KENDİNE BORÇLU KALMAK
Yazılı Makale

KENDİNE BORÇLU KALMAK

10 dk okuma

Ard arda gelen ha­ber­ler­le pas­lı ve yo­ru­cu bir ik­lim­den ge­çi­yo­ruz. Bu ik­lim­de sa­de­ce zih­ni­miz ve kal­bi­miz de­ğil; ha­ya­li­miz, umu­du­muz, uf­ku­muz da yor­gun ar­tık ve bi­raz ne­fes al­ma­ya, bir par­ça te­bes­sü­me, bir tu­tam umu­da, te­şeh­hüd mik­ta­rı sa­kin­leş­me­ye, hiç ol­maz­sa nor­mal­leş­me­ye, dur­ma­ya ve du­rul­ma­ya ih­ti­ya­cı­mız var. Pe­ki bun­ca hen­gâ­me için­de bu na­sıl ola­cak? “İn­san su­ya düş­tü­ğü için de­ğil, su­dan çı­ka­ma­dı­ğı için bo­ğu­lur” buyuruyor Celalettin-i Rumi. Bi­zim düş­tü­ğü­müz yer de kal­ka­ca­ğı­mız yer de tam da bu­ra­sıy­la il­gi­li sa­nı­rım. Zi­ra in­san düş­tü­ğü yer­den kal­kar der arif­ler.

Ken­di kud­re­ti ile ne­fes bi­le ala­ma­yan, gö­zü­nü kır­pa­ma­yan, ağ­zın­dan tek bir ke­li­me çı­ka­ra­ma­yan, adım ata­ma­yan, ayak­ta bi­le du­ra­ma­yan bir var­lık olan in­san tam an­la­mıy­la ken­di­si­ni ya­ra­ta­nı­na muh­taç iken; in­kâr de­di­ği­miz şey bü­tün sa­hip ol­duk­la­rı­nın in­sa­nın ken­di ye­te­nek­le­ri­nin bir so­nu­cu ol­du­ğu­nu dü­şün­me­si, veh­met­me­siy­le baş­lı­yor. Dil­i­miz­de en çok tek­rar­la­dı­ğı­mız ama üze­rin­de en az te­fek­kür et­ti­ği­miz ger­çek­ler­den bi­ri­dir ben­ce bu. Kim­li­ği, ya­şı, ko­nu­mu ne olur­sa ol­sun gü­nü­müz­de he­men her in­san ken­din­de bir güç, bir ye­te­nek, bir üs­tün­lük bir ba­ğım­sız ira­de veh­me­di­yor ve bu veh­mi baş­ka­la­rı­na gös­ter­me der­diy­le kıv­ra­nı­yor. Zi­ra dün­ya­yı ken­di par­ma­ğın ucun­da dö­nen bir şey zan­ne­di­yor ve sırf ken­di Kâ­be­si­ni ta­vaf et­ti­ği için de her şe­ye hâ­kim ol­du­ğu­na, her du­ru­mu yö­net­ti­ği­ne, her ha­re­ke­te yön ver­di­ği­ne, bun­la­rı hep ken­di gü­cüy­le, ak­lıy­la, ener­jiy­le yap­tı­ğı­na in­an­ıyor.

Bun­ca kib­ri, ena­ni­ye­ti, bö­bür­len­me­yi ve per­va­sız­lı­ğı baş­ka tür­lü açık­la­mak müm­kün de­ğil zih­ni­min la­bi­ret­in­de. Ka­bul et­sek de et­me­sek de far­kı­na var­sak da var­ma­sak da baş­ka­la­rı­na ta­ham­mül ede­me­yi­şimiz ken­di­mi­zi ken­di sı­nır­la­rı­mız için­de gö­re­me­yi­şi­miz­den. Bir par­ça­cık se­ve­bil­mek, azı­cık da ol­sa ba­rı­şık ya­şa­ya­bil­mek adı­na o ka­dar bü­yü­tü­yo­ruz ki ken­di­mi­zi, baş­ka her­kes az ya da çok de­ğer kay­be­di­yor gö&zü­müz­de. Zi­ra sa­hip ol­duk­la­rı­mı­zın bi­ze ba­ğış­lan­mış bi­rer ni­met, kay­bet­tik­le­ri­mi­zin bi­rer im­ti­han ve­si­le­si ol­du­ğu­nu bi­len­ler ve ha­ya­tın bir ka­der üze­re ak­tı­ğı­na hak­kıy­la in­a­nan­lar için ha­yat na­sıl olur da için­de bu ka­dar çok kav­ga gü­rül­tü bi­rik­ti­re­bi­lir an­la­mak müm­kün de­ğil! De­mek ki at­la­dı­ğı­mız, gör­mez­den gel­di­ği­miz bir şe­y­ler var.

En ale­la­de soh­bet­le­ri­miz­de da­hi ko­nu in­sa­nın za­yıf­lık­la­rı­na, de­fo­la­rı­na, sa­mi­mi­yet­siz­lik­le­ri­ne, düş­tü­ğü nef­sa­ni­yet çu­kur­la­rı­na gel­di­ğin­de us­ta­ca zi­hin ham­le­le­riy­le ko­nu­yu ken­di­miz­den uzak­laş­tı­rı­yor, an­la­tı­la­nı bir meç­hul gü­nah­ka­rın hi­kâ­ye­siy­miş gi­bi din­le­me­ye baş­lı­yo­ruz. Çün­kü biz da­i­ma ko­nu­nun dı­şın­da olu­yo­ruz bir şe­kil­de ve bü­tün in­sa­ni, ah­la­ki, di­ni çö­zül­me­ler, bo­zul­ma­lar, çü­rüm­e­ler fa­i­li meç­hul bir şe­kil­de hep bir baş­ka­sı­nın, baş­ka­la­rı­nın ba­şı­na ge­li­yor. Fark­lı­lık­la­rın or­ta­dan kalk­tı­ğı, bir­bi­ri­mi­ze ay­nı­la­şa­cak ka­dar çok ben­ze­di­ği­miz tek nok­ta bel­ki de bu­ra­sı; gaf­let­te olan, ha­ta­ya düş­en, kib­rin­de boğ­ul­muş o aciz "gü­nah­kâr" hiç biz de­ğil­iz, hep baş­ka bi­ri! Bu­na kar­şı­lık ise bi­zim se­vap­la­rı­mız, doğ­ru­la­rı­mız, fa­zi­let­le­ri­miz hiç bit­mi­yor.

Ne acı­dır ki bu mes­ne­di ol­ma­yan "ta­mam"lı­ğın, şaş­maz bil­ge­li­ğin, şa­şır­maz adam­lı­ğın, ya­nıl­maz doğ­ru­lu­ğun mer­ke­zin­de sa­de­ce biz va­rız ve ha­ki­kat de­di­ği­miz şey bi­zim te­ke­li­miz­de. Bu yüz­den ol­sa ge­rek her fark­lı­lı­ğı nok­san­sız bü­tün­lü­ğü­mü­ze, şaş­maz in­san­lı­ğı­mı­za, ya­nıl­maz bil­ge­li­ği­mi­ze yö­nel­til­miş had­di­ni aşan bir iti­raz ola­rak veh­me­di­yor ve öf­ke­le­ni­yo­ruz. Oy­sa ki “ben” kav­ra­mı üze­ri­ne bi­na et­ti­ği­miz her şey sin­si­ce da­mar­la­rı­mız­da do­la­şan bir ze­hir, ken­di­ni hiç açık et­me­yen, di­li­mi­ze hiç vur­ma­yan, ken­di­ni kör de­rin­lik­le­ri­mi­ze giz­le­yen bir is­yan ola­rak bi­zi iç­ten içe çü­rü­tü­yor! He­men he­pi­mi­zin için­de çö­rek­len­miş; her şe­yi bi­len, her bir şe­yi ba­şa­ran, hiç ya­nıl­maz, hiç ye­nil­mez, hiç şa­şır­maz, hiç bo­yun eğ­mez, hiç ha­ta­ya düş­mez ol­du­ğu­mu­zu usan­mak­sız­ın ku­la­ğı­mı­za fı­sıl­da­yan bu çü­rümüş­lük­le bü­tün vak­ti­mi­zi ve ener­ji­mi­zi yan­lış­la­rı teş­his et­me­ye ayır­dı­ğı­mız için do­ğal ola­rak ha­ki­kat­le hiç yüz yü­ze ge­le­mi­yo­ruz.

Tra­fik­te ta­ri­fi im­kân­sız bir sa­bır­sız­lık­la ye­şil ışı­ğın yan­ma­sı­nı bek­le­yen in­san­la­ra iyi ba­kın, bu ça­ğın in­sa­nı­nın ruh ha­li­ni gö­re­cek ve ne de­mek is­te­di­ği­mi ga­yet net an­la­ya­cak­sı­nız. Bo­zuk ola­nı düz­gü­nüy­le de­ğiş­tir­me­di­ği­miz, yo­ru­cu ta­mi­rat ame­li­ye­le­ri­ni gö­ze ala­ma­dı­ğı­mız ve yo­la hep pat­lak las­tik­ler­le de­vam et­mek zo­run­da kal­dı­ğı­mız için ka­çı­nıl­maz ola­rak yal­pa­lı­yo­ruz. Kim­lik me­se­le­le­ri­ni çö­ze­me­yen, bu so­run­la­rı­nı sa­mi­mi­yet­le gör­me­ye bi­le ya­naş­ma­yan bir top­lum­da ha­va­lı cüm­le­ler kur­mak­la, içi dol­du­ru­la­ma­sa bi­le vo­lü­mü yük­sek tu­tu­la­bi­len id­di­a­lar­la ve ate­şi sü­rek­li har­lı tu­tu­lan bol itiş ka­kış­lı tar­tış­ma or­tam­la­rıy­la ya­şa­yıp git­mek dı­şın­da pek bir se­çe­ne­ği­miz kal­mı­yor.

Bu ka­dar ce­sa­ret­siz, gay­ret­siz, he­def­siz ve do­na­nım­sız­ken ha­ra­re­tin sü­rek­li­li­ği­ne ya­tı­rım ya­pa­rak de­fo­la­rı­mı­zı gö­rün­mez kıl­ma­yı ter­cih et­mek ve ken­di­mi­zi gü­rül­tü­lü po­pü­liz­min se­rin su­la­rı­na bı­rak­mak dı­şın­da ne ya­pa­bi­li­riz bil­mi­yo­rum ama mev­cut sı­kın­tı­la­ra ça­re ola­cak fi­kir­le­ri üret­mek için, bi­zim sa­hip ol­duk­la­rı­mız­dan da­ha faz­la­sı­na sa­hip ol­ma­nın ge­rek­ti­ği ve bun­ca so­run­u dü­zel­me­ye ken­di­miz­den baş­la­ma­mız ge­rek­ti­ği aşi­kâr. Pe­ki bu na­sıl ola­cak? Ön­ce­lik­le ma­dem ki ken­di­mi­ze top­lum di­yo­ruz, in­san­lı­ğı­mı­zı ay­nı be­de­nin uzuv­la­rı gi­biy­miş­iz gi­bi dü­şün­me­ye mec­bu­ruz. Ya­nıl­dı­ğı­nı far­ke­de­bil­mek, tö­kez­le­di­ği­ni bi­le­bil­mek, çu­val­la­dı­ğı­nı an­la­ya­bil­mek ve ken­di ba­şı­na hiç­bir şey ol­ma­dı­ğı­nı ka­bul­le­ne­bil­mek­ten baş­la­ya­cak aya­ğa kal­kı­şı­mız.

Ma­dem ki in­sa­nız; yan­lış­lı­ğa kar­şı dos­doğ­ru, kir­li­li­ğe kar­şı ter­te­miz, ka­ran­lı­ğa kar­şı apay­dın­lık, çü­rü­ye­ne kar­şı sa­pa­sağ­lam, kay­pak­lı­ğa kar­şı gü­ve­ni­lir ol­mak­la mü­kel­le­fiz. Ak­lı­mı­za, di­li­mi­ze, kal­bi­mi­ze baş­ka­la­rı­na ez­mek için gö­rün­mez bal­yoz­lar ta­kıp gez­di­ği­miz şu za­man­lar­da bun­la­rı ya­pa­bil­mek zor bi­li­rim. An­cak var­lı­ğı­mı­zın na­sıl acı­ma­sız bir iş­ga­lin ta­hak­kü­mü al­tın­da ol­du­ğu­nu gö­re­bil­me­miz için; gün bo­yu bi­zi ne­le­rin meş­gul et­ti­ği­ne bi­raz da­ha ya­kın­dan bak­ma­mız ye­ter­li ola­cak­tır! Zi­ra za­af­la­rıy­la yüz­leş­me­yen, yüz­le­şe­me­yen in­san, kö­tü­lük en­düst­ri­si­nin en is­tik­rar­lı müş­te­ri­si­dir.

Bu en­düst­ri­nin çark­la­rı ara­sın­da öğü­tül­me­mek, bu dün­ya­da­ki var­lı­ğı­mı­zı an­lam­lı kıl­mak ve bu dün­ya­dan ge­çip gi­der­ken hoş bir se­da bı­rak­ma­nın yo­lu ise dil, din, ırk, renk, mez­hep gö­zet­mek­si­zin; bir an­ne­nin ka­yıp ev­la­dı­nı ara­dı­ğı gi­bi, bir has­ta­nın şi­fa ara­dı­ğı gi­bi, bir âşı­ğın asır­lar­dır gör­me­di­ği sev­gi­li­si­ni kö­şe bu­cak ara­dı­ğı gi­bi ya­ra­tıl­mı­şa hiz­met et­mek­ten, hiz­met­kâr ol­mak­tan ge­çi­yor. Uça­ğa bin­er­ken önü­müz­de bi­ri­si ola­cak me­se­la, ku­ca­ğın­da ço­cuk, elin­de va­liz. Her­kes o an­ne­ci­ğin ya­nın­dan ge­çip çı­ka­cak mer­di­ven­le­ri te­laş­la ama biz du­ra­ca­ğız, yük­len­e­ce­ğiz o va­li­zi, kol­tu­ğa ka­dar gö­tü­re­ce­ğiz. Uçak in­ecek ve biz so­lu­ğu on­la­rın ya­nın­da ala­ca­ğız, va­li­zi yük­len­e­ce­ğiz, be­li­miz ağ­rı­ya­cak, bel­ki iş­i­mi­ze geç ka­la­ca­ğız ama an­ne gü­nah­sız bir ağız­la du­a ede­cek ve o be­bek gü­le­cek. O gü­lüş ge­le­cek ak­lı­mı­za, o du­a dü­şe­cek gön­lü­mü­ze be­li­mi­zin ağ­rı­sı şi­fa ola­cak kal­bi­mi­ze, gü­le­ce­ğiz.

Fa­tu­ra­sı­nı öde­ye­me­miş bi­ri­si çı­ka­cak kar­şı­mı­za ya da, “Al­lah rı­za­sı için” di­ye­cek; ce­bi­miz­de­ki son pa­ray­la öde­ye­ce­ğiz fa­tu­ra­sı­nı. Doğ­al­gaz­ı açıl­mış bir ev ısın­a­cak ak­şa­ma, ka­dın ham­dol­sun di­ye­cek, ço­cuk­lar ne­şey­le ha­va­ya zıp­la­ya­cak­lar, adam göz­le­ri do­lu do­lu “Al­lah ra­zı ol­sun” di­ye­cek. Dert­len­e­ce­ğiz kar­deş­le­ri­mi­zin der­diy­le. Borç­lu­nun bor­cu­na ken­di bor­cu­mu­za koş­tur­du­ğu­muz gi­bi ko­şa­ca­ğız, has­ta­nın te­da­vi­si için ken­di has­ta­lı­ğı­mı­za der­man arar gi­bi uğ­ra­şa­ca­ğız, boy­nu bü­kü­ğün yü­zü­nü gül­dür­me­ye, açın kar­nı­nı doy­ur­ma­ya, ta­le­be­nin ye­tiş­me­si­ne, ga­ri­bin iş­i­nin hal­lol­ma­sı­na uğ­ra­şa­rak tü­ke­te­ce­ğiz ömür de­di­ğin çi­leyi.

Öle­ce­ğiz son­ra, ala­cak­lar bi­zi bir ulu di­va­na. Ser­ma­ye­miz yok, gü­na­hı­mız çok, ame­li­miz hiç ol­muş. Pe­ri­şa­nız, müf­lis bir hal­de bü­ke­ce­ğiz boy­nu­mu­zu. “Ge­ti­rin” di­ye­cek o va­kit bir ses bel­ki de “Ge­ti­rin!” Bir doğ­al­gaz fa­tu­ra­sı ko­ya­cak­lar te­ra­zi­nin se­vap ke­fe­si­ne, bir va­liz, bir burs, ye­tim bir te­bes­süm, iç­li ve fa­kir bir du­a... “İliş­me­yin ku­lu­ma” di­ye­cek o an Rah­man bel­ki de , “azad et­tim onu.” Şükür sec­de­si­ne ka­pan­a­ca­ğız o va­kit göz­yaş­la­rıy­la, om­zu­mu­za bir el do­ku­na­cak şef­kat­le, bi­zi kal­dı­rıp sa­rıl­a­cak boy­nu­mu­za hey­bet­le ve usul­ca fı­sıl­da­ya­cak ku­la­ğı­mı­za: Rı­za ma­ka­mı için ken­di­ne borç­lu ka­lan al­dan­mı­yor­muş de­ğil mi?