VATAN SİZDEN RAZI MI?

VATAN SİZDEN RAZI MI?

Çanakkale Savaşı ile ilgili ‘hatırı sayılır’ bir okuma yapmıştım geçen yıllarda ve o okumalardan hafızamda en canlı kalan kısmı bir şehidimizin Arıburnu’nda cebinden çıkan not yakıp yıkmıştı sol tarafımı;

“Merak etme Mustafa, vatan bugün bizden razı olacak!”

Çağımızın kirli ikliminde elinde bayrak “vatanımı seviyorum” diye naralar atan, bir ulusal kutlamamızda sosyal medya hesaplarımızdan sayfa sayfa bayraklar paylaşarak “vatanını sevdiğini haykıran” biz idrak yetimlerine, şuur yoksunlarına nasıl bir tokat bu farkında mısınız? Sevginin nasıl olması gerektiğini ısrarla benliğimize çarpan bu yürek sancısı tek satırın hafızamda bıraktığı izden olsa gerek her platformda haykırdım bugüne kadar;

“Vatanını sevmek bayrak sallamak değildir. Marifet gözüyle o bayrağın üzerindeki kan izlerini görerek şühedanın emanet ettiği bu kutsalı, o kan izlerine halel getirmeden çocuklarımıza emanet etmektir. Bu yüzden; vatanını sevdiğini söyleyen öğretmen, doktor, hâkim, savcı, öğretmen, asker, polis, işçi, memur, esnaf velhasıl her ne işle meşgul ise ona tevdi edilen görevi bir insanın yapabileceği en iyi seviyede yapabilen kişi bu vatanı en çok sevendir”

Evet, bence 15 Temmuz gibi bir infialin, hıyanetin üzerinden tam beş yıl geçmişken bugün kendimize sormamız gereken asıl soru budur;

“Vatan, bizden razı mı?”

Bu mümbit coğrafyanın mahremine uzanan bir el söz konusu olduğunda ortaya çıkan bu sevgimiz; yarınımızı teslim edeceğimiz çocuğumuzu büyütürken, bize tevdi edilen hangi vazife olursa olsun yaparken nerede saklıydı ki, biz 15 Temmuz gibi makus bir olayın mimarlarının durumu bu hale getirmelerine müsaade ettik?

Cidden kendimizle baş başa kaldığımızda bu mümbit coğrafyada yaşamanın hakkını ve şükrünü eda edebildiğimize, bunun yükünü yüreğimize dert ettiğimize, şahitlerimiz olan şehitlerimizin aziz hatıralarına samimi duygularla sahip çıkabildiğimize inanıyor muyuz?

Bence hayır! Zira benim gördüğüm ve algıladığım kadarıyla vatanını en çok sevdiğini iddia edenimiz bile aciz kanaatimce bu idrak ve şuura sahip değil.

Sorunun “nedenmiş o?” kısmına girersek sayfalar dolusu cevaplar verebilirim ama benim meramım ondan ziyade 15 Temmuz’a giden süreci “marifet” gözüyle okuyamamış olmamız.

Konunun siyaset boyutu benim ilgi alanıma girmiyor. Baş olma uğruna peygamber torunlarını doğrayabilecek kadar ‘haddi aşan’ insanların ortaya koyduğu tarihin en büyük infiallerinden biri olan Kerbela mektebinden mezun biri olarak son nefesime kadar gireceğini de sanmıyorum. Dolayısıyla benim meramım, işin daha çok sosyolojik boyutu.

Çünkü bu toplumda yaşayan ve ‘farkında’ olduğuma inanan bir fert olarak, kendimi yaşadığım çağa borçlu hissediyor ve bu farkındalıkla yaşadığım çağın kanayan yaralarında kendi parmak izlerimi de görüyorum.

Bu yüzden olsa gerek ki; hemen her platformda söylüyor, yazıyor, haykırıyorum;

Asıl mesele” bir davaya sahip olmak değil, inandığı davaya ‘şartlar ne olursa olsun’ ait olabilmektir. Bizim karın ağrımız burada çünkü.

15 Temmuz infialine “aidiyet” gözüyle baktığımızda da diyebilirim ki;

Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın -dünya üzerinde belki de hiçbir coğrafyanın sahip olamadığı- manevi zenginliğine rağmen en yumuşak karnı olan “din ve inanç” meselesinde ipin ucunu elimizden kaçırmış olmamızın; sahip olduğumuzu sandığımız bu manevi dinamiklere yaşam ve zihin konforumuzdan taviz vermediğimiz için ait olamayışımızın resmidir 15 Temmuz!

Çünkü torunun hali, dedeninkine hiç benzemiyor ve bir dilim ekmeği bölüşenlerin torunları bugün ekmek değil, fırın kavgası veriyor! Bu kavgadan olsa gerek ki; bugünkü dindar profil, inancının fısıldadığı “mesuliyeti” bir tarafa atarak “uydum dünyaya” demiş ve “varlık imtihanını” kaybetmiştir.

Bizzat devletin “din işlerinden” sorumlu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sanırım 2014 yılında yaptırdığı bir anketle yüzde 98’i Müslüman olduğunu iddia eden bir toplumda bu yüzde 98’lik kesimin yüzde 92’si bir kez dahi olsun Kur’an mealini okumamış, ilahi kelamın kendisine işaret ettiği yol haritasını hacıdan, hocadan, şeyhten, imamdan öğrenme yolunu seçmişse ve bu tabloya rağmen adı geçen kurumca aradan geçen yedi yıllık süreçte bu konuda elle tutulur, gözle görülür bir adım atılmamışsa; pek tabi ki insanlar en yumuşak karınları olan “inanç ve kutsallarından” vurulacak ve din bezirganları istediği şekilde bu “kültür Müslümanlarını” yönlendirebilecektir.

15 Temmuz felaketinin karekodları burada yatıyor çünkü.

Neden? Hep beraber bakalım…

Öncelikle dinin aslında ne olduğunu öğrenemediği ve devekuşu gibi kafasını toprağa gömerek gerçeklerden haberdar olmadığı için, bir bezirgânın hezeyanlarını din zanneden; mevki ve makam hırsının ruhlarındaki ilahi parıltıyı yok ettiği bu ahmaklar sürüsünü “dindar” değil “din-i-dar” addetmenin doğru olacağı konusunda sanırım hem fikiriz. 

Evet, menfaatleri uğruna ülkeyi düşmanlarına peşkeş çekmeye varacak kadar alçalan; Allah’ın “kullan” diye verdiği en önemli lütuf olan akıl nimetini gassalın elindeki meyit gibi  bezirgâna teslim ettiği için  zihninin rahatlayacağı bir bahane arayan, gerçeklerle yüzleşmekten kurtaracak argümanı bulduğu sanrısıyla  ona sarılan ve böylece de kafa konforunu bozan ‘tehlikeli fikri’ dışarı atan bu güruh; zorbalıkta adalet, zulümde hak arayan; şehitlerinin başlarını vererek kaldırdıkları bu ülkenin izzetini ve şerefini yok etmeye çalışan, küçücük hırslarının ardında yitip giden;  İslami, Kur’ani ve Muhammedi hakikatler cihadın aslının; nefis ve niyetle alakalı olduğunu haykırıp; asıl imtihanın yaşatmak olduğunu vazederken bu ilahi lütuflardan nasipsiz kayıp zamanların insanlarıydı. 

Allah’ın bütün insanlara gönderdiği evrensel din anlayışını veya diğer bir tabirle insan kalma mücadelesini; kılık, kıyafet, davranış ve söylemlerimizle lokal ve mahalli bir din gibi göstermeye; kendi görüşlerimize hapsetmeye, din üzerinden makam, şan, şöhret, para ve saltanat kazanmaya hiçbirimizin hakkının olmadığı gerçeğiyle ‘yüzleşmek’ de diyebiliriz sanırım buna.

Zira ilahi mesaj bir grubun, zümrenin tekeline girdiği andan itibaren “ilahi” vasfını yitirir ve ‘birlik medeniyetinin ruhu olma’ vasfını kaybederek; dün ve bugünkü gibi çatışmanın ve bölünmenin, sömürünün, eşitsizliğin, ayrıcalığın, tekelleşmenin, kanın ve gözyaşının sebebi olur. 

Bu nedenle olsa gerek; bilen ama gönülleri dünyanın geçici metasıyla dopdolu olduğu halde iman iddiası içinde olanlar, inanmak istedikleri şeylere delil bulmak için akıl nimetini inkara kadar hadsizleşti ve gözlerinin önündeki gerçeği görmemek için direttiler.Kin, intikam, haset, öfkeyle yoğrulmuş gönüller de bildiğini iddia edenlerin ardına düşerek yaşamlarını şekillendirmekten zerre kadar çekinmediler ve böylelikle de toplumda ayrışma başladı. Biz ise evvelki ümmetlerin yanlışlarıyla tarih tekerrürüne şahit olduk.

Öyle ya, Peygamberimizin en büyük düşmanlarından biri olan Ebu Cehil, çok önceleri toplumda “Ebu’l hikmet” adıyla anılan biri iken inkardaki ısrarı ve inananlara karşı düşmanlığı onu ‘cehaletin babası’ yapmıştı. 

Bu tarihi argüman da bize ispat ediyor ki; neyi, ne için, nasıl yapacağını bilemeyenler, nefislerinin kölesi olarak akıllarını menfaatlerine kaptıranlar, hikmeti nerede arayacakları hususundaki nasiplerini teperek ‘Ebu Cehil’leşirler.

Evet, Ebu Cehil, Bedir’de öldürüldü ama cehaletin oğulları ve kızları tam da 15 Temmuz infialinde olduğu gibi müminlerin karşısına dikilerek varlık iddiasında bulundular.

Görünen o ki, Hz. Peygamber’in ümmeti en çok cehalet ile avlanacak ve en büyük imtihanı da bu olacak.  Zira cehalet; bilginin varlığı veya yokluğundan ziyade, bilginin hikmet ile buluşamamasıyla oluşuyor. Çünkü artık adını “digital çağ” koyduğumuz şu dönemde her tarafımız bilgi yığınlarıyla dolu ve “cehalet” ise sadece bir seçimden ibaret.

Dert din sayesinde dünyaya hükmetmek olunca da hikmetin kaynağı olan ve aynı zamanda fakirlerin, gariplerin, kadınların, bir sebepten ezilmiş herkesin umut ışığı olarak gördüğü Allah elçilerine değil, gücün timsali gördükleri Roma sultanlarına öykünenlerin dindarlık tezahürleri şekilden ibaret kalıyor.

Sizce de peygambere iman edip onun gibi olmayı aklının ucundan geçiremeyen, iman edip diriltmeye ve yaşatmaya tabi olmayan; mesajları bildiği halde ne uğruna ve kimlerle mücadele ettiğini önemsemeyen; sadece güce ve güçlüye tapınan, hakikati zimmetine alıp başkalarını batıl yolların yolcuları ilan eden insanlar sizce de idraksizlik ve ferasetsizliğin dipsiz kuyusunda boğulmamış mıdır?

İlahi kelamın hikmetlerine vakıf olamadan, güç ve güçlüyle buluşunca toplumun sofrasına acı tohumlar eken ve yiyenleri zehirleyen tekfir meyvesi böylece ortaya çıkmıyor mu?

Yazık ki, bu meyveden tadanlar birbirlerinden destek aldıkça inanmak istedikleri şeye olan inançlarını perçinledikleri için haklı olma ihtiyacı hissetmiyorlar bile. Zira muhataplarının haksız olduğuna inanmak onlar için yeterli geliyor. Buna kalben inandıkları için de ne yapıp edip yapmayı düşündüklerini akıllarınca aklıyorlar. 

Bu açıklamaların ışığında beş yıl önceki 15 Temmuz gecesine dönersek eğer;

Hep haykırdığım ‘Allah’ın bu toplum üzerinde bir muradı var‘ hakikatinin doğuşu; bu lütfa mazhar olmanın kabarttığı gönüllerden yanakları ateş gibi yakan gözyaşları, vatan uğruna serden geçen gencecik fidanların imanlarına şahit kıldıkları canlarının suretinden seyredilirken,  bu coğrafyaya gelecek belalara karşı en büyük silah, uçak, tank ve tüfeğe silahsız meydan okuyup hepsini alt edebilen bir kardeşlik şuuru ve bu şuurla taçlanan birlik hususiyetinin huzurunu yudumladık mı o gece, pekâlâ evet.

Ama bence oyun bozulmadı, sadece deşifre edildi ve bu deşifrenin şifrelerini çözmek, bugün bize nasıl bir tehlike oluşturduğunu görmek için etrafımızda olan bitene, hatta bırakınız etrafı, kendi din anlayış ve yorumlayışımızdaki savrulma ve lakaytlığa dikkat kesilmemiz kâfi gelecektir.Çünkü 15 Temmuz’da kendi insanına bomba yağdıran bu zihniyet ve benzerleri, asıl katliamı yıllardır tanksız, topsuz, silahsız milletin inancına karşı yapıyor.

Bu yüzdendir ki, insanlık acı ve ızdıraplarının başkaldıran sesi olarak doğmuş bir din, insanlık acı ve ızdıraplarını “kader” diyerek bastırmanın aracına haline geldi. Bu yüzdendir ki, “zülme isyan” olarak doğmuş bir din, zulme rızanın, harâma biatın telkin aracı oldu. “Haksızlığa itiraz”ın soylu sesi olan bir din, haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanların yalaka yuvasına döndü.

Bu yüzdendir ki, “hiçbir ücret istemiyorum” diyerek saf bir yürek temizliği ile başlayan bir din, pazarların en büyüğü, sektörlerin en kârlısı haline geldi.Kuru hurma yiyen bir kadının oğlu (tüm değerlerim ona feda olsun) din pazarlarına meta yapıldı. “Kölelere özgürlük” diye doğmuş bir din, insanları köleleştirmenin vasıtası haline geldi. “Aklını kullanmayan pisliğe batar” diyen bir dinin mensupları, insanlık liginde akıl tutulmasının şampiyonu haline gelerek, “vahiy” adına akıl düşmanlığının kalesine dönüştü. Sağlığında müşriklerin bütün mucize isteklerini ısrarla reddeden, “Ben de sizin gibi bir beşerim” diyen peygambere, ölümünden sonra müşrikler ne istediyse hepsi yaptırıldı.

İşte biz, bu hazin tükenişi okuyamadık. Gördüğüm kadarıyla okuyamıyoruz da. Resmin büyüğünü görme arzusu, asıl olanı detay zannetmeye mahkûm ediyor bizi.

Zira dünü, bugünü ve yarını sezebilenler farkındadır ki, sadece “suç” ve “suçlu” üzerinden yapılan bir mücadele, bataklıktaki birkaç sivrisineği etkisiz hale getirmekten öte bir anlam taşımaz. Bu mücadele, dinî tahrifatlar bertaraf edilerek, hâlâ etkisi devam eden aldatmacaları çürüterek, istismar bataklıklarını kurutarak başarıya ulaşabilir ve top yekûn bir seferberlikle özlem duyulan o mümbit günlere dönülebilir. 

Peki, çözüm ne?

Kanımca bu konuda en büyük görev Diyanet İşleri Başkanlığı’na düşüyor.  Ama 26 Temmuz 2017 tarihinde yayınladığı rapor ile “bu tehlikeye” gecikmeli de olsa işaret eden Diyanetin o günden sonra bizzat kendi yayınladığı rapora uygun adımlar attığını (yakinen takip etmeme rağmen) ben görmedim. Gidişat göremeyeceğimizin de habercisi.

Oysa ki, haşyet ve ümit arasında akleden kalpler olarak; eğer zulmetten nura, zilletten izzete ilerlemek istiyorsak bu mücadeleyi top yekûn başlatmak, din kavramını toplumsal ve kamusal bir argüman olmaktan çıkarmak ve kişinin bireysel tercihine bırakmak; suya kanmak istiyorsak ilkin kabımızdaki fırtınayı dindirmek zorundayız. Çünkü eksikliği yaşanılmayan, özlemi çekilmeyen nimet kişiye verilmez. Yakıcı gerçekleri önceden görmek ve ona göre kalıcı önlemler almak zorundayız.

Sonuç olarak geçmişe dair önümüzde her şeyden daha önemli iki şey duruyor;

Birincisi; gafillerin müntesip ve muhiplerinin tamamını hapse tıksanız dahi, o yapıyı bu hale getiren en büyük yanlışı, aldatmacaları, istismar bataklığını hayatınızdan söküp atamadığınız, Rabbinizle aranızdaki tüm aracıları kaldırmadığınız, Rabbin kelamına bizzat size vahyolunmuş gibi sarılmadığınız ve hatta üstüne bir de o zihin yapısından mülhem işler yaparak dine hizmet ettiğinizi sandığınız müddetçe belki “bugünü” kazanabilirsiniz ama kesinlikle ‘yarını’ kaybedersiniz ki, tarih bunun nice örnekleriyle doludur.

İkincisi; ülke içinde birlik, kardeşlik ve bütünleşme ortamını korumak, pekiştirmek, farklılıkları kaşımamak, asgarî müştereklerimiz üzerinde yoğunlaşmaktır ki; 15 Temmuz’la mühürlediğimiz “bir olma” şuurunu her bir kardeşimizin gönlüne dokunacak kadar büyütmek ve mümbit coğrafyamızı tıpkı dedelerimiz gibi yeryüzüne nizam veren bir yurt haline getirmek zorundayız.

İşte o an şehitlerin kanları, evlatlarının gözyaşları, annelerin semaya kalkan avuçları lütfedilen edilen emanetin şükrüyle karışarak göğe yükselecek. Yaşlıların tevekkülü, gençlerin cesareti, dervişlerin zikri sarhoşların hıçkırıkları, kadınların metaneti erkeklerin kahramanlığı, Kürtlerin öfkesi Türklerin azmi, Sünni’nin tesbihatı Alevi’nin duasıyla bir olacak ve bu bir oluşla farklılıklarımızı nimet bilip geleceğe yürüyecek ve vatanımızı razı edeceğiz.

KAVURMA ŞENLİĞİ

Temmuz 18, 2021

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir