KUL HAKKI AFFEDİLMEZ Mİ?
Yazılı Makale

KUL HAKKI AFFEDİLMEZ Mİ?

10 dk okuma

Türkiye’de, herhangi bir kahvehaneye gidin, yandaki masadan, ortalama bir vatandaşın şöyle dediğini duyabilirsiniz; “Ne demiş Cenab-ı Hak; ‘Kul hakkıyla karşıma gelme!’” Nerede demiş? Hangi ayette demiş? diye itiraz etmenize gerek yok, çünkü bu söz, tam da Kur’an’ın ruhunun Müslüman halk mu­hay­yi­le­sin­de yoğ­ru­la­rak dile gelmiş ifadesidir.

Türkçe’de deyim haline gelmiş böyle sözler çoktur; “Harama uçkur çözme”, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yeme”, “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste”, “Kula bela gelmez Hak yazmadıkça; Hak bela yazmaz kul az­ma­dık­ça” gibi. Bunların her biri aslında birer ayettir. Hele “Kul hakkıyla karşıma gelme” sözü, tümüyle Kur’an’ın ruhunu yansıtır. Burada şu denmek istenir; “Sakın kul hakkı yeme çünkü Allah kul hakkı yemeyi affetmez.”

Kimi dinî cemaat ortamlarında ise şu ayet popülerdir; “Allah şirk dışında bütün günahları affeder.” Peki, Allah’ın “Affetmem” dediği suç ve günah hangisidir? Acaba Allah, kendine karşı işlenen günaha mı (şirk), yoksa insanların birbirine karşı işlediği günaha mı (kul hakkı) “Affetmem” de­mek­te­dir?

Mesela, devlet, kendine karşı işlenen “devletin manevî şahsiyetini tahkir ve tezyif” gibi suçları af­fet­mi­yor da insanların birbirine karşı işlediği adam öldürme, hırsızlık, yolsuzluk, gasp, tecavüz gibi suçları affedebiliyor. “Devlete karşı suç (şirk!) affedilmez, gerisi önemli değil” diyen siyasi anlayışla, “Allah’a karşı şirk affedilmez, gerisi önemli değil” diyen dinî anlayış arasında bir paralellik ve mantık birliği var.

Böylesi bir siyasî anlayışın aslında dinî anlayıştan yani Allah ve devlet tasavvurundan türediğini dü­şü­nü­yo­rum. Çünkü Emevî, Abbasî, Selçuklu, Osmanlı ve T.C. devlet ta­sav­vur­la­rı tek bir tarihsel zaman süreci içinde “görüngü” değişikliğine uğramış ve fakat Allah ve devlet anlayışları hiç de­ğiş­me­miş! Asıl “derin devlet” de budur. Bunun değişmesi için “derine” inilmesi; İlah ve devlet ta­sav­vur­la­rı­nın sorgulanması gerekmektedir.

Kur’an’da 324 yerde “zulüm”, 174 yerde de “şirk” kavramı geçer. Zulüm “ötekine haksızlık yapmak”, şirk de “Allah’a ortak koşmak” demek… Kur’an’da bu iki kavramın nerede ve nasıl kullanıldığına baktığımızda, ikisi hakkında da “affetmez” dendiğini görüyoruz. Mesela; “Zulmedenleri Allah affetmez ve onlara bir yol da göstermez.” (Nisa;168) ve “Allah ortak koşanları affetmez, bundan başka dilediğini affeder.” (Nisa;48).

Kur’an’ın Kur’an ile tefsirine gittiğimizde ötekine karşı “zulüm” ile ilgili bir affın olabildiğine dair başkaca bir açıklama göremezken, Allah’a karşı “şirk” ile ilgili affın olabildiğine dair şu ayeti görüyoruz; “Biz bunu da affettik ve Mûsâ’ya apaçık bir güç ve yetki verdik.” (Nisa;53). Keza Kur’an’da zulmün üç anlamda kullanıldığını görüyoruz; Allah’a karşı haksızlık, kendi nefsine karşı haksızlık ve öteki (insanlara) karşı haksızlık…

Buradan ilk ikisi için tek yanlı af ve mağfiret yolunun açık, ancak üçüncüsü için hakkını yediği kişiden daha dünyadayken helallik dilemedi ve bunu sonraki davranışları ile de ispat etmedi ise tek yanlı af ve mağfiret yolunun kapalı olduğunu görüyoruz. Yani tabiri caizse “Bana veya kendi nefsinize karşı işlediğiniz suçları affedebilirim, ama kul hakkı ile karşıma gelmişseniz sizi ben bile kurtaramam” denmek isteniyor.

Razi, ayette geçen “zulüm”ün şirk anlamında kullanıldığını söyler ve ekler: Çünkü Allah’ın hakları (hukukullah) hoşgörü ve kolaylığa dayanır. Fakat insanların hakları (hukuku’l-ibad) inceden inceye elemeye ve sıkı tutmaya dayanır. Nitekim bir hadiste “Hâkimiyet küfürle devam eder ama zulümle devam etmez” buyurulmuştur. Burada Allah’a karşı işlenen suç ile insanların birbirine karşı işledikleri suçlar kar­şı­laş­tı­rıl­mak­ta ve “Siz asıl birbirinize karşı dav­ra­nış­la­rı­nı­za bakın” den­mek is­te­mek­te­dir.

Kur’an’da insanlara önderlik etmenin ölçüsünün soy sop değil; adalet-zulüm ölçütü olduğunu görüyoruz; “Bir zamanlar, Rabbi İbrahim’i bir takım olaylarla sınamış, kendini ispat edince ‘Ben seni insanlara önder yapacağım.’ demişti. ‘Soyumdan da önderler yap.’ deyince Allah, ‘Zalimler önder olamaz’ buyurmuştu.” (Bakara; 124). Bu nedenle yeryüzünde seçilmiş bir soy yoktur. Kim iyilik ve adaleti ayağa dikerse ancak onlar insanlığa öncülük etmeye lâyıktır.

Yine zulmedenlerden başkasına düşmanlık beslenemeyeceğini, dahası “savaşın” yegane sebebinin inkar veya başka dine mensup olma değil; baskı, zulüm ve zorbalık olduğunu okuyoruz. Bu ayet bu şekilde yorumlanmazsa “Dinde zorlama yoktur” (Bakara; 256) ilkesi ile çelişilmiş olur. Zira fitnenin zıddı adalettir. Görülüyor ki Kur’an “zulüm” kavramına olağanüstü bir vurgu yapıyor.

Zulüm kavramına kısaca “bir hakkı yerinden oynatmak; kul hakkı yemek” diyoruz. Adalet de yenen hakkın iadesi, yerine konması oluyor. Onun için tarih boyunca vahyolunan şeriatlar insanların canlarını, mallarını, akıllarını, nesillerini, dinlerini, ırz ve namuslarını koruma altına alıcı hükümler vazediyor. Dünyanın bununla ayakta durabileceğini, insanlığın bu sayede yoluna devam edebileceğini hatırlatıyor.

Allah, kendine karşı işlenen suçlar dahil tüm günahları layık gördüğüne affedeceğini söylüyor. Fakat kul hakkı yemeyi, hakkı yenene sormadan affetmeyeceğini ısrarla hatırlatıyor. Bu hususta hakkı yenene hem dünyada hem ahirette yetki verdiğini söylüyor. Bunun için de “Kul hakkıyla karşıma gelme” diyor.

Demek ki “Mazluma dini sorulmaz”, “Mazlumun ahından arş çatlar”, “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” diye boşuna denmemiş. Tabiri caizse Kitap’ın “ciğerinden” konuşan sözler bunlar… Demek ki “Kul hakkıyla karşıma gelme” diyen vatandaş acayip derinden konuşuyor. İşlediği zulüm ayyuka çıkanların vay haline! Ömrü kul hakkı yemekle geçenlerin vay haline!