KELİMELER BOŞLUĞU DÖVÜYOR!
Yazılı Makale

KELİMELER BOŞLUĞU DÖVÜYOR!

10 dk okuma

Baş­ta ken­di nef­sim; ge­ri dö­nü­şü­müz, özü­müz­le ye­ni­den sar­maş do­laş olu­şu­muz, içi­ne düş­tü­ğü­müz ka­ran­lık ‘ben’­lik ku­yu­sun­dan çı­kı­şı­mız, her ta­ra­fı­mı­zı sa­ran zin­cir­le­ri­mi­zin esa­re­tin­den kur­tu­lu­şu­muz, her bi­ri bir ta­ra­fa da­ğı­lan par­ça­la­rı­mı­zı ye­ni­den to­par­la­yıp bü­tün olu­şu­muz; bun­ca ek­sil­dik­ten, bun­ca es­ki­dik­ten son­ra unut­tuk­la­rı­mı­za ye­ni­den ka­vuş­ma­mız müm­kün mü bil­mi­yo­rum.

Doğ­du­ğum gün­den ne­fes alıp ver­di­ğim şu ana ka­dar öm­rü­mün her bir sa­ni­ye­si si­hir­li bir el ta­ra­fın­dan fo­toğ­raf­lan­mış ve şim­di be­ni kal­dı­rıp sa­rar­mış, kı­rıl­mış, yan­mış, bu­ruş­muş, renk­li, si­yah be­yaz, bü­yük, kü­çük, flu, net mil­yar­lar­ca fo­toğ­raf­tan olu­şan bu de­ni­zin içi­ne at­mış­lar gi­bi, uç­suz bu­cak­sız bir fo­toğ­raf de­ni­zi­nin or­ta ye­rin­de du­ru­yo­rum.

Sa­de­ce ya­şan­mış­lık­la­rım, adan­mış­lık­la­rım, al­dan­mış­lık­la­rım de­ğil; oku­du­ğum, bil­di­ğim, duy­du­ğum, gör­dü­ğüm, his­set­ti­ğim her bir şe­yin, ayak­la­rı­mın al­tın­dan gö­zü­mün gö­re­bil­di­ği en uzak nok­ta­ya ka­dar fo­toğ­raf ka­re­le­ri ola­rak ser­gi­len­di­ği bu de­niz­de en­sem­de mer­mi­si nam­lu­ya sü­rül­müş bir ta­ban­ca ile ben­den bir şey bul­ma­mı is­ti­yor­lar; ama ben ara­dı­ğı­mın ne ol­du­ğu­nu bil­mi­yo­rum. Bul­du­ğum va­kit an­la­ya­cak­mış­ım ne­yi ara­dı­ğı­mı. Bu ara­yı­şa da­ir tek bil­di­ğim şey bu.

Bel­ki bir ku­laç ötem­de, bel­ki de bu fo­toğ­raf de­ni­zi­nin en di­bin­de; mil­yar­lar­ca fo­toğ­ra­fın için­de sak­lı “o fo­toğ­ra­fı” bu­la­bil­mek için kan ter için­de çır­pı­nı­yo­rum. El­i­me alıp bı­rak­tı­ğım her yan­lış fo­toğ­raf için te­ti­ğe bir kez ba­sı­yor ar­kam­da­ki el; ben öl­mü­yo­rum ama be­nim her bu­la­ma­yı­şım­da en­se­me sı­kı­lan mer­miy­le dün­ya­nın bir kö­şe­sin­de bir in­san ölü­yor. Yan­ı­ma boş ko­van­lar ye­ri­ne, ben bu­la­ma­dı­ğım için ölen­le­rin fo­toğ­raf­la­rı dü­şü­yor.

Fer­yat fi­gân de­vam edi­yo­rum ara­ma­ya. Duy­du­ğum, gör­dü­ğüm, his­set­ti­ğim, bil­di­ğim, me­rak et­ti­ğim; lü­zum­lu, lü­zum­suz ak­lı­nı­za ge­le­cek her şe­yin bir fo­toğ­raf ola­rak kar­şı­ma çık­tı­ğı bu de­niz­de ken­di­me kı­zı­yor, ken­dim­le kav­ga edi­yo­rum. Bu de­ni­zi bu ka­dar bü­yü­ten be­nim çün­kü. Duy­ma­sam, gör­me­sem, bil­me­sem, me­rak et­me­sem de ola­cak ne ka­dar çok şey ol­du­ğu­nu şim­di an­lı­yo­rum.

Ben bu­la­ma­dım di­ye yan­gın ye­ri dün­ya ve kim­se­ler bil­mi­yor bu­nu, o an fark edi­yo­rum. İn­san­lar se­be­bi­ni de­ğil, ba­ha­ne­si­ni bi­li­yor Ha­lep'te ölen ço­cuk­la­rın. Rus­ya bom­ba­la­dı di­yor­lar, Esed re­ji­mi di­yor­lar, DE­AŞ di­yor­lar. Ara­kan'da ya­kı­la­rak can ve­ren­le­re ba­kıp Bu­dist­ler di­yor­lar, ateş di­yor­lar. So­ma­li'de ölen­le­ri aç­lı­ğın, Fi­lis­tin'de can ve­ren­le­re İs­ra­il'in kat­let­ti­ği­ni dü­şü­nü­yor­lar. İn­şa­at­tan dü­şen iş­çi­nin fa­tu­ra­sı­nı is­ke­le­ye ke­si­yor­lar, köp­rü al­tın­da son ne­fe­si­ni ve­ren ço­cu­ğun uyuş­tu­ru­cu­ya, da­ğ­lar­da şe­ha­de­te yü­rü­yen yi­ğit­le­rin­ki­ni te­rö­re.

Ne­re­de bir zu­lüm var­sa ba­ha­ne­si­ni bi­li­yor in­san­lar, se­be­bi­ni de­ğil. Se­bep be­nim oy­sa. Be­nim bu­la­ma­yı­şım­dan, be­nim ola­ma­yı­şım­dan, be­nim fark ede­me­ye­şim­den olu­yor ne olu­yor­sa dün­ya­da. Bin­ler­ce an­lam­sız ve bir o ka­dar ge­rek­siz fo­toğ­raf­la zapt edi­len zih­nim, kir­le­nen kal­bi­mle yer­yü­zün­de­ki bü­tün ölüm­le­rin se­be­bi, sa­de­ce be­nim.

Kan ter için­de, ya­nı­ma dü­şen her fo­toğ­ra­fın ür­kün­tü­sü ile her fo­toğ­ra­fı tek tek el­i­me al­mak­tan vaz­ge­çi­yo­rum bu kez; zi­ra, ara­dı­ğı­mın di­ğer­le­rin­den ay­rı ol­du­ğu­nu his­se­di­yo­rum. Uzak­tan gör­sem ta­nı­ya­cak­mış his­si için­de el­le­rim bi­rer kep­çe gi­bi kal­dı­rıp atı­yor fo­toğ­raf yı­ğın­la­rı­nı. O ka­ran­lık­ta ışıl­da­yan bir şey çar­pı­yor o an gö­zü­me. Eğilip alı­yo­rum. Di­ğer­le­rin­den çok fark­lı bu, için­de ben va­rım ve ha­re­ket edi­yo­rum. Fo­toğ­raf de­ğil bu, san­ki bir ay­na. Si­lah se­si gel­mi­yor bu kez, şa­şı­rı­yo­rum. En­sem­de­ki si­la­hı tu­ta­nı gör­mek için ha­fif­çe çe­vi­ri­yo­rum ay­na­yı. Ken­dim­le göz gö­ze ge­li­yor ve ar­şa yük­se­len ses­siz ağıt­lar­la; ben, ba­na fı­sıl­dı­yo­rum; “Sen ken­di­ni fark ede­bil­sey­din, olur muy­du bun­ca şey?”

Emi­nim he­pi­miz sü­rek­li in­sa­nı ken­di­ne ça­ğı­ran bu­nun gi­bi sah­ne­le­ri oku­yor, ya­zı­yor, ko­nu­şu­yo­ruz. Zi­ra he­pi­miz ken­di­miz­de ol­ma­dı­ğı­mız­ın, ol­ma­mız ge­rek­ti­ği gi­bi ola­ma­dı­ğı­mız­ın zi­ya­de­siy­le far­kın­da­yız ben­ce; ama bu oku­ma­lar, bu fı­sıl­tı­lar, bu ko­nuş­ma­lar san­ki ken­di­mi­ze dön­mek için pek işe ya­ra­mı­yor ve bi­zi ol­du­ğu­muz yan­lış yer­den kı­mıl­dat­ma­ya yet­mi­yor. Çün­kü he­pi­miz bu­lun­du­ğu bu ya­ban­cı yer­le iç­ten içe ba­rı­şık, bun­ca ‘ken­di­ne dön’ ça­ğrı­sı­na rağ­men; tüm bun­la­rı ya­şa­ma su­çu­mu­zu ak­la­mak için bi­rer im­kân ola­rak kul­la­nı­yor gi­bi­yiz.

Baş­ta ken­di nef­sim; ge­ri dö­nü­şü­müz, özü­mü­zle ye­ni­den sar­maş do­laş olu­şu­muz, içi­ne düş­tü­ğü­müz ka­ran­lık ‘ben’­lik ku­yu­sun­dan çı­kı­şı­mız, her ta­ra­fı­mı­zı sa­ran zin­cir­le­ri­mi­zin esa­re­tin­den kur­tu­lu­şu­muz, her bi­ri bir ta­ra­fa da­ğı­lan par­ça­la­rı­mı­zı ye­ni­den to­par­la­yıp bü­tün olu­şu­muz; bun­ca ek­sil­dik­ten, bun­ca es­ki­dik­ten son­ra unut­tuk­la­rı­mı­za ye­ni­den ka­vuş­ma­mız müm­kün mü bil­mi­yo­rum. Ama ha­ya­tın ge­ciş­ti­ri­len, har­ca­nan, tü­ke­ti­len de­ğil; ya­şa­nan, ya­şan­dık­ça an­la­mı­na eri­şi­len ve an­la­mı­na eri­şil­dik­çe de ha­ki­ka­ti­ne ka­pı açı­la­bi­len bir şey ol­du­ğu­nu an­la­mak zo­run­da ol­du­ğu­mu­zu bi­li­yo­rum.

Bu zo­run­lu­lu­ğu­muz­a rağ­men her şey gi­de­rek top­lu­ca ka­pıl­dı­ğı­mız bü­yük bir il­lüz­yo­na dö­nü­şü­yor, hem de baş dön­dü­rü­cü bir hız­la. Sa­bah kal­kıp za­ten ak­mak­ta olan bir sü­re­ce da­hil olu­yor; ken­di­mi­zi ye­ni­den fa­zla­sıy­la ge­cik­ti­ril­miş ve ta­bi­a­tıy­la bö­lük pör­çük bir uy­ku­nun el­le­ri­ne tes­lim edin­ce­ye ka­dar her­ke­sin yap­tı­ğı şe­y­le­ri, her­ke­sin yap­tı­ğı gi­bi ve her­kes ka­dar ken­di­mi­zi kap­tı­ra­rak ya­pı­yo­ruz.

Uy­ku de­di­ği­miz şey; ter­cih et­ti­ği­miz bir şey de­ğil ar­tık. Yor­gun­lu­ğa ye­nik düş­tü­ğü­müz­den ka­pı­sı­nı çal­dı­ğı­mız; ye­ni­den baş­la­mak, ye­ni­den il­lüz­yo­na da­hil ola­bil­mek, ye­ni­den ken­di­mi­zi dön­gü­ye ka­ta­bil­mek için mec­bur ol­du­ğu­muz bir mo­la; da­ha bü­yük bir uy­ku­ya güç top­la­ya­bil­mek için zo­run­lu is­ti­ra­hat ha­li­ni al­dı ez­i­ci bir ço­ğun­luk için.

Bir en­for­mas­yon çıl­gın­lı­ğı için­de he­men her şe­yin bel­li bir oto­mas­yo­na ta­bi tu­tu­la­rak pa­zar­la­na­bi­le­cek bir kı­va­ma so­kul­du­ğu; zih­nin­iz­de kur­du­ğu­nuz ve bü­yük bir özenle oluş­tur­du­ğu­nuz ifa­de­ler baş­ta ol­mak üze­re söy­le­nen, ya­zı­lan, ifa­de­ye dö­kü­len her şe­yin sa­ni­ye­ler için­de en ol­ma­dık yer­ler­de, an­la­mın­dan en uzak şe­kil­le­re so­ku­la­rak, eğilip bü­kü­le­rek, ço­ğu za­man an­la­mın­dan ta­ma­men so­yu­lup kont­rol­süz­ce tü­ke­til­miş birer atık ola­rak o di­ji­tal çöp­lü­ğün içi­ne; tü­ke­til­miş mil­yar­lar­ca sö­zün, ke­li­me­nin, cüm­le­nin ya­nı­na atıl­dı­ğı bu il­lü­zyo­nik dün­ya­da ken­di­mi­zi fark ede­bil­me­nin fır­sa­tı da her ge­çen gün ay­nı hız­la ya­zık ki kay­bo­lu­yor.

Yan­la­rı­na her bi­ri bir duy­gu­yu ifa­de eden ruh­suz emo­ji­ler koy­du­ğu­muz; ka­ran­lık çağ­la­ra yön ve­ren, ta­rih bo­yun­ca in­san­la­rı ay­dın­la­tan ve ça­re­siz­lik­le­ri­ne ça­re olan asır­lar ön­ce­si­nin hik­met­li söz­le­ri­nin da­hi; bu­gün ora­ya bu­ra­ya ya­pış­tır­dı­ğı­mız birer ha­va­lı stic­ker ka­ra­la­ma­sı, her işe ya­ra­yan el­ve­riş­li birer an­lam le­ke­si ol­du­ğu­nu gör­mek, be­nim gi­bi avuç­la­rı­nın için­de an­lam bi­rik­tir­me­ye ça­lı­şan in­san­la­rın yü­re­ği­mi sız­lat­sa da; gü­zel­lik­le­ri, ora­sı­na bu­ra­sı­na ta­kıp ta­kış­tır­dı­ğı birer ya­la­na, in­ce­lik­le­ri birer ku­ru te­ker­le­me­ye ve de­rin­lik­le­ri ha­ya­tın de­ko­ras­yo­nu için boz­du­rup har­ca­dı­ğı ucuz birer ob­je­ye, zevk­siz birer nes­ne­ye dö­nüş­tü­ren; sa­mi­mi olan her gay­re­tin üs­tü­ne ba­sı­lıp ge­çi­len bu zi­hin­sel ero­zyon ve duy­gu­sal çöl­leş­me ya­zık ki kan­ser hı­zıy­la ya­yı­lı­yor.

Ha­re­ket­ler, söz­ler, yar­gı­lar, it­ham­lar, ih­ti­ras­lar, özen­siz­lik­ler, dik­kat­siz­lik­ler, ka­ba­lık­lar, ne­za­ket­siz­lik­ler ve ben­cil­lik­ler baş­ta ol­mak üze­re her tür­lü za­rar ve zi­ya­nın ha­ya­tın özü­ne na­sıl fe­na­lık­lar ge­tir­di­ği­ni, kö­tü­lük­le­re han­gi kö­tü­lük­le­ri ek­le­di­ği­ni, kö­tü­lük­le­ri na­sıl ço­ğalt­tı­ğı­nu dü­şün­me­yen ve bu­nun mu­ha­se­be­si­ni ya­pa­ma­yan; hiç­bir du­rum­da, ku­rul­muş hiç­bir cüm­le­de, kö­tü­lük­le ya­kın­dan uzak­tan il­gi­li hiç­bir yük­le­min öz­ne­si ola­rak ken­di­ni gör­me­yen bir top­lum­da be­yni­ni pat­la­tır­ca­sı­na cüm­le­ler kur­ma­ya ça­lış­ma­nın, sa­at­ler bo­yu ke­li­me­le­ri yan ya­na ge­ti­re­rek an­lam­lı bü­tün­lük­ler oluş­tur­ma­ya ça­ba­la­ma­nın bir an­la­mı kal­dı mı di­ye so­ru­yo­rum ço­ğu kez ken­di­me. Zi­ra an­lam de­rin­li­ği ne olur­sa ol­sun her­ke­sin tü­ke­ti­mi­ne açık bir tü­ke­tim mal­ze­me­si ha­li­ne gel­en ke­li­me­ler, boş­lu­ğu döv­mek­ten baş­ka bir işe ya­ra­mı­yor ar­tık. Ay­nı şe­hir­le­rin, ay­nı mu­hit­le­rin, ay­nı okul­la­rın, ay­nı ta­şıt­la­rın, hat­ta ay­nı ev­le­rin için­de ama fark­lı ge­ze­gen­ler­de ya­şar ha­le gel­en biz­ler, bu gi­di­şa­tın ya far­kın­da de­ği­liz ya da gör­mez­den ge­li­yo­ruz.

Tam da bu nok­ta­da sor­mak is­ti­yo­rum; Kül­tü­rel bü­tün gay­ret­le­ri­mi­zin or­ta­la­ma bir do­la­şı­mın yay­dı­ğı ez­ber ve tek­rar­lar ile tü­ke­til­di­ği; ken­di­mi­ze öz­gü da­ha ger­çek bir yol, bir ro­ta, bir gü­zer­gâh çi­ze­bi­le­ce­ği­miz ki­şi­sel ara­yış­la­rı­mı­zın tü­ken­di­ği; var­lık me­se­le­si de da­hil ol­mak üze­re bir zih­ni in­şa ede­bi­le­cek her tür­lü mal­ze­me­yi her kö­şe ba­şın­da tez­ga­hı ku­rul­an kli­şe­ler­den seç­ti­ği­miz; ço­cuk­la­rı­mı­zın ar­tık uzat­ma­lı er­gen­lik­le­ri­nin ön­ce­sin­de ve son­ra­sın­da ne ya­pa­rak, ne üre­te­rek, ne­yi hay­ran­lık ve­ri­ci se­vi­ye­de ger­çek­leş­ti­re­rek ‘fe­no­men’ ha­li­ne gel­di­ği bi­lin­me­yen bir­ta­kım zev­zek ki­şi­lik­le­rin ak­sı­rı­ğı­nı, ök­sü­rü­ğü­nü çıl­gın­ca me­rak ede­cek ka­dar şu­ur­suz­ca, çok bo­yut­lu bir med­ya­tik il­lüz­yo­na zi­hin­le­ri­ni kap­tır­mış du­rum­da ol­du­ğu bu tab­lo için­de ya­pa­ma­dan dur­a­ma­dı­ğı­mız şe­y­le­rin et­ra­fı­mız­da tuğ­la tuğ­la bir esa­ret du­va­rı ör­dü­ğü­nü ve muh­te­mel ki ya­kın­da o du­var­dan baş­ka bir şe­yi gö­re­mez ha­le ge­le­ce­ği­mi­zi ne za­man fark ede­ce­ğiz siz­ce?

Ya da bu dön­gü için­de her­han­gi bir ko­nu­yu hak et­ti­ği de­rin­lik ve zen­gin­lik için­de ucuz­lat­ma­dan, yan­gı­na dö­nüş­tür­me­den ne­re­de, kim­ler­le, na­sıl ko­nu­şa­bi­le­ce­ğiz, na­sıl ya­zı­şa­bi­le­ce­ğiz, mu­ha­ke­me ede­bi­le­ce­ğiz fik­ri olan var mı? Ke­li­me­le­rin, duy­gu­la­rın, fi­kir­le­rin, il­iş­ki­le­rin, zevk­le­rin, bek­len­ti­le­rin için­in bu ka­dar bo­şal­mış ve bo­şa­lı­yor ol­ma­sın­dan ra­hat­sız ol­ma­yan bir top­lum ya­şan­tı­sın­da ha­ya­tı­mı­zı dol­dur­ma­yan, bi­ze mut­lu­luk kat­ma­yan, se­vi­ye­mi­zi yük­selt­me­yen, zih­ni­mi­zi zen­gin­leş­tir­me­yen her ge­çen gün ar­tan ye­ni alış­kan­lık­la­rı­mı­zın ay­nı za­man­da bu ka­dar vaz­ge­çil­mez olu­şu­nu ken­di­mi­ze açık­la­ya­bi­li­yor mu­yuz?

Ce­va­bı­nız “ha­yır” ise bu­ra­da söz tü­ken­di, ya­zı bit­ti, şim­di bir ke­re da­ha acı acı gü­lüm­se­yin ha­li pür me­lâ­li­ni­zi di­kiz­le­yen ve ha­ya­tı­nı­zı di­dik­le­yen bü­tün o ka­me­ra­la­ra! Ama zih­nim ile kal­bi­m ara­sın­da­ki bu kav­ga­ya da­hil olup bu san­cıy­la kıv­ran­mak­sa ni­ye­ti­niz de­vam ede­yim; Siz­ce de ken­di­mi­zi fark ede­me­di­ği­miz, gü­cü­mü­zün far­kı­na va­ra­ma­dı­ğı­mız, “ema­net” bi­lin­ci­ni yi­tir­di­ği­miz, bir kalp ta­şı­dı­ğı­mı­zu unut­tu­ğu­muz için ol­mu­yor mu bun­ca şey?

Ke­li­me­le­ri ile bir­lik­te ru­hu­nu da yi­tir­di­ği için var­lı­ğı, bil­gi­yi ve de­ğe­ri ken­di­si gi­bi an­lam­lan­dı­ra­ma­yan ve bu an­lam­lan­dı­ra­ma­yı­şıy­la me­su­li­ye­ti­nin yü­kün­den bî­ha­ber si­ya­set­çi­miz; eği­ti­min sızı­sın­dan mah­rum, işi sa­de­ce ma­aş al­ma ola­rak gör­en eği­tim­ci­miz; yar­dım­laş­ma­nın ru­hun­dan na­sip­siz tüc­ca­rı­mız, muh­taç ol­sa da­hi pay­laş­ma­nın zev­kin­den ha­ber­siz fu­ka­râ­mız, ta­sav­vu­fu mû­si­kî zan­ne­den der­vi­şi­miz, iba­de­ti cen­net bek­len­ti­si için­de bir ta­cir eda­sıy­la mu­ha­se­be zan­ne­den âbi­di­miz, ma­hal­le­nin ber­be­rin­den far­kı ol­ma­yan ima­mı­mız; ev­la­dı­nın ba­şı­nı ema­net bil­me­yen an­ne­miz, an­ne­si­nin aya­ğı­nı cen­net bil­me­yen ev­lat­la­rı­mız­la ken­di­mi­zi na­sıl fark ede­ce­ğiz, bu kör­lük­le ge­le­ce­ğe na­sıl yü­rü­ye­ce­ğiz bir fik­ri olan var mı?

Ben­ce göğ­sün­den süt em­di­ği­miz bu ça­ğın en bü­yük ya­lan­la­rı, için­de ‘ile­ti­şim’ ke­li­me­si­nin geç­ti­ği cüm­le­ler­le söy­le­ni­yor. Ar­tık el­i­mi­zi uzat­tı­ğı­mız her yer­de ‘ile­ti­şi­me el­ve­riş­li’ araç­lar bu­lun­ma­sı, sa­nı­yo­ruz ki in­san­la­rı bir­bi­ri­ne ya­kın­laş­tı­rı­yor, on­la­rı gü­nün her sa­a­tin­de bir­bi­riy­le te­ma­sa ge­çi­ri­yor, ir­ti­bat­lı kı­lı­yor ama böy­le ol­ma­dı­ğı­nı an­la­mak için ha­yat­la­rı­mı­za kalp gö­zü­müz ile bak­mak, gö­re­bil­en na­sip­li­ler için ye­ter de ar­tar bi­le. Pe­ki ne­dir çö­zü­mü­müz, biz bu gir­dap­tan na­sıl çı­ka­ca­ğız? Ye­ni­den “biz” bi­lin­ci­ne va­ra­rak ve mer­ke­ze sa­de­ce en bü­yük kut­sal olan “in­san”ı ala­rak ben­ce!

Bu fark ediş­le emin olun ki; yü­rek ül­ke­mi­zin her gi­rin­ti­si sev­gi gü­ne­şi ile ay­dın­la­nıp mer­ha­met yağ­mur­la­rıy­la ıs­la­na­cak ve ço­rak ka­lan gö­nül coğ­raf­ya­mız ye­ni­den ye­şe­re­cek. Yü­re­ği­mi­ze ge­len ba­har ile borç­lu­nun bor­cu­na ken­di bor­cu­mu­za koş­tur­du­ğu­muz gi­bi koş­tu­ra­cak; bir has­ta­nın te­da­vi­si için ken­di has­ta­lı­ğı­mı­za der­man arar gi­bi uğ­ra­şa­cak; boy­nu bü­kü­ğün yü­zü­nü gül­dür­mek, açın kar­nı­nı doy­ur­mak, yok­sul­un sof­ra­sı­na ka­tık ol­mak, ye­ti­min yü­re­ği­ne do­kun­mak­la da biz­den ıs­rar­la is­te­nen “dün­ya cen­ne­ti­ni” in­şa ede­ce­ğiz.

Zi­ra ula­şma­ya ça­lış­tı­ğı­mız öte­ler­de­ki cen­net, bu dün­ya için kar­deş­lik, pay­la­şım, bö­lü­şüm, sev­gi, mer­ha­met, ada­le­ti, e­şit­lik, doğ­ru­luk, dü­rüst­lük, öz­gür­lük de­mek­tir! Son­ra­dan or­ta­ya çı­kan bü­tün ay­rı­lık­la­rın gay­rı­lık­la­rın so­na er­me­si; “tak­va” el­bi­se­si dı­şın­da bü­tün el­bi­se­le­rin çı­ka­rıl­ma­sı; “er­dem” dı­şın­da bü­tün rüt­be­le­rin sö­kül­me­si; “in­san” dı­şın­da bü­tün renk­le­rin, ırk­la­rın, dil­le­rin an­lam­sız­laş­ma­sı de­mek­tir. Bu kav­ram­lar için mü­ca­de­le et­me­yen­le­rin öte­ler­de­ki cen­net bek­len­ti­si ise emin olun ki sa­de­ce bir üto­pyadan iba­ret­tir. İn­san­la­rın dün­ya­sı­nı cen­ne­te çevi­ren cen­ne­te, ce­hen­ne­me çevi­ren ce­hen­ne­me gi­re­cek…

Far­kın­da­lı­ğı ya­ka­la­ya­bil­me te­men­ni­siy­le.