KENDİNİZE UĞRAMADAN GİTMEYİN BU DÜNYADAN
Yazılı Makale

KENDİNİZE UĞRAMADAN GİTMEYİN BU DÜNYADAN

10 dk okuma

Sözün frenlerinin boşaldığı keder verici zamanları yaşıyoruz aynı çağın göğsünden süt emen insanlar olarak. Hemen herkesi içine çeken bu felaket aslında söz­ler­le ate­şi­ni har­la­dı­ğı­mız de­va­sa bir yan­gın ola­rak hepimizi yakıyor ama ağzımızdan çıkacak herhangi bir sözü herkese duyurmazsak dünya eksik kalır sanıyoruz. Oysa ki, konuşarak anlamı çoğaltmıyor aksine an­lam­sız­lı­ğı bü­yü­tü­yo­ruz. Zi­ra mer­ha­me­ti, şef­ka­ti, mu­hab­be­ti ve ha­ki­ka­ti ol­ma­yan söz­le­rin vah­şi­leş­en kör dö­vü­şü için­de­yiz ar­tık.

Hepimiz dünyayı kendi kelimelerimizle, kendi doğrularımızla doldurmaya çalışıyoruz. Aslında bunu yüksek sesle söylemiyor, dünyaya ilan etmiyoruz ama sinsi, zehirli, çürütücü ve ruh dünyamızdaki manevi dinamikleri yerle bir eden bu arzunun içimizin her köşesini işgal etmesine engel olmuyoruz. Sözün şehvetine kapılarak sırf kendi Kâbe’mizi tavaf ettiğimiz için de insan olmak için bir arada tutmaya çalıştığımız hemen her şey metruk bir bina gibi kopu­yor, çö­zü­lü­yor bi­rin­den.

Daha düne kadar ‘konuşulacak yer’ ve ‘susulacak yer’ diye bir ayrım vardı ve o günlerde bir insan için ‘susulacak yer’, ‘konuşulacak yer’den çok daha önemli bir şeydi. Bugün ise neredeyse hiçbir sözü bitinceye kadar din­le­ye­me­yen, et­ra­fın­da­ki hiç­bir hi­kâ­ye­ye sa­hi­ci bir dik­kat ve il­gi­le bak­ma­yan in­san­la­rın, as­lın­da hiç­bir an­la­ma tam ola­rak kök sa­la­ma­dık­la­rı­nı far­ke­de­cek­si­niz. “Çok konuşmayın ki, diliniz sizi sağır etmesin!”

Kendimizle kalabalık kaldığımız bu yalnızlık anları o kadar bereketli ki insan o anlarda hatalarını görebiliyor, o anlarda açılan görüş menzili ile ya­nıl­gı­la­rı­nı keş­fe­de­bi­li­yor ve ruhunun aslında ne kadar çıplak olduğunu fark edebiliyor. Yani susmayı be­ce­re­bil­di­ği­miz o anlar, zihnimizin kapalı pencerelerini gün ışığına açmak için pa­ha bi­çil­e­mez kıy­met­te bir fır­sat.

Artık kölesi haline geldiğimiz elimizdeki cep telefonlarından başımızdan aşağı boca edilen enformasyon sa­ğa­nın­dan uzaklaştıkça kendi duygularımızla yeniden bu­lu­şa­bi­li­yo­ruz. Zira o anlar bir neşter görevi görüp nefsimize çizikler açarak kine, öfkeye, hırsa ait kötü kanı akıtıyor ve orda doğan boşluğa kendi varlığımızı yerleştirerek bu dünya değirmenine sahip olmaya değil şahit olmaya geldiğimizi haykırıyor.

Baş döndürücü bir hızla dönen bir zaman ve kendine benzemeyenin körü, birbirine sağır milyonlarca insan yok mu bu paslı iklimde? “Son izlenen videoları, son yazılan dedikoduları, son edilen kü­für­le­ri” bilmesek ne kaybederiz sizce? Hayatın kesişim kümesinde bütün bu fu­zu­li­ya­tın dı­şın­da bir şey var mı avuç­la­rı­mız­da? “Yeni dünya düzeni” dedikleri şey; insanın kendisiyle buluşamaması esasına dayanıyor.

Bu düzen; insanı haz ve hız peşinde koşan, ayartıcı tüm güçlere teslim bir kıvamda istiyor ki kolaylıkla çekip çevirebilsin. Serbestçe, kafa ve kalp gürlüğüyle merak­la­rı­mızın pe­şin­den git­me­mi­ze izin ver­mi­yor­lar. Birilerini ötekileştirmeden hiç kimseyi sevemez haldeyiz artık. Sevgilerimizin içine bile bu ze­hir­den kat­tı­lar.

İnanın ki azıcık durmayı ve durulmayı becerebilsek, aslında hiçbir yere git­me­di­ği­mi­zi far­ke­de­ce­ğiz. Durduramıyor ya da yavaşlatamıyorsak en azından, belki de tutup koparmalıyız günün akışını herhangi bir yerinden. Kendimizi ha­tır­la­mak de­ğil mi bi­zi ken­di­mi­ze ge­ri ge­ti­re­cek olan şey? Hayatımızı geri istemiyor muyuz hepimiz? Herkesin hi­ka­ye­sin­den ken­di hi­ka­ye­mi­ze ge­ri dö­ne­bil­mek is­te­mi­yor mu­yuz?

Siz siz olun kendinize uğramadan gitmeyin bu dünyadan!