YURT TURNESİ ÇIKARIMLARI

İnsanın insana emanet edildiği” gerçeğinden yola çıkarak “İnsanın kâinattaki en önemli kutsal olduğunun” farkındalığını sağlamak amacıyla Eylül 2017’de temellerini attığımız ve 19 Şubat 2018 tarihinde de aldığımız onaylarla start verdiğimiz “İnsan İnsana Emanettir” projemiz çerçevesinde gençlerimizin algılarını keşfederek, yakalanamayan frekansları ve anlaşılamamanın ortaya koyduğu hedef sapmalarının idrakini kendimize bir görev telakki ederek; şu ana kadar 21 il, 196 ilçemizi geride bırakarak bir milyonu aşkın gencimize ulaşabilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

Zira inanıyorum ki; yaşımız, görevimiz, konumumuz, şartlarımız ne   olursa olsun yaşadığımız dünyada hepimizin ortak misyonu ve gayesi; insan denen en önemli kutsalın ve dolayısıyla da insanlığın daha yaşanılır bir dünyada hayatını idame ettirebilmesi için toplum ruhuna sevgi, şefkat, rahmet ve merhamet tohumlarının gelecek nesiller yoluyla sağlam atılmasıdır.

Bu yönüyle de öncelikli amacımız; sahip olduğumuz manevi mirasın aydınlığı altında güçlü temellere oturtulmuş kültürümüzü, bugünün teknolojisine entegre ederek kutsallarından ve öz kültüründen ödün vermeden; çağdaş yaşamın baş döndürücü hızına ayak uydurabilecek bir aydınlanma sistemi kurmak; eğitimde klasik kalıpları yıkarak, modern ve vizyoner modelleri hayata geçirebilen; sorgulayan, araştıran, gelişmelere ve evrensel değerlere açık, teknolojik ve bilimsel kapasiteyi özümsemiş, istikrarlı, yere sağlam adımlarla basabilen daha güçlü ve ekonomik bağımlılığı olmayan,  hem  ülkesine  hem  de  insanlığa  yararlı;  donanımlı,  kalifiye  bireyler  yetişmesini sağlamak ortak paydamız olmalıdır.

Bu ortak payda etrafında bilgiyi arama, bulma ve kullanma konusunda “hazinemiz” olan gençlerimizi ve onlardan başlayarak tüm insanımızı ilgi, istidat ve kabiliyetlerince becerikli kılmak; sanat ve estetik yönlerini geliştirebilecek, yeteneklerini ortaya çıkartabilecek fırsatlar sunmak amacıyla yıllardır onlarla duygusal bağ kurmak adına il il, ilçe ilçe, okul okul dolaşarak gençlerimizle buluşup gücümüz yettiğince önemli bir mücadele veriyoruz.

İnsan İnsana Emanettir” argümanı ile yaptığımız söyleşi ve imza günleri ile birebir kontak kurabilme imkânının yanı sıra, anmış olduğumuz kültürel mirasın ışığında gençlerimizi ve insanımızı ahlaki ve milli değerler eğitimiyle yeniden buluşturabilme imkânı da yakalanabilmekte; gençlerimiz başta olmak üzere ulaşabildiğimiz tüm yüreklerin yolladığı mail ve mesajlar da çıkmış olduğumuz bu zorlu yolda başarıyı yakaladığımızı göstermektedir.

Evet, teknolojinin baş döndürücü hızı karşısında manevi değerler silsilemize ait ipin bir kısmını elimizden kaçırmış olabiliriz. Ama hala ipin diğer ucu elimizde olduğuna göre mutlu, huzurlu, geleceğe umutla bakan, hayallerinin peşinden koşma cesaretini gösteren, modernize olmuş bir kimlikle geleceğe ışık tutan çalışmaları hep birlikte yürütmeliyiz.

Bu nedenle de sayıları milyonları bulan ve hayatlarının en önemli çağlarını yaşayan gençliğimize ve insanımıza her platformda ulaşabilmek amacıyla aynalarla oluşturduğumuz çembere suretimizi yansıtabilmek adına insanımızın çağdaş yarınlarda özünce parlamasını sağlamak için hep birlikte çaba sarf etmemiz gerektiğine inanıyoruz.

Zira manevi açıdan gelişmiş, sabitelerine, ruh köklerine yürekten sahip çıkan bir ülkenin geleceğini hiçbir maddi güç yok edemez. Fikri birikimi güçlü, ruh kökleri muhkem, istikameti sağlam bir toplum bugün kaybediyor görünse de geleceğini mutlaka kazanacaktır.

Bu görevin sadece eğitim ve ıslah kurumlarına ait olmadığı ve bunun gerek bireysel gerek kurumsal bazda ayrım gözetmeksizin birlik ve beraberlikle başarılabileceği farkındalığıyla, ekonomik kalkınmanın yanı sıra dünyaya yaklaşık bin yıl hükmeden ecdadımızın izince, ait olduğumuz manevi mirasa sahip çıkmak adına farklılıklarımızı bir tarafa bırakarak bütünleşmek ve kenetlenmek zorundayız.

Bu çaba çerçevesinde biliyor ve inanıyoruz ki; rağbetlerin belirdiği, ikram ve hususi rahmetlerin eriştiği, nasip arayanlara nasiplerinin ulaşması için bereketli kılınmış olduğuna inandığımız bu zamanda; verilmiş olana vefa göstermek, gelecek olan nimetler için başlı başına bir davettir.

Bu nimetlerin devamını sağlamak adına da gelişmek için, güçlenmek için, daha aydınlık bir yarın için, güzel bir geleceğe yürümek için, dünyamızı değiştirmeden dünyayı değiştirmek için, emanet olan insana, özellikle de hazinemiz olan gençlerimize sahip çıkabilmek için; tüm mahlûkatı dil, din, ırk, renk, mezhep ayrımı yapmadan ve ötekileştirmeden kucaklamak için gayret etmek zorundayız.

Bu yüzden de yeryüzündeki en son aç doyuncaya, en son çıplak giyininceye, en son yoksul zenginle eşitleninceye; sevgi, barış, kardeşlik, merhamet ve en çok da adalet tüm dünyaya hâkim oluncaya kadar hiçbirimizin boş durmak gibi bir lüksü yok!

Israrla andığım gibi yanlışlara yokmuş gibi yapmaya devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece ‘yanlış var’ diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuzlamanın külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. “Kendimi düzeltirsem yeryüzü bir yanlıştan kurtulacak” şuuru içinde emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak derdiyle yaşarsak, işte o zaman gerçekten bir şey yapmış olacak ve kim bilir belki o zaman gençlerimize yaşayan bir örnek olarak hem kendimizi hem de onları bu ateşten kurtaracağız!

ARTIK UYANMAK ZAMANI

Yaşadığımız dünyada bilim adamlarının hesaplamalarına göre 37,5 milyar insana yetecek kadar gıda varken 8 milyar nüfuslu dünyamızda yaklaşık 1 milyar aç insan var ve günde yaklaşık 25 bin insan açlık ve ondan kaynaklı sebeplerle hayatını kaybediyor.

Oysa ki, bin yılı aşkın bir süre içinde ilkelerinin izini süren, ilkelerini ülkülere dönüştürme cehdi gösteren; kal ve haliyle hakikati yaşayan ve yaşatan; fikir, oluş ve varoluş sancısı çeken hakikat erlerinden oluşan ceddimiz; adım attığı her zaman ve mekânda “güven adası” olmayı başararak canlarını, mallarını, kanlarını inançlarına şahit kılmanın aşkıyla yanıp tutuşmuşlardı.

Kelimenin düşünceye, düşüncenin hayata akan tarafıyla kalbimizde var olanı dilimizden dökerek; ceberrut değil güleryüzlü, ötekileştirmeden birleştiren ve kucaklayan, servet ve zenginliği değil emek ve çabayı önceleyen, , baskıcı değil özgürlükçü, inandıklarını akıl süzgecinden geçiren, ahlaki ilkeleriyle tanınan ve tanıtılan, yaşamını eğitilmiş vicdanlara emanet eden, adalet ve barışı her şeyin üstünde tutan, yürek devletinin zayıflamış halkalarını onarma azminde, kaybolmaya yüz tutan hakkaniyet ve adalet ruhunu yaşadığımız çağın idrakine sunmaya gayret eden bir gençlik ve insanlığın yeniden inşası adına kenetlenmek; insanlığın önünü açacak, hem kendini hem dünyayı iyi tanıyan, insanlığın yükünü omuzlarında taşıma şuuruyla nefes alıp veren, aldığı nefesi hakikatin sesine, hakikatin sesini insanlığın nefesine dönüştürebilecek diriltici bir ruha sahip öncü kuşakları yetiştirecek,  dünya çapında fikir adamı, sanatçı, bilim adamı armağan edecek gençlere ve kurumlara ihtiyacımızın olduğu farkındalığı ve günümüz cenderesinde ülkemizin yeryüzündeki tüm mazlumlar adına bir umut olduğu inancını “diri tutmak” zorundayız.

Zira bugün kabul edip görmek istemesek de ninnilerle, masallarla başlayan ve kahramanlık destanlarıyla şahlanan değerler eğitimimizi yitirmiş olmamızın sancısı ile kıvranıyoruz.

Beşikten mezara kadar süren değerler eğitimimizi terk etmemiz; önce insanımızı sonra da toplumumuzu değersizleştirdi. Farkında değiliz belki ama yitirdiğimiz her değerle hem yozlaştık hem de çaresizliği öğrendik. Kaybettiğimiz değerlerin yerine yenisini ya koyamadık ya da onun yerine monte etmeye çalıştığımız yeni değerler bizleri mutlu etmedi.

Çünkü alıcılarımız sadece “dünyayı” ve çağın ısrarla empoze ettiği “maddeyi” kapsadı. Ukbayı da manayı da sadece geride bıraktık! Bu da birçok konuda şikâyet eder; ancak çözüm üretemez hale getirdi bizi.

Böylece de, sabrın ve şükrün yerini acelecilik ve isyankârlık; Yunus’un insan sevgisinin yerini hümanizm; Celalettin-i Rumi’nin hoş görüsünün yerini tahammülsüzlük; Hacı  Bektaş-ı Veli’nin “edeb” inin yerini ‘çağdaşlık’ maskeli hayasızlık; Leyla’nın ve Mecnun’un aşkının yerini cinsellik; Hz. Ömer’in adaletli devlet anlayışının yerini sömürgecilik; Ahilik kültürünün yerini köşe dönmecilik ve aldatma; Ebu Zerr (r.a) kanaatkarlığının yerini aç gözlülük; “ben siftah yaptım, komşudan al” diyebilecek kadar komşu hukukuna riayet eden gamsızlıkla bezenmiş esnaflık anlayışının yerini “Rabbena hep bana” ya dönüştüren bencillik; haklının güçlü olduğu adalet anlayışının yerini, güçlünün haklı olarak kabul gördüğü zulüm yandaşlığı; insanlarla dayanışmayı “ya dinde kardeş ya da yaratılışta eş gören” anlayışın yerini, menfaatte paydaşlık aldı.

Bu sayede de dün bizi onurlu, üstün ve dünyanın gıpta ettiği insanlar konumuna taşıyan, bin yıla yakın bu dünyaya hükmetmemizi sağlayan değerlerimizin tümünü ‘suda pişen kurbağa misali’ ama farkındalıkla, ama farkında olmadan adım adım yitirdik.

Ancak bu kez de kendimizle kavgalı hale geldik.

Çünkü kalbimizi istila eden değerler artık yaşam biçimimiz haline geldi. Elimizdeki gazete, neredeyse sabahlara kadar tüm vaktimizi başında geçirdiğimiz televizyon, kölesi haline geldiğimiz cep telefonlarından takip ettiğimiz ve içimizdekileri kustuğumuz sosyal medya veya eş, dost, arkadaş, iş, ortam, sokak, mahallenin hep birlikte çaldığı bu senfonide kaynayıp gitti içimizdeki dünya.

Sizce de yaptığımız her işi, faydalı olmak adına “ibadet” aşkıyla yapmamız emredilmişken, borç edasıyla aradan çıkarmaya çalıştığımız günlük ibadetlerimizde dahi kalbimiz dünyayla atmıyor mu?

Abdestsiz hamura dokunmayan annelerin, çocuklarının boğazından haram lokma geçirmemek için didinen babaların, seher vakitleri uyku bile uykuda iken sıcacık yatağından doğrulup gözü yaşlı bir şekilde “Allah’ım Ümmet-i Muhammed (sav)’e yardım et” diye yalvaran ak sakallı dedelerin, nur yüzlü ninelerin rengini verdiği dünya kaybolduğundan beri biz de kaybolmadık mı dışımızdaki dünyanın hengamesinde?

Evet, yazık ki bugün artık aklımızın süzgecinden geçenler kalbimize varmıyor; kalbimizin süzgecinden geçenler aklımıza sığmıyor. Çünkü kalbe yön vermesi gereken akıl başka söylüyor; akla uyması gereken kalp başka atıyor.

Bundan olsa gerek ki; bir şeyi sıklıkla işitince onun “hakikat” olduğunu sanıyoruz. Hele bir de pratikte faydasını gördüğümüz bir durumsa asla işkillenmeden “çokça işittiklerimize” inanmaya devam ediyoruz. Duygusu itibariyle bizi tatmin ettiği için bilgiyi sorgulama ihtiyacı hissetmiyoruz ve duygularımızın yoğunluğu duyduklarımızdan şüphelenme hakkımızı by-pass ediyor!

Bu sayede de az buçuk görüp çok buçuk hükümler veriyor; birkaç satır okuyup ciltler dolusu konuşuyor, yüzde bire ulaşmadan yüzde yüzü infaz ediyoruz. Yarım bakışlardan sağlam görüşler çıkmayacağını, eksik bilgilerden doğrulara ulaşamayacağımızı, zanlarla hakikate ulaşma fırsatının kaybolacağını atlayarak üstelik.

Oysa ki tanımlamalar gözlemler çoğaldıkça sağlıklı hale gelir. Aksi halde yarım doktorun candan etmesi misali eksik gözlemler bakışı da köreltir ve insanı dipsiz bir kuyu olan zanna düşürür. Kim bilir belki de bu yüzden soldan gelen hamlelere dirençli olan nice idrak, sağdan gelenlere aynı dirayetle karşı koyamıyor!

Hadi dönelim içimize!

Evet, başta kendi nefsim!

Yetimin mahsunluğunun farkında mıyız? Hayır!

Mazlumun gözyaşı içimizi kanatıyor mu? Samimiyetle cevap verelim, hayır!

Çünkü o an hüzünleniyor, dakikaları geçtim aradan saniyeler geçmeden unutup kendi yaşamımıza dönüyoruz!

Kahkahalarımız, bırakın uzağı aynı binada yaşadığımız insanların acılarına bigâne mi? Evet!

Kaçımızın Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Arakan’da ve daha sayamadığım birçok coğrafyada ölen, öldürülen, işkence edilen, ırzına geçilen, insanlık onuru ayaklar altında çiğnenen kardeşlerimiz için uykusu kaçtı?

Kaçımızın bizzat gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz, vicdanımızla şahit olduğumuz dünyanın herhangi bir yerindeki aç çocukları görünce, mükellef sofralarımızda yemekleri boğazına takıldı?

Kaçımız dünya üzerinde zulüm gören her bir can için dil, din, ırk, renk, mezhep gözetmeksizin -hiçbir şey yapamıyorsak bile- gecenin bir yarısı uykumuzu bırakıp ellerimizi açıp gözü yaşlı gönlü mahzun bir şekilde samimane dualar edebildik?

Evet, kabul ediyorum; günümüz dünyası bitmek tükenmek bilmeyen bir değişimin, kulakları ve kalpleri sağır eden uğultusu ile dolu. Siyaset, ekonomi, sosyal medya, eğlence ve teknoloji gibi birçok alan, gösterdiği gelişmelerle sürekli dikkatimizi çekmeye ve kendine yöneltmeye çalışarak kalplerimize ve maneviyatımıza hücum eden birer düşman gibi kıyasıya yarışıyor gibiler sanki. Onlar bu yarışlarında başarılı oldukça bizler ‘tüketmeye’ teşvik ediliyor; artık birer kurumsal yapı haline gelen bu yapıların sayısı arttıkça da her şeyimizi tüketmek, bir yaşam tarzı halini almaya başlıyor. Bu nedenle adını ‘modern’ koyduğumuz çağımızda her birimiz neredeyse programlanmış tüketiciler hükmündeyiz artık.

Böylesi baş döndürücü bir ortamda da içimizin Hira’sına çekilmek mümkün olmadığı için, içimize yerleştirilen vicdan çipi paslanıyor ve manevi dünyamız bir eğlence formunda metalaşmış bir olgu olarak çıkıyor karşımıza.

Ama dün (neredeyse bütün bir İslâm tarihi boyunca) Müslümanların coğrafyaları farklı dinlerin, kültürlerin ve medeniyetlerin müntesipleri için “güven adası”ydı.

Yani İslâm coğrafyaları hem İslâm Yurdu (dârü’l-İslâm), hem selâm ve barış yurdu (darü’s-selâm), hem emniyet yurdu (dârü’l-eman) hem de insanlık yurdu (dârü’l-insan) olmuştu herkes için. Bunu geçmişte büyük ölçüde yalnızca Müslümanlar başardılar. Zira başkalarına hem hayat hakkı tanıdılar hem başkalarından yararlanmanın yollarını buldular. Müslümanların dışında –en azından– İslâm medeniyeti kadar böyle bir şeyi başaran ikinci bir medeniyet tecrübesi gerçekleştirilemedi henüz.

Özetle dün, Müslümanlar olarak insanlığın güven adası olmayı başardık biz, bugün ve yarın da başarmakla mükellefiz; ama (sanki) biz bizde değiliz…

Çünkü tarihimizden edebiyatımıza, coğrafyamızdan bizi biz yapan has  özelliklerimize  kadar en  mükemmel,  en  sahih,   en   sağlam,   en   muciz,   en   edebi   kaynaklarıyla övünen bizleriz ama öte yandan bu dinamiklere olan ihtiyacımızı, bunlarsız düşüncenin ve davranışın biçareliğini idrak edemeyen yine bizleriz!

Yaklaşık yüz yıldır hayata değemiyoruz.

Hayata değmeden hayatı dönüştürmeye, topluma tepeden hayat tarzları dayatmaya; toplumu “adam etmeye” çalışıyoruz. Yüzlerce yılın mücadelesi sonucunda geliştirdiğimiz medeniyet iddialarımızı, dinamiklerimizi ve ruhumuzu yok etme mücadelesi veriyor; kendimizi, kültürümüzü yok ediyoruz.

Zira topluma tepeden –üstelik de– ithal kültürler, ithal kimlikler dayatarak toplumun önünü açamaz, aksine tıkarsınız. Yapacağınız şey, yalnızca başkalarını taklit etmekten, daha da kötüsü, başka kültürlerin burada karikatürünü üretmekten öteye geçmez.

Köklerini kurutan bir toplumun, geleceği kurması da mümkün değildir. Zira köklere indiğiniz ölçüde, göklere yükselebiliriz. Kökleriniz ne kadar güçlü olursa, göklere açılma imkanlarınız ve kabiliyetleriniz de o kadar artar. Köksüz ağaç meyve vermez çünkü.

Bu nedenle de kim ne derse desin bu coğrafyanın en önemli meselesi en geniş anlamıyla kültür meselesidir. Kültür cephesinde top yekûn bir seferberlikle bu var olma savaşını kazanamayan toplumlar; bu tufanda hem kendilerini hem de genç kuşaklarını kaybetmeye mahkûmdur.

Genç kuşaklarını ihmal eden veya girdiği “kültür” savaşında kaybeden bir toplumun da, kendi değerleri üzerine bina edilmiş bir geleceği olamaz. Çünkü, gençlerini ihmal edenler, geleceklerini imha ederler. Genç kuşaklarını kaybedenler, geleceklerini kaybetmeye mahkûm olurlar. Gençliğin ruhunu” işlenmeyen bir tarla gibi” bıraktığınızda orada sadece ısırganlar ve dikenler oluşmasına sebep olursunuz.

Evet, bugün mümbit coğrafyamızda oldukça genç bir nüfusa sahibiz ama genç kuşak, esen sert ama ayartıcı rüzgârların önünde sürükleniyor. Yoz ve yozlaştırıcı, sığ ve sığlaştırıcı; hız, haz ve ayartıyı kutsayıcı bu post modern popüler, nihilist kültürün önünde savrulup duran bir gençlik var avuçlarımızda.

Çünkü dünyada planlı, programlı bir şekilde sarf edilen milyar dolarlarla sürdürülen “tek kültür” oluşturma çabası her platformda yoğun bir şekilde sürüyor ve bu tufanın önünde kimse duramıyor dünyada. Bütün ülkeler, bütün kültürler bu kültür tufanının yıkıcı etkisiyle istila edilerek dönüştürülüyor. Sığ ve ayartıcı bu kültür, dünyanın köklü kültürlerini tuzla buz ederek genç kuşaklarını kölesi hâline getiriyor.

İşin en acı tarafı yediden yetmişe herkes bu gidişatın farkında ve herkes şikayetçi, ama herkes kendinden başlaması gerektiğinin farkında değil.

Çünkü devamlı eleştiri modundayız ve bu mod artık kültürümüzün bir parçası haline geldi. Sanki gizli bir el zihinlerimizi “şikâyet” üzerine programlamış.

Ne demek istediğimi anlamak için sosyal medyada artık umumi hale gelen yorumlarımıza, iletişim tarzımıza, hatta televizyon programlarımıza veya günlük konuşmalarımıza bakmanız yeter de artar bile. En haklı olduğumuz konularda bile adam gibi eleştirmeyi unuttuğumuzu, eleştirilmek diye bir şeyi zaten rafa kaldırdığımızı, artık her şeyi ve herkesi eleştirebilecek kadar “kâmil”, hiç kimse tarafından da eleştirilemeyecek kadar “mükemmel” olduğumuzu göreceksiniz.

Oysa sahip olduğumuz manevi mirastan yola çıkarak, dünyaya bin yıl hükmetmiş ve tüm insanlığın güven adası olmayı başarabilmiş dinamiklerimize güvenerek, bu kültür tufanının önünde sadece biz durabiliriz. Evet, kaynak da hazine de bizde.

Öyleyse çözüm ne?

Kanımca ilk adım “biz”i yeniden inşa etmek. Düşünürlerimiz, sanatçılarımız, edebiyatçılarımız, unvanlarına unvan katmakla meşgul akademisyenlerimiz, kanaat önderlerimiz; elbirliğiyle ait olduğumuz manevi mirasın şifrelerini deşifre etmeli, genç kuşakların manevî ihtiyaçlarına cevap verecek, ruhlarına hitap edecek güncellenmiş bir “kültür” inşa etmek için seferber olmalı.

İmkân ve fırsat buldukça sürdürmeye çalıştığımız konferans ve söyleşilerimizde açıkça gördük ve görüyoruz;

Oldukça kalabalık ama bir o kadar zeki, sorgulayan ve dinamik yeni bir jenerasyon hızla geliyor. Ama ne yazık ki bu jenerasyon milli ve manevi dinamiklerimiz ile anne ve babalarından daha az temas kurdular. Hatta yeni neslin bir kısmı tamamen temassız. Rüzgârda savrulan yaprak gibi oradan oraya sürükleniyor.

Bu işi hemen her mahalleye “imam hatip” açmakla kazandık sanıyoruz ama nafile!

Gidin bakın okulların ve gençlerin hallerine. Oturun, onlarla “buyurmadan”, iki arkadaş gibi konuşmaya çalışın bakalım, ne verebilmişiz milli ve manevi dinamiklerimiz adına.

Onların frekanslarını yakalayıp iletişim kurduğunuzda göreceksiniz ki, mükellefiyet bilincinden uzak, tahkik yerine taklidi bir inanca sahip olduğumuz, söylemlerimizle eylemlerimiz birbirini yalanladığı için genç nüfusumuza sirayet edemiyoruz.

Çünkü dilin söylediğini eylemde görmeyen genç uzaklaşıyor ve kendince bir yol çiziyor. Biz ise bunun adına “isyankâr gençlik” koyuyoruz.

Peki kime ve neye isyan?

Bu soru bana “eşyanın doğasındaki dinamiklik ve değişimin kavranamaması” cevabını veriyor. Zira Eflatun’un iddia ettiği gibi eşya ve hayat sabit değildir.

Bizim geleneksel din, dil ve hayat algımızın bu Eflatuncu ve Aristocu mantıkla şekillenmiş olması bu değişimi bir şekilde yaşadığımız halde görmemizi engelliyor ve bizi değişim karşısında aciz bir durumda bırakıyor.

Yani en önemli nedenlerden biri Müslümanlar olarak son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi, hız çağının getirdiği dijital dünya çağına da hazırlıksız yakalanmış olmamız.

Dolayısıyla genelde tüm dünya Müslümanları, özelde ise Türkiyeli Müslümanlar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşıyayız:

Birincisi; batılı bir paradigma (değerler dizisi) ile düşünerek yeryüzüne ve yeryüzündeki her şeyin bizim için yaratıldığını, onların sahibinin insan olduğunu, onu elde etmek için her yolu kullanabileceğimizi, elde edince de onu sınırsızca tüketebileceğimizi söyleyen; böylelikle insanı sorumsuzlaştıran ve alabildiğine yücelten, yani merkezinde insanın bulunduğu seküler (dünyevi) bir zihne sahip olmamız.

İkincisi; zamanın, eşyanın, düşünce ve fikirlerin durağan, hakikatin geçmişte bir yerde sabit olduğu, değişmediği, değişmeyeceği, kişinin her dönemde bu sabiteye göre kodlanması gerektiğini söyleyen bir hafızaya ve din tasavvuruna sahip olmamız. Yani, batılı gibi yaşarken atamız dedemiz gibi düşünüyor; çocuklarımızı ve gençlerimizi onların zihniyle yetiştirmek istiyoruz.

Eylemlerimiz söylemlerimizi yalanladığı için de gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor. Biz ise itaat edeni alkışlıyor, mevki ve makamları onlara sunuyor, isyan edenlere ise ‘dinden çıkmış’ muamelesi yapıyoruz.

Oysa bu gençler bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar. Ya bizim yapmaya çalıştığımız ancak sahip olduğumuz din dili ile maskelemeye çalıştığımız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak istiyorlar, ya da bizim bu riyakâr hayatımıza isyan ederek kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar.

Şapkamızı önümüze koyup dünyaya bu satırlarla olsun onların gözünden bakmaya çalışırsak;

Kendi sahasının dışında hiçbir şey bilmemeyi meziyet zanneden akademisyenlerimiz, bir sonraki sınavdan kaç alacağının endişesi içinde ömrünün en güzel yıllarını hebâ ettiği için hayatın kendisinden bîhaber ömrünün ortasına gelen öğrencilerimiz, nasılsa matematik öğreteceği için bilmeye ihtiyaç hissetmediği dîvân şiirinin üç büyük ismini peş peşe sıralayabilmekten mahrum öğretmenlerimiz yok mu?

İlkokul yılları boyunca ödev yapmaktan oyun oynamaya fırsat bulamayan evlâdlarımız, ortaokul ve lise seviyesine geldikçe adı her geçen gün değişip, sayıları sürekli artan o meş’um sınavlarda bir soru daha fazla yapabilmek için biteviye test çözmekten, açıp birkaç kitap okumaya fırsat bulabiliyorlar mı?

Bu anlamsız ve bütün bir çocukluğa kast eden maratonun akabinde bir üniversite kazanılıyor, orada başarılı olabilmek için öncekinden çok daha fazla çalışmak gerekiyor ve iş bulmaya yaramayacak bir diploma uğruna, cânım gençlik yılları heder ediliyor mu?

Âşık olduğu kıza okumak için lâzım olan şiirden fazlasını bilmeyen tarihçi, sınavı geçmek için gerekenin ötesinde tarih bilgisi olmayan doktor, dini kültür, ahlâkı bilgi zanneden ve onları da kopya kâğıtlarıyla mâziye gömen mühendis, şartlar icap etmedikçe mâzisini merak etmeyen bürokrat, okuma yazma bilmeyen çobanların gözyaşlı ibadetlerinin aşk ve zevkinden mahrum ilahiyatçı, Google’dan aparılan mâlûmatla başımızdan aşağı  ukalâlık boca eden aydın, hülasa medeniyetimizin estetik, zarafet ve muhabbetinden zerre nasibi olmayan bizden habersiz bir dolu “biz” yetişmiyor mu sizce de?

Peki, kitabı televizyonla, misafirliği AVM gezmesiyle, sohbeti akıllı telefonlarla, bilgiyi mâlûmatla, kültürü zevzeklikle, insan olmayı meslek sahibi olmakla takas ettiğimiz günden beri bu günah bizim mi, onların mı?

Kırmızı ışıkta geçen araç sürücüsünün, çok kazanma hırsına yaptığı inşaattan demir ve çimento çalabilen müteahhidin, mal satabilmek için türlü yeminler ve yalanlar üretebilen esnafın, çay içmek isteyen müşterilerine boya katarak çayını renklendiren çaycının, sokak ortasında kalabalıklar içerisinde dahi ağzının dolusu cadde ortasına tükürebilen insanların, yapılan maçlarda şike iddialarına bulaşan futbolcu ve hakemlerin, reyting uğruna insan onurunu hiçe sayarak yalan haber yapabilen gazetecilerin, müşterisinden daha fazla para almak için kısa yol yerine uzun yolu tercih eden taksicinin, organik olmadığı halde  insanların doğallık duygularını suistimal ederek piyasanın üç katı fiyatına domates satabilen pazarcı ve manavın, kadavradaki altın dişi sökerek rant elde etmeyi düşünebilecek kadar ruhsuzlaşmış mezar hırsızlarının, ebeveynlerinin servetine konabilmek için gözünü kırpmadan onları kesebilen çocukların olduğu bir toplumda siz genç olsanız ne yaparsınız?

Gençler, bizim gizliden gizliye yaptıklarımızı, üstü örtük bir şekilde yaşadıklarımızı, alenen konuşuyorlar, göstere göstere yaşıyorlar hepsi bu.

Peki ne yapmalıyız?

Aslında reçete çok açık.

Yüksek bir bina inşa edeceğiniz zaman temeli çok derin kazarsınız.

Bina ne kadar yüksek olacaksa zemin de o kadar derin olmalıdır. Çünkü zemin derinleştikçe binayı yükseltme imkânımız da artacaktır. Eğer zemin kazanmaya çok zaman ayırmazsanız çok yükseklere çıkamazsınız ve elde edeceğiniz binanın yüksekliği de zeminin derinliğiyle orantılı olur.

Teolojik olarak ele aldığımızda aynı şey maneviyatımız için de kültürel değerlerimiz için de geçerli. İnanç sahibi olduğumuz hususların çok derinlere nüfuz etmesi gerekiyor. Neye, niçin ve nasıl inandığımızı kulaktan dolma bilgilerle değil, “merak ilmin hocasıdır” gerçeğinden yola çıkarak inandığımız şeyin kesinliği konusunda kalben de emin olmamız gerekiyor. Ancak bu şekilde amellerimiz inancımızı, ait olduğumuzu iddia ettiğimiz kültürümüz de davranışlarımızı yansıtabilir.

Yanisi zeminimiz derin değil.

Zemin derin olmayınca da hayatın her alanına yayılması gereken maneviyatımızı merkeze alamıyor, belirli zaman dilimlerine hapsediyor ve bu sığ zemine iman gibi muhteşem ve çok katlı bir bina inşa edemiyoruz. Kulaktan dolma bilgilerin taklidinden yola çıkarak hem her anımızın, her nefesimizin kayıt altına alındığına inandığımızı iddia ediyor ama akla gelebilecek her türlü kötülüğü de yapabilme cüreti gösteriyoruz, kendimizce haklı sebepler yaratıp vicdanlarımızın üzerini örterek.

Yoksa gerçekten iman eden hangi kalp; yaptığı her amelin, aldığı her nefesin hesabını vereceğini bildiği halde bu kadar can kırığına sebep olabilir?

Evet…

Bize doğru soruyu sorabilelim diye verilen ömrü, yanlış sorulara cevap aramakla tüketiyoruz. Üstelik doğru soruyu sormak ve doğru cevabı verebilmek de bir şey ifade etmiyor; cevabın gerektirdiği gibi olmak asıl mesele. Ben “kimim” deyip, “insanım” diye cevap verdikten sonra insanlığın hakkını veremediysek “doğru cevabı verdim” diyebilmek mümkün mü?

Öyleyse ilke ve hakkaniyet kantarına tek başımıza çıkarak kendimizi fabrika ayarlarına döndürelim ki; nefretin yerini merhamet; kinin yerini kardeşlik; batılın yerini hak; karanlığın yerini aydınlık; maddenin yerini mana; alışkanlıkların yerini aşkınlık; hüsranın yerini gufran; küfranın yerini şükran; kabuğun yerini çekirdek; aracın yerini amaç; malumatın yerini marifet; sözün yerini davranış; rivayetin yerini riayet; tasarrufun yerini tasadduk; israfın yerini paylaşma; hırsın yerini huzur; tamahın yerini kanaat; benliğin yerini birliktelik; Kabil’in yerini Habil, hevanın yerini takva, yatağın yerini seccade; öfkenin yerini itidal alsın.

İşte o zaman dünyaya da eşyaya da bakışımız değişir ve kalbimiz ilk günkü fabrika ayarlarına dönerek kan yerine nur pompalar vücudumuza. Ne için yaratıldığımızı, bu dünyaya neden geldiğimizi, gelmenin aslında gitmenin ilk adımı olduğunu keşfederiz yeniden.

Başka ne mi olur?

Mesela, kapital dinine ve onun ilahı olan paraya köle olmaktan vazgeçeriz. “Benim” le başlayan cümlelerle kavgamız olur, taşıdığımız canın dahi ‘bize ait olmadığını’ fark ederiz. Bu emanet bilinci içinde içtiğimiz suyun, giydiğimiz hırkanın, ayağımızdaki ayakkabının, ağzımıza aldığımız lokmanın üzerinde dahi bir tasarruf hakkımız olmadığının farkındalığını yudumlar; Müslümanın “emin” insan olması gerektiğini fark ederiz.

Böylece kendimizi kâmilen terbiye etmekle kalmaz, başta gençlerimiz diğer insanları da davranışlarımızla “insanlık” sofrasına davet etmiş oluruz.

Unutmayalım ne olur; ısrarla andığım gibi asıl ölüm hayattan değil hakikatten kopmuş bir halde ‘ölmüş yüreklerle’ yaşadığını sanmaktır.

Yüreklerimizi diriltmenin yolu da sağlam bir eğitim sisteminden geçer.

Çünkü “yeni dünya” düzeninde para, güç veya büyüklük artık bilek gücünden değil, beyin gücünden geliyor. Dolayısıyla dünyada söz sahibi olmak, belirlediğimiz hedeflere ulaşmak, hayalini kurduğumuz refah seviyesine ulaşmak sadece eğitim ile mümkün artık.

Fark etmeliyiz ki;

Büyük Sahra çölündeki bir kum tanesinden bir milyar kat daha küçük bir dünyada yaşayan yedi buçuk milyar insandan sadece biriyiz! Dolayısıyla gönlü, sahibine mekân eyleyebildiğimiz kadar insanız. Orada, O’nun rızasından gayrısını bırakmadığımız kadar kuluz. Gönül ülkesini biricik iktidarına teslim edebildiğimiz kadar varlığımızın bir anlamı var.

Ve bir söz üstadının tespitiyle bitirelim.

Yeryüzündeki bütün insanları ateşten kurtar. Zor mu?

Hiç olmazsa birini kurtar.

Madem herkesi düzeltmek bu kadar zor, kendini doğrult ki dünya bir eğriden kurtulsun.

ARAMIZDAKİ DUVARLAR

Birbirimizi görmemek, anlamamak, duymamak için önyargılarımızdan, ön kabullerimizden, egolarımızdan, aidiyetlerimizden, zaaflarımızdan, ideolojilerimizden, anlama biçimlerimizden, yorum farklılıklarımızdan, ırkımızdan, cinsiyetimizden, kibrimizden, ezberlerimizden, statümüzden, şehrimizden, muhitimizden ve daha bilmem nelerimizin hepsinden birden duvarlar örmüş durumdayız.

İç içe geçmiş, birbirini bazen örten, sıklıkla tahkim eden ama hep sinsice saklayan milyonlarca görünmez duvarın ardından işitmeye, görmeye ve anlamaya çalışıyoruz birbirimizi.

Bu yüzden de herkes bir başkasının sağırı; kendisine benzemeyenin körü.

İnsanla insanın arasında bu duvarlar, Doğu’yla Batı’nın, zenginle fakirin, sağcıyla solcunun, kadınla erkeğin, yaşlıyla gencin, o şehirle bu şehrin, o partiye oy verenle bu partiye oy verenin, o takımı tutanla bu takımı tutanın, dini öyle anlayanla böyle yorumlayanın, o yazarı sevenle bu şairi sevenin, yürüyenle koşanın, oturanla ayakta duranın, kıyam edenle secde edenin arasında. Bu duvarların başkasına bakan tarafları ne kadar sağlam ve kasvetli tuğlalarla örülmüşse, bize bakan tarafı da o kadar ışıltılı ve narin aynalarla bezenmiş.

Duvarın öbür yanını görmek ister gibi yapıyoruz ama elimiz saçlarımızda, gözümüz aynada. Duvarın ardındakini işitmek ister gibi yapıyoruz ama elimizde bir bez, aynanın lekeleriyle meşgulüz. Anlamak ister gibi yapıyoruz duvarın ardındakini ama aynadaki suretimizin sarhoşuyken ne mümkün. Duvarın öbür tarafı da bizden farklı değil üstelik. Orada da manzara aynı. Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir mekânda toplanmış ve aynı anlaşmaya bilmeden imza atmış gibiyiz.

Zira yaşadığımızdan, bildiğimizden, gördüğümüzden, ezberimizden, zanlarımızdan, zaaflarımızdan bir mevzi yapıyoruz kendimize ve eşyayı, insanı, fikri oradan seyredip var olanın bizim gördüğümüz gibi olduğunu ve ötesi gördüğümüzden ibaret olduğunu iddia ediyoruz. Böyle yapmakla hem mevzunun diğer cihetlerine kendimizi kör eyliyoruz hem de aynı tabloyu bir başka yerden seyredip farklı bir şey gören kimseleri bilmemekle, görmemekle, anlamamakla itham ediyoruz.

Kadınla erkeğin, sağcıyla solcunun, zenginle fakirin, sekülerle dindarın, Sünni’yle Alevi’nin, Türk’le Kürt’ün, Doğu’yla Batı’nın, maziyle istikbalin, iktidarla muhalefetin, şairle yazarın, teknik direktörle hakemin kavgası hep bundan. Hâlbuki sesimizi duyuramamaktan şikâyet etmeyi terk edip bir başkasına gerçekten kulak kesilmenin zevkine bir erebilsek, anlatma ihtirasından kurtulup anlaşılmamaktan müşteki olmaktan vazgeçip anlama derdine bir düşebilsek, başkasının gözündeki çöple uğraşmayı bırakıp kendi gözümüzdeki dal budakla meşgul olabilme hassasiyetine bir erişebilsek mesele kalmayacak!

Haksız mıyım?

Kendimizden, ‘ben’imizden bir dünya yapmışız kendimize, istiyoruz ki her şey onun etrafında dönsün ve hatta zannediyoruz ki her şey onun etrafında dönüyor.

Bizim doğrumuzdan başka bir doğru yok, bizim gördüğümüzden başka görmeye değer bir şey yok, bizim anladığımızdan başka anlaşılacak bir hakikat yok, bizim sevdiğimizden başka sevilmeyi hak edecek bir güzel yok, bizim sözümüzün ötesinde söylenebilecek bir söz yok, bilgimizin üstünde bilgi yok, yolumuzdan gayrı yol yok, derdimizden başka dert yok.

Yok, yok, yok oğlu yok!

Bu kadar anlamsız ‘yok’un arasında muhabbet nasıl ve niçin var olacak? O da yok. Muhabbet olmayınca, birlik beraberlik yok, anlayış yok, insaf yok, iyi niyet yok, tahammül yok, müsamaha yok, empati yok, af yok, tebessüm yok!

Peki bunca yoku ortadan kaldırmanın bir yolu yok mu? Var!

Herkes kendisine bir balta yapacak.

Herkes kendisinin ihtiyacı olan her ne ise o şeyden bir balta yapacak. Tevazudan, had bilmekten, merhametten, ilimden, haysiyetten, insaftan, vakardan, sevgiden, cömertlikten, hemhâl olmaktan, gözyaşından, tebessümden…

Baltalar bütün bunların hangisinden olursa olsun hepsinin sapı tek bir şeyden yapılacak:

‘Sen’ diyebilmek cevheri.

Ben diye diye ördüğümüz duvarları, ‘sen’ diye diye yıkacağız elimizdeki baltalarla. Ayna parçaları üzerime sıçrar da oramı buramı keser mi endişesi ile değil; duvarın arkasındaki kardeşime aman bir zarar gelmesin hassasiyeti ile indireceğiz baltayı aynaların orta yerine.

Ben derdiyle ördüğümüz duvarları, sen uğrunda yıktığımız vakit ‘ben’imizi en saf aynadan daha berrak ve billur bir endam ile duvarın ardındaki kardeşimizin gözbebeklerinde seyredecek ve biz olmanın yolunun, sen demekten geçtiğini hayretle fark edeceğiz.

Duvarlar yıkılacak ve duvarın ardındaki kardeşimizin elinden yüzünden sızan kandan anlayacağız ellerimizin ve yüzümüzün kan revan içinde olduğunu. Elimizdeki balta o anda en onulmaz yarayı bir dokunuşta iyileştirebilecek efsunlu bir sargı bezinden daha şifalı bir ipek mendile dönüşecek.

Kendimizi unutarak değil, kendimizi hatırımıza bile getirmeden karşımızdakinin yaralarını iyileştirmeye uğraşırken şaşkınlıkla göreceğiz ki elimizdeki şifa ipeğini kardeşimizin hangi yarasına dokundursak kendi vücudumuzun tam orasına denk düşen bir yara iyileşivermekte.

Sarılacağız birbirimize, yüzümüz bayram çocuklarının kalbine dönecek ve güneşi ilk kez göreceğiz, duvarların gölgesi düşmeden üzerimize.

Çok mu zor? Hayal mi, imkânsız mı? Hayır!

Mümkünü kolay ve gerçek kılan Allah’a andolsun ki hayır!

Bu saydığım değişimin gençlerimiz arasında yayılması olmazsa olmazımız olmalı artık.

Zira bir bina yıkıldığında onu yeniden yapabilirsiniz. Birimiz sağlığıyla ilgili bir sorun yaşadığında gidip tedavi olabilir. Cebimizdeki paramızı kaybettiğimizde onu yeniden kazanabilme şansına sahibiz. Ancak hiçbirimiz geçen zamanı geri getirebilme kudretine sahip değiliz. Bu yüzden de bugün eksik ve yanlış yetişen bir nesli tekrar bir eğitimden geçirmek başarılması çok güç, hatta imkansızdır.

Hepimizin farkında olması gereken tek şey; ülke tarihimizde hiç olmadığı kadar büyük yatırımlar yapılan eğitim öğretim dünyasının sahip olduğu fizik, donanım ve eğitim öğretim materyallerinin ortaya koyduğu bu altın çağ karşısında altın bir neslin ortaya çıkması gerektiği.

Her imkânın bir imtihan olduğu bilinci içerisinde her aile, her yönetici, her öğretmen, her öğrenci kısacası bu çarkın dönmesinde görev alan her birey, elindeki emanetin hesabı altında ezilmeli ve yarınımızın teminatı olan gençlere bu şuur içerisinde verebileceklerinin en güzelini ve en mükemmelini verebilmek için var gücüyle çalışmalıdır.

Zekâ seviyesi, ilgisi, istidat ve yeteneği ne olursa olsun her bir gencimizi kucaklamak, frekansını yakalamak ve tüm şefkatimizle bağrımıza basmak zorundayız.

Bu noktada da unutmamamız gereken en önemli şey; bizim sahip çıkamadığımıza başkalarının sahip çıkmak adına var gücüyle çalıştığı gerçeğidir.

Kabul etmesek, görmek istemesek de Avrupai bir esintinin hıçkırıklarında boğulmak üzereyiz. Bir yanda bilgi, bir yanda eğitimde taklit, diğer yanda kariyer ve kariyer sonucuna göre şekillenen karakter hâli ile oluşan bir toplum var artık. Oysa yitirdiğimiz bilginin kendisinden çok erdemine, hikmetine muhtacız. Bilgi deryasının ortasında şuursuz ve sorumsuzuz.

ÇÜNKÜ EĞİTMİYOR ÖĞÜTÜYORUZ!

Kâinatın döngüsü içinde, toprak denince hepimizin anladığı mana akla geleceği gibi topraktan yaratılmış tenimizi, hatta bir adım öteye gidip eğitim sistemimizi de anımsayabiliriz sanırım. Toprak misali beşeriyetimize ekilen idrak tohumları da göze göze kaynayan ilim suyuna muhtaç. Tabi ki topraktan, tohumdan, sudan ve ekinden anlayan bir bahçıvan da olmazsa olmazımız.

Bu şekilde filizlenip insanlık semasına yaklaşan ağaçlar, zamanında ve yeterince sulanmaz veya haşerattan arındırılmazsa kök salıp derinleşemez. Üstelik bir ağacın bakımı diğeriyle aynı olmadığı ve her biri de kendine özel bir ilgi istediği için bunlar hiç yapılmaz ve eksik bırakılırsa, kök salamayan bu ağaçlar ya imtihan rüzgârlarıyla devrilip gider ya da cehaletin kuraklığında susuzluktan heder olurlar. Aynı şekilde işten anlayan ehil ellerde boy veren ve kökleri beşeriyet toprağına sarıldıkça müstakim hale gelebilen ağaçlar, zamanı geldikçe meyve vermeye başlarlar.

İşte bu meyve verme sürecinde verim almayı ve daha çok berekete ulaşmayı tarih, hayat ve tabiat üzerine; üzerimizdeki nimetler ve o nimetleri verenin yüceliği üzerine; şehrimiz, ülkemiz, bölgemiz ve insanlığın gidişatı üzerine tefekkür ederek; gözümüzü yıldızların ötesine dikerek, varoluş sancıları çekerek, kendi “Hira” larımızda vicdanımızın sesini dinleyerek başarabiliriz.

İç dünyamıza dönerek orada kendi akıl, zihin, ruh ve gönül kozamızı örmeli; aydınlanmalı, öğrenmeli, her birimiz kendiliğinden vicdanî uyanışlar yaşamalı; bu potansiyel enerjinin içimizde yerleşik olduğunu fark etmeli; sonra kozamızdan taşarak Hira’dan şehre inmeli, toplumsal sorumluluk yüklenmeli ve gereğini  yerine getirmeli; üzerimizdeki örtüyü atmalı, kalkmalı ve başka uyanışları başlatmalı; ebedi mesajları yaşayarak okumalı; söze, adalete, özgürlüğe, sevgiye, merhamete, doğruluğa, dürüstlüğe çağırmalı; her tür baskıya, zulme ve zorbalığa meydan okuyarak, insanoğlunun inancına, düşüncesine ve emeğine zincir vurulamayacağını haykırmalı ve tüm bunlar için harekete geçmeliyiz. O vakit çağımızın göğsüne iyilik, rahmet, merhamet, sevgi, barış, kardeşlik ve adalet fısıldama imkânını elde etmiş oluruz.

Hepinizin malumudur!

Küresel ölçekte inşa edilen, hepsi birbirinin neredeyse kopyasından öteye geçemeyen insan türü insan altı bir varlığa dönüşüyor hem de baş döndürücü bir hızla.

Allah’ın “en güzel surette yarattım” dediği insan; düşünme melekelerini yitirmiş bir halde, nefsinin imamlığında öyle bir hale geldi ki; hız, haz ve ayartının kölesi olmayı artık özgürlük sanıyor! Bu kölelik türü ise, “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur!” ilahi emrine karşı dururcasına huzur ve dinginliği film, müzik, spor, finans, medya, sanal medya endüstrisinin zihni körleştiren, beyni felçleştiren ve ruhu çölleştiren pornografisine kaçmakta buluyor!

Evet, kısaca anmaya çalıştığım bu karmaşa içinde de olsa yarınlara dair umutlarımız var hepimizin ve bu umutların yeşermesini bekliyoruz. Ancak umudun yeşermesi için gerekli zaman ve zeminin ortaya çıkması adına çabamız eksik ve niyetlerimizde de “ihlas” yok maalesef. Zira sayısal evrensel ve ulusal veriler mevcut eğitim sistemimizin gençliğin maruz kaldığı saldırılara cevap veremez durumda olduğunu çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

“Saldırı” deyince gözle görülebilir bir saldırıdan söz etmiyorum. Çünkü bu saldırılar zihni ve kültürel saldırılar. Amacından sıyrılarak gelişen eğitim sistemi, kültür dünyası, medya, düşünce dünyası ve sanata bakış açısı adeta el ele vererek onları işgal altına almış ve onların hayal dünyasını topyekûn katlediyor ve bu katliam geleceğimiz ile ilgili çok önemli tehlike sinyalleri veriyor artık.

Hep beraber sayısal verilere bakalım;

Dünya Ekonomik Forumu verileri (143 ülke)

Konu: Genel Eğitim

2008-2009: Türkiye 77.sırada

2014-2015: Türkiye 89.sırada

2015-2016: Türkiye 92.sırada

2016-2017: Türkiye 104.sırada

Konu: İlkokul Eğitimi

2008-2009: Türkiye 91.sırada

2014-2015: Türkiye 94.sırada

2015-2016: Türkiye 100.sırada

2016-2017: Türkiye 105.sırada

Konu: Matematik ve Fen Eğitimi

2008-2009: Türkiye 73.sırada

2014-2015: Türkiye 98.sırada

2015-2016: Türkiye 103.sırada

2016-2017: Türkiye 107.sırada

Üniversite sınavlarında durum:

2018’de sınava giren aday sayısı: 2.260.273

Sıfır Çeken Öğrenci Sayısı:

2001:9315 kişi

2002: 8.919 kişi

2016: 32.983 kişi

2017: 37.026 kişi

2018: 41.281 kişi

2018 de Temel Yeterlik Testini (TYT) geçemeyen aday sayısı: 496.616 kişi

2018 TYT Matematik: %8 lik oranda aday yani 180.000 aday hiçbir matematik sorusuna doğru cevap verememiş

2018 TYT Fen Bilimleri: %7 lik oranda aday yani 161.000 aday hiçbir Fen Bilimleri sorularına doğru cevap verememiş.

Peki biz bu tabloya karşılık ne yapıyoruz?

Eliyoruz!

Adını hemen her yıl değiştirdiğimiz bir eleği alıyor; kurduğumuz sınav sistemiyle sözüm ona başarılarını ölçüyor; iyiyle kötüyü, zeki ile aptalı, çalışkan ile tembeli ayrıştırıyoruz(!).

Ölçümüz ne? Akademik başarı!

Çünkü okula gönderdiğimiz her gencin avukat, doktor, hâkim, savcı, bürokrat olmasını istiyor; hiçbir şey olamazsan bari git öğretmen ol diyoruz! Bu kriterlerin dışında kalan meslek liselerindeki gençlerle görüşün, onlardaki “öğrenilmiş çaresizliği” görün, ne demek istediğimi anlarsınız.

Gençlerin kurduğu cümleler ortak;

“Fen lisesini kazanamadım, Anadolu Lisesini kazanamadım, İmam Hatip lisesine gitmek istemedim, annem veya babam bari git bir lise mezunu ol dedi.”

Gencimiz en fazla 18 yaşında. Yani hayatının daha başında.

Verdiğimiz mesaj ne;

“Sen bir işe yaramazsın”

Neden?

“Çünkü benim istediğim okulu kazanamadın!”

SAYISAL VERİLERDEKİ ÖVÜNCÜMÜZ

Bu makus tabloya rağmen biz ise eğitim gibi boşluk kabul etmeyen bir sürece yazık ki sadece sayısal verilerle bakıyoruz.

Oysa ki eğitime ekonomiye bakar gibi bakmak, hataların en büyüğü olur. Ama maalesef yapılan açıklamaların neredeyse tamamı bu yönde.

Üretim ve ihracat patladı, turist sayısı başına düşen harcama ikiye katlandı, otomotiv üretiminde rekora gidiyoruz şeklindeki açıklamaların benzerlerini eğitimde de görüyoruz. Okul ve derslik sayısı şu kadar arttı, öğrenci ve öğretmen sayısı şu kadar yükseldi, bütçe şuradan şuraya geldi, öğrenci bursları üçe beşe katlandı türünden açıklamalar, eğitime yönelik söylemlerin ana çatısını oluşturuyor.

Sayısal gelişmeler yok mu elbette var. Hem de fazlasıyla.

Zorunlu eğitim süresinden, ayrılan bütçeye, öğrenci ve öğretmen sayısından maaşlara kadar hemen her şey dünle kıyaslanmayacak oranlarda yükseldi.

Ama sanki çok daha önemli olan, sayısal artış değil, eğitimin kalitesi, öğrenci, öğretmen, veli memnuniyeti, uluslararası derecelendirme kurumlarındaki, örneğin PISA’daki yerimiz, maaşların yeterliliği, öğretmenlerin saygınlığı, eğitim ve öğretimin yarattığı katma değer ve en önemlisi de ülkeye, millete, mesleğe, çevreye, tarihe, kültüre, milli ve manevi değerlere yönelik aidiyet!

Dünya Ekonomik Kalkınma ve İş birliği Örgütü’nün MEB ile ortaklaşa yaptığı 15 yaş verilerine bakalım;

Okuma yeterliliği yani kendi dilinde okuduğunu anlama:

2012 yılında 65 ülke içinde ülkemiz 42.sırada

2015 yılında 72 ülke içinde ülkemiz 50.sırada

Fen Bilgisi alanında:

2012 yılında 65 ülke içinde ülkemiz 43.sırada

2015 yılında 72 ülke içinde ülkemiz 52.sırada

Matematik alanında:

2012 yılında 65 ülke içinde ülkemiz 44.sırada

2015 yılında 72 ülke içinde ülkemiz 49.sırada

Okuma yeterliliği yani kendi dilinde okuduğunu anlama:

2003: 441 puan

2006: 447 puan

2009:464 puan

2012: 475 puan

2015: 428 puan

(Dikkat edin lütfen 2015’te 2003’ün bile gerisine düşmüşüz)

Temel Bilimler olan Fen Bilgisi’nde:

2003: 423 puan

2006: 424 puan

2009:454 puan

2012: 463 puan

2015: 425 puan

(Gerileme bu alanda da var ve bu alanda da 2015 yılında 2003’e yakın bir seviyemiz var)

Temel Bilimler olan Matematikte:

2003: 421 puan

2006: 424 puan

2009:445 puan

2012: 448 puan

2015: 420 puan

(Matematik alanında da 2015 yılında 2003’ün gerisine düşmüşüz)

Aynı verilere göre okuma yeterliliği yani kendi dilinde okuduğunu anlamada en kötü seviye:

2003: % 36,8

2006: % 32,2

2009: % 24,5

2012: % 21,6

2015: % 40,1

Fen Bilgisi en kötü seviye:

2003: % 49,3

2006: % 46,6

2009: % 30,0

2012: % 26,4

2015: % 44,5

Matematik en kötü seviye:

2003: % 52,2

2006: % 52,1

2009: % 42,1

2012: % 42,0

2015: % 51,3

Kendi dilinde okuduğunu anlama en iyi seviye:

2003: % 3,8

2006: % 2,1

2009: % 1,9

2012: % 4,3

2015: % 0,3

Matematik alanında en iyi seviye:

2003: % 5,5

2006: % 4,2

2009: % 5,0

2012: % 5,9

2015: % 0,8

Fen Bilgisi alanında en iyi seviye:

2003: % 0,8

2006: % 0,9

2009: % 1,1

2012: % 1,8

2015: % 0,1

Okuma yeterliliği (Kendi dilinde okuduğunu anlama)

Fen Liseleri: 524 puan

Sosyal Bilimler Liseleri: 523 puan

Anadolu Liseleri: 464 puan

Anadolu İmam Hatip Liseleri: 413 puan

Meslek Liseleri: 396 puan

Türkiye Ortalaması: 428 puan

TEMEL BİLİMLER (Matematik)

Fen Liseleri: 537 puan

Sosyal Bilimler Liseleri: 504 puan

Anadolu Liseleri: 454 puan

Anadolu İmam Hatip Liseleri: 398 puan

Meslek Liseleri: 391 puan

Türkiye Ortalaması: 420 puan

TEMEL BİLİMLER (Fen Bilimleri)

Fen Liseleri: 534 puan

Sosyal Bilimler Liseleri: 518 puan

Anadolu Liseleri: 461 puan

Anadolu İmam Hatip Liseleri: 407 puan

Meslek Liseleri: 392 puan

Türkiye Ortalaması: 425 puan

Sayısal veriler bunlar maalesef.

İşte bu yüzden eğitimi, her yaştaki insanımızın düşünce ve davranışlarında; yanlışı değil doğruyu, zararlıyı değil faydalıyı; zulmü değil adaleti, kötüyü değil iyiyi; çirkini değil güzeli seçip uygun vasıtalarla ameli meleke kazandırmaya yönelik planlı, programlı çalışma süreci olarak görmek zorundayız.

Eğitim ve öğretimde yukardaki verilerde gördüğümüz gibi insanların sadece bilgi ve becerilerle donatılması yeterli değildir. İnsanlara bazı yüksek değerlerin de kazandırılması gerekir. Bu nedenle eğitim ve öğretimin terbiye boyutunu da önemsemek durumundayız.

Peki neden sayısal verilerimiz yıl geçtikçe kötüleşmiş;

Çünkü, ideal bir eğitim sistemi öğrenciyi eleme işine girişmez, girişmemeli de.

Ne yapar?

Onların ilgi, istidat ve kabiliyetlerini keşfederek bir üst seviyeye çıkarır.

Yani?

Balığa uç demez. Attan yumurta yapmasını istemez. Kuştan yüzmesini istemez. Dolayısıyla farklı mizaç ve yetenekteki öğrencileri aynı sorulardan sınav yapıp öğrencilerin bir kısmını “başarısız” ilan eden bir sistem eğitimi “anlayamamış” demektir. Bu tespitlerden hareketle baktığımızda da kim ne derse desin elenen öğrenciler değil sistemin kendisidir.

Hiç kimse beynine bilgi depolamakla; Türkçe, Matematik, fizik, kimya olimpiyatlarında birinci olmakla eğitim sisteminin kalitesini anlatmaya çalışmasın.

15 Temmuz’daki makus olayın başrolünde sistemin sınavlarında derece alanlar olduğu unutulmamalıdır. Tankların altına yatıp canını hiçe sayanlar elenen, sistem tarafından “başarısız” damgası vurulan, ötekileştirilenler idi. Ülkeyi uçurumun kenarından eğitim sisteminin “sistem dışına” ittiği bu fertler kurtardı.

İçinde yaşadığımız dünyada baş döndürücü gelişmelerle hızla gelişen teknoloji karşısında, yukarda sözünü ettiğim zihni ve kültürel saldırıları da hesaba katarak, kalplerini bir tarafa bırakıp sadece beyinlerine yönelerek orayı doldurmaya çalışırsak bu kuru bilgi sadece birer mankurt (bilinçli köle) yetiştirmekten başka bir işe yaramaz.

Çünkü, ideal eğitimin yolu kuru bilgiden değil gönülden geçer. Yanisi eğitimde çocuğun, gencin yüreğine ne kadar dokunduğunuz önemli.

Sürdürmeye çalıştığımız yurt turnesinde açıkça görüyoruz;

Gençlerimiz artık daha “kendilerinden” bir dil arıyor. Onları kalplerinden yakalayacak, nasihatlerin hayatlarına yansımasını sağlayacak, durumlarını küçümsemeyen, aksine anlayan ve içlerini gören dupduru bir dil arıyor.

Üst perdeden nasihat buyuran üsluplar, gençleri hiçbir şekilde etkilemiyor. Zira kendilerinin sansürsüzce ve en önemlisi yargılanmaksızın anlaşılmasını ve gündemlerinin yakalanmasını istiyorlar. Konuşan kişinin kullandığı “biz”li üslup, fena halde itici geliyor; dinleyen gençleri mevzu ne kadar sıcak olursa olsun boğuyor.

Konuşmacının “tehdit içerikli” ağır bir din dili kullanması yerine, İslami örneklerin içine yedirildiği güncel ve neşeli örneklerle bezeli, daha aktüel bir tarzı tercih ediyorlar.

Asla uygulanmayacak uzak ve afaki idealler yerine yakın ve mümkün hedefler gençlerimize daha çok tesir ediyor. Kişisel tecrübelerle süslenen ve yer yer özeleştiri de içeren üslup gençlerimizde daha kalıcı oluyor. Sadece ‘başkalarının’ kusursuz, mükemmel ve örnek hayatlarının anlatıldığı, insanlara kusursuzluğu ve mükemmelliği dayatan teorik konuşmalar birkaç dakikadan sonra dinleyiciye bir şey söylemez oluyor.

Teknolojinin önümüze serdiği sınırsız imkanları da düşündüğümüzde bu ilkeleri benimsemiş samimi ve bilge üsluplara ihtiyacımız var.

Kabul etmeliyiz artık.

Gençlerimizin artık eski, kalın kitapları karıştırıp kafa yoracak ne vakitleri var ne de istekleri. İslam’ın ilke ve güzelliklerini tahrif etmeden ama muhatabı taltif ederek sunmamız gerekiyor. Suçlu biziz onlar değil! Bilgi deposu beyinler, sınav kazanan çanta hamalları, tıkanmış eğitim sistemine kendini tıpa olarak görev addeden ebeveynler olarak her anne babanın elinde zekâ ölçüm formları; gözleri hırs, çocuk büyütme enerjilerini ihtiras kaplamış. Günümüzde de -eskiden olduğu gibi- bir kısım anne baba maalesef çocuklarını, kendi yetersizliklerini “tatmin memuru” olarak görüyor. Ahlak ise edebin yanında teselli terapisi ile meşgul gibi.

NARSİZM TEHLİKESİ

İnsanlar yavaş yavaş kendi belirledikleri başarı yolcuğunda, yine kendi yaptıkları her aşırılığı kurallaştırınca, yeni bir ahlak anlayışı patladı toplumda: Narsizm.

Yani “büyüklenme” hastalığı.

Bu kişiler kendilerini o kadar yüksekte ve büyük olarak görürler ki; kimsenin onları eleştiremeyeceğine inanırlar. Öyle haklı gerekçeleri vardır ki biraz düşününce; anne hiç eleştirmemiş, baba çocuğundan bir bardak su dahi istememiş. Ama evlatlarının her eleştirisinde evladın tanımına göre kendilerini değiştirmiş, evladın her isteğini emir olarak görüp yerine getirmiş. Küçücük evlat bir rehbere ihtiyaç duyarken, rehberlik yapacak anne ve babanın kendine teslim olduğunu görünce, yürüyen çılgın ego haline dönüşmüş. Bu çocukların beyinleri büyüklenmeyecek kadar masum kalabilir mi?

Sonuç?

Fen lisesini, Anadolu lisesini, bilmem ne kolejini birincilikle kazandığı halde eline tutuşturduğunuz faturayı dahi yatıramayan bir nesil var ortada!

Neden mi böyle oluyor?

Çünkü kişiliğimiz üzerindeki gedikler edep ile değil, hırsımız ile kapandıkça ihtiras canavarı bir kuşku yüklüyor zihinlere; “Gediklerimle birlikte fark edilirsem…”

Bütün amaç kendimizi saklamak, hem de en derinlerde…

Üzeri; bilgi, başarı, elde edilecek makam ve para ile kapalı.

Sahi bu kadar mı zorlaştı kendimiz ve çevremiz ile barışmak.

Korkunç bir ifade olacak belki ama kendi iç dünyamız ile yüzleşip kendi halimizle barışmak bu kadar korkunç olduysa, tövbe eden sayımız ne de çok azalmış demek değil mi bu?

Her tövbe, merkezinde, kişinin kendini tüm eksiklikleri ile kabul edip yüzleşmesi, ardından itiraf etmesi ile başlamıyor muydu?

Biz çocuklarımıza “yakışıklı, güzel, zeki, güçlü” gibi kavramlar dünyasında yaldızlı bir yalancı yaşam sunarsak, gerçekleri fark ettiğinde ilk terk edeceği liman kendisi olmayacak mı? Kişiselliğini olduğu gibi kabul onayı, değişim ve gelişim sürecinin birinci basamağı değil mi? Kişiselliğini kabul, kişiliğinin farkında olmakla başlamıyor mu?

Peki…

Kişiliğini fark edecek zaman verdik mi çocuklarımıza?

Ne olur boş bir vaktinizde dolaşın okulları. Ne kendilerini ifade edecek kelime birikimi var, ne duygularını tanımlayacak refleksleri. Sorarsanız birkaç test sorusu ya da klasik hemen döktürüveriyor ezbere biriktirdiklerini.

Yapmak zorundalar çünkü!

Karşılaştırma baskısı yememek için; ebeveynleri tarafından dışlanmamak için, arkadaşları arasında yetersiz olmamak için, bilmediği zaman sınıfta tembeller grubuna girmemek için.

Ama dikkat edin başaramadığında duygusal anlamda terk ediyorlar; önce kendilerini, ardından ebeveynlerini, sonra sosyal yaşamını ve en sonunda okulunu. Zekâ olayı hiç günümüzdeki kadar patlamaya hazır bir dinamit olmamıştı.

Zeki görünüp bir de okul başarısı eklenince üstüne, erkekten geri kalmayan küfürler dökülmeye başladı kızlarımızın dillerinde. Küfürlü konuşan kızın karakteri “girişken”, bu ortamdan sıkılan ve geri çekilen kızlarımızın karakteri “ezik” oldu.

Oysa eğitim sistemi; zekâ yaşı kaç olursa olsun tüm öğrencileri bir anne şefkatiyle kucaklayarak hayata kazandırmak, topluma faydalı bir fert olarak yetiştirmekle mükelleftir.

Farkında olalım artık!

Daha düne kadar mutlu, huzurlu, paylaşımcı insanlar toplumu iken çok özendiğimiz ve her birinden azar azar aldığımız “batı eğitim sistemi” ile, yaşantımız ne yazık ki yaşanılamaz bir hale dönüşüyor. Batının kendini yok etme serüvenini hiçe sayarak aynı akıbeti bir gelişmişlik karinesi olarak gören, çok bilen “cahiller” topluluğuna; aşksız, sevgisiz, edep ve hâyâ yoksunu insan sürüsüne dönüşüverdik.

Oysa dün böyle miydi bu coğrafya?

Ekmeğini, aşını ve sevgisini beklentisiz paylaşan o güzelim insanlar nerede? Sade, gösterişsiz, değerleri iliklerine kadar içselleştirmiş buram buram huzur kokan toplumun fertleri nereye kayboldu? İnsanı eşyalaştıran ve köleleştiren eğitim sistemi insana mutluluk getirmediği gibi dünyayı da yaşanılamaz bir hale getirmedi mi?

Görmek zorundayız artık;

Binalar yükselirken insanların cüceleştiği, insani değerlerin o yükseklikle beraber eridiği bir ortamda hiçbir derinliği olmayan boyutsuz bir nesil yetişiyor.

Hâlbuki sesimizi duyuramamaktan şikâyet etmeyi terk edip gençlerimize gerçekten kulak kesilmenin zevkine bir erebilsek, anlatma ihtirasından kurtulup anlaşılmamaktan müşteki olmaktan vazgeçip onları anlama derdine bir düşebilsek, onların gözündeki çöple uğraşmayı bırakıp kendi gözümüzdeki dal budakla meşgul olabilme hassasiyetine bir erişebilsek mesele kalmayacak!

Bize ifsada meyilli değil bin yıl boyunca dünyaya hükmeden ıslaha meyilli bir eğitim sistemi lazım. Edebi eşyadan önce öğretecek, sevgi ve saygıyı sayısal bir değer olarak değil insanın bir parçası olarak görecek, her öğrenciyi kendi ilgi, istidat ve kabiliyetine göre yönlendirecek, insanları kategorize etmeden her kesime eşit bir fırsat sunacak, kelime anlamı itibariyle “hazine” olan genç kavramının karşılığıyla eşdeğer onları birer hazine olarak gören bir eğitim sistemi kurulacak ve en önemlisi bu eğitim sistemi “milli” olmadan harekete geçilmezse sonuç olarak kim ne derse desin bu yıl yurt turnesinde seyahatlerde tanıştığım binlerce gencimizin üzerindeki tek gözlemim; “duvara toslamak üzereyiz ve bu çocukların hiçbir suçu yok !”

Unutmayın!

“Derdimiz salt bilgi ise; İblis de âlimdi. Çoğu kula nasip edilenden fazlasını biliyordu ama idraksizdi.”

İşte bu yüzden var gücümüzle, gece gündüz demeden, çalışıp didinerek dün, bizi onurlu, üstün ve dünyanın gıpta ettiği insanlar konumuna taşıyan değerlerimizi yeniden kuşanmak zorundayız. Çünkü milli ve manevi değerler diye genelleştirilmiş değerlerimizi, kınayanın kınamasından çekinmeden; çağdaşlık maskeli baskılara aldırmadan sahiplenmemiz özlediğimiz insan modeline ulaşmamızda yegâne yol gözüküyor.

GENÇLERİN DURUMU

Genç, Farsça bir kelime ve bizdeki anlamı “hazine” demek.

Biz bize emanet edilen bu hazineleri tıpkı altın gibi cürufundan ayırıp işlemek yerine daha çok yerin dibine gömüyoruz maalesef.

Bu “gömme” mücadelemiz de onlar doğar doğmaz başlıyor.

Yapma, dokunma, koşma, gitme” gibi sayısını ziyadesiyle artırabileceğimiz ama hep bir olumsuzluk sarmalı içinde kendi doğrularımızı, yaşam biçimimizi; onlar büyüdükçe de ideallerimizi, olmak isteyip de olamadıklarımızı “ben yapamadım o mutlaka yapmalı” dediklerimizi adım adım empoze etmeye başlıyoruz gençlerimize.

Bu da biz (35 yaş ve üstü jenerasyon) dedelerimizin / büyüklerimizin dizinde oturup onları dinlemeye can atarken yeni nesil kendi anne, baba ve ebeveynlerden kaçan, mutluluk ve huzuru hep başka yerde arayan, özgürlüğü kölesi olduğu cep telefonunda arayan bir nesil çıkardı önümüze. Bize göre onlar “uslanmaz ve hayırsız”, onlara göre ise biz “halden anlamaz” oldu.

Giyecekleri kıyafetten dinleyecekleri müziğe; arkadaşlıklarından meslek seçimlerine kadar her bir şeylerine karışma ve karar verme hakkını elimizde bulundurduğumuz gençlerimizi yine kendi ellerimizle mutsuzluğun ve en önemlisi de yalnızlığın pençelerine teslim ediyoruz. Bu karambolde belki de -hep dediğim gibi– içimize azıcık hicret etsek doğruya ulaşma imkanını yakalayabileceğiz.

Ama dışarıya o kadar odaklanmış durumdayız ki bırakın içimize hicreti baktığımız aynalarda kendi yüzümüzü bile göremiyoruz. Doğal olarak da milli ve manevi değerlerden kopuk, amacı amaçsızlık olan ve hayatı salt yeme-içme, uyuma-üreme ve gezme olarak gören bir nesil düştü bugünümüze.

Bu yıl yapmış olduğumuz yurt turnesinde bir eğitimci meslektaşımla tanışmıştım. Sanırım Elâzığ İl’indeydi. Müzik öğretmeniydi ve öğrencileri tarafından da çokça seviliyordu. Bu meslektaşımın anlattıkları bile bizim bu konudaki hırsımızın en bariz göstergesi;

“Ben” demişti.

“Hep müzisyen olmak istedim. Ta ilkokul sıralarından beri tüm düşüncelerim, hayallerim bunun üzerine idi. Gece yatağıma girdiğimde bile sahnelerde şarkılar söyleye söyleye uyurdum. Gün geldi lise bitti ve sınavlara girdik. Önümde tercih klavuzu kulağımda babamın sözleri. “Eğer sanatçı olursan sana hakkımı helal etmem.” Ben mi babam mı derken babam ve bize öğretilen kutsalların ağırlığı altında ezildim tam bir hafta boyunca. Sonunda babamın “hakkı” baskın çıktı ve eğitim fakültesine yerleşip öğretmen oldum. Atama kuraları çekildiğinde arkadaşlarımın sevinçten benim ise kayıp giden ideallerimden nasıl ağladığımı hiç unutmayacağım. Allah’tan bakanlık yan branş diye bir bölüm açtı da içimdeki o yara az da olsa kabuk bağladı”

Şimdi kendinizi bu öğretmenimizin yerine koyun lütfen. Ne hissediyorsunuz?

Elin oğlu üç asrı bulmayan tarihine kahraman icat etmek için bilgisayar marifetiyle çizgi karakterler uydururken biz gençlerimizin önünü nasıl tıkıyor, geleceklerini istediğimiz gibi nasıl şekillendiriyoruz farkında mısınız?

Kabul edelim.

Zaman değişti ve değişirken bir şeyleri alıp götürdü bizden ve yerine bir başka şeyler getirdi. Ne götürdüklerine mâni olabildik ne de getirdikleriyle nasıl başa çıkabileceğimize dair net bir teklif ortaya koyabildik. Bu korkuyla da kendimizden, ‘ben’imizden bir dünya yaptık kendimize, istedik ki her şey onun etrafında dönsün ve hatta zannettik ki her şey onun etrafında dönüyor.

Bizim doğrumuzdan başka bir doğru, bizim gördüğümüzden başka görmeye değer bir şey, bizim anladığımızdan başka anlaşılacak bir hakikat, bizim sevdiğimizden başka sevilmeyi hak edecek bir güzel, bizim sözümüzün ötesinde söylenebilecek bir söz, bilgimizin üstünde bilgi, yolumuzdan gayrı yol, derdimizden başka dert yokmuş gibi yaşadıkça da ne muhabbet ne huzur ne birliktelik ne anlayış ne insaf ne iyi niyet ne de tahammül ve müsamaha kalmadı.

Henüz hayatın başlangıcındaki evlatlarımıza öğretmiş olduğumuz “çaresizlik” girdabı içinde geleceğe güvenle bakmalarını sağlayamıyoruz. Çünkü yaşanmışlıklarımızdan, bildiğimizden, gördüğümüzden, ezberimizden, zanlarımızdan, zaaflarımızdan, olmak ve oldurmak istediklerimizden bir mevzi yapmışız kendimize. Eşyayı, insanı, düşünceyi oradan seyredip var olanın bizim gördüğümüz gibi olduğunu ve ötesinin de gördüğümüzden ibaret olduğunu iddia ediyoruz. Ama böyle yapmakla hem mevzunun diğer tarafları bizim için karanlık kalıyor; hem de aynı tabloyu bir başka pencereden, düşünceden   seyredip farklı bir şey gören evlatlarımızı bilmemekle, görmemekle, anlamamakla itham ediyoruz. Kendimizi anlatamadıkça da sesimiz yükseliyor, öfke seline kapılıp gidiyoruz. Gençlerimizle kavgamızın en büyük sebebi bu.

Hâlbuki sesimizi duyuramamaktan şikâyet etmeyi terk edip evlatlarımıza gerçekten kulak kesilmenin zevkine bir erebilsek; anlatma ihtirasından kurtulup, anlaşılmamaktan müşteki olmaktan vazgeçip onları anlama derdine bir düşebilsek, onların gözündeki çöple uğraşmayı bırakıp kendi gözümüzdeki dal budakla meşgul olabilme hassasiyetine bir erişebilsek mesele kalmayacak!

Zira her geçen gün çivisi çıkan dünyada duyduğumuz her söz, şahit olduğumuz her olayla yitirdiğimiz mukaddeslerimizin, kaybettiğimiz meselemizin, mesuliyet duygumuzun, emanet bilincimizin farkına bir an varmak / vardırmak zorundayız. Zira tüm bu anlattıklarım işin görünen boyutu. Bir de görünmeyen, görmek istemediğimiz, görüp de kafamızı çevirdiğimiz başka bir boyutu var ki, o da işin manevi boyutu. Çünkü manevi eğitimsizliklerin faturası her çağda savaş, kan, gözyaşı ve huzursuzluklar olarak ödetilmiştir toplumlara.

Mevcut durum

Genç bir nüfusa sahibiz ve en büyük zenginliklerimizden biri de bu. Dahası, onlar bizim geleceğimiz ve en büyük güvencemiz. Yapılan ve yapılacak yatırımları, fazlasıyla hak ediyorlar. Cumhuriyet tarihi boyunca da kendilerine güvenenleri hiç mahcup etmediler. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkenin geleceğini onlara emanet etmesi de bu yüzden.

15-20 yıl sonrası Türkiye’nin her açıdan bugünkünden çok daha mükemmel olacağına inananlardan birisi olarak referans kaynağım; hep gençlerimiz ve onların mücadeleleri olmuştur. Asyalı, Avrupalı ve Amerikalı gençlerden çok daha idealist, çok daha iddialı, çok daha girişken ve yaratıcılar. Yeter ki onlara doğru hedef koyalım, önlerini açalım ve sırtlarını sıvazlayalım. Gerisi kendiliğinden gelecektir. Bu yüzden de genç nüfusun katma değer yaratması konusunda, önlerine yeni ve farklı fırsat alanları yaratmak zorundayız.

Ancak gidişata çözümsel bir bakışla eğilmek zorundayız;

TÜİK’in 2018 verilerine göre 15-24 yaş aralığındaki genç nüfusun yüzde 20,3’ü işsiz iken, bu oran 2019 yılında yüzde 26,1 gibi devasa bir seviyeye yükselmiş.

OECD ülkelerinde genç işsizlik oranı yüzde 10,9 iken Türkiye’de bu oran yüzde 26 ile OECD ülkelerinin 2 katını aşmış durumda. Bu da her dört gençten birinin ekonomik ve eğitim hayatının dışında kalması anlamını taşıyor.

TÜİK’e göre ne eğitim öğretimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı yüzde 24,8 olurken, erkeklerde bu oran yüzde 17,6; kadınlarda ise yüzde 32,2.

Avrupa Birliği’nin (AB) resmi istatistik kurumu Eurostat’ın Nisan 2019’da yayımlanan ‘Çalışmayan, eğitim ve öğrenim görmeyen (20-34 yaş arası) gençler (NEET)’ araştırmasında ise 28 AB ülkesinin ortalaması yüzde 16,5 iken bu oran Türkiye’de yüzde 33,2.

Burada asıl çarpıcı olan, çalışmayan, eğitim ve öğrenim görmeyen genç kadın oranının AB ülkelerinde yüzde 21 iken ülkemizde yüzde 51 gibi çok çarpıcı bir seviyede olmasıdır ki bu da ülkemizde her iki genç kadından birinin ekonomik yaşam ve eğitim sisteminin dışında kaldığını göstermektedir.

Üniversite mezunu gençlerin sayısında hızlı bir artış olduğu hepimizin malumu ancak ekonomik ve sosyal yaşamın dışına itilen gençler arasında diplomalı ve vasıflı işsiz sayısı da aynı oranda hızla arıyor.

İşsiz üniversite mezunlarının oranı 2014 yılında yüzde 10,6 iken 2018 yılında yüzde 12.4’e yükselmiş durumda. 2018 verileri derlendiğinde mühendis diploması olan 91 bin, mimar diploması olan 40 bin gencimize iş imkânı sunamıyoruz. Sosyal hizmet bölümü mezunlarının yüzde 24’üne, gazetecilik bölümü mezunlarının yüzde 23,8’ine ve sanat mezunlarının yüzde 17,8’ine istihdam alanı açabilmiş değiliz.

Sınav Yorgunu bir gençlik

Üniversite giriş sınavlarının mevcut durumunu yukarda paylaştım. Sizi bilmiyorum ama kendi adıma üniversite giriş sınavında toplumda geçmiş yıllara oranla bir heyecan göremiyorum. Eskiden olsa kıyametler kopardı. Çocuklarını canla başla yetiştirmek ve bu sınavlara hazırlamak için gecesini gündüzüne katan anneler vardı. Öğrencilerden daha fazla heyecanı onlar yaşardı. Yapılan değişikliklere isyan eder, belirsizlikler oldu mu ortalığı ayağa kaldırırlardı. Çocuklarını okul, özel öğretmen, dershane üçgeninde yarış atı gibi koşturur, hiç kimseden geri kalmak istemezlerdi.

Sınavlar neredeyse aynı sınavlar, belirsizlikler eskisinden daha çok ama nedense velilerden çıt yok. Neden? Çünkü çok yorgunlar ve adeta heyecanlarını kaybetmişler. Umursamazlık diz boyu. Sanki hiçbir şey umurlarında değil. Velilerin, sınav öncesi ve sonrasındaki tavırları, eğer şu andakinden farklı değilse, eyvah eyvah demektir. Çünkü sınav dönemlerindeki heyecanın fazlası ne kadar zararlıysa, hiç olmaması da bir o kadar tedirgin edici! Nedenleri üzerinde onlarca gerekçe anlatılabilir ama en önemlisi, eğitime olan inançlarının azalması ki bu konu üzerinde mutlaka kafa yormak gerekir.

Fazla değil, daha beş on yıl öncesine kadar bir çocuğun geleceği için eğitim olmazsa olmazların en başında geliyordu. Aileler yemez, içmez, gezmez, çocuklarının geleceği için her türlü fedakârlığa katlanırlar ve iyi okullara girsin, iyi meslekler edinsinler diye çırpınırlardı.

Ne zaman ki üniversite mezunları, işsizlik sıralamasının en tepesinde yer almaya başladı, işte ondan sonra, eğitime, diplomaya olan ilgi giderek erozyona uğramaya başladı.

Eğitimle ilgili motivasyonun dibe vurmasının diğer iki önemli nedeni ise sık sık değişen sistemler ve sınıf geçmenin adeta imkânsız hale gelmesi.

8-9 dersi zayıf olanlar bile sınıf geçip, hemen herkese teşekkür ve takdir belgeleri verilince, başarılı, başarısız öğrenci ayrımı ortadan kalktı. Paralı okulların artmasıyla da okulların en iyileri değil, en zenginleri, en iyi üniversitelere girip, en iyi fakülteleri bitirip, en iyi torpili de bularak, hayata en iyi şekilde başlangıç yaptılar.

Üniversitelerin sosyoloji bölümleri ya da eğitim fakülteleri keşke bu konuyu enine boyuna araştırsa da sınav annelerinin yaşadığı sosyolojik değişimi bilimsel verileriyle orta koysa! İşte o zaman belki konunun önemi çok daha iyi anlaşılır!

Sınavlar kalkar mı?

Lise sisteminde önemli değişiklikler söz konusu, benzeri değişikliklerin ilk ve ortaokullarda da yapılacağı söyleniyor.

Peki, bu yeni modeller eğitim sistemimizi sınav odaklı olmaktan kurtaracak mı?

Hatırlayacaksanız, son birkaç yıldır ikamete dayalı kayıt sistemi getirilerek, sınavlara olan ilginin dibe vuracağı açıklanmıştı. MEB, LGS’ye girişte 200 bin başvuru beklerken bir milyon öğrenci sınava girmişti.

Oysa ki sınav odaklı eğitimden kurtulmanın yolu, umut tacirliğinden vazgeçip, doğru yönlendirmeden geçiyor.

Dünyanın hiçbir yerinde ilkokula başlayan her öğrencinin hedefi üniversite değil. Yine dünyanın hiçbir yerinde, okula başlayan her öğrenci, üniversite kapısı önüne yığılmaz!

Ama biz, fırsat eşitliği adına, dünden bugüne bu tartışmalı sistemden asla vazgeçmedik.

Sınav odaklı eğitimden kurtulmak ve çocuklarımıza daha iyi bir gelecek sunmak için yapmamız gereken çok basit birkaç hamle var. Eğer buna inanır ve başarabilirsek, gerisi kendiliğinden gelecektir. Sınavlar için harcadığımız para ve emeği, okullar arasındaki donanım için harcasak, en yakındaki okul, en uzaktakinden daha iyi hale gelecek, ilgi ve yetenekler doğrultusunda yapılacak doğru bir yönlendirme ve adil bir ölçme değerlendirme sistemiyle de hiç kimse boş hayaller peşinde koşmak zorunda kalmayacaktır.

Çok daha iyisini yapabileceğimize olan inancım çok fazla ama buna rağmen potansiyelimizin yarısını bile kullanamıyoruz.

Alın size örnekler;

Sümeyye Boyacı: Paralimpik Avrupa Yüzme Şampiyonası’nda, Amerika’da düzenlenen Dünya Paralimpik Yüzme Serisi’nde ve Singapur’da düzenlenen Para Swimming World Serisi’nde altın madalya kazandı.

Şeyhmus Aca: Mardin’den Darüşşafaka sınavını kazanarak İstanbul’a geldi ve okulunun robot takımının lideri oldu.

Mizgin Ay: Dünya Yıldızlar Atletizm Şampiyonası’nda 100 metrede altın madalya kazandı.

Berna Akdeniz ve Leyla Almasoud: Henüz lisedeyken kanserde erken teşhis için mikroçip geliştirerek çok büyük bir buluşa imza attılar.

Kaan Turan: 17 ülkeden katılımcıların olduğu uluslararası piyano yarışmasında birinci seçildi.

Fulya Akkaya: Üniversite sınavında 5 ayrı dalda Türkiye birincisi oldu. Tercihini ekonomiden yana yaptı. Halen Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde öğrenimine devam ediyor.

Doğukan Büyükarslan: Trambolin Jimnastik Yaş Grupları Dünya Şampiyonası’nda Cumhuriyet tarihinde ilk kez Türkiye’ye altın madalya kazandırdı.

Ara tatil konusu

Eğitim süresi, Avrupa’da ortalama 220, Japonya’da 240 gün! Bizde ise 180 gün.

Birçok okulda yarım gün eğitim yapılıyor ve pek çok günümüz de kar, kış, tatil birleştirmeleri, sınavlar, tatil öncesi tatil sonrası boş geçen dersler yüzünden heba oluyor!

Eğitimin hali ise ortada. Göreceli olarak çok büyüdük ama kalite yerlerde sürünüyor.

Neredeyse herkesin diploması oldu! Peki, ne işe yarıyor?

Çocuklar çocukluğunu, gençler gençliğini, öğretmenler öğretmenliğini, anne babalar da ebeveyn olmanın keyfini hiç yaşamadı! Ödülleri ise işsizlik ve hep üzüntü oldu!

Sorun, tatillerin azlığı ya da çokluğu değil, verilen eğitimin, çocuklarımıza ve ülkemize ne kazandırdığıdır. Kolay olan değil, gerekli olan yapılmalıdır!

Bir Cevap Yazın

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu