GALİPLER VE MAĞLUPLAR

İçinizde Çanakkale’de ikamet eden veya oraya gitmek gibi bir şansı elde eden var mı bilmiyorum! Ancak gidenler bilirler! Şehitlikteki her bir taşın üzerinde şehidin adı, baba adı, memleketi ve yaşı yazılıdır;

Üsküp, Medine, Gostivar, Bağdat, Selanik, Kudüs, Şam…

O mezar taşları sanki “bu toplum kimdir?” sorusunun cevabı.

Evet ama; özellikle bugün düşünen, fikreden ve bu fikriyattan yüreğini sağan bir insan olarak değil; inanan ve inandığı değerlere güvenen, yaşadığı çağa olan borcunun farkında biri olarak merak ediyorum!

Bu insanlar ne uğruna, hangi değerler uğruna canlarını, mallarını ve dahi kanlarını imanlarına şahit kılıp ebedi dirilerden olmayı seçti?

Zilleti izzete, ataleti gayrete, mahrumiyeti servete dönüştüren; tasavvurlarını, akıllarını ve şahsiyetlerini ilahi hitapla inşa eden; başı dik, alnı açık, eli açık, yüzü ak, yüreği dolu, gözü pek, sözü kavi, özü doğru şüheda;

Gönülleri harap, haneleri harap, hepsinden beteri akılları ve bilinçleri harap olmuş; çağın öznesi olma gayretini, zaman ırmağının yatağını belirleme fikrini bir tarafa atmış; bırak tarih yazmayı tarihin varlığından bihaber çağın imha ettiği; dağınık, bozgun, yılgın, bıkkın, umutsuz, iradesiz, işlevsiz, cansız, izansız biz bencil torunlarını görseler, yine de ölüme böylesine pervasız giderler miydi?

Emin olun amacım kendimi kandırmak ve içimi rahatlatmak değil.

Kinini, çıkarını, cebini, makamını, servetini “din” edinmişlere de sözüm yok!

Ama bin umudu bağrımda saklayarak da düşünsem, yüreğim acıyor;

Zira bir zamanlar küffarın açlarını doyuranlar, şimdilerde küffarın ekmeğine muhtaç!  Bir zamanlar başkalarının yaralarını saranlar, şimdilerde kendi yaralarını saracak dermandan mahrum! Bir zamanlar imanı yudum yudum farklı iklimlere taşıyanlar, şimdilerde yüreklerinin işgalini önlemekten aciz!

O günün şartları içinde ilkelerinin izini süren, ilkelerini ülkülere dönüştürme cehdi gösteren; kal ve haliyle hakikati yaşayan ve yaşatan; fikir, oluş ve varoluş sancısı çeken ve bu mümbit coğrafyanın her karışını kanlarıyla sulayarak canlarını mallarını varlarını imanlarına şahit kılan ceddimiz belki imkansızı başararak bu coğrafyayı kurda kuşa yem etmedi ama adamlar tankla topla elde edemedikleri bu coğrafyayı da bakir kalan tüm kültürleri de bilgiyi elde ederek ortaya koydukları teknoloji ile çepeçevre kuşatmış durumda!

Tek kültür” aşkı içinde ortaya öyle öyle bir çaba koyuyorlar ki neredeyse günün yirmi dört saati hiç durmadan çalışıyorlar ve adamlar davalarında samimi olduğu için de Sünettulah “çalışana” veriyor.

O gün aziz ceddimiz, bu coğrafyayı parçalatmadı belki ama bugün bizim anlam haritalarımız da gönül coğrafyalarımız da manevi dinamiklerimiz de yazık ki paramparça ve bu parçaları bırakın toplamayı kapıldığımız sahip olma hırsı ile bu kadar dağıldıkları aklımıza dahi gelmiyor.

Bu coğrafyayı bölmeye elbet kimsenin gücü yetmeyecek ama maddiyatla tıkınmaya, çılgınca satın almaya, tüketmeye, ortamlara akmaya, kendimizden saklanmaya, başkalarını bozuk para gibi harcamaya, nefret etmeye, öfkeyle itişip kakışmaya, ihtirasla ötekileştirmeye, kötülükle yaşamaya, zihinsel olarak güdülmeye, duygusal olarak sömürülmeye, sığlaşmaya ve klişeleşmeye, teknolojik olarak köleleştirilmeye, güncelle uyuşturulmaya, markalarla güdülenmeye, trendlerle bağımlılaştırılmaya, başkalarının hakkıyla zenginleşmeye, haksızlıkla kazanmaya ne kadar devam edebileceğiz onu bilmiyorum!

Peki neden?

Taklit kültürü!

Hayır, başka sebep yok!

Zira “taklit”, aklı kirleten ve özgüveni katleden en önemli unsurlardan biri olduğu gibi taklit eden kişi veya toplumlar ait oldukları köklerinden ve dahi iddialarından arınmış; aynı zamanda da tahkik edemedikleri dinamiklerinin karşısında başkalarını taklit ederek mağdur olmuşlardır.

Benim bu tespitimi ünlü Yunan Filozofu Socrates’in de fikir babası olan İbn Haldun “Mukaddime” adlı eserinde “mağluplar galipleri taklit ederler” şeklinde özetleyerek aslında dört yüz yıllık bir dramı “tek cümlede” haykırır.

Ancak taklit ile tahkik arasına inşa ettiğim köprüde, bir de “onur” meselesini anmak gerekiyor ki, bizim onurumuz siz de takdir edersiniz ki “değerlerimizdir!”

Görünürde “mağlup” görünen ama her şeye rağmen yürek ve benlikleri ile mücadele edenlere sözüm yok. Zira onlar mağlubiyeti içselleştirmeyen ve bu yenilginin faturasını “değerlerine kesmeyen”, tam aksine yenilgiyi bir ders ve şefkat tokadı olarak okuyan taraftır.

Çünkü bilirler ki sorun, aslında ‘değer’ olarak benimsediklerinde değil, o değerlerle olan ilişkilerinde ve bu değerlere olan bağlılık derecelerindedir. En önemli özellikleri ise, “galibi taklit etmenin” aslında onların safına geçmek olduğunu bilecek kadar onurlu olmalarıdır.

Ama bir de, mağlubiyetin faturasını değerlerine kesip tez elden ondan kurtulmanın yollarını arayan bir taraf var ki, (bugün ezici bir çoğunluğun yaptığı gibi) onlar değerlerinden soyununca kendilerinin de galip olacağını sanan ahmaklar güruhudur. Bu ahmaklık onları galiplere karşı, önüne geçilemez bir duygusallığa iter ve mütecavizlerine aşık olurlar ve bu aşk; onları, galipleri tüm benlikleri ile taklit etmeye götürür. Ancak bu güruh, yazık ki bu taklitle kendilerini galipler sınıfına kaydettiğini sanacak kadar da idrak yetimidir. Zira, hiçbir efendi “eğlendiği” soytarısının kendisiyle eşit haklara sahip olmasını kabullenmez!

Yaklaşık dört yüz yıldır parsel parsel edilen İslam coğrafyalarının makus hikayesi de bu mağduriyet psikolojisinin, artık genlere sirayet etmiş bir ideolojiye dönüşmüş olmasından başka bir şey değildir ve bu hikayenin öznesi de sadece “inanmış”lardır!

Peki nerde kaybettik?

Sanırım zaman geçtikçe ve özellikle de okudukça fark ediyorum!

Sinek karakterli olup amacı başkalarının balına konmak ve tüketmek olan; asalak, nerde ganimet olsa orda kanat çırpan, nimet ve ikbal zamanlarında beliren, bela ve musibet zamanlarında kaybolan, tüketecekleri şeyleri `pis-temiz`, `helal-haram` ayrımına tâbi tutmayan, pisi temize katıp karıştıran, bu yüzden temizi de kirletenler var.

Yazık ki bunlar ezici bir çoğunluğa sahip ve taklit eden kesim!

Lakin arı karakterli olup üretmek için yaşayan, gecesini gündüz eyleyen, pis olan şeylere konmaktan ödleri patlayan, pis olandan temiz şeylerin üretilmeyeceğinin farkında, “ellerin” emeğini değil “ellerinin” emeğini yemeyi ibadet sayanlar da var.

Bunlar ise “azınlık” ve yazık ki “yalnızlar” grubuna isimlerini yazdırmış.

İşte bizim kaybettiğimiz yer de şühedanın şehadet şerbetini içip yaşayan dirilerden olabilmesinin sebebi de tam da bu ayrımda yatıyor!

Zira, merhamet ve sevginin anavatanı olan bu mümbit coğrafyada hayatı ve hayat ötesini ciddiye alıp, içindeki boşluğu fark edememiş, kendini ve kimliğini sorgulamamış, kendi ruh kökleri ve aidiyetinden bihaber o kadar çok insan var ki!

Ama insanın tabiatı boşluk kaldırmadığı için, “kutsallık” olarak kodladığı veya öyle kodlatılan bir şeyler, gelip gönül coğrafyalarını istila etmiş; doğrular engellediği için yanlışlar gelip baş köşeye kurulmuş.

Peki biz hangi gruptayız?

Sorsam (başta kendi zavallı nefsim) hepimiz kendimizi “arı” karakteri olarak tabir ederiz ve sanırım “sinek” karakterli olanlardan midemizin bulandığını dile getiririz.

Eyvallah!

Peki “sinekleri” pislik içinde bırakıp karanlığın siyahını daha çok artırmalarına seyirci mi kalalım yoksa onlara da “arı” tabiatını hal dilimizle kodlayarak sevgi, merhamet ve ışığın aydınlığını mı yayalım?

İman ediyoruz ki sevgiyi İlahi kudret hediye etti. Yine iman ediyoruz ki O’nun sevdirip aziz ettiğini dünya âlem bir araya gelse zelil ve rezil edemez. O’nun sevgisini yıpratanı ise dünya âlem bir araya gelse insanlara sevdiremez.

Lakin beynimi tırmaladı bu soru!

Yaratılış gayesini “ahsen-u amel (iyi işler)” olarak belirleyen kudret, bu güzel amelin içine sinekleri pisliklerden kurtarma görevini de yüklememiş midir sizce?

Yoksa ben mi çok ütopik bakıyorum?

Bulmak için aramak lazım diyordu ya arifler, aramak için de kaybettiğini bilmek.

Ruhuna üflenen nefesi kendi içinde kaybettiğini bilmeyen, kendi dışında neyi arayacak?

Kaldı ki bulsa ne olacak?

Hem sadece kaybettiğini aramaz ki insan, bazen de bulunca fark eder onun hep aradığı şey olduğunu.Her yitirişten bir arayış doğmuyor ama her bulmak arayana bir kaybından haber veriyorsa, O’nu bulanlar mı kendini kaybeder diyeceğiz, yoksa kendini kaybetmeyenler mi O’nu asla bulamaz?

Evet!

Sorularla aradığımızı, cevaplarda kaybettiğimizi bir anlayabilseydik, can evimizin camsız duvarlarına perde diker miydik öz canımızdan?

Dillerde ise bir gaflet türküsü; ezgisi kayıp, bestesinin notaları damla damla akan kanımızdan!

Gafletten kurtulabilme temennisiyle.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu