SÖZÜN GÜCÜ

Farkındayım, farkındasınız, farkındalar!

Dertsizlik, meselesizlik, umursamazlık, gökyüzüne doğru boy atacak nice zihni baltalıyor ve birer güdük çalılık olarak kalmaya mahkûm ederek çaresizliğe sürüklüyor bugün!

Dikkatsizlikten, özensizlikten, gamsızlıktan türetilmiş kabalıklarımız; durmadan biriken, tortulaşan, pıhtılaşan, habisleşen yalanlarımız; dağıtılamayan tasalar, giderilemeyen güvensizlikler, tamir edilemeyen iç arızalar, sonu gelmeyen tedirginliklerimiz ile gittikçe artan kötülük, unuttuğumuz merhametimizle ortaya koyduğumuz acımasızlık, adaletten uzak bir tahayyülle beslediğimiz insafsızlık, azıcık şefkat ve merhametle rahatlıkla iyileştirilebilecek yaraları büsbütün kanatıyor.

Gem vurulamayan hevesler, ihtiraslar ve türlü çeşit düzenbazlıklar, uçmaya hevesli kuş gönüllerin kanatlarını kırıyor. Saflık, doğruluk, temizlik, büyük bir hokkabazlıkla karalanıyor, aşağılanıyor ve geride kalışların, başarısızlıkların, yenilgilerin doğal sebebi olarak etiketleniyor.

Sadra şifa olacak nice kelam, hikmet, nasihat, her yeri saran kuru laf kalabalıklarının tetiklediği kargaşalarla hayatın dışında bırakılıyor. Yoksulluğun, yoksunluğun parayla giderilemez türleri bulunduğu ve çarenin bazen sadece insanlık olduğu, ustalıkla gözlerden uzak tutularak hayatın bütün derinlikleri, her gün yeniden yıkılıp yapılan zamane eğlenceliklerinin hafriyatıyla sinsice doldurulup, kapatılıyor. Aslına eremediğimiz, ermeye niyet dahi etmediğimiz nice hakikat, bizi asılsız bırakarak kendinden uzak ve acınası kılıyor!

Peki bu kargaşaya karşılık çözüm nedir?

Çözüm “sözün gücünü” yeniden inşa edebilmekte sanırım!

“Nasıl?” olacak bu diyenlerle hep beraber bakalım;

Bilenler anımsayacaktır, dünya hayatının mutlu, huzurlu, ferah ve sağlıklı geçirilmesi için muhataplarına bir yol haritası çizen ilahi hitapta “münafık” kelimesinin ilk kez kullanıldığı, doğruluğun en başa konduğu, en çok “yalan” kelimesine atıf yapıldığı ve dünya hayatının aslında bir “sınanmadan” ibaret olduğunu anlatan; adı Ankebut olan ve anlamı “dişi örümcek” olan bir süre var.

Sürede Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Lut’un dönemlerine ait Medyen, Ad, Semud, Firavun, Karun ve Haman üzerinden açıklık, doğruluk, yalansızlık, eşitlik ve paylaşım ortamından ayrılıp “yalan” üzerine yapılar kurulduğunu,  kendi aralarında çıkar ve menfaat ilişkileri geliştirip bu ilişkileri “çıkar amaçlı” kutsadıkları ve hatta bu ilişkilerin kutsanmasından put yapıp tapındıkları anlatılır.

Açgözlülüğün timsali olarak Hz. Şuayb’ın kavmi Medyen, hırsın ve hasedin timsali olarak deveyi boğazlayan Hz. Salih’in kavmi Semud, kibrin, biriktirmenin ve insanları uyuşturmanın örneği olarak Hz. Musa’nın kavminden Firavun, Karun ve Haman anlatılır.

Verilen bu tarihsel örneklerle de; onların, halktan ayrılıp kendilerine özel yapılar, evler, örgütler, hizipler kurduğu; kendilerine özel ilişki ağları, menfaat birliktelikleri, çıkar çevreleri oluşturmakla ankebut” (dişi örümcek) gibi olduklarına dair atıflar yapılır.

Bilenler bilir, halk arasında “karadul” olarak tabir edilen dişi örümcek, aç gözlülüğünden erkeğini yer ve ilahi hitap, süreye adını veren bu hayvan üzerinden kainat ayetlerini örnek vererek insanları bu konuda uyarır.

Sözün gücü burda devreye girer!

Sürenin tamamında biriktirme hırsı, biriktirdikleri ile (servet, iktidar) kibirlenme, başkasının elindekine göz dikme; bu amaç uğruna çıkar ilişki ve grupları oluşturma, bunları kutsama ve hatta onlara tapınma; doğruluk, , eşitlik ve paylaşım ortamından ortamı olan halktan ayrılıp “örümcek evleri” (hizip, grup, gizli örgüt, mafya, şebeke) oluşturma; bu “örümcek evlerinde” gizli görüşmeler yapma, kumpas hazırlama, kapalı kapılar ardında iş çevirme gibi münafıklık alameti olan bir çok konuya atıf yapılarak, bunların halktan ayrılarak birer çıkar şebekesi veya menfaat grubu haline geldikleri zaman ankebuta (örümcek yuvası) dönüşmüş olacakları defalarca belirtilir.

Zira (yukarda andığım gibi); nasıl ki örümcek (karadul),  açgözlülüğünden kendi erkeğini yerse bunlar da kısa sürede adam öğütme ve yeme mekanizmasına dönüşerek kendi çıkarına, varlığına, grubuna, ideolojisine karşı tehdit olarak gördüğünü yok etmek ister.

Nasıl ki örümcek (karadul) kuytularda yaşar, pusu kurar, ısırmak ve sokmak dışında bir kavga tarzı bilmezse; bunlar da zamanla örümcek yuvasına dönüşerek kuytularda gizlenir, pusuya yatar, ısırır ve sokarlar.

Nasıl ki örümcek (karadul) kenardan izler, takip eder, ileri noktalara ağını atarsa; bunlar da izler, takip eder, dinler, fişler, ileri noktalara ağını atarak planlar kurar, dolaplar çevirirler.

İlahi beyan ışığında halk olarak tabir ettiğimiz toplum ile ankebutun arasına aslında çok net çizgiler çizilmiştir. Bir kaç örnek vermeye çalışalım;

Halk, saf bir yürek temizliği ile bir araya gelen insanlardan oluşmuş iken; ankebutta ise bu temizliğin aksine özel bir maksat, kirli ve gizli bir çıkar ilişkisi mevcuttur.

Halkı bir arada tutan şey doğruluk ve herkesle paylaşım iken; ankebutta ise gizli planlar aracılığıyla kişi ve gruğ menfaati esastır.

Bir araya gelen halk; bir açıklık yani aleniyet ortamı iken; ankebuttaa ise tam tersine gizli saklı iş çevirme mevcuttur.

Halkın kapısı birbirine açıktır ama ankebutta kapalı kapılar ardında, ‘gizli’, ‘özel’ toplantılar yapılır.

Halk, bir kaynaşma, paylaşma, birliktelik ortamıdır ve paylaşım esas olduğu, herkes birbirinin derdi ile dertlendiği için zenginve yoksul uçurumu giderek azalır ve hatta biter. Ankebutta ise tam tersine zengin yoksul uçurumu giderek büyür. Zira onda halkın çıkarı değil kişi ve grupların menfaati esastır.

Halk, bir paylaşım ve birliktelik ortamıdır ve bu ortamda biri yerken diğeri bakmaz, bir açken diğeri tok yatmaz. Ankebutta ise kişi veya grubun ön planı esas olduğu için biri yerken diğeri bakar, biri tok yatarken diğeri aç sabahlar.

Halk, bir eşitlik ortamıdır ve bu ortamda ebedi makamlar ve rütbeler yoktur. Zira makamlar ve rütbeler birer emanettir ve halk için değer üretme, hizmet etme esasına dayanır. Ankebutta ebedi makamlar ve rütbeler üretilerek; iş olmasa bile o makamlarda oturulur, o rütbeler ebediyen taşınır.

Halk arasında kişi topluluğa hizmet etmek, onun yaralarını sarmak, toplumun derdi ile dertlenerek değer üretmek ile mükellef iken; ankebutta ise, halk kişi veya belli bir zümreye hizmet eder.

Halk arasında hiyerarşi yoktur, zira insanlar yan yanadır. Ankebutta ise hiyerarşi vardır, zira insanlar alt-üst şeklindedir.

Halk arasında gizli saklı işler çevirme, yalan ve biriktirme büyük ahlâki suç sayılır. Ankebutta ise hangi koşulda olursa olsun güçsüz kalma suçtur. Çünkü hakkın gücü değil, gücün hakkı esastır.

Halk arasında imtiyazlar yoktur, zira herkes insan sıfatı ile eşittir. Ankebutta ise ayrıcalıklar vardır; zira makam, servet, şöhret ve iktidar sahipleri ayrıcalıklı muamele (VIP) görür.

Halk arasında üstünlük ancak insanlara, doğaya ve çevreye zarar vermekten sakınma (takva) iledir. Ankebutta ise üstünlük makam, servet, şöhret ve iktidar sahibi olmakla ilgilidir.

Halk öksüzler, yoksullar, ezilenler ve muhtaçlarla ilgilenirken; ankebutta ise örümcek evine adam kazandırmakla uğraşılır, şahsi çıkar, mevki makam ve ihale peşinde koşulur.

Halk içinde adalet, eşitlik ve özgürlük çoşkusu vardır, ankebutta ise bu rant çoşkusu ve hizip taassubuna dönüşür.

Halk içinde kusur ve ayıpların üzerini örtme esastır. Ankebutlar ise ayıp araştırma, dinleme ve fişlemede mahirdir.

Halk, zayıfın yanında durur, onu kucaklar, darına genişlik, zoruna kolaylık olur iken ; ankebutta sadece gücün ve güçlünün yanında olmak esas olduğundan iktidar ve güç nerde ise orda bulunmak marifettir.

Halk kendi bağrından kanaat timsali Ebuzer’ler yetiştirir iken, ankebutta Karun’lar yetiştirmek esastır.

Halk kendi içinden Musa’lar çıkartır, ankebutta ise Firavunlar üretmek asıl amaçtır.

Ancak tüm bunlara rağmen halkı parçalamak, bölmek çok zor iken, ankebut örümcek yuvası olduğundan onu dağıtmak için sert bir rüzgâr yeterlidir.

Dolayısıyla kardeşliğin, sevginin, merhametin, adaletin, eşitliğin, açıklığın, yalansızlığın ve paylaşımın olduğu yerden, halk dediğimiz toplum pek tabi ki yeniden doğacaktır.

Ancak anekbutlar da ilahi beyana göre hep olacaklardır!

İşte bu yüzdendir ki bugün hepimiz adeta doymak bilmez birer kemirgene dönüştük. Sadece hayatın tabii kaynaklarını değil, anlamını da kemirip duruyor; birbirimizi hiç bıkmadan usanmadan incitiyor, kendimizi şu kalabalık gezegende yalnızlığa, ıssızlığa mahkûm ediyoruz. Kimse kimseye kapısını açmak istemiyor, çünkü kimse kimseye güvenemiyor artık.

Çözüm ise canımızı acıtma pahasına kendi içimizden çıkıp kendimize bakarak, ‘insan’da neyin yanlış gittiğine çok yakından bakmamızdan geçiyor!

Farkındalık dileklerimle.

Bir Cevap Yazın

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu