun başına gelmekte ve saatlerce dertleşip sohbet etmeye başlamışlardır. Her sohbet bitiminde yaşlı amca evine gitmek istediğinde yılan kuyuya girerek kuyudan çıkarttığı bir altın verir yaşlı adama. Günler bu şekilde geçerken yaşlı adam bir gün oldukça rahatsızlanır ve yatağa düşer. Yataktan çıkamadığı için de ne yılanın yanına gidip dertleşebilir ne de tek geçim kaynağı olan odunları top­la­ya­bi­lir ama çalışamadığı için evin içinde yokluk da yaşanmaya baş­la­mış­tır.

Birkaç gün sonra daha fazla dayanamaz ve oğlunu yanına çağırıp durumu anlatır. Kuyunun başına gidip yılana du­rum­la­rı­nı anlatmasını ister. Oğlu anlatılan tabloya hayret etse de denileni yapar, gidip babasının tarif ettiği yerdeki kuyuyu bulur ve kuyunun başında biraz bekledikten sonra yılan kuyudan çıkar. Oğul önce korksa da babasının se­lam­la­rı­nı ileterek durumu anlatır ve yılan her sohbetten sonra yaptığı gibi kuyudan bir altını çıkarıp yaşlı amcanın oğluna verir. Babası iyi­leşe­ne kadar her gün gelmesini, kendisinden bir altın alıp evin ih­ti­yaç­la­rı­nı karşılamasını, böylece yaşlı adamın bir an evvel iyi­leş­me­si­ni istediğini söyler. Oğul ise şaşkınlık içinde altını alır ve koşarak eve döner.

Yaşlı adamın oğlu eve geldiğinde şaşkınlığını üzerinden atar atmasına ama insanoğlu bu işte hinlik düşünmeye de başlar: “Her gün o yılanın yanına gidip bir tane altın vermesini bekleyeceğime onu öldürür, kuyudaki altınların hepsini alırım!” diye aklından geçirir. Ertesi gün planını ger­çek­leş­tir­mek üzere kuyunun başına gider. Yılan ise olacaklardan habersiz bir şekilde kuyudan çıkar. Çıkar çıkmasına ama bizim aç gözlü oğlan arkasındaki baltayı savurur yılanın üzerine. Yılan hızla yana kaçar ama yere inen balta tüm ağırlığı ile kuyruğunu uzun bedeninden ayı­rı­ve­rir. Canının acısıyla oğlanı sokar ve kuyuya girer. Açgözlü, hin fikirli oğlan zehirlenip oracıkta ölmüştür.

Gece çöküp de oğlunun gelmediğini görünce yaşlı adamı bir endişe alır. Sabahın ilk ışıkları ile yataktan kalkıp aramaya çıkar. Kuyunun başına vardığında yerde oğlunun cesedini görür ve yanına koşup ağlamaya başlar. Yaşlı adamın feryatlarını duyan yılan da kuyudan çıkıp olanları anlatır. Yaşlı adam o üzüntü ve evlat acısıyla yılana kı­rıl­mış­tır ama hiçbir şey söylemeden evine döner. Günlerce yas tutar, üzülür. Geçen süre ile acısı hafifleyen yaşlı adam daha farklı düşünmeye başlar. Oğlunun hırsının ve aç göz­lü­lüğü­nün buna sebep olduğunu ve bu yüzden hem oğlunu hem de dostluğunu kaybetmiş olduğunu düşünerek kuyunun başına gider ve yılana seslenir.

“Olanları unutalım, yine eski güzel günlerimize dönelim,” der yılana ve devam eder; “Açgözlü ve hırslı da olsa evladımı kay­bet­miş olmamın etkisi ile sana kırıldım ama şimdi biliyorum ki senin çok da suçun yok bu olanlarda.” Kuyunun ağzından yaşlı adamı dinleyen yılan bir an duraklar ve cevabını verir: “Bende bu kuyruk acısı, sende de bu evlat acısı varken biz artık seninle dost olamayız.”

Son yaşadığım şu sekiz aylık süreci daldığım tefekkür der­ya­sın­da bundan daha iyi anlatan bir hikaye olamazdı sanırım. Öyle ya; bir kaderimiz var, başkalarının kaderi ile sürekli ve her daim kesişmekte olan ve biz onu yaşıyoruz. Parça parça olan bir bardağın kaderi si­ni­ri­miz­den na­si­bi­ni alır bazen, son ne­fe­si­ni ayak­la­rı­mız altında veren bir karıncanın eceli ise ace­le­miz­den. Yanındaki tomurcukla dertleşen bir gülün sohbeti, sevgilimizi mutlu edeceğiz diye yarım kalır bazen, bir kedinin yüzündeki yara izi mangal başında kedilerin arasına atıverdiğimiz et parçasından hatıra kalır ona.

Yanisi kaderimiz temas halinde olduğumuz her bir varlığın kaderi ile her dem kesişmektedir. Ancak bu kesişme bizi kaderin ve kalemin sahibi olan Kadir-i Mutlak'a hayran bırakırken, omuzlarımıza da tarifi imkânsız bir sorumluluğu yükler. Bastığımız toprak, aldığımız nefes, içtiğimiz su, gölgesinde oturduğumuz ağaç, kullandığımız eşya, bazen merhaba ettiğimiz, bazen yüzünü bile görmediğimiz her bir insan, her ne varsa hayatımıza dokunan topyekûn hepsi birden kendilerinden sorumlu olduğumuz meçhul ve muazzam bir bilmecenin bizi buluşturduğu kader ortak­la­rı­mız.

Lakin zaman baş döndürücü bir hızla değişiyor ve her şeyi olduğundan daha hızlı dönüştürüp dişleri arasında öğütüyor. Ama biz bu değişimin açtığı boşlukları dolduracak mahareti gös­te­re­mi­yo­ruz. Bu yüzden de kapılıp gittiğimiz bu sel bizi önüne katıp gö­tü­re­rek, hayatı adeta süpürüyor. Sadece gözle görünür olanı değil; gözle gö­rül­me­yen ama varlığını içimizden bildiğimiz, dolayısıyla yok­lu­ğun­dan da yine içimize vuran sızısıyla haberdar olduğumuz şeyleri de alıp götürüyor yavaş yavaş.

Hayal kurmaya ayırdığımız uzun uzun vakitler, kendimizi tartıya vurduğumuz derin mu­ha­se­be­ler, bir fikir sahibi olmadan önce inceden inceye yürüttüğümüz mu­ha­ke­me­ler, sağlam dostluklarımız, kopmaz ar­ka­daş­lık­la­rı­mız, beklentisiz yol­daş­lık­la­rı­mız bu değirmenden nasibini alıyor hızla. Bizim olan, bizden olan, insanlığımızı inşa, imar ve tahkim eden bu zenginliklerimizin ne kadarını kur­ta­ra­bi­le­ce­ğiz bu muhteris zaman değirmeninin elinden bilmiyorum ama ardımızda bıraktığımız hayatların hızla birer hüzünlü hatıraya dönüştüğünü içim ezilerek de olsa görebiliyorum.

Zira hep andığım gibi asırlardır hayatının içinde olan şeylerden birkaç saniyede vaz­ge­çe­bi­len ve daha önce hiç görmediği herhangi bir şeyi, aynı birkaç saniye içinde hayati ihtiyaçlar listesine yazabilen insanlar haline geldik artık. Yazık ki hayatlarımızın en acınası yan­la­rın­dan biri, sürekli ‘yeni’sinin çıkmasını veya gelmesini bek­le­di­ği­miz şeylerle oyalanıp dururken eskiyip gidiyor olmamız. Mütemadiyen açız, çünkü doymaya kapalıyız. Gözlerimiz elimizdekine kayıtsız gelecek olana çevrili ve bu yüzden de doğru dürüst yaşamadan yumaklayıp atıyoruz her şeyi, sırf daha yenisini beklediğimiz için.

Başkaları hakkında her aklına geleni söyleyen, hiçbir gerçek delili olmadan insanlar ve kişilikleri hakkında yargısız infaz yapan insanların hızla arttığı bu paslı iklimde bu çirkin haller, söyleyenden din­le­ye­ne si­ra­yet ediyor ve alanını genişleterek herkesi içine çekiyor. Yani anlattığım bu ortamlarda iseniz, orada olmakta ısrarlıysanız kirleniyor, kir­len­me­ye alışıyor ve nihayet temizliğin faziletini unutuyorsunuz!

Zira her kötülüğü ‘öteki’lere yakıştırarak kendi iyiliğimizi, her yok­sul­luk­la­rı­nı kendi suçları sayarak kendi varsıllığımızı, her acılarını kendi boyunlarına asarak kendi mutluluğumuzu kutsuyoruz. Tablo bu olunca da kendi uydurduğumuz yalanlarla yaşamayı göze alamıyor; sahip olduğumuz maddi ve manevi konforu kay­bet­mek is­te­mi­yo­ruz. Çünkü bu körleşmeye ihtiyacımız var. Çünkü bizim sebepsizce haklı olmak ve öyle kalmak için suçlulara, gu­nah­kar­la­ra, çirkinlere, kirlilere yani ‘öteki’ye ihtiyacımız var.

Kabul etsek de etmesek de yüzeysel laflar, sığ ifadeler, boş slo­gan­lar, naylon bilgelikler ile imitasyon olan adım adım gerçek olanın yerine geçiyor. “Kullan at” kültürü her şeyi silip süpürüyor, içe işleyen güzellikler yavaş yavaş sürülüp çıkarılıyor hayattan, ha­yat­la­rı­mız­dan. Halbuki derin nefes istiyor insan olabilmek, tıknefes olanlara göre değil! Midesini tıka basa doldurup, gönlünü boş bı­ra­ka­nın avuçlarına, her geçen gün ağırlaşan bir gövdenin bir ömür hamalı olmaktan başka bir şey geçmez.

Bu tehlike ve gidişatın farkında biri olarak bu yüzden hay­kı­rı­yo­rum ya hep; bizi kendimizden geçirecek olana değil, bizi kendimize getirecek olana ihtiyacımız var. Unutturacak olana değil, hatırlatacak olana; savurup dağıtacak olana değil, derleyip toplayacak olana; kanatacak olana değil, iyileştirecek olana; birbirimizi yar­gı­la­ma­ya değil, anlamaya; azaltmaya, eksiltmeye, parçalamaya değil, ço­ğalt­ma­ya, tamamlamaya, bütünlemeye; birbirimizi itmeye değil, sımsıkı tutmaya ihtiyacımız var.

Ama en çok da kaderimizle kaderleri kesişen insanların hukukuna azami riayet ve bu riayetten doğan sorumluluğun sürekli farkında olmaya gayret ederek yaşamak borcumuz var!