İLKİN VİCDANINIZI BULUN!
Yazılı Makale

İLKİN VİCDANINIZI BULUN!

10 dk okuma

“Ha­ni Rabb’in A­de­mo­ğul­la­rın­dan; on­la­rın bel­le­rin­den zür­ri­yet­le­ri­ni al­mış ve on­la­rı ken­di­le­ri­ne şa­hit tu­ta­rak “Ben si­zin Rabb’i­niz de­ğil mi­yim?” de­miş­ti. On­lar da “E­vet, şa­hit ol­duk” de­miş­ler­di. İş­te bu kı­ya­met gü­nü “Bi­zim bun­dan ha­be­ri­miz yok­tu” de­me­me­niz i­çin­dir.” (A­raf; 172). İ­slâm kül­tü­rün­de “ah­d-i mi­sak a­ye­ti” o­la­rak bi­li­nen bu a­yet, Al­lah’ın e­zel­de in­san ruh­la­rı­nı ya­rat­tı­ğın­da on­la­ra “Ben si­zin Rabb’i­niz de­ğil mi­yim” (e­les­tü bi Rab­bi­kum) di­ye so­rup “De­di­ler ki, e­vet” (Gâ­lû be­la) ce­va­bı­nı al­dı­ğı ruh­lar â­le­mi (er­vâh-ı â­lem) top­lan­tı­sı, mec­li­si (bez­m-i e­lest) o­la­rak meş­hur­dur!

An­cak bu an­la­yış, İs­lam’ın or­ta­ya koy­du­ğu di­na­mik­sel ya­şam tar­zı­na ters bir an­la­yış­tır. Zi­ra a­yet­te gö­rül­dü­ğü gi­bi ne “ruh­lar a­le­mi” (er­vâh-ı â­lem), ne de “de­ğil mi­yim” di­ye so­ru­lan mec­lis (bez­m-i e­lest) di­ye bir ta­bir geç­me­mek­te­dir.

Pe­ki Ki­ta­bul­lah bu­ra­da ne an­la­tı­yor? Bu, ol­duk­ça ö­nem­li. Zi­ra di­ğer a­yet ve sü­re­ler­de sık sık bu a­yet­te­ki di­ya­lo­ğa gön­der­me­de bu­lu­nul­du­ğu­nu gö­rü­yo­ruz. Ki­ta­bul­lah’ın dün­ya­sın­da “ken­di nef­si­ne zul­met­mek, ver­di­ği ah­d-i mi­sa­kı boz­mak, Al­lah’ın bir­leş­ti­ril­me­si­ni is­te­di­ği şe­yi a­yır­mak, ken­di nef­si­ne ha­in­lik et­mek” gi­bi ta­bir­ler­de de hep bu di­ya­lo­ğa gön­der­me­de bu­lu­nu­lu­yor. (Ni­sa, 105).

Bu­ra­da is­ter is­te­mez in­san­lar şöy­le so­ru­yor; “Ruh­lar a­le­min­de ver­di­ğim söz mü, ben ne za­man söz ver­dim ki?” Öy­le ya, dü­şü­nün ba­ka­lım ruh­lar a­le­min­de ver­di­ği sö­zü ha­tır­la­yan var mı? Ha­tır­la­ya­maz­sı­nız. Çün­kü bu­ra­da sa­nıl­dı­ğı gi­bi “ruh­lar a­le­mi, bez­m-i e­lest” di­ye bir şey­den bah­se­dil­mi­yor.

A­yet­le­ri ve­ri­li ta­rih­ten, ya­şa­yan ha­yat­tan, so­mut in­san­dan ve can­lı ta­bi­at­tan ko­pa­ra­rak, u­zak­la­ra, çok u­zak­la­ra ta­şı­ya­rak “ru­ha­ni­yat” o­luş­tur­du­ğu­nu zan­ne­den an­la­yış, bu­ra­da da doğ­ru­dan doğ­ru­ya ha­ya­tın i­çin­de­ki so­mut in­sa­nın her gün her sa­at ya­şa­dı­ğı bir ger­çek­li­ği ıs­ka­la­dı­ğı­nı ve bu a­ye­ti ruh­lar, pe­ri­ler dün­ya­sı ta­dın­da bir ma­sa­la dö­nüş­tür­dü­ğü­nü ya­zık ki gö­rü­yo­ruz.

Öy­le gö­rü­nü­yor ki a­yet “var­lı­ğın di­liy­le ko­nu­şan Kur’an” de­di­ği­miz üs­lû­bun en çar­pı­cı ör­nek­le­rin­den bi­ri­si­dir. Bu­ra­da in­sa­noğ­lu­nun ya­ra­tı­lış­tan (bel­le­rin­den, zür­ri­yet­le­rin­den) ge­len “fıt­rat, vic­dan ve sağ­du­yu” de­di­ği­miz me­le­ke­le­ri di­le ge­ti­ri­lip ko­nuş­tu­rul­mak­ta, on­la­ra so­ru so­rul­mak­ta ve ce­vap­la­rı -ya­ra­tan ken­di­si ol­du­ğu i­çin- on­lar a­dı­na yi­ne Al­lah ta­ra­fın­dan ve­ril­mek­te­dir.

“Son­ra du­man ha­lin­de­ki gö­ğe yö­nel­di. O­na ve yer­yü­zü­ne “İs­te­ye­rek ve­ya is­te­me­ye­rek ge­lin” de­di. İ­ki­si de “İs­te­ye­rek gel­dik” de­di­ler” (Fus­si­let; 11) a­ye­tin­de­ki gi­bi. Bu­na e­de­bi an­la­tım sa­nat­la­rın­da ko­nu­şa­ma­ya­cak du­rum­da­ki o­lay ve var­lık­la­rı di­le ge­ti­rip ko­nuş­tur­ma (in­tak) de­ni­yor. Çi­çek­le ko­nu­şan Yu­nus Em­re’nin di­ze­le­rin­de ol­du­ğu gi­bi; “Sor­dum sa­rı çi­çe­ğe an­nen ba­ban var mı­dır? Çi­çek de­di ey der­viş ba­ba an­nem ba­bam top­rak­tır”

Kur’an bu­nun çar­pı­cı ör­nek­le­riy­le do­lu­dur. Ö­zel­lik­le Mek­ke’de i­nen a­yet ve su­re­ler­de çar­pı­cı bir an­la­tım­la ge­len ve bir ta­kım ko­nu­şa­ma­ya­cak du­rum­da­ki var­lık­la­rı, ye­min e­de­rek ya­ni “di­le ge­lip ko­nu­şa­rak ta­nık­lık yap­ma” tar­zın­da bir e­de­bi sa­nat i­fa­de­si­ne dö­nüş­tü­ren bu a­yet­ler ha­ya­tı var­lı­ğı­n di­liy­le ta­nım­la­ya­rak an­la­tı­lan me­ra­mın ko­lay­laş­tı­rıl­ma­sı­nı sağ­lar.

Me­se­la Zil­zal su­re­sin­de yer­yü­zü ko­nuş­tu­ru­lur; “Yer­yü­zü o müt­hiş sar­sın­tı i­le sar­sıl­dı­ğı za­man, A­ğır­lık­la­rı­nı çı­ka­rıp at­tı­ğı za­man. İn­san “O­na ne­ler o­lu­yor?” de­di­ğı za­man. İş­te o gün di­le ge­lip ha­ber ve­re­cek her şe­yi. Çün­kü Rabb’in o­na vah­yet­miş­tir.O gün in­san­lar yap­tık­la­rı­nın ken­di­le­ri­ne gös­te­ril­me­si i­çin gu­rup­lar ha­lin­de ve tek tek ge­le­cek­ler” (Zil­zal;1-6).

Dik­kat e­di­lir­se bu a­yet­te de her do­ğan ço­cu­ğun, do­ğuş­tan fıt­ra­tı­na yer­leş­ti­ri­len ta­bi­î me­le­ke­le­rin tıp­kı yer­yü­zü, gök, dağ­lar, du­man, gü­neş, yıl­dız, ay, el­ler, göz­ler, de­ri­ler gi­bi di­le ge­ti­ri­lip ko­nuş­tu­rul­du­ğu­nu gö­rü­yo­ruz. İ­la­hi kod­la­ma böy­le yap­mak­la in­sa­noğ­lun­da­ki fıt­rat, vic­dan ve sağ­du­yu­nun ne­ler ya­pa­bi­le­ce­ği, po­tan­si­yel im­kân­la­rı­nın ne­ler ol­du­ğu, on­la­rı biz­zat i­çin­de ta­şı­yan in­sa­noğ­lu­na gös­ter­mek is­te­mek­te­dir ki in­san ya­rın kı­ya­met gü­nün­de “bun­dan ha­be­rim yok­tu, bil­mi­yor­dum.” de­me­sin.

De­mek ki her in­san ya­ra­tı­lış­tan var o­lan fıt­rat, vic­dan ve sağ­du­yu i­le Al­lah’ı bu­la­bi­le­cek güç­te­dir. Ye­ter ki don­du­rul­ma­sın, ü­ze­ri he­va ve he­ves­le, ba­tıl ba­ğım­lı­lık­lar­la ör­tül­me­sin. Vah­yin e­sas a­ma­cı in­sa­noğ­lun­da­ki bu me­le­ke­le­ri ha­re­ke­te ge­çir­mek, aç­mak, vu­rul­du­ğu zin­cir­le­rin­den ve bağ­la­rın­dan kur­tar­mak­tır. Çün­kü in­sa­noğ­lu bu sa­ye­de i­çin­de­ki bu fıt­ri se­si din­le­ye­cek ve Al­lah’ı­nı bu­la­cak­tır.

Türk­çe’ de “vic­da­nın se­si­ni din­le­mek”, “sağ­du­yu­dan şaş­ma­mak” de­di­ği­miz şey, iş­te bu “e­vet, sen bi­zim Rab­bi­miz­sin, şa­hit ol­duk” şek­lin­de di­le ge­len fıt­ra­tın/vic­da­nın/sağ­du­yu­nun se­si­ni din­le­mek, bun­dan şaş­ma­mak de­mek­tir. İ­la­hi kod­la­ma in­sa­noğ­lu­nun bun­dan şaş­ma­ma­sı, bu se­se sık sık dön­me­si­ne i­şa­ret et­mek­te­dir. Çün­kü bu ses o­nu e­ğer va­him bir yan­lış­lık yap­maz­sa Al­lah’ı­na gö­tü­re­cek­tir.

Yi­ne Türk­çe’ de­ki “zür­ri­ye­ti bo­zuk, vic­dan­sız, ci­bil­li­yet­siz” de­yim­le­ri de “bu se­se kör ve sa­ğır ol­muş, bun­dan şaş­mış, vic­da­nı­nın se­si­ni duy­ma­yan, o­ra­dan ge­len se­se ku­lak as­ma­yan” an­la­mın­da­dır. Öy­ley­se di­ye­bi­li­riz ki; ya­ra­tı­lış, ka­rak­ter, ya­pı, ta­bi­at an­la­mı­na ge­len “fıt­rat”; i­yi­yi kö­tü­den, hay­rı şer­den a­yır­ma­yı sağ­la­yan iç gö­rü, ah­lâk şu­u­ru, his, du­yu ma­na­sı­na ge­len “vic­dan” ve doğ­ru dü­şün­me me­le­ke­si, doğ­ru­yu yan­lış­tan a­yır­ma ö­zel­li­ği, ak­lı­se­lim, di­ri kal­mış du­yu ma­na­sı­na ge­len “sağ­du­yu”, bu­ra­da, Al­lah’ın, bir­bi­ri­nin zür­ri­ye­tin­den do­ğup ge­len ­de­mo­ğul­la­rı­nın ö­zü­ne yer­leş­ti­re­rek biz­zat “ken­di­le­ri­ni şa­hit tut­tu­ğu şey” de­mek o­lu­yor.

“Al­lah’ın bir­leş­tir­me­si­ni is­te­di­ği şey” i­fa­de­si i­le de bu­na a­tıf­ta bu­lu­nu­lu­yor. Bu an­la­yı­şa şöy­le de ba­ka­bil­mek müm­kün­dür; Al­lah’ın in­sa­noğ­lu­nun ö­zü­ne yer­leş­tir­di­ği ve ge­nel­lik­le iç dün­ya­mız­da dü­şün­me, an­la­ma, ak­let­me, te­fek­kür, kork­ma, tit­re­me, ür­per­me, sez­me, duy­gu­lan­ma gi­bi an­la­rın­da ve­ya bir dış u­ya­rı­cı­nın sar­sı­cı tel­ki­ni i­le or­ta­ya çı­kan, ü­ze­ri a­çı­lan, ha­re­ke­te ge­çen, in­ki­şaf e­den, vec­de ge­len fıt­rat, vic­dan ve sağ­du­yu­nun se­si­ne ku­lak ver­me­li; o­nu din­le­me­li, kes­ti­rip at­ma­ma­lı, o­nun­la i­ra­de­mi­zi bir­leş­tir­me­li, bir a­ra­ya ge­tir­me­li­yiz.

Şu hâl­de zih­ni­mi­ze ve yü­re­ği­mi­ze so­ra­ca­ğı­mız o­la­sı bir “Al­lah var mı?” so­ru­su­na, ya­zıl­ma­mış bir şe­kil­de iç dün­ya­mız­da bul­du­ğu­muz “e­vet, O var” di­yen ı­şıl­tı “vic­da­nın se­si” de­di­ği­miz şe­yin ta ken­di­si­dir. Çün­kü vic­da­nın ke­li­me ma­na­sı “bul­ma ye­ri”, vecd de “bu­luş” de­mek­tir. Pe­ki ne­yi bu­lu­yo­ruz? İ­çi­miz­de bir fıt­rat, vic­dan ve sağ bir du­yu­nun, ya­nı­nın ol­du­ğu­nu! Gün­de­lik ha­yat­ta in­sa­noğ­lu her yan­lış yap­tı­ğın­da bu ya­nı­nıdan bir­ta­kım ses­ler du­yar. İş­te o ses arz et­ti­ğim ve “gâ­lu be­la” de­di­ği­miz ses­tir ve bu ses “Al­lah var, ö­lüm hak, bu yap­tı­ğım yan­lış” di­yen ses­tir!

Bu ses ke­li­me­le­re dö­kül­me­miş a­ma iç dün­ya­mız­da yan­kı­la­nıp du­ran i­yi­li­ğin, mer­ha­me­tin, a­da­le­tin, fıt­ra­tın, vic­da­nın ve di­ri, can­lı, öl­me­miş, ya­şa­yan me­le­ke an­la­mı­na ge­len sağ­du­yu­nun se­si­dir. Al­lah, in­sa­na iş­te bu­ra­dan gün bo­yu, her an ses­le­nip du­ru­yor. Müs­lü­man i­se iş­te bu se­si du­yan, o­na ku­lak ve­ren ve bu se­sin i­şa­ret et­ti­ği ko­şul­suz sev­gi­yi, ka­tık­sız mer­ha­me­ti, a­ma­sız a­da­le­ti ya­şa­dı­ğı ça­ğın göğ­sü­ne il­mek il­mek nak­şe­den ki­şi o­lu­yor. De­mek ki vic­dan de­di­ği­miz şey Rab­bin ne­fe­si­nin ya­ni sev­gi­nin, mer­ha­me­tin ve a­da­le­tin se­si o­lu­yor.

Hz. Pey­gam­ber bu­nu ken­di i­çin­de bu­lu­yor ve o bu­luş i­le a­çı­lan ka­pı­dan Al­lah o­na fı­sıl­dı­yor ya­ni vah­ye­di­yor. Kur’an i­se bu vecd i­le a­çı­lan ka­pı­dan ge­len va­hiy­le­rin top­lan­dı­ğı ki­ta­bın a­dı o­lu­yor. De­mek ki “ne za­man­dan be­ri Müs­lü­man­sın?” so­ru­su­na ver­di­ği­miz “ga­lu be­la­dan be­ri” ce­va­bı­nı de­ğiş­tir­mek ge­re­ki­yor. Pe­ki, ne di­ye­ce­ğiz? “Fıt­ra­tı­mın ve vic­da­nı­mın se­si­ni din­le­di­ğim­den be­ri; ya­ni ru­hu­mun de­rin­lik­le­rin­de yan­kı­la­nan o se­se ku­lak ve­ri­şim­den bu ya­na Müs­lü­ma­nım!”

Bu yüz­den ma­ka­le ve e­ser­le­rim­de ıs­rar­la hep hay­kı­rı­yo­rum; Şah­si çı­kar­la­rı­nız kal­bi­niz­de­ki Al­lah kor­ku­su (O’nun sev­gi­si ve rah­me­ti­ni kay­bet­me kor­ku­su), he­sap en­di­şe­si ve vic­da­nı­nı­zın ö­nü­ne geç­miş­se kal­bi­niz­de­ki hü­küm­da­rın a­dı Al­lah de­ğil şey­tan ol­muş­tur. Pe­ki vic­dan na­sıl kir­le­ni­yor ve biz “o se­si” ya i­çi­mi­zin de­rin­lik­le­rin­de kay­be­di­yo­ruz ya da duy­maz ha­le ge­li­yo­ruz? Far­kın­da ol­sak da ol­ma­sak da Ki­ta­bul­lah’ın Lat di­ye an­dı­ğı “gü­cü” he­pi­miz de­rin­den ar­zu­lu­yo­ruz. O­na ka­vu­şun­ca da ba­ğım­lı ve e­sir ha­le ge­li­yo­ruz. Bu yüz­den de ha­ya­tı­mı­zı ve i­liş­ki­le­ri­mi­zi i­nanç, il­ke ve de­ğer­ler de­ğil; güç i­liş­ki­le­ri, güç kor­ku­su ve güç ar­zu­su şe­kil­len­di­ri­yor.

Bu yüz­den de­ğil mi­dir ki; gö­nül coğ­raf­ya­mız­da­ki vic­dan top­ra­ğı­mı­zın sev­gi yağ­mur­la­rı ve mer­ha­met gü­ne­şi i­le ko­şul­suz tüm ya­ra­tı­lan i­çin bu dün­ya­da­ki cen­ne­ti in­şa et­me­si­ni tüm zer­re­le­ri­miz­le ar­zu­la­sak da; Ek­se­ri­yet­le kud­re­ti a­ra­dı­ğı­mız, dil­le­ri­miz­de “a­da­let, ha­ki­kat, mer­ha­met” gi­bi ul­vi söy­lem­ler ol­sa da­hi, gü­ce ve güç­lü­ye o­lan mey­li­miz; ba­zen güç­lü ol­du­ğu i­çin sev­dik­le­ri­miz, ba­zen de sev­dik­le­ri­mi­zi ıs­rar­la her ko­nu­da güç­lü ve ye­nil­mez gör­mek is­te­me­miz ve en a­cı­sı da tak­li­di bir ma­ne­vi­ya­ta sa­hip ol­ma­mız ne­de­niy­le, şe­hit­le­ri­nin baş­la­rı­nı ve­re­rek kal­dır­dık­la­rı bu müm­bit coğ­raf­ya­nın iz­ze­ti­ni ve şe­re­fi­ni yok et­me­ye ça­lı­şan, kü­çü­cük hırs­la­rı­nın ar­dın­da yi­tip gi­den ka­yıp za­man­la­rın in­san­la­rı­nın de­ğir­me­ni­ne su ta­şı­yo­ruz.

O­ysa ki ni­yet o­ku­ma­ya a­yır­dı­ğı­mız e­ner­ji­yi an­la­ma­ya, yo­rum yap­ma­ya har­ca­dı­ğı­mız za­ma­nı o­ku­ma­ya, slo­gan at­ma­ya kul­lan­dı­ğı­mız mo­ti­vas­yo­nu ü­ret­me­ye ça­lış­sak ya­ni i­çi­miz­de­ki “o se­se ku­lak ver­sek” e­min o­lun ki baş­ta ken­di a­i­le ef­ra­dı­mız ol­mak ü­ze­re il­kin ma­hal­le­miz, son­ra kö­yü­müz, il­çe­miz, i­li­miz ve a­ka­bin­de i­se ül­ke­miz ve dün­ya cen­ne­te dö­ne­cek.

Zi­ra i­na­nın ki bü­tün me­se­le, “i­çi­miz­de­ki o se­se ku­lak ka­bar­tıp”; şart­lar ne o­lur­sa ol­sun dü­rüst, te­miz, pır­lan­ta gi­bi bir ha­yat ya­şa­mak; bu­gün a­ca­ba ki­me i­yi­lik ya­pa­bi­li­rim, ki­min i­çin­de bir ü­mit ı­şı­ğı, bir gü­zel­lik u­yan­dı­ra­bi­li­rim; ki­min der­di­ni, sı­kın­tı­sı­nı pay­la­şa­bi­li­rim, ki­min yü­zü­nü gül­dü­re­bi­li­rim dü­şün­ce­si i­çin­de o­la­bil­mek­tir.