KİŞİSEL VİTRİNLERİMİZ
Yazılı Makale

KİŞİSEL VİTRİNLERİMİZ

10 dk okuma

Bir gün bir­bi­ri­ni hiç ta­nı­ma­yan ama mec­bu­ren bir ara­da ol­ma­la­rı ge­re­ken al­tı in­sa­nın yo­lu bir yer­de ke­siş­ti ve hep bir­lik­te uzun ama teh­li­ke­li bir yol­cu­lu­ğa çık­tı­lar. Ayazın ilik­le­ri­ni don­dur­du­ğu bu yol­cu­luk sı­ra­sın­da ha­va ka­rar­mak üze­rey­ken bin­dik­le­ri araç arı­za­lan­dı ve kuş uç­maz ker­van geç­mez bir yer­de yol­da kal­dı­lar. Kı­sa sü­re­de et­raf­tan top­la­dık­la­rı ça­lı çır­pı ile bü­yük bir ateş ya­kıp et­ra­fın­da hal­ka­la­na­rak ısın­ma­ya ve ge­ce­nin ka­ran­lı­ğı­nı da­ğıt­ma­ya ça­lış­tı­lar ama bir sü­re son­ra ya­nan ateş sön­me­ye, yüz­le­rin­de­ki sı­cak­lık hız­la azal­ma­ya baş­la­dı ve alev­ler cı­lız ha­le gel­dik­çe de ka­ran­lık de­rin­leş­ti. De­rin­le­şen ka­ran­lık­la yal­nız­lık­la­rı art­tı ve so­ğu­ğu ilik­le­ri­ne ka­dar his­set­me­ye baş­la­dı.

Ya ate­şe odun ata­cak ya da ora­cık­ta do­nup öle­cek­ler­di. Ate­şi de­vam et­tir­mek ve bu sa­ye­de hem so­ğuk­tan hem de ka­ran­lık­tan ko­run­mak zo­run­da­lar­dı. Her bi­ri­nin elin­de bi­rer odun var­dı ama kim­se elin­de­ki odun par­ça­sı­nı sön­mek üze­re olan bu ate­şe at­ma­ya ya­naş­mı­yor­du. Hal­ka­nın en ba­şın­da otur­mak­ta olan ka­dın, ate­şin et­ra­fın­da­ki adam­lar­dan bi­ri zen­ci ol­du­ğu için elin­de­ki odu­nu ar­ka­sı­na sak­la­mış­tı; çün­kü bir zen­ci için fe­da ede­cek bir şe­yi yok­tu. Ka­dı­nın he­men ya­nın­da otu­ran di­ğer adam tek tek her­ke­sin yü­zü­nü ale­vin cı­lız ay­dın­lı­ğın­da in­ce­le­di. Al­tı yol ar­ka­da­şı­nın için­de ken­di mil­le­tin­den kim­se yok­tu ve elin­de­ki odu­nu ate­şe atar­sa odun sa­de­ce ken­di­si­ni de­ğil “ken­din­den ol­ma­yan­la­rı” da ısı­ta­cak­tı. Bu yüz­den “on­la­rı da ısıt­mak­tan­sa so­ğuk­ta kal­ma­ya ra­zı­yım” fik­riy­le elin­de­ki odu­nu da­ha bir sı­kı tut­ma­ya baş­la­dı.

He­men onun ya­nın­da otu­ran ve ha­ya­tı bo­yun­ca bir eli yağ­da bir eli bal­da ya­şa­yan zen­gin adam "sı­ra­dan" in­san­la­rın ara­sı­na sı­ğın­mak zo­run­da olu­şu­na la­net­ler okuk­mak­la meş­gul­du. Sa­hip ol­du­ğu on­ca ser­ve­ti, ma­lı, mül­kü, zen­gin­li­ği za­ten “kim­sey­le pay­laş­ma­dı­ğı için” el­de et­me­miş miy­di? So­ğuk­ta da­hi kal­sa elin­de­ki tek ser­ve­ti olan odu­nu bu “mis­kin” in­san­lar için ate­şe ata­maz­dı. Bu zen­gin ada­mın ya­nın­da otu­ran di­ğer adam ol­duk­ça yok­sul­du ve üste­lik üze­rin­de­ki tek ce­ke­ti­ni bir hır­sı­za kap­tır­mış­tı. İn­san­la­rın eme­ği­ni sö­mü­rüp se­mi­ren ve hak­la­rı­nı gas­pe­den zen­gin ada­mı iyi­ce süz­dü. Zih­ni böy­le­si­ne ben­cil bir ada­mı ısıt­mak­tan­sa so­ğuk­tan öl­me­ye ra­zı ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni fı­sıl­dı­yor­du.

Yok­sul ada­mın ya­nın­da otu­ran zen­ci adam ise “be­yaz­la­ra” kar­şı nef­ret do­lu idi, çün­kü ha­ya­tı bo­yun­ca bu be­yaz­lar ona ve ar­ka­daş­la­rı­na ezi­yet­ler et­miş­ler­di. Bel­ki şu an bi­le “zen­ci” ol­du­ğu için ona ye­ni­den sal­dı­ra­bi­lir­ler­di ve elin­de­ki odun ken­di­ni on­la­ra kar­şı ko­ru­mak için tek si­lah­tı. Onu ate­şe atar­sa “be­yaz­la­ra” kar­şı “sa­vun­ma­sız” ka­la­cak­tı. Bu yüz­den so­ğuk­tan öl­se da­hi elin­de­ki bu tek si­la­hı­nı ate­şe ata­maz ve ken­di­ni bil­di­ği gün­den bu ya­na ona ve ar­ka­daş­la­rı­na tür­lü iş­ken­ce­ler eden bu in­san­la­rı ısı­ta­maz­dı. Hal­ka­nın en so­nun­da­ki genç adam ise bu­gü­ne ka­dar hiç kim­se­ye hiç­bir şe­yi kar­şı­lık­sız ver­me­miş­ti. An­ne ve ba­ba­sı ona an­cak “al­dı­ğı za­man ve­re­bi­le­ce­ği”ni öğ­ret­miş­ti. Elin­de­ki tek ser­ve­ti olan odu­nu ate­şe atar­sa hem ser­ve­tin­den ola­cak hem de onun­la bir­lik­te ısın­a­cak di­ğer al­tı ki­şi ona hiç­bir şey ver­me­ye­cek­ti. Bu yüz­den o da elin­de­ki odu­nu ate­şe at­mak­tan vaz­geç­ti.

Er­te­si gün kül­len­miş bir ate­şin et­ra­fın­da do­na­rak öl­müş al­tı in­san ce­se­di bu­lun­du ve her bi­ri­nin don­muş el­le­rin­de ate­şe atıp ısın­mak ye­ri­ne sı­kı sı­kı­ya tut­tuk­la­rı al­tı ta­ne odun var­dı. So­ğuk­tan don­muş el­le­ri­ni bir baş­ka­sı için ver­me­ye ya­naş­ma­yan ben­cil­lik­le­ri tut­muş­tu. Sa­de­ce el­le­ri de­ğil ay­nı za­man­da yü­rek­le­ri de don­muş­tu her bi­ri­nin, zi­ra iç­le­ri­ne "sen­den ek­si­len as­lın­da sa­na ka­lır!" ger­çe­ği­nin sım­sı­cak gü­ne­şi hiç doğ­ma­mış­tı. Göz­le­ri de ben­cil­li­ği­nin aya­zın­dan na­sip­len­miş, çün­kü ken­di­le­rin­den baş­ka­sı­nı gör­me­yi hiç öğ­ren­me­miş­ler­di. Ka­bu­ğu­nu kı­ra­ma­yan "ben"lik­le­ri "in­fak" mey­ve­si­ne dur­ma­dan içi­ne ka­pa­nı­ver­miş, çü­rü­müş­tü.

Tu­tu­lan ra­por­lar­da hep­si­nin “so­ğuk­tan do­na­rak” öl­dük­le­ri ya­zı­lı idi ama el­le­ri­ni ver­mek­ten ge­ri tu­tan cim­ri­li­ğin da­ha so­ğuk ol­du­ğu ka­yıt­la­ra geç­me­miş­ti. İn­sa­nı bü­yük­len­me­nin va­di­le­ri­ne sa­vu­ran al­dı­rış­sız­lı­ğın da­ha ka­ran­lık ol­du­ğu o ra­por­la­ra yaz­mak kim­se­nin ak­lı­na gel­me­miş­ti. "Ben!" de­dir­ten ben­cil­li­ğin gi­de­rek yu­var­la­nan çı­ğı­nın en aman­sız ayaz ol­du­ğu­nu da kim­se yaz­ma­mış­tı. Baş­ka­la­rı­nı gör­mek­ten alı­ko­yan kör­lü­ğin en so­ğuk ka­ran­lık­la­rı em­zir­dir­di­ği­ni; on­la­rı öl­dü­re­nin dı­şa­rı­da­ki so­ğu­ğun de­ğil, iç­le­rin­de­ki so­ğuk­luk ol­du­ğu­nu ise kim­se an­la­ma­mış­tı.

Ner­den oku­du­ğu­mu tam ola­rak anım­sa­ma­dı­ğım (ve ba­zı kı­sım­la­rı­nı ya­zı­mın ama­cı­na uyar­la­dı­ğım) bu ya­şan­mış­lı­ğı her anım­sa­dı­ğım­da as­lın­da ne ka­dar muh­te­şem bir ma­ne­vi zen­gin­li­ğe sa­hip ol­du­ğu­mu­zu anım­sı­yor bey­nim; Zi­ra “ver­me­ye­ne ve­re­cek­sin!” di­ye­rek bu so­ğu­ğun aya­zı­na gü­neş gi­bi do­ğup buz­la­rı hep­si­ni eri­ten sım­sı­cak ke­li­me­le­ri fı­sıl­dı­yor bu zen­gin­lik. Yet­mi­yor, “gel­me­ye­ne gi­de­cek­sin!” di­ye­rek ka­ran­lık­la­rı da­ğı­tan he­ce­le­ri fı­sıl­dı­yor; “kö­tü­lük ede­ne iyi­lük ede­cek­sin!” di­ye­rek de “ben”cil­li­ğin ka­tı du­var­la­rı­nı yı­kan bal­yoz­la­rı­nı in­di­ri­yor in­san ka­la­bi­le­nin yü­re­ği­ne.

Bey­nim ise bu zen­gin­li­ğe rağ­men “ne­den bu hal­de­yiz?” so­ru­su­na ce­vap bul­mak için üşü­ten bir yol­cu­lu­ğa çı­kı­yor ça­ğı­mı­zın zem­he­ri ka­ran­lı­ğın­da; 1900 lü yıl­lar­da ya­şa­mış Al­man sos­yo­log Ge­org Sim­mel “Rüz­gar al­tın­da­ki ağaç, rüz­gar din­dik­ten son­ra göv­de­siy­le es­ki du­ruş şek­li­ne dö­ner” di­yor ve; “fa­kat bu ağaç ay­nı yön­de sü­rek­li esen rüz­ga­ra ma­ruz kal­dı­ğın­da en ni­ha­ye­tin­de bu yön­de eği­lir ve da­ha son­ra eğil­di­ği yön­de bü­yü­me­ye de­vam eder. Top­lum­sal ili­şki­ler de in­san ira­de­si­ni, in­san bu ili­şki­le­re uyum gös­te­rin­ce­ye ve ili­şki­le­rin zor­la­dı­ğı şe­yle­ri ön­ce ge­rek­li­lik ve da­ha son­ra ken­di için­de ken­di­sin­den ay­rıl­maz bir ira­de ola­rak his­se­din­ce­ye ka­dar ken­di yön­le­ri­ne eğip bü­ker­ler” söz­le­riy­le bu tes­pi­ti­ni ta­mam­lı­yor.

Bi­ze çok hız­lı gö­rü­nen an­cak yak­la­şık ya­rım asır­dır as­lın­da de­vam eden haz, hız ve ayar­tı­cı güç­ler­den bes­le­nen po­pü­list ve ni­hi­list kül­tür rüz­gâ­rı­nın et­ki­siy­le de eğil­di­ği yön­de bü­yü­me­ye de­vam eden gü­nü­müz in­sa­nı­nın ya­pı­sı bun­dan da­ha en­fes bir şe­kil­de ta­bir edi­le­mez­di sa­nı­rım. Öy­le ya her­ke­se imaj­lar, ka­lıp­lar, ez­ber­ler üze­rin­den bak­tı­ğı­mız, bil­gi­den zi­ya­de duy­gu ile ha­re­ket et­ti­ği­miz, her­ke­se da­ir fi­kir­le­ri­mi­zi se­kiz on fark­lı ka­rak­ter şab­lo­nuy­la ifa­de et­ti­ği­miz gü­nü­müz­de, bir­bi­ri­mi­zi ger­çek­te gö­re­me­di­ği­miz için; ne­re­dey­se bir­bi­ri­ni hiç ta­nı­ma­yan, ta­nı­ma­ya im­kân bu­la­ma­dı­ğı gi­bi bu­na ih­ti­yaç da his­set­me­yen ga­rip bir top­lum ha­li­ne ge­li­yo­ruz ya­vaş ya­vaş.

Bu yüz­den ol­sa ge­rek ki kim­se ar­tık kim­se­ye an­la­ma­dı­ğı gi­bi an­la­ma­ya da ya­naş­mı­yor. Bir­bi­ri­mi­ze kar­şı olan il­gi­siz­li­ği­mi­zin so­nu­cu olan bir bi­ri&kim­le her gü­nün içi­ni tı­ka ba­sa dol­du­ra­cak bir sü­rü meş­gu­li­ye­te sa­hi­biz ama ar­tık bi­ze ait “ya­şa­na­cak bir ha­ya­tı­mız yok” ma­e­les­ef, zi­ra yö­nü­mü­zü biz de­ğil esen rüz­gâr(lar) be­lir­li­yor. Esen rüz­gâr(lar)ın yö­nü ve şid­de­tin­ce ya­şa­dı­ğı­mız bu sa­vrul­ma ha­liy­le alış­ve­riş yap­mak, ye­ni bir şe­y­ler al­mak, her­ke­sin sa­hip ol­duk­la­rı­na sa­hip ol­mak, po­pü­ler şe­y­ler­den ha­ber­dar ol­mak, gü­nün trend­le­ri­ni ta­kip et­mek, ek­ran ba­şla­rı­na çi­vi­len­mek, do­kun­ma­tik olan her şe­ye yüz­ler­ce ke­re do­kun­mak ama as­lın­da ger­çek olan hiç­bir şe­ye do­ku­na­ma­mak­tan iba­ret gör­dü­ğü­müz; her şe­yi “har­ca­mak” üze­ri­ne bi­na et­ti­ği­miz ve en ni­ha­ye­tin­de de bi­ze “ya­şa­ya­lım” ve ya­şa­dı­ğı­mız dün­ya­yı en ya­kın çev­re­miz­den baş­la­ya­rak “cen­ne­te çevi­re­lim” di­ye ema­net edi­len ha­ya­tı­mı­zı bo­zuk pa­ra gi­bi har­ca­dı­ğı­mız bir ya­şam tar­zı­mız var çün­kü ar­tık.

Üste­lik tüm bun­la­rı (his­te­rik bir şe­kil­de) eşi­miz dos­tu­muz baş­ta ol­mak üze­re en ya­kın çev­re­miz­den baş­la­ya­rak bü­tün dün­ya­ya gö­te­re­bil­mek, üstü­mü­ze ta­kıp ta­kış­tı­rıp ser­gi­le­mek, in­san­lı­ğı­mı­zın ora­sı­na bu­ra­sı­na il­iş­ti­rip ki­şi­sel vit­ri­ni­mi­ze ko­ya­bil­mek için bi­le­rek,is­te­ye­rek, far­kın­da­lık­la ya­pı­yo­ruz. Ken­di be­de­ni­miz­den da­ha iyi bir be­den, o be­de­ni ör­ten el­bi­se­miz­den da­ha çar­pı­cı bir el­bi­se, ken­di yü­zü­müz­den da­ha gü­zel bir yüz, ken­di ya­şan­tı­mız­den da­ha şa­şa­alı bir ya­şan­tı ara­yı­şı için­de ol­du­ğu­muz için de, için­de dö­nüp du­ru­du­ğu­muz ve bi­zi kan ter için­de bı­ra­kan bü­tün bu ‘par­lak’ per­for­mans­la­rın bo­şa kü­rek çek­mek­ten baş­ka bir şey ol­ma­dı­ğı dü­şün­ce­si içi­ni­zi ke­mir­mi­yor ar­tık.

Al­dı­ğı­mız ve sa­hip ol­du­ğu­muz her “ye­ni” ile va­ro­la­nı “es­kit­ti­ği­mi­zin” far­kın­da da­hi ol­ma­dan, hep “ye­ni” nin pe­şin­de ko­şan ben­li­ği­miz ile ken­di ken­di­mi­zi ke­mir­di­ği­mi­zi unut­muş bir hal­de; ken­di göl­ge­mi­ze ye­tiş­mek uğ­ru­na ha­ki­kat­ten her ge­çen gün bi­raz da­ha uzak­laş­ma­mı­zın acık­lı hi­kâ­ye­si bu ma­e­les­ef. Mo­dern­li­ğe atı­lan ilk adım­la be­ra­ber baş­la­yan bu hi­kâ­ye­de sa­hip ol­du­ğu­muz “es­ki”, bi­ze as­li ha­ki­ka­ti­mi­zi ha­tır­la­tı­yor ol­ma­sı­na rağ­men; “ye­ni” ola­nı kut­sa­mak adı­na göz­den dü­şür­me­yi ka­bul­len­di­ği­miz “es­ki”mi­zin de­ğe­ri azal­dık­ça bi­zi top­ra­ğı­mız­la ir­ti­bat­lı kı­lan kök­le­ri­mi­zle de ba­ğı­mız kop­tu ve bu ko­puş ha­ya­tı­mı­za kat­tı­ğı­mız her “ye­ni” ile bir­lik­te hı­zı­na hız ka­tı­yor.

Ha­ya­tın an­la­mı­nı su­nan ve bu an­la­mı öte­le­re ta­şı­ya­rak ebe­di hu­zu­ru va­de­den o kök­ler ye­rin­de du­ru­yor ama biz on­la­rı gö­re­mez, bi­le­mez ve ya­zık ki umursa(ya)maz hal­de­yiz ar­tık. Zi­ra mod­la­rın dav­ra­nı­şın ye­ri­ne geç­ti­ği, kod­la­rın stan­dart ka­rak­te­re dö­nüş­tü­ğü bu za­man di­li­min­de ken­di­ni bul­ma­sı ge­re­kir­ken ken­den ka­çan, ken­di ger­çek­li­ği­ne ıs­rar­la göz­le­ri­ni ka­pa­tan, duy­gu­sal cet­ve­li­nin mi­li­met­rik ay­rım­la­rı­ni da­hi sil­mek için ça­ba­la­yan ve kos­ko­ca gü­neş du­rur­ken cı­lız ışık­lar­la öm­rü­nü ay­dın­lat­ma gay­re­tin­de­ki gü­nü­müz in­sa­nı, her şe­yi an­la­yan ama o her şe­yin ken­di­siy­le ba­ğı­nı ku­ra­ma­yan şaş­kın bir ruh ha­li için­de va­de­di­le­nin de­ğil, “pe­şin” ola­nın der­diy­le kı­vra­nı­yor.

Ha­ya­tın çıl­gın akış­kan­lı­ğı ya­vaş­la­yıp ken­di­miz­le baş ba­şa kal­dı­ğı­mız, yor­gun ar­gın ken­di zi­hin­le­ri­mi­ze dön­dü­ğü­müz ge­ce­nin iler­le­yen sa­at­le­rin­de; ya­ni her şey o kor­kunç hı­zı­na kay­bet­ti­ğin­de, dön­gü az da ol­sa ya­vaş­la­dı­ğın­da ya­ka­lı­yo­ruz bu far­kın­da­lı­ğı. Tam da bu va­kit­ler­de olu­şan ses­siz­li­ğin iç ku­la­ğı­mı­zı zor­la­yan uğu­tul­sun­da ha­yat bu­lan bir boş­luk ya­ka­lı­yor bi­zi. Do­nup ka­lan in­san­lı­ğı­mız­la sar­sı­cı bi­çim­de yüz yü­ze gel­me fır­sa­tı ya­ka­lı­yor; ken­di ha­yat hi­ka­ye­mi­zi öze­tin­den na­sıl hız­lı­ca oku­ma­ya ça­lış­tı­ğı­mı­zın, bu öze­tin öz­ne­si ol­mak için ken­di­mi­zi na­sıl “gö­rü­nür” kıl­mak için pa­ra­la­dı­ğı­mı­zın acı­sı­nı his­se­di­yo­ruz en de­rin­le­ri­mi­ze.

Ru­hu­muz bu boş­luk­ta ku­laç atar­ken göz­le­ri­miz uy­ku­nun mah­mur­lu­ğu­na ye­nik dü­şü­yor ama ha­ya­tın es­ki­me­yen, ger­çek an­la­mı­nı fı­sıl­da­yan ve üs­tün­den ne ka­dar hoy­rat­ça ge­çi­lir­se ge­çil­sin iz­le­ri ta­ma­men si­li­ne­me­yen bu far­kın­da­lı­ğı­nı da­ha az unu­ta­lım, da­ha sık ha­tır­la­ya­lım is­ti­yo­ruz iç­ten içe. Zi­hin­le­ri­mi­zin ko­ri­dor­la­rın­da her­ke­sin bir­bi­ri­ni it­ti­ği, bir­bi­rin­den kuş­ku­lan­dı­ğı, ba­zen kü­çük se­bep­ler­le ba­zen se­bep­siz­ce nef­ret et­ti­ği bu pas­lı za­man di­li­min­de sı­kı­şan yü­re­ği­mi­zin ka­tık­sız, bek­len­ti­siz ve çı­kar­sız bir sev­gi­ye ne ka­dar ih­ti­ya­cı­nı ol­du­ğu­nu far­ke­di­yo­ruz o an.

Uy­ku­mu­zu ka­çı­ran bu ih­ti­yaç­la ya­ta­ğı­mız­da doğ­ru­lu­yor; zi­hin­le­ri­mi­zin yan ya­na ge­tir­di­ği ke­li­me­le­rin ru­hu­nu na­sıl kay­bet­ti­ği­mi­zi, an­lam de­rin­lik­le­ri­ni na­sıl yi­tir­di­ği­mi­zi, aciz ha­li­miz­le bi­ze bah­şe­di­len bu ya­şam sü­re­cin­de ba­şa­ra­bil­di­ği­miz tek şe­yin “ha­tır­la­mak” ol­du­ğu­nu içi­miz ezi­le­rek far­ke­di­yo­ruz. Yü­rü­dü­ğü­müz yo­lun yan­lış­lı­ğı­nı, ho­var­da­ca har­ca­ya­rak bo­şa sarf et­ti­ği­miz za­ma­nın kıy­me­ti­ni o an­lar­da çok yo­ğun bir duy­guy­la his­se­di­yo­ruz ama ge­ri­ye doğ­ru yü­rü­ye­rek ken­di özü­mü­ze, ta­bi­at­ı­mı­za, in­san­lı­ğı­mı­za ge­ri dö­ne­mi­yo­ruz.

Çün­kü bu kez üze­ri­miz­de­ki iğ­re­ti el­bi­se­le­ri tek tek çı­kar­ıp atar­ak ade­ta bir fi­ra­ri gi­bi ka­çıp sı­ğın­dı­ğı­mız uyuş­ma­lar­dan eli­mi­zi ete­ği­mi­zi çe­kip, ca­nı­mı­zı ya­ka­cak bir zi­hin ve kalp ber­rak­lı­ğı­na ken­di­mi­zi tes­lim ede­bi­le­cek gü­cü ken­di­miz­de bu­la­mı­yor; zı­va­na­dan çık­mış zi­hin­le­ri­mi­zin böy­le­si ağır bir be­del öde­me­ye ra­zı ol­ma­dı­ğı ger­çe­ğiy­le yüz­le­şi­yo­ruz. Bü­tün­lü­ğü­müz­le, as­lı­mız­la, esa­sı­mız­la ara­mı­za gi­ren; adım­la­rı­mı­zın ce­sa­re­ti­ni kı­ran bu “ki­şi­sel vit­rin” “ela­lem ne der” pu­tu­na ta­zim edi­yor çün­kü.

Bu ta­zim kı­sıt­la­nan ama kont­rol­den çık­ma­ya her za­man mü­sa­it ar­zu­la­rı­mız­la bir dün­ya in­şa edi­yor bi­ze ama bu dün­ya “biz”den çok uzak­ta. Biz ise nef­si­mi­zi ok­şa­yan ca­zi­be­siy­le ha­ya­li­miz­de­ki bu ruh­suz dün­ya­ya ulaş­mak için yıl­lar var yol­lar­da­yız. Bu yol­da­ki tek yol­da­şı­mız “sa­hip ol­ma” ar­zu­muz ama ken­di­mi­zi o ka­dar kap­tır­mış du­rum­da­yız ki sa­hip ol­mak için çır­pın­dık­ça bi­zi in­san kı­lan me­zi­yet­le­ri­mi­zi de ya­vaş ya­vaş kay­bet­ti­ği­mi­zin far­kın­da bi­le de­ği­liz.

Gü­nün so­nun­da, ken­di­miz­le baş ba­şa kal­dı­ğı­mız­da bu yi­tik­le­ri­mi­zin far­kı­na va­rı­yor, hat­ta ço­ğu kez yo­ğun bir ar­zu ile ge­ri dön­me­yi is­ti­yor ol­sak bi­le ışı­yan her gün­le bu ar­zu­muz ölü­yor ve biz yo­lu­nu kay­be­dip şar­kı­sın­dan uza­ğa dü­şen bir no­ta gi­bi or­dan ora­ya sa­vrul­u­yo­ruz. Her şe­yi bu ka­dar ko­nu­şup tü­ket­miş­ken ve hiç kim­se­nin bir şe­y­le­ri ko­nuş­ma­ya ye­ni­den baş­la­ma­ya, ye­ni­den dü­şün­me­ye, fi­kir­le­rin ve duy­gu­la­rın sı­fır nok­ta­sı­na ge­ri dön­me­ye ta­ham­mü­lü yok­ken bun­ca yan­lı­şı na­sıl doğ­ru­ya ta­şı­ya­ca­ğız bil­mi­yo­rum ama su­yu çok­tan ke­sil­miş; an­lam­la­rı ya­kıp ka­vu­ran, ge­ri­ye me­se­le­nin sa­de­ce ha­ra­re­ti­ni bı­ra­kan bu ka­ra de­ğir­men­de öğü­tü­le­nin ha­yat(lar)ı­mız ol­du­ğu­nu bi­li­yo­rum.

Far­kın­da ola­bil­me du­a­sıy­la.