YURT TURNESİ RAPORU

YURT TURNESİ RAPORU

1.BÖLÜM:

GENEL DURUM

Kainatın döngüsü içinde toprak denince hepimizin anladığı mana akla geleceği gibi topraktan yaratılmış tenimizi de anımsayabiliriz sanırım. Toprak misali beşeriyetimize ekilen idrak tohumları da bu yönüyle baktığımızda göze göze kaynayan ilim suyuna muhtaç.  Tabi ki topraktan, tohumdan,sudan ve ekinden anlayan bir bahçıvan da olmazsa olmazımız. 

Bu şekilde filizlenip göğe doğru akan ve dembedem ulviyet semasına yaklaşan ağaçlar, zamanında ve yeterince sulanmazsa veya haşerattan arındırılmazsa kök salıp derinleşemez. Üstelik bir ağacın bakımı diğeriyle aynı olmadığı için her biri de kendine özel bir ilgi istiyor. Bunlar hiç yapılmaz ve eksik bırakılırsa da, kök salamayan bu ağaçlar ya imtihan rüzgarlarıyla devrilip gider ya da cehaletin kuraklığında susuzluktan heder olurlar. 

Aynı şekilde işten anlayan ehil ellerde boy veren ve kökleri beşeriyet toprağına sarıldıkça müstakim hale gelebilen ağaçlar, zamanı geldikçe meyve vermeye başlarlar. Nitekim kişinin yaptıklarının veya gerisinde bıraktığı izlerin tek tek yazılmasının ve kayıt altına alınmasının bir sebebi de sanırım ondan geriye kalan böylesi hikmet ve tebliğ meyveleri olsa gerek. 

Oysa sonraki nesillere manevi rızık vesileleri bırakabilen naim ve nasipli kullardan olmak kadar, arkasında Ebu Cehiller bırakanlardan olmak tehlikesi de bakidir maazallah. Naimlik ve Ebu Cehil’lik,insan doğmak ile insan kalmak arasındaki o incecik çizgide gidip gelirken; ‘ademlikten adamlığa doğru’  bir tefekkür sofrası açalım. 

Hepinizin malumudur! Küresel ölçekte inşa edilen, hepsi birbirinin neredeyse kopyasından öteye geçemeyen insan türü,  insan altı bir varlığa dönüşüyor; hem de baş döndürücü bir hızla. Allah’ın “en güzel surette yarattım” dediği insan; düşünme melekelerini yitirmiş bir halde, nefsinin imamlığında öyle bir hale geldi ki, hız, haz ve ayartının kölesi olmayı artık özgürlük sanıyor! Bu kölelik türü ise, “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur!” ilahi emrine karşı dururcasına huzur ve dinginliği film, müzik, spor, finans, medya, sanal medya endüstrisinin zihni körleştiren, beyni felçleştiren ve ruhu çölleştiren pornografisine kaçmakta buluyor! 

Yani manzara gerçekten ürkütücü.  Özellikle gençlerle hemdem oldukça bu coğrafyada yaşayan genç kuşağın değerlerimize, medeniyet birikimimize aidiyet bilincini hızla yitirdiğini içiniz ezilerek görüyorsunuz. 

Peki suçlu kim? Elbette ki, onların sorularına cevap veremeyen, sorunlarına nüfuz edemeyen, buna rağmen onları kendi istediğimiz gibi eğitmeye çalışan biz yetişkinleriz!

Yani? Sorunun ana kaynağı aileden başlayan eğitim sistemimiz. Zira mevcut sistemimiz gençliğin maruz kaldığı saldırılara cevap veremez durumda.  “Saldırı” deyince gözle görülebilir bir saldırıdan söz etmiyorum. Çünkü bu saldırılar zihni ve kültürel saldırılar.  

Peki biz bu tabloya karşılık ne yapıyoruz?

Eliyoruz! 

Adını hemen her yıl değiştirdiğimiz bir eleği alıyor; kurduğumuz sınav sistemiyle sözüm ona başarılarını ölçüyor; iyiyle kötüyü, zeki ile aptalı, çalışkan ile tembeli ayrıştırıyoruz(!). 

Ölçümüz ne? Akademik başarı!

Çünkü okula gönderdiğimiz her gencin avukat, doktor,hakim,savcı,bürokrat olmasını istiyor; hiçbirşey olamazsan bari git öğretmen ol diyoruz! Gidin özellikle meslek liselerindeki gençlerle görüşün, onlardaki “öğrenilmiş çaresizliği” görün, ne demek istediğimi anlarsınız.

Gençlerin kurduğu cümleler ise ortak;

“Fen lisesini kazanamadım, polislik subaylık sınavlarını kazanamadım, kazandımsa da mülakatı geçemedim; İmam Hatip lisesine gitmek istemedim, annem veya babam bari git bir lise mezunu ol dedi.”

Gencimiz en fazla 18 yaşında. 

Yani hayatının daha başında. 

Verdiğimiz mesaj ne;

“Sen bir işe yaramazsın”

Neden?

Çünkü benim istediğim okulu kazanamadın!

Bugünkü tablo bu değil mi?

Ne yapar? Onların ilgi, istidat ve kabiliyetlerini keşfederek bir üst seviyeye çıkarır. Yani? Balığa koş demez. Attan uçmasını, kuştan yüzmesini istemez. 

Dolayısıyla farklı mizaç ve yetenekteki öğrencileri aynı sorulardan sınav yapıp öğrencilerin bir kısmını “başarısız”ilan eden bir sistem, eğitimi “anlayamamış” demektir. Bu tespitlerden hareketle baktığımızda da kim ne derse desin elenen öğrenciler değil sistemin kendisidir.

Hiç kimse beynine bilgi depolamakla; Türkçe, Matematik, fizik, kimya olimpiyatlarında birinci olmakla eğitim sisteminin kalitesini anlatmaya çalışmasın. 15 Temmuz’daki makus olayın başrolünde  sistemin sınavlarında derece alanlar olduğu unutulmamalıdır. Tankların altına yatıp canını hiçe sayanlar; elenen, sistem tarafından “başarısız” damgası vurulan, ötekileştirilenler idi. Ülkeyi uçurumun kenarından “sistem dışına” ittiğimiz bu fertler kurtardı.

Ne mi anlatıyorum? İçinde yaşadığımız dünyada başdöndürücü gelişmelerle hızla gelişen teknolojinin zihni ve kültürel saldırılarını da hesaba katarak, kalplerini bir tarafa bırakıp sadece beyinlerine yönelerek orayı doldurmaya çalışırsak, bu kuru bilgi sadece birer mankurt ( bilinçli köle) yetiştirmekten başka bir işe yaramaz.

Öyleyse sorunumuz tasavvur sorunu. 

Çünkü konu, sadece bir kuşak çatışması veya salt bir eğitim sistem yanlışlığı değil, aynı zamanda bir zihniyet ve fikir çatışması.

Nasıl bir çatışma?

Farsça bir kelime olan ve bizdeki kelime anlamı “hazine” olan genç; doğası gereği tepkisel ve aceleci, mantığından çok duygusuyla hareket eden bir varlık.  Hele aldığı eğitim akletme, sorgulama merkezli değil, ezberci, taklit merkezli ve içinde yaşadığı çevre tasavvuru da daha çok duyguların yönlendirmesi sonucu oluşmuşsa, bu durumdaki bir varlığın önünde “itaat” veya “isyan”dan başka bir seçenek de kalmıyor. 

Peki kime ve neye isyan? Bu soru bana “eşyanın doğasındaki dinamiklik ve değişimin kavranamaması” cevabını veriyor. 

Zira Eflatun’un iddia ettiği gibi eşya ve hayat sabit değildir. Bizim geleneksel din, dil ve hayat algımızın bu Eflatuncu ve Aristocu mantıkla şekillenmiş olması bu değişimi bir şekilde yaşadığımız halde görmemizi engelliyor ve bizi değişim karşısında aciz bir durumda bırakıyor. 

Yani en önemli nedenlerden biri müslümanlar olarak son iki asrın bütün değişimlerine hazırlıksız yakalandığımız gibi, hız çağının getirdiği dijital dünya çağına da ayak uyduramamış olmamız.  Genelde tüm dünya müslümanları, özelde ise Türkiyeli müslümanlar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşıyayız: 

Birincisi; batılı bir paradigma (değerler dizisi) ile düşünerek, yeryüzündeki her şeyin bizim için yaratıldığını, onların sahibinin insan olduğunu, onu elde etmek için her yolu kullanabileceğimizi, elde edince de onu sınırsızca tüketebileceğimizi söyleyen; böylelikle insanı sorumsuzlaştıran ve alabildiğine yücelten, yani merkezinde insanın bulunduğu seküler (dünyevi) bir zihne sahip olmamız. 

İkincisi; zamanın, eşyanın, düşünce ve fikirlerin durağan, hakikatin ise geçmişte bir yerde sabit olduğu, değişmediği, değişmeyeceği, kişinin her dönemde bu sabiteye göre kodlanması gerektiğini söyleyen bir hafızaya ve din tasavvuruna sahip olmamız.

Eylemlerimiz söylemlerimizi yalanladığı için de gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor. Biz ise itaat edeni alkışlıyor, mevki ve makamları onlara sunuyor, isyan edenlere ise ‘dinden çıkmış’ muamelesi yapıyoruz. Oysa bu gençler bizim maskeli hayatımızdan, riyakâr tutumumuzdan kaçıyorlar. Ya bizim yapmaya çalıştığımız ancak sahip olduğumuz din dili ile maskelemeye çalıştığımız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak istiyorlar, ya da bizim bu riyakâr hayatımıza isyan ederek kendi yollarını bulmaya çalışıyorlar. 

Yurt turnemizde gezmiş olduğumuz binlerce kurumda gördük ki;

Gençlerimiz daha “kendilerinden” bir dil arıyor. Onları kalplerinden yakalayacak, nasihatlerin hayatlarına yansımasını sağlayacak, durumlarını küçümsemeyen, aksine anlayan ve içlerini gören dupduru bir dil  arıyor .Üst perdeden nasihat buyuran üsluplar,gençleri hiçbir şekilde etkilemiyor. 

Zira kendilerinin sansürsüzce ve en önemlisi yargılanmaksızın anlaşılmasını ve gündemlerinin yakalanmasını istiyorlar. Konuşan kişinin kullandığı “biz”li üslup, fena halde itici geliyor; dinleyen gençleri mevzu ne kadar sıcak olursa olsun boğuyor.

Konuşmacının “tehdit içerikli” ağır bir din dili kullanması yerine , İslami örneklerin içine yedirildiği güncel ve neşeli örneklerle bezeli, daha aktüel bir tarzı tercih ediyorlar. Asla uygulanmayacak uzak ve afaki idealler yerine yakın ve mümkün hedefler, gençlerimize daha çok tesir ediyor. Kişisel tecrübelerle süslenen ve yer yer özeleştiri de içeren üslup gençlerimizde daha kalıcı oluyor.

Sadece ‘başkalarının’ kusursuz,mükemmel ve örnek hayatlarının anlatıldığı ,insanlara kusursuzluğu ve mükemmelliği dayatan teorik konuşmalar birkaç dakikadan sonra onlara bir şey söylemez oluyor. Teknolojinin önümüze serdiği sınırsız imkanları da düşündüğümüzde bu ilkeleri benimsemiş samimi ve bilge üsluplara ihtiyacımız var.

İslam’ın ilke ve güzelliklerini tahrif etmeden ama muhatabı taltif ederek sunmamız gerekiyor. Yani suçlu biziz onlar değil ! Bilgi deposu beyinler, sınav kazanan çanta hamalları, yer yer artık tıkanmış eğitim sistemine kendini tıpa olarak görev addeden ebeveynler olarak her anne babanın elinde zeka ölçüm formları; gözleri hırs, çocuk büyütme enerjilerini ihtiras kaplamış ve eskiden olduğu gibi bir kısım anne baba maalesef çocuklarını, kendi yetersizliklerini “tatmin memuru” olarak görüyor. 

Peki bu durumun sonucu olarak ne elde ettik? İnsanlar yavaş yavaş kendi belirledikleri başarı yolcuğunda, yine kendi yaptıkları her aşırılığı kurallaştırınca, yeni bir ahlak anlayışı patladı toplumda:  Narsizm. Yani “büyüklenme” hastalığı.

Bu kişiler kendilerini o kadar yüksekte ve büyük olarak görürler ki; kimsenin onları eleştiremeyeceğine inanırlar. Öyle haklı gerekçeleri vardır ki biraz düşününce; anne hiç eleştirmemiş, baba çocuğundan bir bardak su dahi istememiş. ama evlatlarının her eleştirisinde evladın tanımına göre kendilerini değiştirmiş, evladın her isteğini emir olarak görüp yerine getirmiş. Küçücük evlat bir rehbere ihtiyaç duyarken, rehberlik yapacak anne ve babanın kendine teslim olduğunu görünce, yürüyen çılgın ego haline dönüşmüş.Bu çocukların beyinleri büyüklenmeyecek kadar masum kalabilir mi? Sonuçta da fen lisesini, Anadolu lisesini, bilmem ne kolejini birincilikle kazandığı halde eline tutuşturduğunuz faturayı dahi yatıramayan bir nesil var ortada!

Neden mi böyle oluyor?  Çünkü kişiliğimiz üzerindeki gedikler edep ile değil, hırsımız ile kapandıkça ihtiras canavarı bir kuşku yüklüyor zihinlere ve bütün amaç kendimizi saklamak,hem de en derinlerde. Bu kuşkunun üzeri; bilgi, başarı, elde edilecek makam ve para ile kapalı. Boş bir vaktinizde dolaşın ne olur okulları. Ne kendilerini ifade edecek doğru dürüst kelime birikimi var, ne duygularını tanımlayacak refleksleri. Sorarsanız birkaç test sorusu ya da klasik, hemen döktürüveriyorlar ezbere biriktirdiklerini.

Ama dikkat edin başaramadıklarında duygusal anlamda terk ediyorlar. Önce kendilerini, ardından ebeveynlerini, sonra sosyal yaşamı ve en sonunda okulunu…

Oysa yukarda da arz ettim…

Eğitim sistemi; zeka yaşı kaç olursa olsun tüm öğrencileri bir anne şefkatiyle kucaklayarak  hayata kazandırmak, topluma faydalı bir fert olarak yetiştirmekle mükelleftir. 

Farkında olalım artık! Daha düne kadar mutlu, huzurlu,paylaşımcı insanlar toplumu iken çok özendiğimiz ve her birinden azar azar aldığımız “batı eğitim sistemi” ile, onların kendini yok etme serüvenini hiçe sayarak aynı akıbeti bir gelişmişlik karinesi olarak gören, çok bilen “cahiller” topluluğuna; aşksız, sevgisiz, edep ve hâyâ yoksunu insan sürüsüne dönüşüverdik.

Bir parça empati kurup kendimizi gençlerin yerine koyalım!

Kendi sahasının dışında hiçbir şey bilmemeyi meziyet zanneden akademisyenlerimiz, bir sonraki sınavdan kaç alacağının endişesi içinde ömrünün en güzel yıllarını hebâ ettiği için hayatın kendisinden bîhaber ömrünün ortasına gelen öğrencilerimiz, nasılsa matematik öğreteceği için bilmeye ihtiyaç hissetmediği dîvân şiirinin üç büyük ismini peş peşe sıralayabilmekten mahrum öğretmenlerimiz yok mu? İlkokul yılları boyunca ödev yapmaktan oyun oynamaya fırsat bulamayan evlâdlarımız, ortaokul ve lise seviyesine geldikçe adı her geçen gün değişip, sayıları sürekli artan o meş’um sınavlarda bir soru daha fazla yapabilmek için biteviye test çözmekten, açıp birkaç kitap okumaya fırsat bulabiliyorlar mı? Bu anlamsız ve bütün bir çocukluğa kast eden maratonun akabinde bir üniversite kazanılıyor, orada başarılı olabilmek için öncekinden çok daha fazla çalışmak gerekiyor ve iş bulmaya yaramayacak bir diploma uğruna, cânım gençlik yılları heder ediliyor mu?

Âşık olduğu kıza okumak için lâzım olan şiirden fazlasını bilmeyen tarihçi, sınavı geçmek için gerekenin ötesinde tarih bilgisi olmayan doktor, dini kültür, ahlâkı bilgi zanneden ve onları da kopya kâğıtlarıyla mâziye gömen mühendis, şartlar icap etmedikçe mâzisini merak etmeyen bürokrat, okuma yazma bilmeyen çobanların gözyaşlı ibadetlerinin aşk ve zevkinden mahrum ilahiyatçı, Google’dan aparılan mâlûmatla başımızdan aşağı ukalâlık boca eden aydın, hülasa medeniyetimizin estetik, zarafet ve muhabbetinden zerre nasibi olmayan bizden habersiz bir dolu “biz” yetişmiyor mu?

Kabul edelim ne olur!

Sayfalar dolusu yazabileceğim bu tespitler içinde; artık günün gerçekliği ile örtüşmeyen fikirlerimizi, İslam’ın temel ilke ve kurallarına ters düşen ve bugüne ait bir şey söylemeyen İslam algımızı, geleneksel İslami zihne sahip bir batılı olduğumuzu örtmek istiyoruz; ama gençler “kral çıplak” dedikleri için kızıyoruz.  Gençler, bizim gizliden gizliye yaptıklarımızı, üstü örtük bir şekilde yaşadıklarımızı, alenen konuşuyorlar, göstere göstere yaşıyorlar hepsi bu.

Kırmızı ışıkta geçen araç sürücüsünün, çok kazanma hırsına yaptığı inşaattan demir ve çimento çalabilen müteahhidin, mal satabilmek için türlü yeminler ve yalanlar üretebilen esnafın, çay içmek isteyen müşterilerine boya katarak çayını renklendiren çaycının, sokak ortasında kalabalıklar içerisinde dahi ağzının dolusu cadde ortasına tükürebilen insanların, yapılan maçlarda şike iddialarına bulaşan futbolcu ve hakemlerin, reyting uğruna insan onurunu hiçe sayarak yalan haber yapabilen gazetecilerin, müşterisinden daha fazla para almak için kısa yol yerine uzun yolu tercih eden taksicinin, organik olmadığı halde insanların doğallık duygularını suistimal ederek piyasanın üç katı fiyatına domates satabilen pazarcı ve manavın, kadavradaki altın dişi sökerek rant elde etmeyi düşünebilecek kadar ruhsuzlaşmış mezar hırsızlarının, ebeveynlerinin servetine konabilmek için gözünü kırpmadan onları kesebilen çocukların olduğu bir toplumda siz genç olsanız ne yaparsınız? 

Bir ağacın köklerinin toprakla bağlarının kesilmesi o ağacı nasıl kütükleştirirse; insanın değerlerden koparılması onu mahluklaştırır.  Toplumların değerlerden koparılması ise o toplumları yığın veya kitle haline getirir.

Toplumun her bir ferdinin arasında duvarlar yok mu artık?

Birbirimizi görmemek, anlamamak, duymamak için önyargılarımızdan, ön kabullerimizden, egolarımızdan, aidiyetlerimizden, zaaflarımızdan, ideolojilerimizden, anlama biçimlerimizden, yorum farklılıklarımızdan, ırkımızdan, cinsiyetimizden, kibrimizden, ezberlerimizden, statümüzden, şehrimizden, muhitimizden ve daha bilmem nelerimizin hepsinden birden duvarlar örmedik mi? 

İç içe geçmiş, birbirini bazen örten, sıklıkla tahkim eden ama hep sinsice saklayan milyonlarca görünmez duvarın ardından işitmeye,görmeye ve anlamaya çalışmıyor muyuz birbirimizi?

Evet hepimiz farkındayız!

İnsanla insanın arasında bu duvarlar, Doğu’yla Batı’nın, zenginle fakirin, sağcıyla solcunun, kadınla erkeğin, yaşlıyla gencin, o şehirle bu şehrin, o partiye oy verenle bu partiye oy verenin, o takımı tutanla bu takımı tutanın, dini öyle anlayanla böyle yorumlayanın, o yazarı sevenle bu şairi sevenin, yürüyenle koşanın, oturanla ayakta duranın, kıyam edenle secde edenin arasında. 

Bu duvarların başkasına bakan tarafları ne kadar sağlam ve kasvetli tuğlalarla örülmüşse, bize bakan tarafı da o kadar ışıltılı ve narin aynalarla bezenmiş. 

Duvarın öbür yanını görmek ister gibi yapıyoruz ama elimiz saçlarımızda, gözümüz aynada.  Duvarın ardındakini işitmek ister gibi yapıyoruz ama elimizde bir bez, aynanın lekeleriyle meşgulüz.  Anlamak ister gibi yapıyoruz duvarın ardındakini ama aynadaki suretimizin sarhoşuyken ne mümkün. Duvarın öbür tarafı da bizden farklı değil üstelik. Orada da manzara aynı. Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir mekânda toplanmış ve aynı anlaşmaya bilmeden imza atmış gibiyiz.

Zira… Yaşadığımızdan, bildiğimizden, gördüğümüzden, ezberimizden, zanlarımızdan, zaaflarımızdan bir mevzi yapıyoruz kendimize ve eşyayı, insanı, fikri oradan seyredip var olanın bizim gördüğümüz gibi olduğunu ve ötesi gördüğümüzden ibaret olduğunu iddia ediyoruz.  Böyle yapmakla hem mevzunun diğer cihetlerine kendimizi kör eyliyoruz hem de aynı tabloyu bir başka yerden seyredip farklı bir şey gören kimseleri bilmemekle, görmemekle, anlamamakla itham ediyoruz. 

Kadınla erkeğin, sağcıyla solcunun, zenginle fakirin, sekülerle dindarın, Sünni’yle Alevi’nin, Türk’le Kürt’ün, Doğu’yla Batı’nın, maziyle istikbalin, iktidarla muhalefetin, şairle yazarın, teknik direktörle hakemin kavgası hep bundan.  Hâlbuki sesimizi duyuramamaktan şikâyet etmeyi terk edip bir başkasına gerçekten kulak kesilmenin zevkine bir erebilsek, anlatma ihtirasından kurtulup anlaşılmamaktan müşteki olmaktan vazgeçip anlama derdine bir düşebilsek, başkasının gözündeki çöple uğraşmayı bırakıp kendi gözümüzdeki dal budakla meşgul olabilme hassasiyetine bir erişebilsek mesele kalmayacak! 

Bizim doğrumuzdan başka bir doğru yok, bizim gördüğümüzden başka görmeye değer bir şey yok, bizim anladığımızdan başka anlaşılacak bir hakikat yok, bizim sevdiğimizden başka sevilmeyi hak edecek bir güzel yok, bizim sözümüzün ötesinde söylenebilecek bir söz yok, bilgimizin üstünde bilgi yok, yolumuzdan gayrı yol yok, derdimizden başka dert yok. 

Yok, yok, yok oğlu yok!  Bu kadar anlamsız ‘yok’un arasında muhabbet nasıl ve niçin var olacak? O da yok.  Muhabbet olmayınca, birlik beraberlik yok, anlayış yok, insaf yok, iyi niyet yok, tahammül yok, müsamaha yok, empati yok, af yok, tebessüm yok! 

Peki bunca yoku ortadan kaldırmanın bir yolu yok mu? 

Var! Herkes kendisine bir balta yapacak. 

Herkes kendisinin ihtiyacı olan her ne ise o şeyden bir balta yapacak. Tevazudan, had bilmekten, merhametten, ilimden, haysiyetten, insaftan, vakardan, sevgiden, cömertlikten, hemhâl olmaktan, gözyaşından, tebessümden… 

Baltalar bütün bunların hangisinden olursa olsun hepsinin sapı tek bir şeyden yapılacak: 

‘Sen’ diyebilmek cevheri. 

Ben diye diye ördüğümüz duvarları, ‘sen’ diye diye yıkacağız elimizdeki baltalarla. Ayna parçaları üzerime sıçrar da oramı buramı keser mi endişesi ile değil; duvarın arkasındaki kardeşime aman bir zarar gelmesin hassasiyeti ile indireceğiz baltayı aynaların orta yerine. 

Ben derdiyle ördüğümüz duvarları sen uğrunda yıktığımız vakit ‘ben’imizi en saf aynadan daha berrak ve billur bir endam ile duvarın ardındaki kardeşimizin gözbebeklerinde seyredecek ve biz olmanın yolunun, sen demekten geçtiğini hayretle fark edeceğiz. 

Duvarlar yıkılacak ve duvarın ardındaki kardeşimizin elinden yüzünden sızan kandan anlayacağız ellerimizin ve yüzümüzün kan revan içinde olduğunu. Elimizdeki balta o anda en onulmaz yarayı bir dokunuşta iyileştirebilecek efsunlu bir sargı bezinden daha şifalı bir ipek mendile dönüşecek. 

Kendimizi unutarak değil, kendimizi hatırımıza bile getirmeden karşımızdakinin yaralarını iyileştirmeye uğraşırken şaşkınlıkla göreceğiz ki elimizdeki şifa ipeğini kardeşimizin hangi yarasına dokundursak kendi vücudumuzun tam orasına denk düşen bir yara iyileşivermekte.

Sarılacağız birbirimize, yüzümüz bayram çocuklarının kalbine dönecek ve güneşi ilk kez göreceğiz, duvarların gölgesi düşmeden üzerimize. 

Bu saydığım değişimin gençlerimiz arasında yayılması olmazsa olmazımız olmalı artık.

Hepimizin farkında olması gereken tek şey; ülke tarihimizde hiç olmadığı kadar büyük yatırımlar yapılan eğitim öğretim dünyasının sahip olduğu fizik, donanım ve eğitim öğretim materyallerinin ortaya koyduğu bu altın çağ karşısında altın bir neslin ortaya çıkması gerektiği.

Her imkânın bir imtihan olduğu bilinci içerisinde her aile, her yönetici, her öğretmen, her öğrenci kısacası bu çarkın dönmesinde görev alan her birey, elindeki emanetin hesabı altında ezilmeli ve yarınımızın teminatı olan gençlere bu şuur içerisinde verebileceklerinin en güzelini ve en mükemmelini verebilmek için var gücüyle çalışmalıdır. 

Zekâ seviyesi, ilgisi, istidat ve yeteneği ne olursa olsun her bir gencimizi kucaklamak, frekansını yakalamak ve tüm şefkatimizle bağrımıza basmak zorundayız.

Bu noktada da unutmamamız gereken en önemli şey; bizim sahip çıkamadığımıza başkalarının sahip çıkmak adına var gücüyle çalıştığı gerçeğidir.

Kabul etmesek, görmek istemesek de Avrupai bir esintinin hıçkırıklarında boğulmak üzereyiz. 

Bir yanda bilgi, bir yanda eğitimde taklit, diğer yanda kariyer ve kariyer sonucuna göre şekillenen karakter hâli ile oluşan bir toplum var artık. 

Oysa yitirdiğimiz bilginin kendisinden çok erdemine, hikmetine muhtacız. 

Bilgi deryasının ortasında şuursuz ve sorumsuzuz.

İdrak etmeliyiz ki…

Beşikten mezara kadar süren değerler eğitimimizi terk etmemiz; önce insanımızı sonra da toplumumuzu değersizleştirdi. Ninnilerle, masallarla başlayan ve kahramanlık destanlarıyla şahlanan natürel denebilecek kadar doğal değerler eğitimimizi yitirdik. Yitirdiğimiz her değer bizleri hem yozlaştırdı hem de çaresizleştirdi. Kaybettiğimiz değerlerin yerine yenisini ya koyamadık ya da onun yerine ikame edilmeye çalışılan yeni değerler bizleri mutlu etmedi. 

Neticede birçok konuda şikâyet eder; ancak çözüm üretemez hale geldik. 

Sonuç olarak da…

Sabrın ve şükrün yerini, acelecilik ve isyankârlık,Yunus’un insan sevgisinin yerini hümanizm, Celalettin-i Rumi’nin hoş görüsünün yerini, tahammülsüzlük, Hacıbektaş-ı Velinin “Edeb”inin yerini, çağdaşlık maskeli hayasızlık, Leyla’nın ve Mecnun’un aşkının yerini, cinsellik, Hz. Ömer’in adaletli devlet anlayışının yerini, sömürgecilik, Ahilik kültürünün yerini, köşe dönmecilik ve aldatma, Vatanseverliğin yerini, derin ve gizli ilişkiler, Ebu Zer (r.a) kanaatkarlığının yerini, kapitalist aç gözlülük, “Ben siftah yaptım, komşudan al” diyebilecek kadar komşu hukukuna riayet eden diğer gamlıkla bezenmiş esnaflık anlayışının yerini, “Rabbena hep bana”ya dönüşen bencillik, haklının güçlü olduğu adalet anlayışının yerini, güçlünün haklı olarak kabul gördüğü zulüm yandaşlığı, Hz. Ali’nin, insanlara saygıyı “ya dinde kardeş ya da yaratılışta eş gören” anlayışının yerini, menfaatte paydaşlık aldı.

İşte bu yüzden… Var gücümüzle, gece gündüz demeden, çalışıp didinerek dün, bizi onurlu, üstün ve dünyanın gıpta ettiği insanlar konumuna taşıyan değerlerimizi yeniden kuşanmak zorundayız. Çünkü milli ve manevi değerler diye genelleştirilmiş değerlerimizi, kınayanın kınamasından çekinmeden; çağdaşlık maskeli baskılara aldırmadan sahiplenmemiz özlediğimiz insan modeline ulaşmamızda yegâne yol gözüküyor. Ötesi sadece lafazanlık!

Bu yanlışlara yokmuş gibi yapmaya devam edersek yanlışın bir parçası olacağız. Doğruyu söylemeden, doğruca eylemeden sadece ‘yanlış var’ diye bağırırsak vicdanımızı sahte bir teselliyle avutacağız. “Birileri artık bu yanlışları düzeltmeli” deyip kenara çekilirsek yükü omuzlamanın külfetinden eleştirmenin kolaycılığına kaçmış olacağız. 

GENEL GÖZLEM VE TESPİTLER

GİRİŞ

Gençlerimiz ve dolayısıyla geleceğimiz hakkında fazlasıyla kaygılandığımız bir çağdan geçiyoruz. Gençlerin yetişkinlerin dünyasına çok erken sokuldukları ve ticari çıkarlara dayalı medya endüstrisinden çok fazla etkilendiklerine dair hepimiz şikayet halindeyiz. Gencin asli fıtratını yetişkinlerde olduğu gibi bir tüketici kimliğine indirgeyen bu değişimin gençlerimizde yoğun bir kriz duygusuna yol açtığı, bu krizin bir değişimden çok bir çözünme ve yok olmayı ima eden bu şikayetlerimizde günümüz “paranoyak anne babalığının” şikayet kültürü üzerine temellenen ‘söz dinlemez ve tehlikeli’ imgesi; gençlerin yaşadığı yapısal ve maddi gerçekleri gizleyen ve sürekli onları suçlayan bir işlev görüyor. Gençlerle ilgili korkular çoğaldıkça bu bir “ahlaki panik” halini alıyor ve bu da beraberinde bir ‘felaket tellalığı”nı beraberinde getiriyor. 

Peki gençler suçlu mu, hep beraber bakalım;

Mevcut Tablomuz

Üniversitelerde okuyan 7 milyon beş yüz bini gencimizi de dahil ettiğimizde öğrenci nüfusumuz 25 milyon gibi bir rakama ulaşarak ülke nüfusumuzun yüzde otuzluk bir dilimine tekabül ediyor.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2018-2019 Eğitim Öğretim yılı başında yayınlamış olduğu istatistiklere baktığımızda toplam nüfusları öğrenci sayımızın altında kalan ülkeler arasında 5,5 milyon nüfuslu Finlandiya ve Danimarka’nın yanı sıra 7 milyon nüfuslu Bulgaristan’dan 10 milyon nüfuslu Azerbaycan’a, 25 milyon nüfuslu Avustralya’dan, 18 milyon nüfuslu Şili’ye ve 25 milyon nüfuslu Kamerun’a kadar 5 kıtadan 143 ülke yer alıyor.

Okul öncesi, ilköğretim ve lise düzeyinde eğitim gören 17 milyon 749 bin öğrenci sayımız Avrupa’nın önemli ülkelerinden Hollanda’nın 17 milyonluk nüfusunun üzerinde seyrediyor. 10 milyon nüfusu ile Portekiz ve İsveç, sadece ilköğretim düzeyinde eğitim alan öğrencilerimizin sayısının bile gerisinde. Yaklaşık 5,5 milyon nüfuslu Norveç, sadece lise düzeyinde öğrenim gören 5 milyon 535 bin öğrenci sayımıza yetişemediği gibi okul öncesi eğitimdeki 1 milyon 511 bin öğrenci sayımız, Estonya’nın 1 milyon 300 binlik nüfusunun bile üzerinde. 7 milyon 560 bin üniversite öğrencimiz ile 7 milyon nüfuslu Bulgaristan’ın yanı sıra 6,5 milyon nüfuslu Afrika ülkesi Libya, 6 milyon nüfuslu Asya ülkesi Lübnan gibi pek çok ülkeyi de geride bırakmış durumdayız.

Gayem sizi rakamlara boğmak değil. Sadece elimizdeki mevcut dinamizme işaret etmeye çalışıyorum. Zira sahip olduğumuz genç nüfus gelecek adına müthiş bir heyecan yaratıyor. Oldukça kalabalık ama bir o kadar zeki, sorgulayan ve dinamik yeni bir jenerasyon hızla geliyor çünkü.

Rüzgârda savrulan yaprak gibi bitmek tükenmek bilmeyen bir değişimin, kulakları ve kalpleri sağır eden uğultusu içinde oradan oraya sürükleniyor.

Siyaset, ekonomi, sosyal medya, eğlence ve teknoloji gibi birçok alan, gösterdiği gelişmelerle sürekli dikkatimizi çekmeye ve kendine yöneltmeye çalışarak kalplerimize ve maneviyatımıza hücum eden birer düşman gibi kıyasıya yarışıyorken geleceğimizin sesi çocuklarımızı bu hengâmede kaybediyor; sessiz çığlıklarını bu koca kalabalık içinde duymuyoruz.

Teknoloji dünyası yenilik yarışında başarılı oldukça bizler yeniden ‘tüketmeye’ teşvik ediliyor; artık birer kurumsal yapı haline gelen bu yapıların sayısı arttıkça da her şeyimizi tüketmek, bir yaşam tarzı halini almaya başlıyor hepimizde. Bu nedenle adını ‘modern’ koyduğumuz çağımızda her birimiz neredeyse programlanmış tüketiciler hükmündeyiz artık ve bu hırsımız sahip olduklarımızı yazık ki görmemizi engelliyor.

Hız, haz ve ayartının kölesi olmayı özgürlük sanarak huzur ve dinginliği film, müzik, spor, finans, medya endüstrisinin zihni körleştiren, beyni felçleştiren ve ruhu çölleştiren pornografisine kaçmakta buluyoruz artık!

Bakış açımızı daraltıp, tüketme hırsımız arttıkça da hayata değmeden yaşamaya, dönüştürmeye, tepeden hayat tarzları dayatmaya, çocuklarımızı“adam” etmeye çalışıyor; dünya tarihini şekillendiren manevi dinamiklerimizi, mümbit coğrafyamızın ana vatanı olduğu medeniyet iddiamızı atlayarak köklerimizden uzak göklere yükselme sancısıyla kıvranıyor, köksüz ağacın meyve vereceği hayaliyle ömür tüketiyoruz. Üstelik ardımızda sayısı milyonları bulan ve kaderlerine terk ettiğimiz “kayıp nesiller” bırakarak.  

Bu yüzden olsa gerek ki takdirlik karakterler yerine takdirlik karneler daha çok çekiyor ilgimizi.

Evet, sahiplik arzumuzun “sorumluluk ihmaline” nasıl dönüştüğüne dair fikir üreten çok ama çözüm üretip bu çocukları yüreğinden yakalayacak, seslerine kulak verecek, frekanslarına uyacak adımları nedense bir türlü atamıyoruz.

Farkında değiliz ama dün bizi onurlu, üstün ve dünyanın gıpta ettiği insanlar konumuna taşıyan, bin yıla yakın bu dünyaya hükmetmemizi sağlayan değerlerimizin tümünü ‘suda pişen kurbağa misali’ ama farkındalıkla ama farkında olmadan adım adım yitirerek kendimiz ve gençlerimizle kavgalı hale geldik. Kalbimizi istila eden değerler yaşam biçimimiz haline geldikçe; elimizdeki gazete, neredeyse sabahlara kadar tüm vaktimizi başında geçirdiğimiz televizyon, kölesi haline geldiğimiz cep telefonlarından takip ettiğimiz ve herkesin kalbinin rengini kustuğu sosyal medya veya eş, dost, arkadaş, iş, ortam, sokak, mahallenin hep birlikte çaldığı bu senfonide kaynayıp gitti içimizdeki dünya.

Bu yüzden de yetimin mahsunluğuna yüzümüzü döndük; mazlumun gözyaşı içimizi kanatmadı. Kahkahalarımız, bırakın uzağı aynı binada yaşadığımız insanların acılarına bigane kaldı. Üzerine güneş doğmayan, gönlü dualı yüreği insanlık adına yaralı ecdadımıza inat; Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Afganistan’da, Pakistan’da, Arakan’da ve daha sayamadığım birçok coğrafyada ölen, öldürülen, işkence edilen, ırzına geçilen, insanlık onuru ayaklar altında çiğnenen kardeşlerimiz için uykumuzu erteleyip  gecenin bir yarısı ellerimizi açıp gözü yaşlı gönlü mahsun bir şekilde samimane dualar etmeyi unuttuk. Gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz, vicdanımızla şahit olduğumuz dünyanın herhangi bir yerindeki aç çocukları gördüğümüz halde mükellef sofralarımızda yemekler boğazımıza takılmadı.

Sonra “eyvah biz bitiyoruz” dedi birileri.

 

Bu sesle birlikte toplumdaki ahlaki çöküntüyü, yozlaşmayı, adaletsizliği, liyakatsizliği, bilginin şehvetinde kaybolan idraksizliğimizi dinsel terminoloji ile çözebileceğimiz inancını dirilttik.  “Dindar nesil” yetiştirme sanrısıyla hareket ederek asıl terbiyenin kal ile değil hal ile olacağını unutup, söylemlerimizin eylemlerimizi yalanladığını görmedik bile. 

Bakın rakamlar dünyasına;

Optimar araştırma şirketinin 7-14 Mayıs 2019 tarihleri arasında yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre ülkemizde kendini Müslüman olarak tanımlayanların oranı yüzde 89.5. Bu oranı dikkat çekici kılan ise aynı şirketin 2 yıl önce yaptığı araştırmada bu oranın yaklaşık yüzde 96 civarında olması.

Yani 2 yıl içerisinde toplumun bir kesiminde dine karşı ciddi mesafe oluşmuş.

Peki, niçin sizce?

Alın bir örnek daha…

ABD’deki İslamilik Vakfı tarafından her yıl, hangi ülkenin İslam’a daha uygun olduğunu gösteren bir endeks yayınlanıyor. Geçtiğimiz günlerde açıklanan endekse göre ilk 45 ülke arasında tek bir Müslüman ülke yok. Türkiye ise 153 ülke arasında 95’inci sırada. Listenin başında Yeni Zelanda ve İsveç gibi farklı dine mensup insanların yaşadığı ülkeler var.

Hal buyken bu ülkelere bakıp “esasında sahip olduğumuz değerler çok güzel ama biz uygulayamıyoruz” demek yani dürüstlük, eşitlik, adalet, saygınlık, nezaket, ahlak gibi evrensel değerlerin salt din kaynaklı olduğunu zannedenlere üç soru sormak istiyorum;

Eğer tüm bu değerler din kaynaklı ise dünya geneli bu veriler nasıl ortaya çıkıyor?

Müslüman olmayan ülkelerde bu evrensel değerler nasıl işliyor?

Onlarca Müslüman ülke arasında  işleri yoluna koymuş, sağlıklı yaşam kurmuş, adaleti tesis etmiş, refahını yükseltmiş, toplumsal barışını sağlamış tek ülke neden yok?

Benim bu konudaki cevabım net aslında.

Bundan tam bin yıl önce “ahlâkın kaynağı din değil bilinçtir” diyor Farabi.

Dolayısıyla yapmamız gereken şey bilinç uyandırmak ve dinsel inancı, emredenin de emrettiği gibi kişinin bireysel tercihine bırakmak olmalıdır.

Bu yüzden de naçizane kanaatim dindarlık toplumsal hayatta da kamusal alanda da bir ölçü olmaktan çıkarılmadığı ve “insan kalma mücadelesi” öne alınmadığı, insanı insan yapan “vicdan” ön plana çıkarılmadığı sürece bu kısır döngü devam edecektir.

Çünkü günümüzde paçalarından din akan ama hayata değemeyen, hayatın derinliklerine inemeyen; hayatı yeme, içme, üreme ve uyumadan ibaret görerek hayatın sığ sularında gezinen insanlar  hayatı değil kütlelere dönüşen kitleler halinde çağın ördüğü ağları yaşıyor ve bu ağlara hapsolmayı “yaşamak” sanıyor. Böylelikle de hayattan, hayatın koku ve dokusundan uzaklaşıyor, hakikatle buluşma ve onunla temas kurma yollarını kaybediyor; gören körlerden, duyan sağırlardan, vicdanı örtülenlerden, kalpleri mühürlenenlerden oluyor.

Peki, “madem din kaynaklı değildi, ecdadımız bin yıl boyunca dünya tarihine nasıl yön verdi?” sorusu gelebilir akla bu noktada.

Evet, sadece tarihe yön vermekle kalmadılar; başka dinlerin, kültürlerin, medeniyetlerin birbirlerinden beslenerek, birbirlerini besleyerek sulh ve selâmet, hak ve adalet düzeni içinde nasıl bir arada yaşayabileceğini ortaya koydular. Aşılamamış, anlaşılamamış, anlaşılamadığı için aşılamadığı da anlaşılamamış, yeniden keşfedilmeyi bekleyen evrensel bir medeniyet tecrübesi armağan ettiler insanlığa. Adalet, asalet, hakkaniyet, sulh, selâmet, fedakârlık, feragat, kanaatkârlık, kardeşlik gibi insanlığın insanca yaşamasını, insanca ve hakça bir dünya kurmasını mümkün kılan en kadim değerleri ceddimiz hayata geçirdi.

Yetinmediler; batılıların bütün dünyayı sömürgeleştirdikleri, hiçbir kültüre hayat hakkı tanımadıkları, kültürlerin kökünü kazıdıkları bir zaman diliminde adalet, hakkaniyet ve kardeşliğe dayalı dünya düzenini onlar armağan etti insanlığa. Sulhun, silmin, selâmetin, hakikatin, dolayısıyla adaletin izini sürmüş bir medeniyetin çocukları olarak insanı insanlığından eden güç dünyasının değil, hakikatten süt emen yürek ülkesinin çocuklarıydı çünkü onlar.

Öyleyse bugün yapmamız gereken şey yaşadığımızı sandığımız dini bir paye olarak değil tıpkı onlar gibi bir ödev olarak görmeli; hakikati her daim göz önünde bulundurarak, bütün zamanlara ve mekânlara, bütün çağrılara ve çağlara ulaşmamızı sağlayacak ‘yer’imizi iyi belirlemeli, belirginleştirmeli ve dünyaya bir şey söyleyeceksek, yerel değil küresel ölçekte konuşabilmeli, bütün insanlığı ilgilendiren evrensel cümleler kurabilmeliyiz.  

Çünkü, bu tablo “sorumluluklarımızın ihmali” sınav yorgunu takdirlik karnelerle değil, insan olabilmenin farkındalığını yakalamış takdirlik karakterlerle giderilebilir. Bu tabloyu yeniden her hâl ve şartta hakikatin izini süren, hayatın her alanında hakikatin, dolayısıyla adalet ve hakkaniyetin yaşam biçimi olacağı, herkes için güven adası olmayı sunabilecek bir dirilikle inşa edebilir; işte o gün Rabbin teklifi olan dinsel terminolojinin işaret ettiği “insan olma” şerefine nail olabilir ve dünyaya bin yıl hükmeden ceddinizin ruhunu şad edebilirsiniz.

Tekraren arz ediyorum ki; söyleyeceklerimiz, bütün insanlığın ve varlığın sorunlarını ihata edecek nitelikte ve kapsamda, bütün insanlığın sorunlarına cevap verebilecek derinlikte ve çapta olmalı ki, yapacağımız köklü teşhis ve tespitlerin, sunacağımız uzun soluklu tahlil ve tasvirlerin, derinlikli tarif ve tekliflerin bir karşılığı olsun. 

Nitelik değil niceliğe odaklıyız

Eğitim ve öğretimi sayısal verilerle okumak yaptığımız en büyük yanlışlardan biri. 

Sayısal veriler deyince ekonomiye bakar gibi “üretim ve ihracat patladı, turist sayısı başına düşen harcama ikiye katlandı, otomotiv üretiminde rekora gidiyoruz” şeklindeki açıklamalardan söz etmiyorum ama yazık ki bu açıklamaların benzerlerini eğitimde de görüyoruz. “Okul ve derslik sayısı şu kadar arttı, öğrenci ve öğretmen sayısı şu kadar yükseldi, şuradaydık buraya geldik, bakanlık bütçemiz şuradan şuraya geldi, çocuklarımızın bursları üçe beşe ona katlandı” türünden açıklamalar, eğitime yönelik söylemlerin ana çatısını oluşturuyor.

Sayısal gelişmeler yok mu? Elbette var. Hem de fazlasıyla.

Zorunlu eğitim süresinden, ayrılan bütçeye, öğrenci ve öğretmen sayısından maaşlara kadar hemen her şey dünle kıyaslanmayacak oranlarda tabi ki yükseldi. Harikulade ve şu yaşıma rağmen gidip öğrencisi olmak istediğim donanımlı ve devasa binalar yapıldı.

Ama sanki eğitimde çok daha önemli olan sayısal artış değil de; kalite, toplum memnuniyeti, çağın gereklerine uyum, uluslararası derecelendirme kurumlarındaki yerimiz, maaşların yeterliliği, peygamberlik mesleğini ifa eden toplum mühendisi yaşları kaç olursa olsun eli öpülesi öğretmenlerimizin saygınlığı; eğitim ve öğretimin toplumda yarattığı katma değer ve en önemlisi de ülkeye, millete, mesleğe, çevreye, tarihe, kültüre, milli ve manevi değerlere yönelik aidiyetlerimize katkı ve bilgiyi hayata ne kadar kattığımızın derdiyle kıvranmamız gerekiyor.

Ancak yazık ki özellikle ulusal ve uluslararası veriler bu konuda artık görmeyi erteleyemeyeceğimiz, kulaklarımızı tıkayamayacağımız, vicdanlarımızı örtüp başımızı çeviremeyeceğimiz tehlike sinyalleri veriyor ve “hazinemiz” olan gençlerimizi toprak altından çıkararak cevherlerini cürufundan ayırıp insanlığa ve topluma yararlı birer fert haline getireceğimize onları daha çok gömdüğümüzü gösteriyor.

Buyurun, bu verilere hep beraber bakalım;

Dünya Ekonomik Forumu verilerine göre “Genel Eğitim Kalitemiz” forum içerisindeki 143 ülke içinde 2008-2009 Eğitim Öğretim yılında 77.sırada iken, 2014-2015 eğitim öğretim yılında 89.sıraya,  2015-2016 eğitim öğretim yılında 92.sıraya, 2015-2016 eğitim öğretim yılında 92.sıraya ve nihayetinde 2016-2017 eğitim öğretim yılında ise 104.sıraya düşmüş.

Aynı forumun verilerine göre “İlkokul Eğitim Kalitemiz” yine 143 ülke içinde 2008-2009 eğitim öğretim yılında 91.sırada iken, 2014-2015 eğitim öğretim yılında 94.sıraya, 2015-2016eğitim öğretim yılında 100.sıraya, 2016-2017 eğitim öğretim yılında ise 105.sıraya düşmüş.

Bitti mi? Yazık ki hayır.

Durum “Temel bilimler” olan Fen ve Matematik alanlarında da oldukça vahim maalesef.

143 ülke içindeki “Matematik ve Fen Bilimleri eğitim kalitemiz2008-2009 eğitim öğretim yılında 73.sırada iken, 2014-2015 eğitim öğretim yılında 98.sıraya, 2015-2016 eğitim öğretim yılında 103.sıraya, 2016-2017 eğitim öğretim yılında 107.sıraya düşmüş.

Dünya Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün her yıl bakanlığımız ile ortaklaşa yaptığı PİSA verilerine göre matematik ve fen bilimleri alanında “mükemmel” kategorisinde tek bir öğrencimiz dahi yok maalesef.

Bu yıl açıklanan verilerde ilerleme katedilmiş olsa da yazık ki yetersiz olduğu konusunda toplumun tepeden tırnağa tüm kesimleri hem fikiriz.

Bizdeki sayısal verilerde de durum çok farklı değil.

Üniversiteye giriş sınavlarında 2001 yılında 9.315 gencimiz, 2002 yılında 8.919 gencimiz, 2016 yılında 32.983 gencimiz, 2017 yılında 37.026 gencimiz “sıfır” çekmiş.

Yani “Temel yeterlilik testi” için baraj geçme puanı olan 100 puan ve üstü alamamış ki bu adayların yarım net dahi yapamadığı anlamına geliyor.

2018 yılına baktığınızda “sıfır çeken” genç sayımız 41.281 kişiye yükselmiş ve 2018 yılında temel yeterlik testini geçemeyen genç sayımız 496.616 kişi. Geçen yıl sınava giren yaklaşık iki milyon üçyüz bin aday açısından baktığınızda bu rakam neredeyse her 4 adaydan birine tekabül ediyor.

Ürkütücü bir tablo değil mi sizce de…

Ama dahası var.

ÖSYM’nin resmi web sitesine girerek rahatlıkla görebileceğiniz bu verilere göre 2018 yılında temel yeterlik testine katılan adayların % 8’i yani yaklaşık 181.000 aday hiçbir matematik sorusuna doğru cevap verememiş. Fen Bilimlerinde ise bu oran % 7’lik bir orana tekabül ediyor ve sınava giren 169.000 aday hiçbir Fen bilimleri sorusuna doğru cevap verememiş.

Bakanlığımızın yayınlamış olduğu istatistiki verilere baktığınızda özellikle bu işin maddi boyutu çok daha korkunç rakamlara ulaşıyor.

Bu işin canını adeta dişine takıp “çocuğum yeter ki okusun” düşüncesi içinde gece gündüz çabalayan anne, baba ve ebeveyn boyutunu görmezden gelseniz, sınava giren gencin yaşadığı hayal kırıklığının üstünü örtseniz bile; 2017 verilerine göre bir ortaöğretim öğrencisinin bakanlığımıza maliyetini kişi başı 6.676 TL olarak hesapladığınızda “sıfır çeken” 41.281 gencimizin devlete maliyeti 2018 yılı için 275.591.956 lira.

Yani yaklaşık 276 milyon liramız çöpe gitmiş.

Peki onca çabaya rağmen “neden böyle” diye soracaksınız biliyorum;

Çünkü okullar, çocuklarımızı sınavlara değil, hayata hazırlaması gereken kurumlar olması, cevheri cürufundan ayırarak onları ilgi, istidat, kabiliyet ve yeteneklerine göre gruplandırıp topluma ve insanlığa yararlı birer fert haline getirmesi gerekirken, eğitimin onca kazanımını bir tarafa itip sadece ama sadece sınavlara odaklandılar.

Neden?

Çünkü veliler öyle istiyor ve ilk sordukları şey okulların sınav başarısı!

Sadece veliler mi? Hayır!

Okulları denetleyen müfettişlerimizden ilçe kaymakamlarımıza, il valilerimize, bakanlığımız yetkililerine kadar hepsinin odağı “akademik başarı!” Yani –girizgahta da arz ettiğim gibi- okula gönderdiğimiz her gencin avukat, doktor, hakim, savcı, bürokrat olmasını istiyor; “hiçbirşey olamazsan bari git öğretmen ol” diyoruz! Bu toplumun aynı zamanda esnafa, terziye, marangoza, elektrikçiye, tamirciye de ihtiyacı olduğunu atlıyor; ortaya koyduğumuz sınav sistemimize uyum sağlayamayanlarısistem dışına” atıyor; “başarısız” ilan ediyor, “işe yaramazsın” fikrini empoze ediyor, henüz hayatlarının baharında onlara çaresizliği öğretiyoruz.

Sınavlar önemsiz mi?

Elbette önemli ama her şey değil!

Sınav olmalı mı?

İlgi, istidat, kabiliyet ve yeteneklerin ölçümü için evet ama, eleyip sistem dışına itip “işe yaramaz” fikrini empoze edip çaresizliği öğretmek için hayır. Zira sınavlardaki birinciliğin hayatta bir karşılığı olsaydı dünyayı sınav şampiyonları yönetirdi! 

Kabul edelim ki, sınavlar özellikle bizim gibi ülkelerde, umut tacirliğine dönüşmüş durumda ve öğrenciler de ebeveynler de harcadıkları emeğin, paranın ve yapılan fedakârlığın karşılığını kesinlikle alamıyor.

Alın başınızı ellerinizi arasına düşünün ne olur? 

Sınav şampiyonları hayatın neresindeler? 

Peki bu konuda hata onların mı? Kesinlikle hayır! 

Yarış atı misali bir sınavdan diğerine koşturarak, canlarına öylesine okuyoruz ki hayata atıldıklarında artık pek çok konuda ne heyecanları kalıyor ne de onca özverinin karşılığını alabiliyorlar! Küskünlükleri, ortadan kayboluşları, yeni şampiyonluklar peşinde koşmamaları biraz da o yüzden.

Siz hiç, her yıl şampiyon olan takım gördünüz mü? 

Çok zor ama, biz çocuklarımızdan hep bunu bekliyoruz! Girdikleri her sınavı kazansınlar istiyoruz. O da yetmiyor, dereceye girmelerini bekliyoruz. Olmayınca da zaten içsel dünyalarında yaşadıkları savaşta yanlarında yer almak yerine karşılarına geçiyoruz.  Çünkü hemen hepimiz, olması gerekeni değil popüler olanı tercih ediyoruz. Çocuklarımızın ilgi ve yeteneklerini keşfetmeden, hayallerini dinlemeden, beklentilerini göz önünde bulundurmadan, kulaktan dolma bilgilerle bir dayatma içerisine giriyoruz. Bu yüzden okul seçerken ilk sorduğumuz soru kazandırdıkları özgüven değil, sınavlardaki başarıları oluyor.

Farkında değiliz ama eğitime olan inanç azalıyor…

Bakın topluma…

Bugün üniversiteyi kazananların üçte ikisi hiç istemedikleri fakültelerde okuyor, yüz binlercesi her yıl kazandıkları fakülteyi bırakıyor, milyonlarca üniversite mezunu da öğrenim gördüğü alandan çok farklı alanlarda çalışıyor.

Üniversite mezunu gençlerin sayısında hızlı bir artış olduğu hepimizin malumu ancak ekonomik ve sosyal yaşamın dışına itilen gençler arasında diplomalı ve vasıflı işsiz sayısı da aynı oranda hızla arıyor. 

İşsiz üniversite mezunlarının oranı 2014 yılında yüzde 10.6 iken 2018 yılında yüzde 12.4’e yükselmiş durumda. 2018 verileri derlendiğinde mühendis diploması olan 91 bin, mimar diploması olan 40 bin gencimize iş imkânı sunamıyoruz. Sosyal hizmet bölümü mezunlarının yüzde 24’üne, gazetecilik bölümü mezunlarının yüzde 23.8’ine ve sanat mezunlarının yüzde 17.8’ine istihdam alanı açabilmiş değiliz. 

TÜİK’in 2018 verilerine göre 15-24 yaş aralığındaki genç nüfusun yüzde 20.3’ü işsiz iken, bu oran 2019 yılında yüzde 26.1 gibi devasa bir seviyeye yükselmiş. OECD ülkelerinde genç işsizlik oranı yüzde 10.9 iken Türkiye’de bu oran yüzde 26 ile OECD ülkelerinin 2 katını aşmış durumda. Bu da her dört gençten birinin ekonomik ve eğitim hayatının dışında kalması anlamını taşıyor.

TÜİK’e göre ne eğitim öğretimde ne de istihdamda olamayan gençlerin oranı yüzde 24.8 olurken, erkeklerde bu oran yüzde 17.6; kadınlarda ise yüzde 32.2.

Avrupa Birliği’nin (AB) resmi istatistik kurumu Eurostat’ın Nisan 2019’da yayımlanan ‘Çalışmayan, eğitim ve öğrenim görmeyen (20-34 yaş arası) gençler (NEET)’ araştırmasında ise 28 AB ülkesinin ortalaması yüzde 16.5 iken bu oran Türkiye’de yüzde 33.2.

Burada asıl çarpıcı olan, çalışmayan, eğitim ve öğrenim görmeyen genç kadın oranının AB ülkelerinde yüzde 21 iken ülkemizde yüzde 51 gibi çok çarpıcı bir seviyede olmasıdır ki bu da ülkemizde her iki genç kadından birinin ekonomik yaşam ve eğitim sisteminin dışında kaldığını göstermektedir.

Hepimizin şu sunmaya çalıştığım ve sayfalar dolusu anlatabileceğimiz, ciltler dolusu yazabileceğimiz tablo içinde farkına varmamız gereken en önemli şey toplumda eğitime olan inancın azalmış olması tehlikesidir

Fazla değil, daha beş on yıl öncesine kadar bir çocuğun geleceği için eğitim olmazsa olmazların en başında geliyordu. Aileler yemez, içmez, gezmez, çocuklarının geleceği için her türlü fedakârlığa katlanırlar ve iyi okullara girsin, iyi meslekler edinsinler diye çırpınırlardı. Ama üniversite mezunları işsizlik sıralamasının en tepesinde yer almaya ve eğitime, diplomaya olan ilgi giderek erozyona uğramaya başladı.

Bu yüzden olsa gerek ki, Süleymaniye taklidi cami yapıyor ama Mimar Sinan’lar yetiştiremiyoruz, adına enstitü kuruyor ama Yunus’ça bir dünya kuramıyoruz, Celalettin-i Rumi’nin sözleri dudaklarımızdan düşmüyor ama ahlâkı ve bakışından nasipsiz haldeyiz.

Bu yüzden olsa gerek ki, Gazâlî’yi, Râzî’leri, Cürcanî’leri, İbn Arabî’yi, İmam Rabbânî’yi, Sinan’ı, Itrî’yi, Yunus’u, Şeyh Galip’i özümseyen, tartışan; Batı düşüncesinin de Doğu düşünce geleneklerinin de kurucu düşünürlerini, yönelimlerini iyi bilen öncü bir kuşak yetiştirmek bir tarafa girip çıktığınız kurumlarda bu isimler anılınca gençler “kim bunlar” diye aval aval yüzünüze bakıyor.

Haddimi aşarak söz üstatlarının deyimiyle desem ki; Bâkî şiirini lügate bakmadan anlayamayan mimar, Süleymaniye’yi Mimar Sinan’dan dinlese ne anlar? Yahya Kemal’in Türkçesi’ne yabancı dil muamelesi yapmayı meziyet zanneden tarihçiye Tuna’nın hicranı ne söyler? Necip Fazıl’ın bir cümlesini üçüncü okuyuşta bile kavrayamayan siyasetçiye Ulu Hâkan diplomasi dersi verse ne işe yarar?

Ya da…

İngilizce kelimeleri canım lisanımızın içinde alelade kullanmayı entelektüellik alâmeti saya saya Türkçe’yi İngiliz aksanıyla konuşmaya başlayan ama “kendi dilinde okuduğunu anlamada” dünyadaki 72 ülke içinde 50. olan neslimizle nereye varacağız?

Kendi dilini anlamayanın kendi dünyasını da kuramayacağını; kendi dünyasını kuramayanların başkalarının dünyasında başkaları gibi yaşamaya mecbur kalacağını, kendisi olamayan kimsenin bir başkasına yeni bir dünya teklifi sunamayacağını ne zaman anlayacağız?

Kelimeleri ile birlikte ruhunu da yitirdiği için varlığı, bilgiyi ve değeri kendisi gibi anlamlandıramayan ve bu anlamlandıramayışıyla mesuliyetinin yükünden bîhaber siyasetçimiz; eğitimin sızısından mahrum işi sadece maaş alma- geçimini sağlama olarak gören eğitimcimiz; yardımlaşmanın ruhundan nasipsiz tüccarımız, muhtaç olsa dahi paylaşmanın zevkinden habersiz fukarâmız, tasavvufu mûsikî zanneden dervişimiz, ibadeti cennet beklentisi içinde bir tacir edasıyla muhasebe zanneden âbidimiz, mahallenin berberinden farkı olmayan imamımız; evladının başını emanet bilmeyen annemiz, annesinin ayağını cennet bilmeyen evlatlarımızla geleceğe nasıl yürüyeceğiz fikri olan var mı?

Ortada keşfedilmeyi bekleyen muazzam bir medeniyet birikimimiz, insanlığa sunacağımız muazzam şahsiyetlerimiz; dünyaya yeniden adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği armağan edeceğimiz nefis hikâyelerimiz varken neyi bekliyoruz?

Devletin en büyük ihalesinden en ücra köşedeki herhangi bir mutfağa kürdan alımına varıncaya kadar her bir şeyiyle dürüst ve şeffaf olduğunu ülkede yaşayan herkes tarafından kabul edilmesine sebep olacak kadar daha fazla dürüstlüğe muhtaç olduğumuzu,

Hayatı boyunca empati nazarıyla bakmayı aklının ucundan bile geçirmeyenlere, bize çok gördüğünüz bir şeyi size ihsan ediyoruz dercesine değil; bilakis onları sizden ve temsil ettiğiniz değerlerden emin kılacak kadar büyük bir tevazu ve müsamaha içinde; birbirinden farklı düşünen insanları kutuplaşmaya itmeden, bölmeden, parçalamadan, ötekileştirmeden bütün endişelerini en ufak bir tereddüde mahal bırakmayacak kadar empatiye ihtiyacımız olduğunu,

Aldığımız her kararda en tepedeki yöneticimizden en alt kademedeki memurumuza kadar herkesin fikir birliği içinde olduğu durumlarda başarının da, kazancın da, bereketin de kendiliğinden geleceğini; 

Yöneticiliğin hâkim olmak değil değer katmak olduğu bilinci içinde bunu tüm kurumlara aşılamak zorunda olduğumuzu,

İnsanların dininden, inancından, meşrebinden, ırkından, mezhebinden, siyasi görüşünden, aidiyetlerinden, sadakatlerinden, kim olduğundan, kimin yakını olduğundan, kimin kartvizitiyle geldiğinden ziyade önce bu işi yapmayı ne kadar hak ettiğinin tek ve şaşmaz terazisi olarak liyakati benimsemek dışında çaremiz olmadığını;

Emanetin ehline verilmesinin maneviyatımızın “olmazsa olmazlarındanolduğunu,

Hatta bir tık öteye geçerek ehliyetin olmadığı, emanetin ehlinde olmadığı vakitlerin kıyamet habercisi olduğunu ikaz eden Nebevi soluğun tepemizde durduğunu,

Etrafımızda toplananların, bizi onaylama vaktini hesap ederek başını sallamaya hazır bekleyenlerdense, bize yanlışımızı çekinmeden ifade edebilecek birikim ve şahsiyetteki kimselerden oluşmasının gerekliliğini ne zaman fark edeceğiz?

PEKİ NEDEN BU HALDEYİZ?

Kurumlarımızı dolaştıkça zihnim geçmişi dört niteliksel zaman dilimine bölüyor ve insanlık tarihini kıyamete doğru kötülüğün sürekli arttığı bir süreç olarak tanımlıyor;

Beynimin altın, gümüş, bronz ve demir çağı diye nitelendirdiği bu çağrışımda idrak edebiliyorum ki; altın çağında huzur ve barış hüküm sürmekte ve bu dönemde yaşayan insanların hepsi altın gibi değerli ruhlara sahip. Gümüş çağında iyi huylar azalmaya yüz tutuyor, yollar ayrılıyor, kar gibi bembeyaz kalplere gölgeler iniyor ve kötülük filize duruyor. Bu yüzden de kavganın, acının ve nefretin ilk işaretleri ortaya çıkıyor. Bronz çağında artık kötülük meyve vermeye başlıyor, hakikat çatlıyor ve ruhlar ise kirli. Ama bu çağ kahramanlar çağı olarak göze çarpıyor ve bu çağda kötülüğün içinden sıyrılıp mevcut imkânları insanlığın lehine çevirmek için mücadele edebilenler iyiliğin timsali, cesaret ve özverinin sembolü oluyorlar. Demir çağında ise artık bencillik hakim, kötülük her köşede kol gezmeye başladı ve iyiliğin kaleleri bir bir düşerken; karanlık, kaygı ve keder alabildiğine büyüdü.

Bakın okullarımıza…

Kaygılı okul idarecileri, henüz mesleğe yeni başlamış olmasına rağmen yorgun öğretmenler ve umursamaz, amaçsız yüz binlerce öğrenci. On, onbeş yıl öncesine kadar müthiş bir yatırım, devasa binalar, tıka basa malzeme dolu kurumlar ve yaşanan bu altın çağa rağmen ortada altın bir neslin bulunmayışının sol tarafıma bıraktığı tarifi imkânsız bir sızı. 

Evet, çok uzun yıllardır, bütçeden en büyük payın eğitime ayırıldığını söyleyip duruyoruz. Tabloya baktığınızda gerçekten de öyle. Cumhuriyet tarihi boyunca tüm hükümetler eğitime fazlasıyla önem vermiş, fazlasıyla kaynak ayırmış, fazlasıyla kafa yormuş.

Peki o zaman neden bunca şikayet?

Çok fazla sebep var ve bunları yazmaya kalksak sanırım ciltlerce kitap çıkar ortaya; konuşmaya kalksak haftalarca sürer ama gözüme en çok çarpan üç unsur var paylaşmak istediğim;

30 milyona yakın öğrenci sayısı, eldeki kaynakların verimsiz kullanımı ve olması gereken liyakat kavramının artık yerini çıkar ilişkilerine dayalı sadakate bırakması. 

Eğitim sistemimizin başında “milli” var ama bize ait bir temeli olmayan, tahtası çürük, tavanı yıkık, pencereleri kırık, alev alev yanan bir ahşap konağa benziyor sanki. Biz ise o konağın içinde oturmuş keyifle kahvemizi yudumlarken hangi tablonun hangi duvara ne kadar yakışacağından, hangi çiçeğin hangi sehpanın neresine konulması gerektiğinden konuşuyoruz. Allah var, sadece konuşmuyor, koşturuyoruz aynı zamanda. Tablonun birisini buradan kaldırıp karşı duvara tersten asınca “gençlik” diye bir derdimiz kalmıyor mesela. Sehpanın birisini kucaklayıp diğer odanın başka bir köşesine koyduğumuz anda “müfredat” problemi kökten halloluyor.

Neden var edildiğini, nasıl var olması gerektiğini, neleri nasıl yapması gerektiğini, neyi niçin yapamadığını tahlil edip mevzuyu kökten çözmek dururken, biz oturmuş koltukta kimin nasıl oturacağına kafa patlatmakla meşgulüz. Gidenin yürüyüşünü beğenmeyenler, gelenin duruşunu beğenmeyenlerle tartışadursun 21 İl, 196 İlçe, 2000 küsur kurumun geride kaldığı üç yıldır sürdürdüğüm mücadelede elimdeki parçaları birleştirdiğimde resim de ortaya çıkıyor;

Arz etmiştim üniversite gençliğini dahil ettiğinizde 30 milyona yakın öğrencimiz var ve yükün yüzde 90’dan fazlası devletin sırtında. 

MEB’in bütçesi büyük ama…

Yayımlanan verilere baktığınızda 2019 yılında 113 milyar 813 milyon TL olan MEB bütçesi, 2020 yılı için 125 milyar 397 milyon TL olarak belirlendi bu yıl. Her yıl olduğu gibi rakamsal olarak arttığı görülse de MEB bütçesinin merkezi yönetim bütçesine oranı 2019 yılında yüzde 11.84 iken, 2020’de bu oran yüzde 11.45’e geriledi. Eğitim bütçesinin milli gelire oranı OECD ortalaması olan yüzde 6’nın çok altında. Geçtiğimiz 18 yıl içinde MEB bütçesinin milli gelire oranı çok az artmış olmasına rağmen, belirlenen rakamlar ihtiyacın çok altında kalmış ve eğitim harcamalarının esas yükü, eğitimi adım adım ticarileştirme ve kamu kaynaklarının özel okullara aktarılmasının da etkisiyle büyük ölçüde velilerin sırtına yıkılmış durumda. 

Çünkü MEB bütçesinin rakamsal büyüklüğünün temel nedeni,  büyük ölçüde personel harcamalarından kaynaklanmakta. Rakamlara baktığınızda MEB bütçesinin yüzde 73’ünün personel, yüzde 11’inin de sosyal güvenlik devlet primi giderlerine gitmekte olduğunu görüyorsunuz. Başka bir ifadeyle, bütçenin yüzde 84’ü zorunlu olarak personel harcamalarına ayırılıyor. 2020 MEB bütçesi içinde mal ve hizmet alım giderlerinin payı yüzde 8 (2019’da bu oran yüzde 9 idi), cari transferler yüzde 3, diğer giderler ise yüzde 5 olarak göze çarpıyor. 

Peki ya eğitim yatırımları?

MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayırılan pay 2002 yılında yüzde 17.18 iken, eğitim hizmetlerinin sunumu açısından çok önemli olan bu rakam 2009’da yüzde 4.57’ye kadar gerilemiş. 4+4+4 sonrasında zorunlu olarak kısmen de olsa artışa geçen eğitim yatırımlarına ayırılan bütçe oranı, 2014 sonrasında yeniden azalmaya başlamış. 2019’da MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayırılan pay yüzde 4.88 iken, 2020’de bu oran daha da düşerek yüzde 4.65’e inmiş durumda. Yani eğitim yatırımlarına ayrılan pay 17 yıllık süreçte yüzde 17.18’den yüzde 4.65’e kadar geriledi. Bu rakamlara ulaştığınızda kurumlarda okul idarecilerinin sürekli yakındığı ödenek yokluğunu rakamların diliyle anlamak daha da mümkün hale geliyor.

20 milyona yakın yurttaşımızın açlık sınırının altında yaşadığı ülkemizde 2020 MEB bütçesinin bizlere gösterdiği en açık gerçek, eğitimde yaşanan yoğun ticarileşme sürecinin artarak devam edeceği, velilerin cebinden yapacağı eğitim harcamalarının belirgin bir şekilde artacağıdır. 

Devredilemez ve vazgeçilemez kamusal bir hak olan eğitimle ilgili yapılan araştırmalar arz ettiğim en düşük gelir dilimindeki yüzde 20’lik kesimin gelirleri içinde eğitim harcamalarına ayırmak zorunda oldukları payın artacağını, bu artışın ise ancak gıda ve sağlık harcamalarından kısılarak gerçekleştirilebileceğini gösteriyor.

Peki bunca emek neden heba oluyor?

LGS’de tek yanlışı olan istediği okula giremiyor, YKS’de 2.5 milyon aday yarışıyor, 50 bini seviniyor, üniversiteyi bitirip de iş bulabilenlerin mevcut durumunu yukarda zikretmiştim. KPSS’de dereceye girseniz bile mülakatta eleniyorsunuz. TUS’a giren doktorlar tıp fakültesini seçtiklerine bin pişman. DGS’ye girenler derin hayal kırıklığı içerisinde. Daha da önemlisi, takviye almadan sınav kazanmak hayal ötesi artık! 

Çünkü okullarımızda nitelik değil nicelik esas. 

LGS, YKS, KPSS ve benzeri sınavları hazırlık kitapları ve dershane takviyesi olmadan kazanmak, iyi bir okula girmek, mezun olur olmaz atanmak mümkün görünmüyor!

Yani kurduğumuz sistemin tek kazananı “sınav sektörü!”. 

Sınav odaklı bir eğitimin köleleri haline geldik ve sorgusuz sualsiz sınav sektörüne hizmet ediyoruz artık. Bu sektör sadece adayları değil, aileleri de maddi ve manevi yönden çökertiyor. Çocuklar çocukluğunu, gençler gençliğini yaşayamıyor. Çünkü bu sınavlar 10 bin kişiyi memnun ederken yüz binlerce kişiyi mutsuz ediyor!

Yanisi hangi sınavı, nasıl yaparsanız yapın, bu yarışın sonunda yüzde 90 lık bir kesim mutsuz oluyor! İşte bu yüzden sınava dayalı eğitim sisteminden artık vazgeçmemiz gerekiyor diye haykırıyorum. Çoğumuz farkında değiliz ama çocuklarımızı 4-5 seçenek arasına sıkıştırdık, geleceklerini çaldık, artık hayal bile kuramıyorlar! Hayal kuramadıkları için de düşünce dünyaları sınırlı ve bu yüzden üretemiyorlar. Oysa ki ortaya konulan tüm buluş ve icatların tamamı birer hayal ürünü iken başta aile olmak üzere, alınan eğitim ve verilen özgüvenin tetiklemesi ile ortaya çıktı.

Bu nedenle kim bana ne derse desin çocuklara çocukluğunu, gençlere gençliğini yaşatmayan, hele de hayata dair bilgilerle donanmayan her sınav, işlevi ne olursa olsun “kötü” bir sınavdır.

Peki çözüm ne? 

MEB’in bütçesi ve eğitime yapılacak yatırım oranı ortada. Umut tacirliği yapmaktan artık vazgeçip ilkokul sıralarından başlayarak erken yönlendirme yapmalıyız ki sınavlar tek çare olmaktan artık çıksın.  Henüz ilkokul sıralarında çocuklarımızın ilgi, istidat, kabiliyet ve yetenekleri önemsense ve doğru yönlendirme olsa hiçbir sınava bu kadar yoğun katılım da olmaz, sınav yorgunu bir gençlik de olmaz.

Çünkü eğitimin olmazsa olmazı, öğrenciye dayatılan bilgilerin ileride onun işine yarayacağına inandırmaktır. Yoksa gerisi nafile. Bugün öğrenir, yarın unutur. Yani yaşam için değil, sınav için öğrenir ve bunun da ne kendisine ne ülkesine ne de hiç kimseye bir katkısı olur. 

Lafın kısası, ille de şunu ya da bunu öğreten yerine, öğrenmeyi öğretip, gerisini kişilerin kendisine, ilgisi ve istidatına bırakmak bireysel gelişim açısından sanki çok daha yararlı olacaktır.

Bu nedenle atılacak adım belli. Veliler, öğrenciler, öğretmenler, sivil toplum örgütleri neler istediklerini dile getirecek, eğitimde “ortak bir akıl” belirlenecek ve sistem de anayasal çerçevede bu istekleri eğitime yansıtacak. Denklem çok basit ama hani şu bin yıldır çözülemeyen sorular gibi hiç kimse üstesinden gelemiyor!

EĞİTİMDE ORTAK AKIL ZORUNLULUĞU

Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı”ndaki “Mahmut Hoca” karakterini hatırlamayan yoktur sanırım hem eski hem de yeni jenerasyon içinde. Hayran olduğum bir eğitimci profili çizen rahmetli Münir Özkul’a çok da yakışan bir rol olan bu karakterin beni hayran bırakan tarafı “insanı” merkeze alıp, gençlere okuldan, eğitimden, dersten, kitaptan daha çok değer vermesiydi. Çünkü eğitim sürecinin asıl amacını ziyadesiyle gözümüzün içine sokan bu karakter; hem gençlerimize hem de eğitim caimasına “olmazsa olmaz”larımızı beynimize ilmek ilmek nakşediyordu. Ama biz bugün bu denli hayati bir mevzuda gençlerimizi, onların ilgi, istidat, kabiliyet ve yeteneklerini odak noktamız yapacağımıza nitelik değil nicelik peşine düşmüş ve uzmanların ciddiyet ve özenle ele alınması gereken bir mevzuyu teknolojik çağın seyrine bırakmış durumdayız.

Sınıfta kalma acilen gündeme gelmeli

9.sınıfa kadar geldiği halde “okuma yazma öğrenememiş” ya da “idrak edebilme yeteneğini elde edememiş” gençlere ısrarla vurgu yapıyorum. İşin mutfağında alın teri döken kurum müdürleri, rehber öğretmenlerimiz ve idarecilerimizle yapılan görüşmelerde bu konu gündemdeki yerini koruyor zira herkes bu konudan muzdarip durumda. 

Yasal olmasa bile farklı kılıflar bularak okula sadece 10 gün devam eden bir öğrencinin sınıf geçmesine onay vermek, okuma yazma dahi öğrenememiş bir genci liseye geçirmek hatta kaydını yapmak okullardaki okumaya azimli gençlerin de önünü tıkıyor. Çünkü onlara sarfedilmesi gereken efor ve enerjinin büyük kısmı sözünü ettiğim okuma yazma öğrenememiş ya da okuduğunu anlamada yetersiz gençlere harcanıyor. Çünkü bu öğrenciler akademik anlamda başarı ortaya koyamadıkları için aynı zamanda sosyal olarak da huzursuzluk ve asayişsizlik kaynağı oluyor. Bu da hem sınıfın hem okulun eğitim öğretim kalitesini olumsuz anlamda ve ciddi bir şekilde etkiliyor; iş yapabilme azmini törpülüyor ve ortaya doğal olarak “başarısızlığın” resmi çıkıyor. 

İmam Hatip Liseleri’nin durumu

Bir zamanlar hem modern bilimlerin öğretildiği hem de dini bilgilerin verildiği ve toplumun göğsüne iyilik, güzellik, merhamet ekmek adına önemli kanaat önderleri yetiştiren, benim de “manevi ordularımız” olarak görmek istediğim İmam Hatip Liselerimiz için “dindar bir nesil yetişsin” diye Milli Eğitim bütçemizin azımsanmayacak bir payını Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’ne ayırıp devasa binalar yapıp tıka basa malzeme doldurmuş durumdayız ki; 2019 yılına ait veriler normal liselere harcanan kişi başına düşen harcama miktarının yaklaşık 2,5 katını İmam hatip liselerine aktardığımızı gösteriyor.

Eskiden daha çok “geleneksel” dindarlarımızın çocuklarını “şehir yaşamının kötülüklerinden” korumak için yolladığı ve sınavla öğrenci alan, dindar kesimin çocuklarının devlet denetiminde sağlıklı bir din eğitimi almasından memnun oldukları; oldukça da kaliteli ve seviyeli mezunlar veren bu okullarımız ziyaret edip gördüğümüz kadarıyla perişan durumda. Dışı çok güzel ama içerde bişey yok. Şu ana kadar ziyaret ettiğimiz 2000 küsur okul içinde dinimizin ilk emri olan “oku” emrine ait net cevap alabildiğim onbinlerce genç içinde cevap verebilen sayısı dahi bir elin parmaklarını maalesef geçmiyor. 

Bakanlığımız bu konuda “Proje İmam Hatip Liseleri” konusunda çok önemli ve güzel bir adım attı ki “proje” okulu olarak belirlenen okullarımızın emin olun yöneticisi de personeli de öğrencisi de “ben burdayım” mesajını çok net verebiliyor. Ama bu adımın devamı gelmeli; daha çok imam hatip lisesi açmak yerine mevcut olanların eğitim kalitelerinin yükseltilmesi için artık “niceliğe” değil “niteliğe” önem verilmelidir. 

Üniversitelerimizin çoğalması bir başarı ölçütü değil!

Devlet, vakıf fark etmiyor, ülkemizde çok çabuk üniversite kurulabiliyor. Hatta kurmakla kalmayıp en fazla üç beş yıl içerisinde her birine on binlerce öğrenci alıyoruz. 

Son açıklanan verilere göre üniversitelerdeki öğrenci sayımız 8 milyonu aşmış durumda. Nüfus yoğunluğu açısından hemen hemen aynı olduğumuz Almanya gibi bir ülkede ise bu rakam üç milyon civarında! Ama onların iş sorunu yok, mezun oldukları alanlarda çalışıyorlar, bizimkiler ise ne iş bulsalar girmeye razılar ama onu bile bulamıyorlar. Onlarda bir üniversitenin doktora eğitimi verebilmesi için en az 30 yıl geçmesi gerekiyor, bizde ise okul bittikten 3 yıl sonra doktoraya izin çıkıyor! Onlarda en son üniversite 40 yıl önce açılmış, bizde en iyimser haliyle 6 ayda yeni bir tane açılıyor!

Peki, Almanya daha çok üniversite açıp, daha çok öğrenci mezun edemez mi? Elbette yaparlar ama “Bize bu kadarı yeter, önemli olan ara insan gücü” deyip, mesleki eğitime ağırlık veriyorlar. Kafayı kaldırıp baktığımızda bugün, onlar, dünyanın en güçlü ekonomilerinden birine sahipler, bizde ise özellikle üniversite mezunlarının işsizliği en önemli sorunlarımızdan biri!

YÖK, pek çoğu dayatmayla ya da ticari amaçlarla kurulan üniversitelere açılış izni ve kontenjan verirken, istihdam olanaklarını da düşünmek zorundadır ve YÖK’ün hedefi, sadece kontenjanları doldurmak ve profesör sayısını artırmak değil; kaliteyi, insan gücü planlamasını ve istihdamı da dikkate almak olmalıdır.

Ara insan gücü yetiştiremiyoruz!

Toplumun lokomotifi olarak görebileceğimiz mesleki ve teknik liselere gidip ziyaret edin; ötekileştirip çaresizliği öğreterek ‘vasat’ ilan ettiğimiz, ‘akademik başarı’ algımıza kurban verdiğimiz ne kadar gencimiz varsa bu liselere yollamışız. Bu algı kurum yöneticilerinde bile mevcut. Aynı il hatta aynı ilçede bir taraftan fabrika gibi üretim yapabilen bir mesleki liseye karşılık, hiçbir şey üretemeyen okullarla da karşılaşabiliyorsunuz. Bina aynı bina, imkân aynı imkân, şartlar aynı şartlar olmasına rağmen üstelik. 

Bir okul müdürümüzün 5 yıllık zaman zarfında yollanan 1,5 milyon tutarındaki makinelerimizi “kullanabilecek kapasitede öğretmenimiz olmadığı için” cihazlarımız atıl durumda sözü hala dimağımda. 

Oysa ki ‘akademik başarı’ algımızdan vazgeçerek nitelikli insan gücüne yönelip bununla ilgili bir plan, program yapmayı başarabilsek gençlerimizin müthiş başarılara imza atacağına dair inancım tam. Yeter ki mesleki lise algımızı toplumsal düzeyde çözebilelim. Bu konuda adım atması gereken ilk merci Bakanlık ve bunun için de hamasi söylemlerin ötesine geçilip bu okullarımızın başarılarının ön plana birer namzet olarak çıkarılması gerekiyor. 

Mesleki liselerden üniversitelere sınavsız geçiş hakkı

Bugün için sadece ülkemizin değil, dünyanın en önemli sorunlarından biri işsizlik. İşsizliğin çaresi ise üretimden, üretimin yolu da üretken insan yetiştirmekten geçiyor! Ne yapıp edip eğitim sistemimizi sınav odaklı olmaktan kurtarıp, üretim ve çözüm odaklı hale getirmemiz gerekiyor!

Peki, bu o kadar zor mu? Tabi ki hayır!

Üretim ve çözüm odaklı bir eğitim sistemini daha önce Köy Enstitüleri ve meslek liseleriyle denedik ve çok başarılı olduk. Anadolu liseleri ve fen liselerini özünden koparmadan önce çok başarılı örneklerle karşılaştık. Sonra ne olduysa oldu, çocuklarımızı eğitimden, üretimden kopartıp, sınavların ve dershanelerin kucağına attık. Gelinen son nokta ise tam bir bataklık. Elini veren kolunu kurtaramıyor! Çocukluğunu, gençliğini sınavlar için feda edenlerin ödülü işsizlik oluyor! En başarılı olanların bile diplomaları artık bir işe yaramıyor. Çünkü yetkinlik kazandırmıyoruz!

Defaten arz ettiğim gibi en büyük hatamız, umut tacirliği oldu. Tüm çocuklarımıza olmayacak hayaller kurdurduk, testlerin, dershanelerin ve diplomaların kölesi haline getirdik. Meslekten, hayattan, mücadeleden, üretimden koparttık.

Hem bir eğitimci hem de uzun yıllardır bu sahaya gönül vermiş ve mümbit coğrafyamı karış karış dolaşmış biri olarak diyebilirim ki bugün bir sağlık meslek lisesi mezunu gencimiz en az bir tıp öğrencisi kadar donanımlı halde. Ya da meslek liselerinin makine bölümünden mezun olan bir gencimiz bir mühendis kadar pratik bilgilerle donanıyor. 

Bu noktada yapmamız gereken şey onların önündeki üniversite engelini kaldırmak olmalı. Yani bir sağlık meslek lisesi mezunu gencimiz tıp öğrencisi olmak istediği zaman üniversite sınavına takılmamalı, bir diğer gencimiz mühendis olmak istediği zaman bu engelle zaman kaybetmemeli ki biz gençlerimizi yok yere heba etmeyelim. Bunu başarabildiğimiz zaman inanıyorum ki özellikle gençlerimizin hem sevdikleri mesleklere kavuşmalarını sağlayacak hem de mevcut üretim kalitemiz tavan yapacaktır. 

Meslekler saygınlığını yitiriyor

Evet, yazık ki meslekler saygınlığını yitiriyor çünkü bir mesleğin değeri kazandırdığı parayla ölçülüyor. Çünkü tahakkümün tüm gizli türlerini kitab-ül mübinin “menat” dediği parayla keşfettik ve özgürlüğümüzün ufuklarını da bu kararttı. Biz paranın esaretine girdikçe kalplerimiz görme yeteneğini kaybetti, marifet kavramını unuttuk, böylece de basiretimiz bağlandı. Hayret edemez, doğan her güne mucize gözüyle bakamaz hale geldik. 

İşte bu yüzden de “saygın(!)” olarak görülen birkaç meslek var artık ve diğer meslekler kapital bir zihin algısıyla önemsiz sayılıyor. Mesela bir bahçıvan avukatın hizmetçisi olabiliyor. 

Kurduğumuz eğitim sisteminde çok az insan mezun olduğu fakültede öğrendiği mesleği icra ediyor; çünkü fakültelerde verilen eğitim her gencimize diploma kazandırıyor ama meslek kazandırmıyor. Bu nedenle olsa gerek ki, gençlerimizin sevdikleri meslekleri öğrenmelerini ve yapmalarını sağlayamıyoruz.

 

Suçlu aranacaksa bu kesinlikle gençlik değil!

Gençlerimiz yeni filizlenen bir ağaç dalı gibi; nereye bükerseniz, o yöne doğru büyüyor. Dolayısıyla doğru budarsanız, güçleniyor, yanlış budarsanız da ne boy veriyor ne de ürün. Bu yüzden de şu makus tablo içinde illa ki bir suçlu aranacaksa bu kesinlikle gençlik değilÇünkü onlar biz ne istediysek yaptılar. Sınavları kazanın dedik kazandılar, en iyi üniversitelere girin dedik girdiler, en iyi meslekleri seçin dedik seçtiler, diplomasız olmaz dedik; bir değil, birkaç diploma birden aldılar. Onlara bu vasıfsız, ezberci ve dayatmacı eğitim modelini biz dayattık.

Eğitim boşluk kabul etmez

Hemen her fırsatta dile getirmeye çalıştığım gibi, eğitim dediğiniz olgu; bir ülkenin geleceğini, nereye varacağını, ilerleyen zaman diliminde nerede olacağını belirleyen bir süreç ve bu yüzden de boşluk kabul etmiyor. Bugün kucaklayamadığımız, sahiplenemediğimiz, frekansını yakalamayadığımız ve ötekileştirip başarısız ilan ederek sistem dışına ittiğimiz her gencimizi adeta başkalarının kucağına itmiş oluyoruz. 

Madem ki medeniyet dediğimiz şey kültür ve teknoloji üretme yeteneği, öyleyse kendi kültürümüze bağlı bir zihinle kökümüzden kopmadan göklere uzanmanın mücadelesini ortaya koymak zorundayız. 

Kökten kastım geçmişe tapınma ve mazinin külleri üzerine ağlamak değil. Toprağın kirlenip yüreklerin çoraklaştığı, bilincimizin köleleştiği bu zaman diliminde yüreğimizi göğe yakın tutmak adına ait olduğumuz manevi mirasın farkındalığına ulaşmak için top yekün bir zihin birliğiyle hakikate ulaşma mücadelesi içinde kaynağa gitmek, başlangıçlara yolculuk yapmak, suyu doğduğu yerden içmek için girişmemiz gereken tarih mücadelemizden söz ediyorum. Ancak bundan sonra bugünkü hastalık, sorun, kriz tam anlamıyla  anlaşılabilecek ve bilginin yeni bir tedvini, toplanması yapılabilecek; gerçeğin soluğunu metinlere üflemek ve yeniden onların   nefes almasını sağlamak mümkün olabilecektir. 

Bu nedenle dünyayla rekabet edebilir, en az bir yabancı dil bilen, düşünebilen, sorgulayabilen, üreten nesiller yetiştirebilecek bilime dayalı bir eğitim sistemine ihtiyacımız var ama bu sistem ordan, burdan şurdan alınarak değil; başında bulunan “milli” ibaresinin hakkını eda edecek şekilde bize özgü olmalı, bizi yansıtmalı. 

Bugünkü batının ötekileştirme ve herşeyi kendi merkezi etrafında yeniden üretme hırsı, insan kibrinin zirvesi olarak karşımızda iken karanlığa karşı mücadele vereceksek ilkin kendi içimizdeki karanlıkları aydınlığa boğmalıyız. 

Unutulmamalıyız ki, bilginin nasıl elde edileceğine ve hangi tür bilginin değerli olduğuna karar verenler bir bütün olarak evrene ve hayata hükmeder hale gelirler, belirleyemeyenler ise onlar tarafından güdülürler. 

Yaşamak dediğimiz şey ise bilgi sarayına girmeyi fısıldar; ama bilgi sarayına sadece size lazım olanı almak için girer, diğer bir tabirle “hırsızlık” niyetinde olursanız sadece farelere kalan kırıntılar nasibiniz olur. Çünkü cehalet nerde olduğunu bilmemek, bilgi ise olmamız gereken yerde olduğumuzun farkında olmaktır. Yani ancak dağın tepesinden bütün manzaraya hakim olabilir, dağın tepesinden görüşünüzü keskinleştirebilirseniz. Zirveye çıkmanın yolu ise köküne bağlı olmaktan geçiyor. 

Eğer bugün din adına endişe edeceksek çocuklarımızın taklidi değil, tahkiki, sahici ve samimi bir inanca sahip olup olmadığına bakmamız gerekiyor. Ama bu da okulda değil, ailede şekilleniyor. 100-120 m2 lik evlerde annenin ayrı, babanın ayrı, kız veya erkek çocuğunun ayrı bir dünya kurduğu; her bir ferdin yalnızlık ve anlaşılamamaktan şikayet ettiği bir aile ortamında verilemeyen manevi dinamikleri eğitim kurumlarından beklemek; asli vazifesi “öğretim” olan öğretmenleri kayıtsız şartsız “mürebbi” olarak görüp, ailenin veremediklerini öğretmenlerin ve okulların vermesini beklemek avuçlarımıza sadece hayal kırıklığı bırakır. 

Peki çözüm ne?

Bu tabloya çözümsel olarak baktığınızda “nereden baktığınız” cevabınızı değiştiriyor. Siyaseten bakıyorsanız, objektif bir değerlendirmeden söz edemezsiniz. Pedagojik bakıyorsanız, her şey daha da içinden çıkılamaz hale geliyor. Öğretmen ve öğrenci gözüyle baktığınızda memnun olan yok gibi.

Velilerin olaya bakışı da farklı değil; şaşkın, yorgun ve tedirginler! Sivil toplum örgütleri, medya ya da diğer üçüncü gözler için de her konuda çok daha iyisi yapılabilirdi.

Eğer eğitimde ciddi reformlar gerçekleştirmek istiyorsak ki bu, gerekli olmanın ötesinde, artık zorunluluk haline geldi; her şeyden önce bir gönül birliği sağlanması gerekiyor. 

Önce eğitimin önemi konusunda hemfikir olup, ondan sonra da, alınacak her karar için ortak paydalar oluşturmalıyız. Bu konuda MEB’e, YÖK’e, üniversitelerimize çok önemli görevler düşüyor.Doğru bir yol haritası çizerlerse, buna ne siyasiler hayır der ne de öğrenci, öğretmen ve veliler.Bu noktadaki referansları, hiç tartışmasız, ehliyet, liyakat ve değerlerimize sadakat olmalıdır.

Nerden okuduğumu anımsamıyorum ama merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal zamanında gerçekleşmiş bir olay anlatılır:

Cumhurbaşkanımızın daveti üzerine Japon eğitim uzmanları gelerek ülkemizin eğitim sistemini incelemiş ve Özal’ın bürokratlarının da hazır bulunduğu bir ortamda raporlarını sunarak “Sizin eğitim sisteminizde milli ruh yok!” demiş ve eklemişler;

“Biz Japonya’da okula başlayacak çocuklarımıza “milli ruh” şoklaması yaparız. Onları önce toplu halde hızlı trenlere bindirir, dev fabrikalarımızı, teknoloji merkezlerimizi gezdirir, ülkemizin gücünü gösteririz. Sonra da bu yavrularımızı alır Hiroşima ve Nagazagi’ye götürür, orada atom bombası atılan ve yıllardır ot dahi bitmeyen alanları gösterir deriz ki:

“Eğer siz çalışmaz, bilinçlenmez ve az önce gördüğünüz teknolojiye sahip olmak için çalışmazsanız sonunuz böyle olur.”

O an mevcut bürokratlardan biri atılır: “Ama bizim Hiroşima’mız yok ki!” der ama Japon uzmanın cevabı tokat gibidir:

“Sizin Çanakkale’niz on Hiroşima eder!”

Evet, sadece arz ettiğim şu yaşanmışlık dahi aslında çocuklarımıza okuldan, dersten, kitaptan daha çok değer vermemiz gerektiğini fısıldıyor. Hayati bir mevzuyu, uzmanların ciddiyet ve özenle ele alması gereken, ortak akılla yürütülmesi gereken şah damarı niteliğindeki bir mevzuyu deneme tahtası haline getirmiş durumdayız. Gençlerin hisleri, hevesleri, istek, heyecan ve mutlulukları umurumuzda bile değil. Çünkü onların değil bizim istek ve heveslerimiz, olmak isteyip de olamadıklarımız, gelecek kaygılarımız ön planda.

Ama her gün yenisi yapılan araştırmalar açıkça çocuklarımızın soru sormayı, düşünmeyi, eleştirmeyi, araştırmayı öğrenemediğini gözler önüne seriyor. Bizim ise rekabet edebilir, düşünen, sorgulayan, üreten nesiller yetiştirecek, digital çağa ayak uydurmuş, bilime dayalı bir sisteme ihtiyacımız var. 

Nitelikli- niteliksiz okul

Okullarımızı yurt turnemiz kapsamında ziyaret etme, müdüründen öğretmenine, öğrencisine kadar sohbet etme imkânı buluyoruz; 

Kimi tıka basa öğrenci dolu, kimi öğrenci bulamıyor. Aynı ilçede bir okulda 1200 öğrenci diğerinde 350 öğrenci olmasını benim beynim almıyor. Bizatihi İlçe Milli Eğitim Müdürleri’nin ağzından “nitelikli okul” veya “niteliksiz okul” kavramlarını duymak aklımın midesini bulandırıyor

Düşünün okulu yapan siz, donatan siz, oraya idareci- öğretmen ataması yapan siz, ama onu niteliksiz hemen 300 metre ötesindeki okulu ise nitelikli sayan yine siz! Nitelikli ilan ettiğiniz okulda okuma şansına sahip öğrencinin niteliksiz ilan ettiğiniz okulda okuyan öğrenciye üstünlüğü ne? Hayatının henüz baharında, hayata adım atmaya hazırlanan bir gence “sen tembelsin”, “işe yaramazsın”, “bu yüzden bu okulda okuyorsun” fikrini empoze ederek “çaresizliği öğretmeye” kimin ne hakkı var?

Öğretmen kalitesi

Bakanlığımızın ihtiyacı 150 bin öğretmen iken 800 bin civarında öğretmen fazlamızın olmasını, kendini öğretmen olmaya adamış ve bunun okulunu okumuş yüzbinlerce gencin karın tokluğuna orda, burda, şurda asgari ücretin bile altında rakamlarla yaşam mücadelesi vermesini algılayamıyorum

Zira bir çocuk kolay yetişmiyor, anne baba ve ebeyenlerin onu okutmak için ortaya koydukları geceli gündüzlü mücadeleyi kimse bu kadar kolay heder etme hakkını kendinde bulamaz. Madem durum bundan ibaret her geçen gün yeni eğitim fakülteleri açmaktansa, var olanların sayısını azaltmak; kalanların da niteliğini artırmak için elimizi ve yüreğimizi taşın altına sokmak zorundayız. 

Dünya hızla değişiyor artık. 

Kalın kalın kitaplara bağlı eğitim modelinin değişimi, “bilgi”nin artık ulaşılamaz olmaktan çıkışı, teknolojinin hayatın her alanına nüfuz edişi doğal olarak “öğretmenlik” mesleğine de bambaşka bir boyut kazandırdı. Çünkü “yeni dünya” düzeninde para, güç veya büyüklük artık bilek gücünden değil beyin gücünden geliyor. Dolayısıyla dünyada söz sahibi olmak, belirlediğimiz hedeflere ulaşmak, hayalini kurduğumuz refah seviyesine ulaşmak sadece eğitim ile mümkün artık. Eğitimin kaliteli olması için de kaliteli bir irfan ordusunun yetişmesi olmazsa olmaz. Eğiticilerin eğitilmediği bir toplum geleceğin başarılı çocuklarını yetiştiremez.

Üniversite giriş sınavındaki dengesizlik

Üniversitelerimizdeki boş kontenjan 150 bin civarında iken bu kontenjanlara yerleşmek için 2,5 milyon aday yarışıyor. Çünkü arz ettiğim gibi “akademik başarı” saplantısı içindeyiz ve tüm gençlerimizin mutlak surette “devlet çatısı” altında bir kuruma yerleşmesi için çaba gösteriyoruz. 

Yerleşen 150 bin gençten kaçına iş imkânı veya istihdam sağlandığı sorusunun cevabı başlı başına bir muamma. Girdiği sınavdan temel yeterlilik testinden dahi geçemeyen her 4 gencimizden birini, sınavda sıfır çeken elli bin gencimizi saymıyorum bile. 

Okullarımızı üreten birer fabrika, gençlerimizi ise bu fabrikaların olmazsa olmazı haline getirerek bu toplumun mayasında var olan “ahilik” kültürünü yeniden canlandırmak, mesleki ve teknik liseleri yeniden “gözde okullar” haline getirmekten başka çare yok oysa. 

Sağlıklı bir planlama şart

Mademki demografik yapımızın korunması için her yıl bir milyonun üzerinde nüfus artışı gerekiyor, eğitimden istihdama tüm planlamaların bu çerçevede olması gerekiyor.

Örneğin, kaçı akademik eğitime, kaçı mesleği eğitime yönelecek, kaçı mavi yakalı, kaçı beyaz yakalı olacak? Kaçı hangi sektörlere yönelecek, kaçı girişimci olacak? Tüm bu soruların cevabını bilmeden, tüm öğrencileri üniversite önüne yığmanın ne ülkeye ne de kişilere bir yararı olur. Kazanan da dünden bugüne olduğu gibi hep sınav sektörü olur! Bize ve topluma düşen ise niteliksiz bir eğitimden geçmiş kayıp nesiller olur ki bir süre sonra bunun bedelini çok ağır faturalarla öderiz.

Okumayan bir toplumuz

TÜİK verilerine göre ülkede düzenli kitap okuyan kişi sayısı binde 2 ama her gün yayımlanan kitap sayısı 200 civarında. Köşe yazarlarımızın sayısı 3 milyonu aşkın durumda. Metin yazarlığı, içerik editörlüğü çağın revaçta meslekleri haline geldi artık.

Benim penceremde işin en ilginç ve ürkütücü yanı mesleğe başladığı günden beri eline kitap alıp okuma fırsatı bulamayan ya da “nasıl olsa ders kitabı var” hezeyanı içinde bunu gereksiz bulan eğitim camiası. Tüm eserlerimi imzalayıp yolladığım bir İl Milli Eğitim Müdürü’nün beni arayarak “hocam kitap okumaya zamanımız yok ki, siz alın kitapları okuyan birine ulaştırın ya da ben birilerine hediye edeyim” dediğini kolay kolay unutamayacağım sanırım. 

Evet, dijital Çağ’ın süper liginde yer almak istiyoruz ama hâlâ okuma-yazma, anlama sorununu çözemedik! Okumayı sevdirebilecek sağlıklı projeler üretemedik. Hemen her evde kitap dolusu kütüphanelerimiz var ama onlar da okullarımızda olduğu gibi sadece ‘var’lar ve işlevlerini yitirmiş durumdalar. Öğrencilerimizin yarısı okuduğunu anlamıyorken, 9.sınıfa kadar gelen gençlerin dahi okuma yazma sorunu yoğunlukta ve bu sayı özellikle kırsal kesimde ürkütücü boyutta.

Tarih ve Coğrafya derslerini rafa kaldırdık!

Dünyanın her açıdan en önemli coğrafyasına ve en görkemli tarihine sahibiz ama kök olmadan göğe yükselemeyeceğimizi, geçmişimizi bilmeden geleceğe yürüyemeyeceğimizi unutup Tarih ve Coğrafya derslerini yok denecek kadar azaltıp, üstelik seçmeli hale getirdik. Dünyada dedesinin mezar taşını okuyamayan kaç tane toplum var bilmiyorum ama ait olduğu manevi mirasın müthiş zenginliği içinde yokluk yaşayan tek toplum olduğumuza eminim. 

Sorunları herkes biliyor ama çözüm odaklı değiliz.

Yazık ki bu sorunlar ciltler alacak nitelikte ama ülkedeki onlarca eğitim fakültesi bir araya gelip bu sorunları tespitle yetiniyor. Ancak çözüm üreten, ürettiği çözümün arkasında duran ve sonuna kadar götüren bir anlayışa sahip değiliz.

Aklımdakileri saymaya devam edeyim;

Sınavsız eğitim olacak, herkes evine en yakın okula girecek dedik, MEB’in en fazla 200 bin öğrenci girer dediği Liselere Giriş Sınavı’na (LGS) iki yıldır bir milyon öğrenci giriyor. Dershanecilik yok dedik özel eğitim kurslarının sayısı mantar gibi türedi, sadece tabelalar değişti ve hemen her mahallede onlarcası var artık. Öğretmenlerimizi alanlarında uzmanlaştıracağımıza, KPSS gibi deli saçması bir sınavla dershane ve sınav kölesi haline getirdik! Liyakat dedik, mülakat getirdik. Hakkaniyet dedik, hormonlu notlara seyirci kaldık! Uygulamalı eğitim dedik, teori bataklığına saplanıp kaldık. Üretim odaklı eğitimi öne çıkartacağız dedik, tüketime yönelttik. Okuyan, soran, sorgulayan bir gençlik dedik, dijital bağımlılık yarattık. Bilimsel üretkenlik dedik, makale ve tez yazmanın ötesine geçemedik. Beyin göçünü tersine çevireceğimizi iddia ettik, giden, kaçan, orada kalan sayısı daha da arttı.

Tüm bunlara rağmen, düşündüklerimiz konusunda Nuh diyor, peygamber demiyoruz. 40 yıl önceki fikrimiz neyse, onda ısrar ediyor, sorgulamaya bile gerek duymuyor, değişimin yaşamın kaçınılmazı olduğunu atlıyoruz. Bu dün de böyleydi, bugün de farklı değil.

Hata yapılmaz mı, elbette yapılır. Ama aynı hatayı defalarca yapmak ve herkes yapılanın hatalı olduğunu söylemesine rağmen onda ısrar etmek, kararlılık değil, inatçılıktır. Ama bu inat ardında kaybolan nesiller bırakıyorsa bunun adı “cinayettir”. Çünkü hiçbir gencimizi kendi kaderine terketmek, hiçbir anne babanın gelecek kaygısının üzerine tuz biber ekmek, kimseyi ötekileştirmek, onu nitelikli bunu niteliksiz ilan etmek ve en önemlisi en kıymetli hazinemiz olan gençlerimizin cevherlerini cürufundan ayırıp topluma ve insanlığa yayarlı birer fert haline getirmek şöyle dursun onlara çaresizliği öğretmek gibi bir lüksümüz yok.

Tüm bu can yakıcı tespitlerin sebebi kabahatli mi aramak? Kesinlikle hayır

Zira illa ki bir sorumlu aranacaksa hepimiziz. Kimimiz daha çok, kimimiz daha az ama bu tabloyu hep birlikte yarattık. Onun için çözümünü de yine hep birlikte gerçekleştirmeliyiz.

Peki ama nasıl? 

Öncelikle birbirimizi anlamadan yol almamız mümkün değil. 

Ön yargılarımızdan kurtulup, ortak değerlerimizi pekiştirdiğimiz sürece, aşamayacağımız sorun olduğuna inanmıyorum zira elimizde sayısı milyonları bulan müthiş bir hazine mevcut.  MEB, YÖK, ÖSYM, TÜBA, TÜBİTAK ve üst kurullarla bu işin olmayacağı aşikar artık! Onlar günü kurtarmanın ötesine geçemediler, geçemeyecekler de. 

Demek ki daha üst ama ortak bir akıl gerekiyor. Mademki bakanlığımızın adı “Milli” Eğitim Bakanlığı, alınan tüm kararlar da milli olmalı yani herkesi kapsamalı. Ders kitabından müfredatına, öğretmen yetiştirmesinden atamasına, hizmet içi eğitiminden sınavına, akademik başarısından mesleki eğitimine tüm yetkin kurumların bir araya bir an evvel gelip, toplumun tüm kesimlerinin de mutabakatı alınarak bir an evvel bu saydıklarıma eklenecek onlarca soruna neşter atmamız gerekiyor.  Zira eğitim dediğiniz olgu bir ülkenin geleceğine karar verecek çocukları kazanmak ya da kaybetmektir. Eğer onları kaybederseniz ben de kaybederim, siz de kaybedersiniz, ülke de kaybeder.

SONUÇ

Çığırından çıkmış zamanları düzeltmek boynumuz borcudur” diyerek bir bir toprağa düşen mübarek başların, hakkı ve adaleti diriltmek için yaşayan yiğitlerin ölüme koştuğu; büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu; duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu; vatan ve namus uğruna ölümü izzet, zalimlerle yaşamayı zillet sayanların yurdunda yaşadığımızı unutmadan; biraz nefes alarak, bir parça tebessümle kaynaşarak, bir tutam umutla yeniden doğarak, bir lahza sakinleşip birbirimizi anlayarak ve en önemlisi “biz” olduğumuzun farkına vararak yeniden bir dirilişe  ihtiyacımız var artık. İnsan kendi kusurunu, kabahatini, yanlışını bizzat görmez; sorumluluk üstlenmez ve bu uğurda bedel ödemeyi göze almazsa bunu başkasına teklif edebilir mi?

İşte bu yüzden; “birlik rahmettir” muştusunun devamı için her birimiz; “ben bir başıma ne yapabilirim ki?” umursamazlığından; “doğrularda kalabalıklaşmak” şuur ve mesuliyetine erişmek borcundayız. Azına çoğuna bakmadan, ileri geri konuşana aldırmadan, iltifat edenin övgüsü ile kınayanın kınaması arasında nefsimizi tahrike yahut kalbimizi tahribe yol açacak bir fark görmeden, hesabî değil hasbî bir gönülle ama. Çünkü “biz” kavramı “ben olmazsam kimse bişey yapamaz” kibriyle yol yürüyenlerden ziyade, “vatan sevgisi imandandır” idrakiyle yol olabilenlerin omuzlarında yükselecek.

Meselenin kalbini yakalayabilmek adına Nebevi ahlâka varisler olarak, unutmayalım ki; biz zaferden değil seferden sorumluyuz.  Menzile varıp varamadığımız değil , bu yolda yürürken Rabbi ve O’nun emaneti olan insanı ne kadar razı edebildiğimiz asıl sancımız olmalıdır.

Unutmamalıyız ki… Gençlerini ihmal edenler, geleceklerini imha ederler. Genç kuşaklarını kaybedenler, geleceklerini kaybetmeye mahkûm olurlar. Gençliğin ruhunu” işlenmeyen bir tarla gibi” bıraktığınızda orada sadece ısırganlar ve dikenler oluşmasına sebep olursunuz.

Çözüm?

Edebi eşyadan önce öğretecek, sevgi ve saygıyı sayısal bir değer olarak değil insanın bir parçası olarak görecek, her öğrenciyi kendi ilgi, istidat ve kabiliyetine göre yönlendirecek, insanları kategorize etmeden her kesime eşit bir fırsat sunacak, kelime anlamı itibariyle “hazine” olan genç kavramının karşılığıyla eşdeğer; onları birer hazine olarak gören bir eğitim sistemi kurulacak. Bunu yapamıyorsanız hamasete gerek yok; gençliğinizi de geleceğinizi de kaybedersiniz. 

ERCİŞ; UMUDUMUN YENİDEN YEŞERDİĞİ COĞRAFYA

Ocak 13, 2020

SAĞIRA SÖZÜNÜ KÖRE YÜZÜNÜ SÜSLEME YORULURSUN!

Ocak 13, 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir