KENDİNİ TUTABİLMEK

Dinsel terminolojiyi bir kısıtlama alanı içinde “tarihsel mitolojik soslarla” bezeyip sunanlar hüsnü zannımca fena halde yanılıyorlar. Zira din, insana “kısıtlama” değil tam aksine geniş bir “özgürlük alanı” sunar. Ancak bu özgürlük “hak edilmiş bir özgürlük değil, “bahşedilmiş bir özgürlüktür.

İnsanın en büyük şansı ise, insana bu özgürlüğü bahşeden kudretin, insanın özgürlüğünü son sınırına kadar kullanmasından zarar görmesi mümkün olmayan, insana rakip olmayan, insanı kıskanmayan “aşkın ve mutlak” bir varlık olmasıdır.

Zira eğer insana özgürlüğünü bahşeden kudret insana rakip olan bir varlık olsaydı, onu istismar etmesi, o özgürlüğü kullanmasından korkması ve gocunması söz konusu olurdu.

Burada anlaştıysak devam edelim;

İnsanın kendisine bahşedilen bu özgürlüğü hür iradesi ile kendi aleyhine kullanması mümkündür. İşte bu “sapma” ihtimali nedeniyle, insan denen varlık bizzat yaratıcısı tarafından muhatap alınmış, bahşedilen özgürlüğü kendi aleyhine “kullanmaması” için gerekli olan uyarılar, bir yetim ve öksüzün tertemiz vicdanından yüzyıllar önce ilahi kelam ile yapılmış ve günümüze kadar gelmiştir.

Bu ilahi uyarılar, sadece özgürlüğünü doğru kullanması için değil, aynı zamanda sunulan potansiyel sınırlarına yükselerek kendi kendini “gerçekleştirmesi için” de bir kılavuz işlevi görür ve insan denen varlık bu sayede “insanlığın” lezzetine ulaşır.

Ancak insanın, iradesini aleyhinde kullanmasından, başta kişinin kendisi olmak üzere, yakın çevresi, içerisinde yaşadığı toplum, doğal çevre olmak üzere herkes zarar görür.

Kötülük” olarak nitelendirdiğimiz böylesi bir eylemde zarar görmeyecek olan tek varlık, ona o iradeyi bahşeden kudrettir. Yine insanı özüne ve doğasına yabancılaşmaktan koruma maksadıyla gönderilen ilahi talimatlardan, başta onları hayatına geçiren insan olmak üzere, herkesin çıkarı vardır; fakat hiçbir şeye muhtaç olmadığı için çıkarı olmayan tek varlık yine Allah’tır.

Başta kendisi olmak üzere, korumakla sorumlu olduğu doğal ve beşerî çevresine zarar veren insan, iradesini (kötüye de olsa) kullandığı için değil, öz benliğine kendi elleriyle ihanet ettiği için cezalandırılır.

Hal bu iken din bir “kısıtlama alanı” olarak görülebilir mi?

Pek tabi ki koca bir “hayır!”

Bu tespitleri alt alta topladığımızda ise diyebiliriz ki, İlahi hitabın konusu, “yaratan kudretin mutluluğu” değil “yaratılan insanın mutluluğu”dur.

Yani din, Allah’ı mutlu etmek için değil insanı mutlu etmek için vardır!

Onun içindir ki İlahi hitap, yaratan kudretin insana olan sevgi ve rahmetinin en yüce ifadesi olarak sevgi, merhamet ve adaleti ön plana çıkararak insanı merkeze alır. Bu hitaba sırt çeviren insan ise, yaratıcısına ve O’nun kendisine olan sevgi ve merhametine sırt çevirmiş olur.

Ancak bu, sadece insanın yaratıcısına karşı saygısızlığı değil, aynı zamanda ona emanet edilen kendi öz benliğine saygısızlığıdır. Çünkü bu tür bir tavır, insanın “kendi kendisine yettiğini” vehmetmesinin bir sonucudur ve böylesi bir vehim, insanın haddini “bilmemesi”, başka bir deyişle “haddini aşmasıdır!”

İnsanın kendi kendine yettiğini sanması ise, ilahi hitabın şirk” adını verdiği ve affetmem dediği iki günahtan biri olan sapmanın en çirkin biçimidir ki haddini bilmeyen, sadece yaratıcı kudret karşısındaki cüceliğini değil, bugün yaşadığımız gibi eşya karşısındaki yüceliğini de bilmeyerek, eşyaya köle, kula kul olur.

İnsanlık tarihi ise, bu hitaba sırt çeviren insan ve toplumların çok geçmeden kendileriyle eşdeğer olan hemcinslerinden ya da kendilerinden daha aşağı değerdeki dünyalıklardan birer tanrı peydahlayıp, onlara kul ve köle olduklarının sayısız örnekleriyle doludur.

İnsanın kendine eş değerde olan insana ya da daha aşağı değerde olan eşyaya köle olması, sadece özgürlüğünü değil, güvenlik ve mutluluğunu da heder ettiği anlamına gelmektedir ki çağımız insanın düştüğü ruhsal boşluğun sebebi de buradan kaynaklanmaktadır.

Oysa ki ilahi hitap; insanlığı, insanın kula kul olmadığı, dahası insanın eşyaya köle olmadığı bir dünya kurmaya çağırmakta ve bu yöndeki ikazlarını hitabı boyunca ardı ardına sıralamaktadır.

Tam da burada insanın “kendini tutması” konusunu anmak gerekiyor!

Zira zannımca insanın yaşamı boyunca en büyük sorunu “kendini tutamıyor” oluşu.

Öyle ya Âdem babamız ve Havva annemiz de “kendini tutamadığı” için dünya sürgününe gönderilmemiş miydi?

Yani, aslında tüm derdimiz de kavgamız da kendimizle.

Bu yüzden olsa gerek ki, kendisiyle kavgasını bitiremeyen biri, başkasıyla da “barışık” olamıyor ve kendini kaybedenin “kazandım” diyebileceği hiçbir şey ol(a)mıyor.

Derinlemesine bir tefekkür ve akledebilen bir kalple baktığımızda görüyoruz ki, hatalarımız hep kendini tutamamanın ürünü. Her katil kendini tutamadığı için bir irade krizi ile cinayet işliyor. Her insan dilini tutamadığı için kırıp döküyor, her el kendini tutamadığı için yerle yeksan ediyor! 

Kendini tanımayan ve tutamayan insan da özne olmaktan çıkıp, nesne haline geliyor. Kendine hâkim olmak yerine kendini tutamayışının mahkûmu oluyor, sahip olma hırsını tutamadığı için sahip olduğunu sandıklarının kölesi oluyor!

İlahi beyan ise yarattığı insanın ilk imtihanını “kendini tutmak” üzerine kurguluyor. Çünkü “kendisini tutamayan” insanın, nasıl yoldan çıktığını en iyi o biliyor!

Yaşadığımız çağa bakın.

Artık her şey “kendini tutamama” üzerine kurgulu. Yaşadığımız çağa rengini veren bu kurgu bize kendince doğru olanı cezbeden sloganlar eşliğinde dayatıyor:

“Her şeyin en iyisi senin olmalı! Gerçekten istersen sen de her şeye sahip olabilirsin! Sahip olduğun şeyler üzerinde istediğini yapma hakkına sahipsin!”

Yani “kendini tutma, istediğin her şeyi yap!”

İlk bakışta gayet masum, tamamen bizi düşündüğü hissini veren bu kurguya akledebilen bir kalple nazar ettiğinizde fark ediyorsunuz ki, “bizim için istiyor” gibi yapıp, aslında bizden bir şeyler istiyorlar. Zira bizim, yaşamak için birtakım ihtiyaçlarımız var olduğu gibi, kurdukları bu sistemin de var olmaya devam etmesi için bizim yapacağımız bazı şeylere ihtiyacı var.  Biz tüketeceğiz ki o tükenmesin. Biz tükeneceğiz ki o var olmaya devam etsin. O cüssesini bizim kanımızı emerek büyütsün ki biz ona minnettar bir şekilde günden güne eriyip yok olalım.

Farkında mısınız “kendimizi tutamıyor” oluşumuzun bizden neler alıp götürdüğünün!

Bizim için önemli olanı, ölçüyü, usulü, üslubu ve biçimi; bir başkasının belirlediği bir dünyada yaşıyoruz artık.

Peki kendimizi nasıl tutacağız?

Günümüz kişisel gelişim kitapları ve yok satan drajelerinin aksine, on yılı aşkın bir zamandır “kişisel” gelişimim için Siyer-i Nebi ve Peygamberler tarihi, ruhumu besleyen ender kaynaklardan.

Zira özellikle bu tür kaynaklarla sevişirken tek bir kişinin “samimi” ve “sadık” kalabildiği veya kendini tutabildiği takdirde, bir dönüşüm ve dahası bir devrimin tohumlarını “tek başına” yüreklere nasıl attığını hayranlıkla ve daha da “küçülerek” izleme şansım oluyor.

Bir not almışım on yılı aşkın bir süre önce bir kitabın ilk sayfasına.

Zamanın kirli ruhuna üfleyen nebevi soluklu enfes bir manifesto;

“Ya öğrenen ol ya öğreten ya da dinleyen! Sakın dördüncüsü olma, helak olursun!”

Herkes, kendisinin “hangisi” olduğunu gözden geçirsin diyeceğim ama ilkin sanırım yüreğimi sağmam gerekiyor bu konuda;

Yani ya ahlâkının varisliğine talip olduğun Alemlere rahmet olanın rolünü üstlenerek “öğreten” ol!

Kaldır ve at üstündeki örtüyü! Çağın yetimlerine, öksüzlerine, kimsesizlerine, itilmiş kakılmışlarına, darda kalmışlarına, yolunu şaşırmışlarına, kıblesini yitirmişlerine hayatı okumayı, ölümü okumayı, baharı ve yazı, kışı ve güzü okumayı, yıkılışları ve yükselişleri, varlığı ve yokluğu, bolluğu ve darlığı, acıyı ve sevinci, güneşi ve ayı, geceyi ve gündüzü, burayı ve öteyi okumayı öğret.

Ya da haddi bil, küstahlık yapma “öğrenen” ol! “Ben de kayıtsız şartsız alemlerin Rabbine teslim oldum” nebevi soluğunu rehber edin ve her öğrendiğinle birlikte karanlıktan beslenen “yarasalara” inat güneş gibi ol. Yalnız kuzuların değil, sırtlanların da üzerine doğ, yalnız güllere değil, ısırganlara da yay ışığını ki yüreklere ektiğin tohumlar sevgiye, merhamete, adalete gebe kalsın ve çağlasın gönül coğrafyalarında!

Belki de bir talebe gibi “dinleyen” ol. “La” silgin olsun “illa” ise kalemin! “La” ile sil, illa ile yaz ve “La ilahe” diyerek temizle yüreğindeki enkazı, “İlla Allah” sarayını ise inşa et onun üzerine.

İşte şimdi sorabilirim;

Siz hangisisiniz?

Yoksa ben “deli” gibi haddini aşarak yüreğinin sağır duvarları ve karanlık dehlizlerine bağırdıklarını ta buralara haykırarak hepsine mi diktin doymaz gözünü!

Bir Cevap Yazın

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu