NEDEN FATİHLER YETİŞTİREMİYORUZ?

NEDEN FATİHLER YETİŞTİREMİYORUZ?

29 Mayıs 1453.

İstanbul’un fethedildiği tarih.

Bunu yapan kim?

19 yasındayken altı dil bilen, her alanda bilgiyle donatılmış̧ bir genç̧. Sultan 2. Mehmet!

Sahip olduğu bilginin verdiği bilinçle, Osmanlı’yı 20’nci yüzyıla kadar sürecek olan bir imparatorluğa dönüştürüp, Doğu Roma’nın yerine geçiren bir şahsiyet.

Nostaljik takılıp “fetih ruhu ölmedi” hamaseti içinde boğulanlar bir tarafa özellikle hemen her yıl dönümünde bu tefekkürle düşünürüm.

“Fatih bugün yasasaydı, onun için “bilgi” nin içeriği ne kadar farklı olurdu?” diye.

Düşünün ki Fatih Sultan Mehmet, Amerika kıtasının varlığından haberdar değildi. Kristof Kolomb’un yola çıkmasına 40 yıl vardı. Matbaa da henüz icat edilmişti ama hiç̧ basılı kitap görmeyen Fatih altı dil biliyor.

Aradan yaklaşık 6 asır geçti. Dile kolay 568 yıl.

Bugün dünyayı anlamak ve bilgiye ulaşmak için Fatih gibi altı dil bilmeye gerek yok. Zira İngilizce bilip, internette sörf yaptığınız, bir arama motoruna girdiğiniz zaman, ulaşamayacağınız bilgi yok. Herhangi bir dildeki bir gazeteyi, bir arama motorunda birkaç̧ saniyede İngilizce’ye çevirtebiliyorsunuz mesela. Yani “bilgi” artık herkesin ulaşabileceği yakınlıkta ve on beşinci yüzyılda sadece Fatih’in bildiklerinin binlerce kat daha fazlasını, bugün bir lise öğrencisi bilebiliyor.

Gelin tam da bu noktada sizi de aklım ile kalbim arasındaki kavgaya ortak edeyim;

Biz aradan geçen bunca yıla rağmen neden “Fatih” yetiştiremedik, yetiştiremiyoruz? Cidden şu mümbit coğrafyada 600 yıldır hiç̧ Fatih yetişmedi mi yoksa biz mi henüz tohumken yeşermesine müsaade etmedik?

Sizce de bizim bugün şaşalı kutlamaları, içinde boğulup kaybolduğumuz hamaseti ve her seferinde düştüğümüz nostalji tuzağını bir tarafa bırakıp bu sorunun cevabının peşine düşmemiz gerekmez mi?

Sizi bilmem ama benim “neden” sorusuna cevabım var ve bu cevabı yıllardır her platformda haykırıyorum;

Çünkü “insana yatırım” yapmıyor, yapamıyoruz.

İyi de “bütçenin aslan payı” yıllardır Milli Eğitim’in diyeceksiniz. Evet ama bütçenin önemli bir bölümü maaş ödemelerine, okulların ıslahına ve yeni lüks okul inşaatlarına harcanıyor. “İnsana yatırım” yine “devede kulak” kabilinden kalıyor.

Farkında değiliz evet ama artık bu farkındalığı yakalamamız gerekiyor;

İnsan” yetiştirecek olan lüks okul, akıllı tablet, akıllı karatahta değil, kitap ve öğretmendir. Her bin kişiden sadece ikisinin okuduğu ve bu konuda zerrece bir yönlendirme ve teşvikin yapılmadığı bir toplumda; ait olduğun manevi mirasta her bir harf kırk yıl köleliği vazettiği halde günden güne eriyen öğretmenin değerini fark etmediğimiz sürece de değişen bir şey olmayacaktır.

Bakın tarihe Osmanlı Enderun’unda bugünkü teknolojik safsataların hiçbiri yoktur. Ama Osmanlı’nın tüm zamanlara şan veren Fatih gibi, Yavuz gibi, Kanuni gibi padişahları, Koca Sinan gibi, Sedefkâr Mehmed Ağa gibi mimarları, Sokullu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Fazıl Ahmed Paşa, Baltacı Mehmed Paşa gibi sadrazamları; Matrakçı Nasuh, Hezarfen Ahmed, Lagari Hasan marifet sahipleri, Uluğ Bey, Ali Kuşçu gibi âlimleri vardı. Çünkü Şeyh Edebali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Zeyrek, Ebussud Efendi gibi hocaları vardır.

Biz ne zaman bunu fark ederek; öğretmene hak ettiği değeri verip, kaliteli insan yetiştirmenin ancak kaliteli ve bilinçli öğretmen yetiştirmeden geçtiğini fark edersek inanıyorum ki o gün ibre tersine dönecektir.

Peki her şey öğretmenle mi bitiyor? Hayır tabi ki!

Zira öğretmene yaptığının başlı başına ibadet olduğunu aktarabilecek bir ruha sahip değiliz. Çünkü nitelik değil nicelik, kalite değil gösteriş peşinde ömür tüketiyoruz.

Elimizdeki ekranlar büyüdükçe, onu kullananlar küçülüyor ve zihinlerini ekranın parlaklığına esir ediyor. Bu esaret ise adım adım bir kayıtsızlık yaratarak değdiği her şeyi cansız bir taş yığınına çeviren soğuk diliyle; hiçbir şeye şükretmemenin, minnet duymamanın, zaten her şeyi hak ettiğini düşünmenin ve nihayetinde de “madem hakkediyorum teşekküre ne gerek var” zihniyetinin ruhsuz, soğuk, umursamaz ve “ben merkezli” tohumlarını yeşertiyor.

Bir virüs gibi yayılarak ruhlarımızı esir alan ve ışıksız bırakan bu tohumlar, bizi iç alemimizin keşfedilmemiş noktalarına götürmüyor, içimizin daha önce hiç bilmediğimiz karanlık sokaklarına ışık düşürmüyor ama onlar yeşerdikçe nicelikle avunuyor, özü tahrip ettikçe kabukla övünüyor, anlamı kaybettikçe sloganla arınıyor ve hakikate yabancılaştıkça yalanlarla yol alıyoruz.

Bu yüzden olsa gerek ki; toplumsal sorunları anlamak için geliştirdiğimiz sözüm ona bilimsel yaklaşımlar insana yaklaşamıyor, ıstırabına değemiyor, içindeki yaraları göremiyor, ordaki karanlıklara ışık olamıyor, insanı kendi varoluşu üzerine bir sorguya çağıramıyor.

Bu yüzden olsa gerek ki (hep andığım üzere) adaleti dert edinmeyen hukukçular, eğitimi dert edinmeyen öğretmenler, dini ve hakikati dert edinmeyen ilahiyatçılar, ilmi dert edinmeyen akademisyenler yetiştiriyoruz.

Bu yüzden olsa gerek ki yüreği yanık ve bu gidişatı yüreğine yük eden, bu hassasiyetin etrafında buluşan bir avuç insan ruhu;güzelliğe, ilme ve hoşgörüye ayarlı bir uygarlığın acımasızca talan edilişini hüzünle izliyor.

Zira yaşadığımız bu manevi krize, bu ahlak tutulmalarına rağmen hemen herkes kelimeleri ayakkabı sandığı gibi yüklenmiş̧, “hakikat” sandığı doğrularını parlatmakla meşgul. Allah’ın sadece gündelik hayatını idare edebilsin diye verdiği sınırlı aklı ne kadar zeki olduğunu ispatlamaya, kusur aramaya ve sürekli birilerine cevap yetiştirmeye harcayan insanlar hayatlarımızın her karesini sarmış durumda.

Neden?

Çünkü eğitim dediğiniz süreç muhteşem binalarda, tıka basa ders araç gereci dolu dersliklerde sadece matematik, dil bilgisi, coğrafya demek değildir. Bugün odaklandığımız “akademik eğitim” saplantısıyla eş zamanlı karakteri ve tıyneti düzgün, farkında ve çağın sorunları için gamlanan bireyler yetiştirebilmektir. Hep kendisi için isteyen, gücün hakkına tapan bireyler değil, başkasına hizmet etmenin hazzını yudumlayan ve buna talip olan, hakkın gücüne iman eden çocuklar yetiştirmek; bu çocuklara ahlaki zekayı kazandırmak demektir.

Bizim sınıfta kaldığımız yer tam da burası işte. Zira “cevizi kırıp özüne inemeyen, hepsini kabuk zanneder” der İmam Gazali.

Biz bugün görmek istemesek de gördüğümüz halde sırtımızı dönüp yolumuza devam etsek de elimizdeki teknolojik enstrümanlarla niceliğe, süfli lezzetlere, haz ve hızza programlanmış idraklerimiz bu özden mahrum bırakıldığı için, bu özün içine saklanmış “hakikate” karşı öksüz durumdayız.

Ama ben “hakikat” derken içini boşalttığımız, sinirlerini aldığımız, sana-bana-ona göre değişen; salt duygumuza, çıkar ve egomuza hizmet eden kavramlardan söz etmiyorum. Gelişiyle cümle noksanlarımızı tamam eyleyecek; bize kim olduğumuzu hatırlatacak, bu yangın yerinde ne aradığımızı kalbimizi parçalarcasına ihtar edecek; kul olmanın, bilmenin, tanımanın kapısını sihirli bir el gibi aralayacak; amasız adalete davet eden bir samimiyetten söz ediyorum.

Bu samimiyet nasıl bulunacak peki?

Sizi bilmiyorum ama ben en azından kendi adıma aklımızca bulunacak cevaplardan ziyade, kalbimizi suallerle kıvrandıracak bu samimiyetin hiç değilse kokusunu yıllar önce “kendimi ararken” buldum sanırım.

Alemlere rahmet olanın torunu Hz. Hüseyin (ra)’in tarihin izbe ve karanlık seyrinde izini sürerken anladıkça dertlendim, dertlendikçe anladım. Yedinci yıla girmek üzere olan Hz. Hüseyin(r.a) ile yolculuğumuz hala devam ediyor evet; ama onu tanıdıkça daha çok kanıyor, daha çok acıyorum şu ahvalimize.

Elli yedi yıllık hayatının neredeyse tamamı akleden nasipli gönüllere öğüt olan ve şehadete gibi bir nimete zaten layık olan bu yaşam; kişiyi bekleyen ebedi yaşamın da bu dünyadaki işlere bağlı olduğunu; cehennem ateşinin buradan götürülen kötülük, çirkinlik veya günah odunlarıyla hazırlanacağını; cennetin derecesinin de kulun bu dünyada iken ulaşmayı temenni edip uğrunda mücadele verdiği şeylere göre belireceğini fısıldıyor. 

Araştırdıkça ve okudukça fark ediyorsunuz ki Hz. Hüseyin (r.a) gibi bir cengaveri şehitlerin efendisi kılan sebep, yaşamayı beceremeyip kahramanca şehadet şerbetini içmesi değil; aksine nasıl yaşanacağını insanlara gösterip ondan sonra bu yaşama uygun şekilde -hak ve hakikat uğruna- canını sahibine sunduğu için “Şehitlerin efendisi” olmuş.

Kalbim “öyleyse insan, eksikliğini hissedip aramaya koyulduğu nimetler kadar yücedir” hakikatini zihnime damlatırken; çağlar ötesinden İlmi kapısı Hz. Ali(r.a.) ise ruhuma sesleniyor adeta;

“Önce hakkı öğren, sonra haklının kim olduğunu öğreneceksin!”

Evet, her biri kendi dönemleri için destanlar yazdılar ama bizim şu an yapmamız gereken şey onların külleri üzerine ağıtlar yakmak yerine, o külleri göğe savurup külün altındaki ateşi yeniden alevlendirmek olmalı.

Madem ki kurtuluşu geleceğin belirsizliğine ısmarlamak istemiyoruz; tarihin bize yüklediği psikolojik ve düşünsel duygu durumlarını kabullenip devam ettiren fikir ve duygu kiracıları değil; yaşayan ve akleden, yürüyen ve farkındalık sahibi bireyler olarak yaşadığımız çağa olan borcumuzu ödemenin gayreti içinde sahip olmaya değil paylaşmaya gayret etmeli; melankolik bir tembellik ile tüketen yoğunluğun arasındaki dengeyi bulmalıyız.

Bu da hayatın ve kâinatın ritmine uymakla mümkün.

Bu ritmi bulmak için ise özümüze dönmeye, sessizliğe, hırs ve arzularımıza sınır çizmeye ve yaşam enerjimizi doğru yerlere yönlendirmeye ihtiyacımız var ve bu enerji de ısrarla zikredildiği gibi kendi Kabe’sini tavaf etmekle değil yaratılmışın derdiyle dertlenmekle alevlenir.

Bu yüzden de artık görmek ve anlamak gerekiyor ki kim ki duyduğu, gördüğü, şahit olduğu bir ıstırabı dindirmek için yola çıkar ve yürek teri sarf ederse o yaşadığın çağın soylularındandır ve her kim ki duyduğu bir iniltinin sesiyle gözlerine kum kaçıyor; sıcak yatağından fırlıyor ve ağzındaki lokma boğazına diziliyorsa o bir iman şövalyesidir.

Umudu tükenmeyen ve hala yürüyebilenlere; her nefesi hayat olanlara selam olsun!

UYUŞUYORUZ

Mayıs 29, 2021

VARLIK İMTİHANINI KAYBETTİK!

Mayıs 29, 2021

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir