KELİMELERİN GÜCÜ AŞKINA
Yazılı Makale

KELİMELERİN GÜCÜ AŞKINA

10 dk okuma

Si­yer ki­tap­la­rın­da ge­çen bir ha­di­se­dir; Alem­le­re rah­met olan, he­nüz gel­miş bir su­re­yi Kâ­be’nin önün­de ki­min oku­ya­ca­ğı­nı so­rar. Sa­ha­be­nin “İs­lam’ın evi” adı­nı koy­duk­la­rı “Er­kam’ın Evi”nde ha­zır bu­lu­nan­lar ara­sın­dan in­ce bir ses yük­se­lir: “Ben oku­rum ya Ra­su­lal­lah(sav)!” Bu se­sin sa­hi­bi, dev ima­nıy­la ters oran­tı­lı cı­lız bir cüs­se­ye sa­hip olan Ab­dul­lah b. Mes’ud(r.a.)’dur. So­ru ikin­ci, üçün­cü kez tek­rar­la­nır, fa­kat her se­fe­rin­de on­dan baş­ka kim­se­nin eli kalk­maz. So­nun­da İbn Mes­ud(r.a) çok is­tek­li ol­du­ğu bu “ilk” için Hz. Pey­gam­ber(sav)’den iz­ni ko­pa­rır.

Or­ta­lı­ğın en ka­la­ba­lık ol­du­ğu bir va­kit­te de Kâ­be’ye gi­der ve baş­lar ila­hi ikaz­la­rı oku­ma­ya. Rah­ma­ni ne­fe­sin açı­ktan okun­ma­sı, Mek­ke’nin pu­tperest oli­gar­şi­si üze­rin­de so­ğuk duş et­ki­si ya­par ta­bi. İn­sa­na in­san kal­ma­nın yol ha­ri­ta­sı­nı su­na­rak ger­çek­le­re işa­ret eden “Kur’an oku­mak” gi­bi ma­sum bir ey­le­mi, “mey­dan oku­mak” ola­rak al­gı­lar­lar. Zi­ra ila­hi hi­ta­bın mu­ha­ta­bı­nı yü­re­ğin­den sar­san mu­ci­ze­vi et­ki­sin­den kor­kar­lar. Çün­kü oku­nan bu hi­ta­bın ca­zi­be­si­ne ka­pıl­ma­mak el­de de­ğil­dir. Ama on­lar din­le­mek ye­ri­ne duy­duk­la­rı kor­ku ile ila­hi hi­ta­bın se­si­ni sö­züm ona ba­stır­mak için şa­ma­ta çı­ka­rır, gü­rül­tü pa­tır­tı ya­par­lar.

Okun­an ayet­le­rin şo­kun­dan ilk çı­kan; böl­ge­nin ti­ca­ret hac­mi en yük­sek şeh­ri olan Mek­ke’de, ti­ca­ret te­ke­li­ni elin­de bu­lun­du­ran ve ila­hi hi­ta­bın “Ye­da Ebu Le­heb” ola­rak an­dı­ğı bir avuç se­çkin­den bi­ri olan “Ebu Ce­hil” la­kap­lı Amr b. Ha­kem olur. Zi­ra oku­nan­la­rın et­ki­si­ni çev­re­sin­de­ki si­ma­lar­da gör­müş ve te­laş­lan­mış­tır. O te­laş­la da İbn Mes­ud(r.a)’un üze­ri­ne yü­rür ve o na­if be­de­ne tek­me to­kat gi­rer. Ama İbn Mes­ud (r.a), ağ­zı yü­zü kan re­van, so­lu­ğu ke­si­lin­ce­ye ka­dar ona at­fe­di­len gö­re­vi sür­dü­rür. Zi­ra sö­zün gü­cü­nün gü­cün sö­zün­den üs­tün ol­du­ğu­nu fark et­miş; Mek­ke’nin pu­tperest oli­gar­şi­si­nin ila­hi hi­tap kar­şı­sın­da­ki ac­zi­ye­ti­ni ayan be­yan gör­müş; sö­zün güç kar­şı­sın­da bu ka­dar et­ki­li bir si­lah ol­du­ğu­nu ya­şa­ya­rak mü­şa­ha­de et­miş­tir.

Kay­nak­la­rın ak­tar­dı­ğı­na gö­re İbn Mes­ud(r.a), da­ha son­ra o kan­lı gü­nü an­la­tır­ken şu çar­pı­cı tes­pi­ti ya­pa­cak­tır: “Müş­rik­le­ri, hiç o gün­kü ka­dar ac­zi­yet için­de gör­me­miş­tim.” Ta­ri­hin bağ­rın­dan ko­pa­rıp ge­tir­di­ğim bu ya­şan­mış­lık siz­de na­sıl bir far­kın­da­lık sağ­la­dı bil­mi­yo­rum ama ben­ce tam da bu­ra­sı vah­yin in­şa et­ti­ği bir şah­si­ye­tin “ac­zi­yet” ta­sav­vu­ru­nun al­kış­lan­ma­sı ge­re­ken yer­dir! Zi­ra vah­yin ayet ayet in­şa et­ti­ği bu ak­la gö­re aciz­lik; şid­de­te ma­ruz kal­mak, so­pa ye­mek, ağ­zı bur­nu da­ğı­tıl­mış ol­mak de­ğil­dir. Tam ak­si­ne “aciz kal­mak”, söy­le­ye­cek sö­zü ol­ma­dı­ğı için güç kul­lan­mak; sö­zün gü­cü­nü gü­cün sö­züy­le ba­stır­mak­tır. Çün­kü, söz ak­lın ürünü, güç ka­sın ürünü­dür. Akıl sa­de­ce in­san­da, güç de en çok hay­van­da­dır!

Evet! Ke­li­me­le­rin gü­cü ile ta­nış­tı­ğım ve en çok da İla­hi kud­re­tin da­hi ke­li­me­le­rin gü­cü­nü kul­lan­dı­ğı­nu keş­fet­ti­ğim gün­den be­ri in­san­la­rı hep harf­le­re ben­zet­tim. Baş­ta için­de do­ğup bü­yü­dü­ğü­müz ai­le, kül­tü­rü­nü yu­dum­la­dı­ğı­mız top­lum, il­ke ve ül­kü­le­ri ama­ç edin­di­ği­müz coğ­raf­ya ve en ni­ha­ye­tin­de de kâ­i­nat ise, bu harf­le­rin ya­zıl­dı­ğı bi­rer ki­tap ola­rak be­lir­di zih­ni­mde. Ses­siz harf­le­rin ge­rek­siz ol­ma­dık­la­rı­nı, zi­ra kâ­i­nat ki­ta­bın­da hiç­bir şe­yin se­be­p­siz ya­ra­tıl­ma­dı­ğı­mı; ses­li harf­le­rin “ol­maz­sa ol­maz” ol­du­ğu­nu id­rak et­ti­ğim son on yıl­dan be­ri de özel­lik­le İslâm kim­li­ği­ne bü­rün­en ve­ya öy­le ol­du­ğu­mu­zu sa­nan bi­zlerin tıp­kı İbn-i Me­sud(r.a) gi­bi hep ses­li harf ol­ma­sı ge­rek­ti­ği­ni sa­vun­dum.

Çün­kü ev­ren­sel ol­du­ğu­nu be­yan eden ila­hi çağ­rı, tüm kut­sal me­tin­ler­de ay­nı ahenk ve uya­rı­lar­la kâ­i­nat ki­ta­bı­na sev­gi­nin, mer­ha­me­tin, şef­ka­tin, em­pa­ti­nin, ne­za­ke­tin ve sa­nı­rım en çok da ada­le­tin an­cak ses­li harf­le­r­le ya­zıl­a­ca­ğı­nı de­fa­ten hay­kı­rı­yor. Ses­li harf ol­mak ise an­cak di­na­mizm ile ya­ni her ko­nu­da “ak­tif” ola­bil­mek­le müm­kün ola­bi­li­yor. Bu ak­tif­li­ği de pek ta­bi ki bu­gün bi­ze ya­zık ki kod­lan­dı­ğı gi­bi salt be­lir­li za­man di­lim­le­ri­ne sı­kış­tı­rıl­mış din­sel ri­tü­el­ler­le ve­ya kut­sal­lık göm­le­ği giy­di­ril­miş kav­ram­lar­la de­ğil, ha­ya­tın so­luk alıp ver­di­ği­miz her alan­ın­da ya­şa­ma ge­çir­mek ge­re­ki­yor!

İş­te bi­zim sı­nıf­ta kal­dı­ğı­mız yer ben­ce tam bu­ra­sı. Çün­kü “in­an­dım ve kur­tul­dum” san­rı­sı, kül­tü­rü­nü yu­dum­la­dı­ğı­mız top­lum­sal öğ­re­ti­ler ta­ra­fın­dan bir “kur­tul­muş­luk veh­mi” için­de ben­li­ği­mi­ze zerk edi­li­yor. Bu veh­me ken­di­mi­zi kap­tır­dı­ğı­mız an­dan iti­ba­ren de ken­di­mi­zi İslâm’ı ka­bul eden bi­rer “se­çil­miş” ola­rak gör­dü­ğü­müz­den, ila­hi hi­ta­bın ıs­rar­la ‘bi­zi bi­ze ça­ğı­ran’ “ey iman eden­ler!” ça­ğrı­la­rı­nın hep “in­an­ma­yan tay­fa­ya” hi­tap et­ti­ği­ni dü­şü­nüp, par­ma­ğı­mız­la hep mu­ha­ta­bı­mı­zı işa­ret edi­yor, sa­ğa so­la bak­ma­yı ter­cih edi­yo­ruz!

Oy­sa ki, “id­rak, tek­rar ve ıs­rar­da giz­li­dir” uya­rı­sın­ca ifa­de et­mek ge­re­kir ki; Biz “se­çil­miş” fa­lan de­ğil­iz. Kur­tul­muş hiç de­ğil­iz. Tam ak­si­ne biz, bi­zzat ken­di hür se­çi­mi­mi­zle kâ­i­nat ki­ta­bı­na sev­gi­yi, mer­ha­me­ti ve ada­le­ti yaz­ma­yı ka­bul et­miş ses­li harf­le­riz. Bu yüz­den de bu ka­bu­lün so­rum­lu­lu­ğu­nu yü­re­ği­mi­ze yük ede­rek; kâ­i­nat ki­ta­bı­na ya­za­bil­di­ği­miz sev­gi, su­na­bil­di­ği­miz mer­ha­met ve tu­tun­du­ğu­muz ada­le­ti nak­şe­de­bil­di­ği­miz ka­dar kur­tul­a­bi­li­riz!

Far­kın­da mı­sı­nız bil­mi­yo­rum ama ben­ce bu­nu ba­şa­ra­ma­dı­ğı­mız için hal ve ah­va­li­mi­ze, sağ­lı­ğı­mı­za, ge­li­ri­mi­ze, ya­şam kon­for­u­mu­za, gü­ven­li­ği­mi­ze, gü­ve­ni­lir­li­ği­mi­ze ve top­lum­sal ya­pı­mı­za da­ir şi­ka­yet­le­ri­miz, eli­miz­de­ki im­kân­la­ra oran­la her ge­çen gün azal­a­ca­ğı­na ak­si­ne ters bir oran­tı ile art­ı­yor. Göz ve gö­nül­le­ri­miz, her ge­çen gün ar­tan bir hız­la ken­di­miz­den baş­ka bir şey gör­me­se de or­ta­ya çı­kan ce­vap­la­rın te­me­lin­de­ki “or­tak pay­da” net bir şe­kil­de ben­li­ği­mi­ze çar­pı­yor; Bir top­lum üret­ti­ğin­den faz­la­sı­nı tü­ke­ti­yor­sa, ara­da­ki far­kı ka­pat­mak için mut­la­ka bir şe­y­ler­den ödün ver­mek zo­run­da­dır.

Tü­ke­ti­min se­mir­di­ği ve sa­hip ol­ma hır­sı­nın her ge­çen gün en­va­i çe­şit araç­lar­la pom­pa­lan­dı­ğı bir top­lum­da üre­tim ye­ri­ne tem­bel­lik ön plan­da ise, o top­lum­un lo­ko­mo­ti­fi olan genç ku­şak, eko­no­mik bağ­lam­da iş­siz­lik ve üre­tim; ge­le­cek bağ­lam­da mil­yon çe­şit kül­tü­rel sal­dı­rı­lar­la kö­kün­den ko­pa­rı­lı­yor­sa, en çok te­le­viz­yon iz­le­yen, in­ter­net ba­şın­da sa­bah­la­yan ül­ke sı­ra­la­ma­sın­da ön sı­ra­la­rı hiç­bir ül­ke­ye kap­tır­ma­dan haz, hız ve ayar­tı­cı güç­le­re tes­lim “ge­ce ku­şu” bir genç­lik sa­hi­bi isen­iz, em­in olun ki, o top­lum ve da­hi top­lum­un için­de ya­şa­yan bi­rey­le­rin tür­lü zil­let­le­re düş­me­si ka­çı­nıl­maz­dır!

Lafın özü… Ma­dem ki İslâm id­di­a­sı için­de­yiz; doğ­ru­la­rı­mı­zı ye­ter­li gö­rü­p yan­lış­la­rı­mı­za sı­rt çe­vir­mek gi­bi bir lük­sü­müz yok. Çün­kü, or­ta­lık yan­gın ye­ri iken sa­de­ce “yan­gın var” di­ye ba­ğır­mak yet­mi­yor. Her bi­ri­miz im­kan­ı­mız­ca, ça­ba­mız ve ta­bi ki na­si­bi­miz­ce bu yan­gı­na su dök­mek­le mü­kel­le­fiz! Zi­ra hep arz et­ti­ğim gi­bi “Mü­slü­man­lık, in­san­lı­ğın an­ne­lik ma­ka­mı­dır.” Bu ma­ka­mın erin­cin­de ola­rak; ide­o­lo­ji ek­sen­li ‘biz ve on­lar’ ay­rı­mı­nı bir ta­ra­fa bı­ra­kıp ev­ren­sel de­ğer­ler çer­çe­ve­sin­de ye­ni bir ‘biz’ ba­kı­şı­na ih­ti­ya­cı­mız var.

Bu id­rak için­de de sa­hip ol­du­ğu­muz ma­ne­vi mi­ra­sın zen­gin­li­ği için­de düş­ma­nı­na söv­me­mek için ba­ha­ne ara­yan gö­nül­le­ri­miz, do­stu­nu sev­mek için ba­ha­ne­le­rin pe­şi­ne düş­me­ye­cek. Çir­kin­li­ği­mi­zi fark et­mek bi­zi gü­zel­leş­me­nin yol­la­rı­nı ara­ma­ya sevk ede­cek; sa­hip­lik ar­zu­muz so­rum­lu­luk ih­mâ­li­ne dö­nüş­me­ye­cek. Na­za­rı­mı­zı “or­tak gü­ze­li­miz” olan ül­ke­mi­ze çe­vir­dik­çe dı­şı­mız­da olan bi­te­ni net gö­re­bil­me ka­bi­li­ye­ti­miz art­a­cak. Onar­dı­ğı­mız her de­ğe­ri­miz­le bir­lik­te ir­fâ­nı­mız di­ri­le­cek, izâ­nı­mız şah­la­na­cak, in­sa­fı­mız ye­ni­den ara­mı­za dö­ne­cek.

Yine an­ne­lik ma­ka­mı­nın bi­lin­ci için­de ka­bul ede­ce­ğiz ki; sa­de­ce ağ­zı du­alı­sı ev­lat de­ğil­dir. Mi­ni etek­li­si de ev­lat­tır, ay­ya­şı da ev­lat­tır, ber­du­şu da ev­lat­tır. Çün­kü Hz. Âdem; hem Ka­bil’in ba­ba­sı­dır hem de Ha­bil’in. “Hayır Ka­bil ka­til­dir o be­nim ev­la­dım de­ğil” di­ye­mez! İnan­dı­ğı­mız kut­sal­lar; ha­ta­lı, sap­mış ki­şi­ler için on­la­ra “düş­man ol, yok et” de­mez. Bu kut­sal­la­rın te­me­lin­de yok et­mek yok­tur, ya­şat­mak var­dır.

İlah­lık id­di­asın­da bu­lu­nan “Fi­ra­vun’a bi­le yu­mu­şak dav­ran” di­ye em­re­den Ya­ra­tı­cı­nın ah­lâ­kıy­la ah­lâk­lan­ma­lı­yız. Mek­ke’nin Fe­thi’nde on­lar­ca yıl ona zul­me­den­le­ri af­fe­dip gö­nül­le­ri fet­het­me­nin al­tın­da ya­tan sır sa­de­ce bu­dur. Bi­zler ma­dem ki Alem­le­re rah­met ola­rak müj­de­le­nen bir ön­de­rin va­ris­le­ri­yiz; her hâ­li­miz­den sev­gi pı­nar­la­rı ak­ma­lı, her dav­ra­nı­şı­mız in­san­la­ra mer­ha­me­ti, kar­deş­li­ği anım­sat­ma­lı.

Far­kı fark ede­bil­me te­men­ni­siy­le!