YAMADIK DÜNYAMIZI YIRTARAK DİNİMİZDEN

Çok sevdiğim, “iyi” tanıdığıma inandığım, “Hasan ve Hamza” adında iki dünya tatlısı “yakışıklı” melekleri olan bir dostum var. Geleneksel algıyla büyümüş ve din kavramını toplumun neredeyse tamamı gibi “tapınaksal ritüeller” den ibaret gören bu dostum, bir gün bana henüz sekiz yaşında olan Hamza’sını yaz Kur’an kursuna gönderemediğini, benim pedogoji bilgime güvendiğini ve ne yapması gerektiğini sordu.

“Neden Arapça ısrarı?” diye sordum.

“Öğrenmeli!” cevabını aldım.

Ama üstü kapalı da olsa asıl gayesinin “bana bir şey olursa arkamdan en azından Yasin okuyacak bir evladım olsun” düşüncesini anlamakta gecikmedim tabi. Ancak yılların kanıksattığı, atadan dededen babadan alınan dini bilgiyi(!) ve arapçanın kutsallığını(!) hemen öyle bir çırpıda yıkmak mümkün olmuyor maalesef.

Haydi, bu güzel insanın şahsında -başta kendi nefsim- ilkin kendimize itiraf edelim ne olur! Ama Hasan’ımız ve Hamza’mızın olmasını istediğimiz gibi; Müslümanca…

Bırakın Rabbin kelamını içimizde bir ilmihali dahi baştan aşağı okuyan kaç kişi var? Ya da necaset, taharet kavramlarının ayrıntılarını idrakiyle bilen kaç kişiyiz? Peki ya hayatın merkezine oturması gereken otuz iki farz?

Konu din olunca “selamün aleyküm” diye başlayıp, “Allah’a emanet ol” diye bitirdiğimiz sohbetlere rağmen sorsam, sorsanız namazın edebini, adabını, ikamesini şaşmadan ama hakkını vererek kaçımız sayabilir?

Babamız, annemiz vefat etse onu nasıl gasledeceğimizi, nasıl kefenleyeceğimizi, nasıl kabre yerleştirmemiz gerektiğini kaçımız biliyor? Çocuklarımıza okutmaya çalıştığımız Kur’an-ı Kerim’i baştan aşağı kaç kez okuduk?

Kılmalarını istediğimiz namazı yanlarında kaç kez hakkıyla eda edebildik?

Kendi kavgama sizi de ortak ederek haddimi aşıyorsam lütfen bağışlayın.

Sadece üç beş dakikamızı alacak sıradan bir bilgiyi bir ilmihalden öğrenmek yerine bir başkasına sormaya can atıyoruz, çünkü tembeliz. Falan hoca, filan alim, öbür şeyh, diğer Allah dostu(!) derken ömrümüz bilmek isteyipte öğrenemediklerimizle elimizden kayıp gidiyor.

Tıpkı Celalettin-i Rumi’nin de deyimiyle dinimizden yırtarak dünyamızı yamıyoruz!

Okul hayatımız boyunca koca koca kaç kitap bitirdik? Kaç gecemizde kitaplarımızla seviştik? Kaç kez güneşin doğuşuna şahit olduk?

Peki iki cihanda da sana saadeti getireceğine iman ettiğini iddia ettiğin dininin, hiç olmazsa ilmihal seviyesinde bilgisine sahip olmak çok mu zor?

Kendi yapmadığını çocuğundan beklemeye hakkın ne? Evindeki tencereye koyduğun bulguru sofraya pirinç olarak ikram etme sevdası neden?

Bizzat Rabbin kelamıyla, bu dini dinül gayyüme (hayat dini) olarak anlatan ayetlere karşılık; ısrarla tapınaklara, kutsal gecelere, bonuslu vakitlere hapsetme sevdamız neden?

Dirilelim, insan kalalım, mutlu ve huzurlu bir yaşamımız olsun diye gönderilen kelamı ölülere okuma sevdasının kaynağı ne?

İşte sorunumuzun asıl düğüm noktaları bunlar…

Yapmadığımızı, yapamadığımızı çocuklarımızdan karşımızdakinden beklemek. Bu durum toplumun geneline yayılınca da içinden çıkılamaz bir hal alıyor.

O kadar çok örnek var ki!

Doğu Anadolu’ya atanan bir öğretmen arkadaşım ev kiralıyor ilimizin birinde. Ev sahibiyle evi geziyor. Evin tümünü dolaşıp anlaştıktan sonra ev sahibi kulağına fısıldıyor:

“Yeğenim aha şu şu şu prizler kaçaktır. Suyun da mutfak ve banyo lavaboları kaçak!”

Gururla wc’nin yanındaki lavaboya yönelip gösteriyor:

“Aha bu hariç. Biz abdestimizi burdan alıyoruz. Neme lazım haram suyla abdest almak!”

İşte bizim din anlayışımız bundan ibaret.

Toplumsal bir örnek de verelim!

Müntesibi olduğu dinin “haram” kıldığını bildiği ve buna iman ettiği(!) halde, adam tüm içtenliğiyle gözlerini yumup Fatiha’sını okuyarak satıcının elinde sıra sıra dizilen biletlere üfleyip biletini çekiyor.

“Allah’ım” diyor içten içe… “Bana para çıksın hayırlar yapıcam, kocaman cami yaptıracam, bir okul yaptıracam, çeşmeler yaptıracam…”

Uzatın uzatabildiğiniz kadar.  Bunun huzuruyla da evine gidiyor. Dua o kadar samimi ki, emin olun para çıkmış olsa gerçekten camiler, okullar yaptıracak!

Devlet eliyle oynatılan bu kumardan elde edilen gelirin yüzde bilmem kaçı hazineye aktarılıyor ve camiler yapılıyor insanlar ibadet etsin diye…

Sonra fuhuştan elde edilen vergilerle okullar yapılıyor çocuklar eğitim görsün diye… Ama oturup dövünüyoruz, biz niye bu haldeyiz diye…

Yüzde %98’i İslam iddiasında olan muhafazakar (!) bir toplumda, “kumar” olduğu bilindiği halde; ülkede 40 milyon adet piyango bileti satılıyor. Dikkat edin çocukları çıkarın nerdeyse kişi başına bir bilet düşüyor…

Kapitalizmin istediği “umut bezirganlığı!”  Buna eyvallah!

Peki ya bu sistemin ‘devlet eliyle’ işletilmesi? Bu “kumar”dan, fuhuştan alınan vergilerle yapılan okullar? Ödenen maaşlar? Toplumda biten “insani ve vicdani” kavramlar? Buhar olup uçan teslimiyet ve huşu?

Kulaklarımda yankılana ayet Nisa 136: “Ey İman edenler, iman edin!

Sonuçta ne oluyor?

Müslümanla ahlak arasındaki mesafe giderek açılıyor! Dünya-ahiret dengesi kayboluyor! Din, artık bezirganların eline düşerek melankoli ve göz yaşı içinde sunuluyor! Dinin olmazsa olmazı adalet duygusu fakirlerin, yoksulların, yetimlerin, düşkünlerin gözlerinde değil, muktedirlerin iki dudağının arasında aranıyor!

Biz ne yapıyoruz? Konuşuyoruz! Ama sadece konuşuyoruz! Terbiyenin aslında söz değil temsil olduğunu unutarak. Çocuklarımıza en iyi örneğin “biz” olacağımızı atlayarak.

Hadi bakın topluma ne olur? Kur’an Kursu sayımız arttı mı? Evet! 450’lerde olan İmam Hatip sayımız? Şimdi 4.000 lerde! Nerdeyse her mahallede İmam Hatibimiz var! Yani tabir-i caizse paçalarımızdan din akıyor! Ama bakın toplumsal asayişe! Gırtlaktan kalbe inmeyen imanın tezahürü ile, Allah’a değil kula şirin görünmek adına attığımız bu taklaların bedeli olarak ne var avuçlarımızda?

Sonuç mu?

Bu iş Hamza’mıza, Hasan’ımıza Kur’an-ı Kerim’i arapçasından öğretmek, her mahalleye imam hatip açmak yerine göstererek ve yaşayarak oluyor, olmalı.

Ne diyorduk?

Bırak kardeşim Allah’ın varlığını ispatlamayı! O zaten var! Öyle bir yaşa ki, insanlar senin varlığında Allah’ı görsünler. Seninle karşılaştıklarında imanın kokusunu alsınlar.

Bir Cevap Yazın

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu