BİRİCİKLİĞİMİZ

Gerek ilahi beyan ve gerekse de ilahi beyanın göğsünden hikmet emen kadim öğretilerimiz bize yaratmanın tek ve biricik olduğunu, yaratan kudretin yaratmasında hiçbir surette tekrara düşmediğini haykırıyor.

Yani yaratan ne yarattıysa o biriciktir ve tıpkı parmak izlerimizde olduğu gibi bir hayattan, bir andan, bir anlayıştan, bir kavrayıştan, bir hissedişten bir tane daha yoktur.

Bu zaviyeden baktığınızda; pek tabi ki her insan da yaratılışı itibariyle biriciktir ve benzeri olmayan bir varlıktır. Kimi yanlarıyla başkalarına benzese de “kodlanan donanımlarla” onu benzersiz kılan çok fazla yön ve özelliği vardır.

Öyleyse diyebiliriz ki; insan denen varlığı “toptancı” bir zihniyetle, binlerce başka insanı da tarif ettiğimiz birkaç kelime ya da kavram ile özetlemek hem hayatı yok saymak hem de yaratıcı kudretin yaratılışındaki biricikliği yok saymak demektir.

Buna rağmen biz, özellikle de son dönemde anlaşılamayan ama yoğunlaşan bir gayretle, “öteki” ilan ettiklerimizi farklı etiketlerle yaftalayıp tıpatıp aynı kabul ediyor, birbirinin kopyası zannediyor; hepsi aynı şeyi düşünüyor, aynı şeyi aklediyor, aynı şeyi yapıyor farz ediyoruz.

Bu akıl tutulması ile de küsuratları yuvarlıyor, ayrıntıları törpülüyor, insanı “öznel” kılan her türlü “başkalığı” tesviyeden geçiriyor; sonuç olarak da geriye tek tek insanları değil, kalabalıklara dair hoyrat, duyarsız, nobran genellemeleri bırakıyoruz.

Üstelik bunu sadece belli bir kesim değil toplumun her kesimi “öteki” ilan ettiklerine yapıyor ve birbirimizi görmeden, bilmeden, tanımadan; asıl hikayesini, asıl derdini kavramadan bu genellemeler üzerinden vuruyor, kırıyor, parçalıyoruz.  

Toplumu belli ön kabul ve yargılar altında gruplaştırmak; onları kelimelere, kavramlara indirgeyerek öznelliklerini yok saymak, hikayelerini tek renge boyamak, ayrıntılarını silmek, insanı kendisi kılan başkalıklarını kendisinden bile gizler hale getirmek için çaba sarf etmek; modern(!) olarak tabir edilen bu zamanın, insanları içine çeken en büyük, en tehlikeli ve yazık ki en etkili yok oluş anaforu olsa gerek.

Ama insanlık tarihine baktığımızda bu anaforun aslında yeni olmadığını sadece teknolojik erklerin geceli gündüzlü mesaisi ve karanlık zihinlerin çabasıyla derinleştiğini görüyoruz.

Zira azıcık tarih koklayanlar bilirler ki, insanları aynılaştırma ve “öznelliklerini” yok sayma çabası; onları kolay yönetebilmek, bir şeyleri daha kolay kabul ettirebilmek, ürettiklerini daha kolay satabilmek, kitleleri çok daha kolay kontrol edebilmek için tarih boyunca var olmuştur.

Gözümüzün önünde duran bu gerçeğe rağmen, parmak izini dahi birbirinden farklı yaratan kudretin aksine; bugün, dünyanın hemen her köşesi kendi biricikliğinden gönüllü olarak vazgeçen, hatta bu “herkesleşmeyi” bir tür nimet olarak kabul edip bunun uğrunda mücadele eden kalabalıklarla dolup taşıyor.

Çünkü bu törpülenme hali; ellerindeki ve gözlerinin önündeki ekranlar marifetiyle aklın alamayacağı boyuttaki geniş kitlelere, bir özgürleşme yolu olarak servis ediliyor ve sonuçta da ortaya “öznelliğini yitirmiş”; aynı kalıp, aynı torna ve tesviyeden çıkmış, “aynılaşmış” insanlar çıkıyor.

Hap gibi yuttuğumuz sentetik duygular, reklamcıların zihnimize açtığı psikolojik savaşlar, gıda diye aldığımız akıl çelen kimyasallar, medyanın sonu gelmeyen algı oyunları, sosyal medyanın kontrol ettiği izole edilmiş baloncuklar da bu “aynılaşmanın” gönüllü argümanları olarak göze çarpıyor.

Bu yüzden de baş döndürücü bir hızla herkesin önceden tahmin edilebilir standart performanslar sergilediği, kimsenin kimseyi şaşırtacak bir başkalık veya öznellik ortaya koyamadığı, bireysellik kokmayan ve en önemlisi de öznel olmayan bir vasatta yaşıyor; gerçeklere bakamayan, kendini düzeltemeyen, ikiyüzlü, her meseleyi çok yaygara kopararak ötelemeye çalışan kaskatı bir toplum oluyoruz.

Bizi kendimize yaklaştıracak ve biricikliğimizi bize fark ettirecek olan şey yavaşlamakken, biz bunun tam aksi istikamette tüm dünyayı dizayn etmeye çalışan toplum mühendislerinin iş birliği ile; her geçen gün her şeyin biraz daha hızlanmasını istiyor; daha hızlı ulaşım, daha hızlı internet, daha hızlı okumak, daha hızlı düşünmek, daha hızlı pişirmek, daha hızlı çalışmak; velhasıl daha hızlı yaşamak için can atıyoruz.

Çünkü her şeyin “daha fazlasına sahip olmak” adına, insan neslinin hiçbir devirde yaşamadığı, yaşamayı aklından bile geçirmediği bir yaşama temposuna erişmeye çalışıyoruz. Bu yüzden de sanki tek fonksiyonu etrafta olan biteni kaydetmek için programlanan bir alıcı cihaz veya salt bir kamera gibi yaşıyoruz.

Elimizdeki veya gözümüzün önündeki ekranlar marifeti ile zihnimize boca edilen enformasyon sağanağı ile oluşturduğumuz “zorunlu” bir bakış açımız var ve hepimiz ‘kendini görmeyi, içindeki sesi duymayı imkansızlaştıran’ bu mekanik esaretin az veya çok içindeyiz.

Bugün suda pişen kurbağa misali farkında olamasak da insanı salt sosyal alanın bir parçası, ekonomik döngünün basit bir unsuru gibi gören yeni dünya düzeni, insanın kendi varlık hikmetini aramaya yönelebileceği veya kendi iç sesini duyup biricikliğini fark edebileceği her türlü tenhalık ihtimalinin üstünü çizmiş, “aynılaşmak” için can atan modern(!) insanı en başta mahkûm etmiştir.

Çünkü bilginin gücüne ulaşan muktedirlerin oluşturduğu yeni dünya düzeninde, insan denen varlık; sosyal düzenin bir işçisi, üretim çarkının bir dişlisi veya tüketim ateşinin odunu olmakla yükümlüdür. Kendi özüne dönmek, kendisiyle kalabalık kalmak veya öznelliğini ortaya koymak için ortaya koyacağı her türlü arayış, bu düzende hiçbir şekilde kabul edilemez, göze alınamaz. Zira hedef, aynı fabrikadan çıkan mamuller gibi “tek tip” insan yaratarak bu insan tipini tek kültürde buluşturmaktır.

Ancak bugün görüyoruz ki; “aynılaşmak” adına başlangıçta heyecanla sarıldığımız her imkân, başa çıkamadığımız birer ağırlık olarak imtihanımız oluyor.

Zira, Anadolu gibi bağrında yüzlerce medeniyetin özünü biriktiren kadim bir birikimin üzerinde tepiniyor olmamıza rağmen; bu hız ve haz çağında marifetlerimizi birer ikişer kaybediyor, hayretimizi yitiriyor, derinliğimizi sığ sulara teslim ediyor, hikmet kavramını aklımıza dahi getiremiyoruz.

Beni en çok endişelendiren şey ise, ilişki ve iletişimlerimizde artık “itimat” duygusunun karşılıklı olarak çekiliyor olması. Zira ‘bir arada yaşama kültürü’ adım adım yerini bireyselliğe terk ediyor.

En azılı düşmanına dahi “güven” vermeyi başaran bir elçinin “eminlik” ahlâkının varisi olduğunu iddia eden ve iman ettiğini iddia ettiği yaşam biçimi onu “emin olmaya” davet ederken; yazık ki bugün bizler, birbirimize artık güvenemez hale geldik.

İstisnasız hemen her gün; nedense hep kendimizden ‘emin’ bir şekilde, başkaları hakkında söylediğimiz çirkin sözlerin, ettiğimiz küfürlerin, fütursuzca yaydığımız iddiaların, acımasızca yargıların, sonu gelmez çekiştirmelerin, bitmek bilmez iftiraların ruhlarımızı ne kadar kararttığını yazık ki göremiyoruz.

Ruhlarımız açlık sınırında gezerken; asıl ürkütücü yenilgimiz, bu kadarla da sınırlı kalmıyor üstelik.

Bakın mesela yaşamlarımıza!

Bugün yediden yetmişe hemen herkes “anlaşılamamaktan” şikayetçi!  

Neden bunca şikâyet sizce?

Çünkü duyduğumuzu sandığımız birçok sözü, aslında duymuyoruz.

O ses ne kadar kirlenmiş olursa olsun, yüreğimizin ta derinliklerinden yankılanarak sonradan bulaştığımız, yaşadıkça içine karıştığımız ve sanki parçasıymış gibi göründüğümüz başka her şeyin yabancısı olduğumuzu benliğimize çarpıyor.

Zira yaşam dediğimiz şey, farklılıkların kabulü, başkalıkların hayata yansıması veya ilgi, istidat ve kabiliyetler yoluyla kodlanan öznelliklerin hayata karışması ile anlamına kavuşuyor.

Ama tüm bunlara rağmen kendimizdeki, bizi biricik kılan her şeyi reddediyor, başkalarında var olmaya, onlarda kişilik bulmaya çalışıyoruz. Yetinmiyor bize sunulana sırt çeviriyor, olmayanı icat etmek için didiniyoruz. İmkânı imtihan olarak görmek bir tarafa, bir ömür boyu imkansızın peşinde koşuyoruz. Çünkü gözümüzü olan bitenin hızından, döngüsünden, şuurumuzu gideren sarhoşluğundan alamıyor, dışarının sağır edici gürültüsünden içimizdeki sese kulak kabartamıyoruz.

Hiç kimse de bu dramatik tablonun insan denen varlığın kendi biricikliğine yabancılaşmış, yabancı bırakılmış veya öznelliğinin törpülenmiş olmasının sebebiyet verdiğini ne yazık ki algılayamıyor.

Gözlerimizi içimizde unuttuğumuz şeylere açmaz ve oradan kendimize gelmenin bir yolunu bulamazsak zannediyorum ki, çok yakın zamanlarda isimlerimiz bile fazla gelecek bize, sadece bir kimlik numarası yetip de artacak bizi anlatmaya!

Ve bitirelim;

“Dünyada ne kadar kalmıştınız?”

“Bir gün ya da bir günün yarısı kadar?”

İlahi hitabın bu şekilde tasavvur ettiği dünya hayatında “bereketsizlik” dediğimiz şey tam olarak bu işte.

“Bir ömür yaşayacaksınız, ama bir gün kadar bereketsiz geçecek.”

Peki kim bereketsizler?

Biricikliğinden bihaber “gündelik” yaşayanlar!

Neden?

Çünkü “gündelik” yaşayanlar; zamanın esiri, hatta oyuncağı olurlar ki, oluyorlar da.

Hatta günün getirdiklerine maruz kalır; git gide günlükten anlık yaşamaya geçerler.

Çağın modern(!) insanında gördüğümüz gibi tepkileri, sevgileri, aşkları, nefretleri, ilgileri, dikkatleri, rikkatleri, iradeleri, sevinçleri ve hüzünleri anlık veya günlüktür. Zira onları toprağa bağlayan kök yoktur, kök olmayınca da esen her yelin oyuncağı olurlar!

Peki, bunun tersi de mümkün mü?

Tabi ki, bir günü ve geceyi bir ömür kadar bereketli yapmak pek tabi ki mümkün ama bunun için yaşadığı zaman ve zemini iyi tanımak gerekiyor.

Zira ısrarla zikrettiğim gibi “tanımlayamayanlar tanımlanırlar.

Peki bu nasıl olacak? 

Yani biz nasıl bereketli bir yaşama sahip olacağız?

Bence ilk adım niyeti meşru, usulü meşru, gayesi meşru bir şekilde samimiyete tutunmak. Çünkü samimiyet, aynı zamanda “kendini tutanların” girebileceği cennetin anahtarı.

Sonra?

Onu öldürmeye gelenin onda dirildiği’ ruh köklerimize yani aidiyetimize, öznelliğimize, biricikliğimize, özümüze dönmek.

Çünkü bir nehir, kaynağına sadakatini ancak denize doğru akarak ispat eder.

Farkındalık temennisiyle.

Bir Cevap Yazın

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu